
2.934 kelime · ~15 dk okuma
Selam. Hakkımda kısa bir bilgi. Sigara kullanmıyorum. Onun yerine bisiklet kullanıyorum. Boş günlerimde bisikletimle gittiğim basketbol sahasında benim gibi basket oynamayı bilmeyen üç arkadaşımla limon oynuyor. Limon. Birisi topu potaya atar. Top girmezse yere bir kere seker ve sonra sıradaki kişi tutar. Potadan seken top her yere düşebilir. Potanın dibi de olabilir, orta sağa çizgisi de. Hayat gibi.
Kimisi Fatih'te doğar, kimisi Bebek'te. Evet, erken bir benzetme. Benzetmeler olmadan sıkıcı oluyor. Bu sefer kendimi tutmayacağım. Limon'da Hertur yeniden doğarız. Topu tutan kişi tam tuttuğu yerden atışını yapar. Bu oyun bir sosyal sorumluluk projesidir. Basket oynamayı bilmeyen, maç yapacak seviyeden hayli uzak insanların basket sahasında rekabet hissini yaşayabilmelerini sağlar.
Basket maçlarına göre dezavantajı basketbolla pek alakası olmamasıdır. Ofiste çöp kutusuna kağıt top atmaya daha yakındır. Avantajı ise oynarken sohbet edilebilir. Arkadaşlarınızla spora gidip sadece foul değil, iyiydi, kaç kaç kelimeleri dışında bir şey konuşmadan iki saat geçirmekten daha dost canlısı bir etkinliktir.
Yine bir gün sigara kullanmadım, bisiklet kullandım, sahaya vardım. Arkadaşlarım bileklerine, basketbol yeteneklerine göre highly yüksek seviye basket kıyafetleri giyinmişlerdi. Ben de kafama çocukluktan kalma Tracy McRae'li işaretli saç bandımı taktım ve durarak limon oynamaya başladık. Basket sahası her yaştan basketbol sevdalısıyla doluydu. Üçlükler, turnikeler, adam adama savunmalar, gözyaşı damlaları, Öte yanda biz langırt karakterleri gibi durduğumuz yerden kötü şutlar çıkarıyorduk. Kamusal alanda spor yapmanın sorumluluklarından biri, izleyenlere askeri estetik zevki sunmaktır. Biz bu konuda sorumsuzduk. Halbuki dördümüz de eskiden toplumun önde gelenlerindendik. Sınıf birincileri, ilçe beşincileri, TUDEM derecesi, Türkiye'nin yüzde birlik diliminden çocuklardık.
İnsanın toplumdaki konumunun deneme ve giriş sınavlarıyla ölçüldüğü 12-18 yaş arası dönemi öttürmüştük. Ama artık basket oynamak, kibar olmak, şarkı söylemek veya iyi giyinmek çok daha fazla değer görüyordu toplumda. Nereye gidiyoruz? Bunları konuşurken konu ister istemez dershanelere geldi. Hayatımızın önemli bir kısmının en merkezi kurumuydu dershaneler ve konuşurken şunu fark etti. Bir neslin, hatta birkaç neslin hayatında okuldan bile fazla yer kapladı dershaneler. Çoğu insanın meslek seçimine dershanelerin rehber öğretmenleri karar verdi.
Şeffaf olmayan bir sistemle doğru hesaplamaları yapıp, bize hayatın geri kalanında haftada 40 saat neyle uğraşacağımızı söylediler. Bu kadar kritikti dershaneler. Ama bunun işlendiği bir sanat eseri, bir hikaye yok. Okul hakkında onlarca film, şarkı, roman var. Bunları söyledim ve orta mesafeli şu tuma attım. Potaya yetişmedi.
Limonda başınıza gelebilecek en kötü ihtimal. Bu durumda eksi bir oluyorsunuz. Eksi bir oldum. Eksi bir olduğum yetmezmiş gibi serbest atış çizgisine geçen arkadaşım, ''Abi katılmıyorum, çılgın dershane serisi var.'' diyerek biraz önceki tezimi çürüttü.
Hak verdim ve limona odaklandım. Dört kişi de üçüncü oldum. Langırttaki figürlerden farklı olarak durmama rağmen terlemiştim. Arkadaşlarım sigara kullandı, ben kullanmadım. Bisiklete binip eve döndüm. Terim soğumadan çılgın dershane serisinin üç filmini atlaya atlaya izledim. Terim soğudu. İsminin iddia ettiğinin aksine bu filmler yaz kampında geçiyorlar ve kesinlikle benim ve birçok yaşıtımın yaşadığı dershane deneyimini yansıtmıyorlar.
Tersaneler, daha büyük çaplı, gerçeğe yakın ve ana mesele olarak ele alındıkları eserleri hak ediyorlar. Hele bizim ülkemizde. Gençliğimizin hafta sonları ve hafta içi çıkışlarını aldılar. Hayatımızın yönüne doğrudan etkettiler. Yetmedi, darbeye kadar vardı işler.
Bu uzun girizgahtan sonra bir şarkıyla başlamak istiyorum. Dershaneler için yazılmamış tabii ki. Dershane yanlısı ya da karşıtı rock-punk şarkısı yok. Dershaneler için yazılmamış, milyonlarca şarkıdan biri olan bir şarkı. Benim kişisel dershane maceramda önemli bir yerde duruyor. Onu anlatacağım. Öncesini icra edeyim. 2004 yapımı, Rapstar albümünden bir ceza ayben düeti. Araba.
Aybe'nin bölümünü söyleyeceğim. Bilenler devamında cezanı kısmını evlerinde söyleyebilirim. Top kimlerde? Bekler sağlam. Bekler Neymar kaybende. Kafiyeler sapır sapır dökülür bu dilden. Hayır gelmez ki bitmiş bilden. Mikrofon bana emanet kimden? Yerden geçtim geçmem serden. Kaçmak isteyeceksin ama nereden? Benim adım Ayben Korkun benden. Geriye dönen yok gidilen yerden. Mabal okumak isteyen yok ki senden. Sonra gelecek dertler benden. Dökülen yaraları topla yerden. Yediğin goller fazla birden. Eksikleri toparlarsın içten. Değil bu söylediklerim enişten. Bayram dinleden öpte enişten.
Bu bir dönem podcasti olacak. Nokia 3310'dan kızaklı Samsung'lara geçilen dönem. Henüz sönük olmayan, yepyeni yapılmış dershane tabelaları, Comic Sans fontlu telefoncular ve restoran sahibinin fotoğrafıyla orijinallik kanıtlayan çiğ köfte zincirinin yeni yeni yaygınlaştığı dönem. 2005 yılıydı. Türk lirasından 6-0 atılmış, YouTube'a ilk video yüklenmiş, önümüzdeki yıllarda öyle bir geçer zaman ki Osman olarak gönüllerde taht kuracak Emir Berke Zincid'i doğmuş. Sonra katıldığı talkshowlarda seyircilerin kendi çocukluklarına göre fazlasıyla özgüvenli olduğu için gönüllerdeki tahttan sert bir şekilde indirildi. Candır.
İnşaatı yıllar süren Bolu Tüneli'nde ilk ışık görünmüş 14 yıl sonra. Kuş görü bir salgını baş göstermiş. Saddam yakalanmış meraklısına. Sexting kelimesi sözlüklere eklenmiş. Muhtemelen yaşlı gözlüklü bir İngiliz profesör tarafından verilen red oyuna rağmen, genç meslektaşlarının dil yaşayan bir şeydir abi, aşın bu kafaları tarzında argümanlarıyla kabul edilmiş. Kaosa kalkan eller. 2005 yılındaki denizde sorarsanız ne olduğunu, vereceği muhtemel cevap Penerbahçe-Beşiktaş maçında Panku'nun kaleye geçmesi olacaktır.
Olaya gel. O yaştaki bir çocuk için canlı canlı izleyebileceği en iyi şeydi. Kaleci kırmızı kart yediği için takımın karizmatik forveti Panku eldivenleri giyip kaleye geçiyor. Bayağı da gol kurtarıyor. Biraz sakil zıplasa da ula ula ula diye kurtarıyor. Büyük olay. Onun dışında her şey aynıydı. 11 yaşındaki küçük Deniz'in sexting kelimesiyle tanışmasına 10 yıl, sexting yapmasına ise minimum 17 yıl vardı. Deniz'e dışarıdan bakan birinin gördüğü ilk şey boynum kısalıydı. Neyse ki içeriden hissedilmiyordu. Özgüveni yerindeydi.
Sık sık boyunun kısa olduğunu unutuyor ve bol bol deneme sınavlarına giriyordu. Bize dayatılan çocuk imajının aksine deneme sınavlarından keyif alıyordu. Çünkü deneme sınavının başına oturunca herkes aynı boydadır. Gün sonunda Piyon'un optik kağıdı da Şah'ın optik kağıdı da aynı poşet dosyanın içine konur. Deneme sınavlarının renkli sonuçları, konular, sıralama kısmında yazan biriler Panku'dan sonraki en büyük dopamin kaynağıydı. Ama sonraki 7 yılının dershanelerde geçeceğinden ve bu test çözme hobisinin eskisi kadar keyif vermeyeceğinden habersizdi. İşte 2005.
Anlatıcıyı tekrar birinci tekil şahsı alacak olursak. Evet, zamanın ruhu. Test tekniğim iyidir. Hayattaki birçok şeyden iyidir. İnsanlığımdan iyidir. Basketbol yeteneğimden bayağı iyidir. Dış görünüşümden iyidir. Akademik dünyada 90 üstü deniz derler. İngilizce yol tarif edemem ama YDS, IELTS, TOEFL'dan SÖR ünvanı alırım. ALES, ÖSS, KPSS, bilimum sınavda.
Bana sonu S harfiyle biten bir şey verin ve izleyin. Mesela stres. Doğal olarak beynimin işleyişi de bu şekilde gelişti. Konular belli, şıklar belli, süre belli. Keşke hayatta böyle olsa. Bir konserde eğlenmiş olmak için 50 soru çözülse. Değerli toplu podcast bölümü için zamanı aşırı iyi yönetmem gereken 50 yaprak test çözsem. Tatili iyi değerlendirmek 40 soruluk olsa. Yeni tanıştığım birinin beni sevmesi bar tuvaletinde çözeceğim 200 soruya bağlı olsa. O kadar mutlu olurdum ki. Çevrem de böyle insanlarla doluydu. 18 yaşından sonra savrulduk hepimiz.
Hayatın flu alanları devreye girdi. Sevgilisiyle ayrıldığında neden ayrıldıklarını çözemeyenler dertlerine, kibarlığı full çekmiştim, bütün hediyeler vaktinde ve ortalama üstüydü diye anlatıyordu. Kaybolan meslekler belgeselindeki hattatlar gibi artık test tekniğimizin iyi olması hiçbir işe yaramıyordu. Onlarca test, çıkmış soru nereye gitti acaba? Şu an ne yapıyorlar? Bilinçaltı'nın artık rüyalarda bile yüzeye çıkmayan bir köşesinde mi saklanıyorlar? Bilinçaltı'nın Pensilvanya'sında.
2005 yazına dönecek olursak, Deniz Oyaz, Kızılay bölgesindeki bütün dershanelerin sınavına girdi. Ki o dönem, Kızılay'daki her yerin dershaneye dönüşmeye başladığı, belki ileride dershanelerin altın çağı olarak anlatılacak dönemdi. Hayatımıza doğrudan giren dört parça. Çiğ köfteciler, bardak mısırcılar, telefoncular ve dershaneciler. Dershaneler öğrenci alırken, başarılılara indirim yapabilmek için seviye tespit sınavı yapıyordu. Aileler, çocuklarının burs kazanma şansı artsın diye bütün seviye tespit sınavlarına sokuyordu onları. İşin garibi, Deniz de bundan memnundu. 11 yaşında değilmiş gibi.
Çünkü Kızılay henüz falcılarla, canlı bombalarla, kendisini ileride sık sık kovalayacak olan balicilerle özdeşleşmemişti. İlk atari kasetini aldığı, ilk sinema filmine gittiği, hosta piknikte tavuk döner yediği bir cennetti. Hatta ay boyu yeterince baskı yapabilirse, McDonald's'a bile gidebiliyordu. Deniz çocuk menüsünü yerken, anne sadece ayranı içip etrafı izlerdi. Deniz bu bütçesel melankoliden etkilenmek yerine, annesinin buzlu kola dururken ayran söylemesinden biraz utanırdı.
Bütün bu rüşvet yemekleri Deniz'in %100 burs kazanıp, dershane parasından aileyi kurtaracağına dair inanç sebebiyle yapılıyordu. Fakat olmadı. Deniz kazanması gereken indirimi kazanamadı. Bu, aile içinde bir ekonomik krize sebep oldu. Ailenin eş başkanları arasında gerginliğe varan bir sürecin başlangıcıydı. Deniz Göktaş'a nedir?
Deniz'in onlarca dershanenin içinde kaydolacağı dershane belliydi. Büyük kuzenleri güzel liselere yollamış, sakin, güvenilir, seküler, mottosu eğitim sensiz olmuyor olan bir dershane. Bu küçük dershanenin çok az kişinin girdiği sınavında Deniz kötü bir sıralama yapmıştı. Düşük bütçeli olduğu için sadece birinci olan burs alıyordu.
Deniz'e gerçek dışı seviyede güvenen babası kaydırma yapmış olabileceğini ya da optik kağıtları okuyan sistemde bir hata meydana geldiğini düşündü. Deniz 300 kişi de 70. olmuştu. İnsaflı bir kaydırma olsaydı.
Anne, baba ve Deniz tek katlı yeni ekol dershanesine gittiler. Kaydırma ihtimalini dershanenin en yetkili kişisiyle görüşmek istiyorlardı. Kapıyı en yetkili kişi açtı. En yetkili kişi Göktaşlara ve oradaki öğretmenlere çay servisi yaptı. En yetkili kişi karşılarına oturdu. Kibar bir şekilde çocuklarının kaydırma yapacak kadar gerizekalı olmadığını ama herhangi bir burs kazanacak kadar da zeki olmadığını anlattı.
Aile perişan. Bütün bunlar olurken denizin aklının ermediği bir olay da vardı. Bütün bu karanlığın içinde parlayan bir ışık. Tam anlamıyla ışık. Neden bu duruma odaklanılmıyor? Bardağın dolu tarafıyla ilgilenilmiyordu. Çünkü bardağın dolu tarafı gül suyuyla doluydu. Fen ve Maltepe dershaneleri ekolünden gelen Yeni Renk isimli bir dershane her gün evi arıyor, 4 bin kişilik giriş sınavlarında 12. olan Deniz'i kadrolarına katmaya çalışıyordu. Kolsuz su ve terli forma ile aralarında görmek istiyorlardı onu. Aile %100 bursu reddediyordu ama Yeni Renk %100 bursa ek olarak laptop veriyordu. Aile sert bir üslupla bunu da reddetti. Belli ki Deniz'in aklını aşan bir iş dönüyordu.
Dört şıklı olmayan her iş gibi. Karşı taraf hayırlı akşamlar diyor, baba ne münasebet, iyi akşamlar beyefendi diyerek telefonu kapatıyordu. Deniz bir gün patladı. Yeni renk dershanesi bana laptop veriyor. Özannem, babam ne veriyor? İki yıldır yalvarıyorum bilgisayar alın diye. Adamlar laptop veriyor, laptop! Dediklerinize niye güveneyim? Beynimi yıkayacaklarını söylediler.
O dönemin Deniz'i bilgisayar karşılığında beynini iç dış yıkatmaya çoktan hazırdı. Hatta bir space tuşuna vatanı satmaya da hazırdı. Ama yine de yeminler ediyordu. Anneciğim söz laptop alırım, söylenen şeylerden etkilenmem, beynimi yıkatmam, ders çıkışlarına doğrudan eve gelirim, meclisi bombala derlerse bombalamam, sadece laptop alıp Beagle bekleyip çıkacağım. Yine de güvenmediler.
O yaşları deneme sınavları ve kazanamayacağım tartışmalardan ibaret hatırlıyorum. 15 yaşına kadar biraz ısrarla her şeyi aldırabileceğimi sanıyordum. Günlerim, aylarım bunlarla geçti, bu kavgalarla. Eve alınmasını istediğim her şeyin benim retoriğimin gücüne ve çabama bağlı olarak mümkün olduğunu düşünüyordum. Çok geç anladım bütçe sıkıntısı nedeniyle kazanamayacağım tartışmalarla yıllarımı eba ettiğimi.
Çünkü kendinizden 30 yaş büyük insanlarla tartışmaya girmek vakit kaybı. Kazanmak mümkün değil. Muhasebe bilgileri onlarda. Yaşam deneyimi onlarda. Size dair birçok şey biliyorlar. Kirli çamaşırlarınıza hakimler. Sizin hayatınızdaki beşinci büyük tartışmanız bilgisayar aldırmakken, onların stres olarak ilk yüzüne bile girmiyor bu tartışma. Kolları sakatlanmış, ailelerin evini terk etmişler, ölen birini canlı görmüşler, nişan atmışlar, sürgüne gitmişler.
Siz ise karşılarında Langert'ın sizin için ne kadar önemli olduğunu anlatmaya, onları kandırmaya, manipüle etmeye çalışıyorsunuz. Bu tarz tartışmaların siklet farkı sebebiyle iptal edilmesi gerekiyor. İlla yapılacaksa 10 yaşındaki çocuğun karşısına yetişkini temsilen başka bir 10 yaşındaki çocuk koyulmalı. Yani 10 yaşındaki bir çocuk sikletin de birisine vekaliyet vermesi gerekiyor yetişkinlerin. Ben bilgisayar alınması gerektiğini savunacağım eve, karşı tarafta bütçesel sebeplerle seneyi alınacağını savunacak.
Ama o gün, yeni renk dershanesine kayıt olmaya çalıştığım o gün, böyle bir tartışmanın sonunda bırak laptop aldırmayı, dershanenin bedava verdiği laptopu almayı bile kabul ettiremedim. Ve yeni ekol dershanesine kayıt oldum. 6. sınıf.
Gidilmemesi gereken yaşta gidilen dershanenin de ayrı bir tadı vardı. İlk kez kot pantolonlu hocalar, küpeli hocalar gördüm. Tarih dersinde her şeyin biz Türkler için o kadar da kusursuz gitmediğini laf arasında anlatan hocalar gördüm. Çocuğunu o yaşta dershaneye gönderen ailelerin çocukları çok naifti. Yumruk yerine Harry Potter'a inanıyorlardı. Aynen kardeşim, Expelliarmus.
Hafta içi devlet okulunda yerlerde sürünmüşüz, küfürleşmişiz, amına koyumlar sikimler havada uçuşmuş, Terinsun içinde maçlar yapılmış, sonra hafta sonu cumartesi bir geliyorum. Hepsi benden beyaz, güzel kıyafetli, aşırı kibar konuşan çocuklar. Dershane arkadaşlarım. Bir yandan da giriş sınavında beni geçen 69 kişi başka dershanelere kaydolduğu için evdekileri tatmin eden bir akademik başı var. Açık ara bilinciyim. Aile mutlu, ben mutluyum. Cumartesi sabahları kalkıp Özgürlüğün Meydanı Kızılay'a geliyorum. Tavuk döner yiyorum. Ve dostlarımla buluşuyorum.
Ve hocaları hayranlıkla izliyorum. Sanki bir tiyatro oyununu izler gibi. Çünkü onlarda işten atılma kaygısı, velileri ve çocuklara kendini sevdirme ihtiyacı o kadar baskın ki, hepsi kendi yöntemlerinde bulmuşlar. Matematikte Coca-Cola yöntemi, bilmem ne. Hem soruları çözmemizi istiyorlar, hem ilgimizi çekmek istiyorlar. Devlet memuru öğretmenlerin tam zıttı. Aşırı hızlı konuşuyorlar falan filan. O süper star öğretmenlerle ilk karşılaşmamdı. Zenit Dışkos'a baktım yok.
Durum benim açımdan bu kadar güzeldi. Böyle hissediyordum. Dış göz halimi anlatacak olsa belki farklı anlatırdı. Mesela o süper star dershane hocalarından birisi. Evet arkadaşlar dinleriniz gibi Deniz var elimizde. 11 yaşında Deniz. Deniz'in notlarını görüyorsunuz arkadaşlar. Aile mutlu. Aileyi bir tarafa bırakırsak Deniz mutlu. Çünkü hafta sonları kızlığa geliyor arkadaşlar. Bardakta mısır yiyor. Yetişkin gibi hissediyor arkadaşlar. Ketçabı fazla olmasın diyen bir anne yok arkadaşlar. Deniz bütün ürünleri kendi seçiyor arkadaşlar ve kendisi ödeme yapıyor arkadaşlar.
Ama ortada bir ne var arkadaşlar? Ortada bir problem var arkadaşlar. Sonrasında belirtileceği gibi arkadaşlar, Deniz futbolcu, tiyatrocu, karikatürist ve gitarlı şarkıcı olacağına emin arkadaşlar. Arkadaşlar ama hafta sonu derslerine gelip, haftayı hiç okulda öğrendiğim hata bile tekrar öğreniyor arkadaşlar. Ve sorulara ilk cevap veren olmaktan hayli mutlu. Şıklara bakıyoruz arkadaşlar. A şıkı, tiyatrocu, B futbolcu, C karikatürist, D gitarlı şarkıcı ve E mühendis. İlk dördü Deniz o konuda hiçbir şey yapmadığı için elendi arkadaşlar. Geriye mühendis kaldı arkadaşlar. Deniz bunun ne zaman farkına varacak? Çok yakında varacak arkadaşlar.
Ve çok uzamadan o kara gün geldi. Ömür boyu sürecek, yarılmaya sebep olacak bir belge ulaştı elime. Dershanedeki tatlı rehber öğretmeni sınıfa girdi. Aşırı tatlı bir şekilde, ki ben bu kadar fazla tatlı olan insanlara rafine şeker diyorum, mesleki eğilim testini hepimize dağıttı. Mesleki eğilim testleri şöyle, size aşırı fazla soru soruluyor. Sonuçlara göre doktor mu, mühendis mi, tütün eksperi mi, ziraat mühendisi mi, öğretmen mi, gazeteci mi, sanatçı mı olmaya meyiliniz olup olmadığını anlıyorsunuz.
Bir test çözdüm ve hayatım değişti. Mesleki eğilim testi. Sıradan bir deneme sınavı gibi elim aldım. Üç çık vardı. Hoşlanırım, fark etmez, hoşlanmam. Yüzlerce soru vardı, yüzlerce cümle. Ama bu sefer cümleler hayat hakkındaydı.
Parayı dövize çevirerek saklamak, hoşlanmam. Seyrettiği polisiye filmlerin sonucunu tahmin etmek, hoşlanırım. Matematiksel hesaplara ilgi duymak, hoşlanmam. Milyarder olmaz anahtarlık kitap okumak, hoşlanmam. İnsan vücudunun işleyişini incelemek, hoşlanmam. Güzel resim yapmak, hoşlanırım. Taklit yapmak, çok hoşlanırım. Laboratuvarda deney yapmak, hoşlanmam. Sağlık alanındaki buluşları izlemek, hoşlanmam. Ve bunlar hakkında düşünmeye başladım. Beni fazlasıyla ilgilendiren ama daha önce hiç düşünmediğim okulla, matematikle, fenle ilgili bütün sorulara hoşlanmam diyor. Ve bu cümleler beni sandığımdan çok daha fazla düşündürmeye başladı.
Çünkü hepsi beni fazlasıyla ilgilendiren şeyler. Ama daha önce üzerini hiç düşünmemişim. Okulla, matematikle, fenle ilgili bütün sorulara hoşlanmam diyor. Sanatla ilgili her soruya hoşlanırım çakıyordum. Test beni sarstı. Test dediğim böyle olmalı. İnsanı düşündürmeli. Bütün testler böyle olmalı. 160 dakikanın sonunda o sınav salonundan bambaşka biri gibi çıkmalıyım. Sınavdan çıkmış insan olarak hayata karışmalıyım. Teneffüs'te mesleki eğilim testi hakkında konuşan sınıf arkadaşlarıma şarkıcı olacağımı söyledim. Bütün naiflikleriyle TV'dekilere pek benzemediğimi, kambur durduğumu ve beni hiç şarkı söylerken görmediklerini söylediler. Doğru, dershanede hiç şarkı söylemedim. Hatta dershane dışında da pek şarkı söylemezdim. Ama bir gün konservatuvara gireceğime adım gibi emindim. Yine bir benzetme yapmak gerekirse herkesin birbirine yarın yokmuş gibi saldırdığı bir lise dizisinden bir sahne düşünelim.
Çolak olduğu düşünen çocuğun önüne basket topu düşer. Herkes çocuğun basket oynayamadığını düşünmektedir. Halbuki çocuk çok iyidir. Ama basketbola tövbelidir. Babaannesini bir All-Star maçında kaybettiği için. Ama diğer listeliler çocuğu kışkırtırlar. O da dayanamaz, topu yerden alır ve smaç basar. İşte ben de o gün, şarkı söyleyemezsin diyenlere karşı gözlerimi kapadım ve başladım.
Top kimlerdi? Bekler Salman, Bekler Neymar, Kayben, DK, Afiyeler, Sapır Sapır, Dökülür, Budi... Sahnede gibi hissetmiştim. Bitirdiğimde hepsi tabii ki büyük bir dostluk ve gururla bana bakıyorlar. Alkışladılar. Ayben'in bir rap şarkısını çok hızlı söylediğim için devlet konservatuarı Şam bölümüne girmeyi sonuna kadar hak ettiğimi düşünen bir kalabalıktık.
11 yaşında bir kalabalık. Mesliki eğilim testinin sonuçları hemen açıklandı. Mühendislik, muhasebe, tıp, bütün bölümleri ilgim sıfıra yakın, güzel sanatlar ise tavan puandı. Mesliki eğilim testi dile gelmiş, bana dershanede ne işin var diyordu.
Bu özgüvenle eve gittim. Annem ve babama bugün cevapladığım soruları anlattım. Sonuç açık ara güzel sanatlardı. Tersaneyi bırakmak ve müzik kariyerime odaklanmak istiyorum. Annem sessiz kalma hakkını kullandı. Babam ise teste kaydırma yapmış olabileceğimi düşündü. Sonraki hafta sınıfımıza dev güler yüzüyle rehber öğretmeni girdi. Bize teşkilatta öğretilen bir söz vardı. Biri hep gülüyorsa ya madde tesiri altındadır, ya ajandır, ya da rehber öğretmenidir.
Bu belli ki rehber öğretmeniydi. İnsanlara dünkü testin sonuçlarını sordu. Ben, güzel sanatlar çıktığımı, geri kalan hiçbir şeyde ilgim olmadığını söyledim. Dershaneyi bırakacağım ve artık cumartesi günleri güzel sanatlarla ilgileneceğim. Sonuçlar ortada. Siz dağıtmıştınız. Dağıttığınız testten artık test çözmemem gerektiği çıktı. Son test.
Rehber öğretmeni anlayışlı suratını bozmadan ne yapmak istediğimi sordu. Konservatuar Şam bölümüne gireceğimi söyledim. Sesim çatallandı, kötü başladık. Hoca, oraya girmenin zor olduğunu söyledi. Bütün arkadaşlarımla birlikte ayağa kalkıp Ayben'in şarkısını söylemeye başladık. Hayır. Ama biri kalkıp gerçekten, Deniz çok hızlı rap söylüyor hocam, görmeniz lazım dedi. Hoca, rap söylemekle Şam bölümü arasında bir bağ olmadığını düşünüyordu. Birçok yetişkin gibi.
Yine adaletsiz bir kavganın ortasında buldum kendimi. Siklet farkı bu sefer hayli büyüktü. Küçük öğrenci manipüle etmek için 4 yıl lisans eğitimi almış birisiyle karşı karşıyaydım. Daha önce bu tür kavgalarda yetişkinlere karşı bisiklet, ayakkabı ve laptop kaybetmiştim. Ama bu sefer geleceğim elimden alınıyordu. Pedagoji yapıyorsun şu an, pedagoji yapma. Hoca, sakin bir şekilde senin sesin güzel değil Deniz dedi. Yeni ekol dershanesinin rehber öğretmeni.
Evet, darbeciler. Evet, yıllarca devlete sızdılar. Evet, binlerce insanın hayatını kaydırdılar vs. Ama Yeni Renk dershanesinde bu kadar kırgıcı konuşulmadığına eminim. Dürüstlük ile negatiflik arasındaki çizgiden haberi yoktu öğretmenim. Görüyoruz Amerikan filmlerinde. Milletin hocaları inek çocuklara sıranın üstüne çıkıp şiir okutuyor. Bizimki benim ritmik Amerikan şiirimi beğenmiyor. Deniz.
O gün rehber öğretmeniyle kavga etti. Bir yetişkin gibi bardak mısır aldı, bol ketçap koydurdu. Kulağında araba şarkısı, elinde bardak mısır, gözünde yaşla kendi içine döndü. İçinde yeni bir dünya kurdu. Adını Gasrit koydu.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.