Podcast

16: Canlı Tape

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Deniz bu bölümde dalgıçlar ve tarihe geçmek hakkında ileri geri konuşuyor.







Tüm bölümler ve daha fazlası için !

------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.285 kelime · ~16 dk okuma

Bir arkadaşımdan duymasaydım seni, sabahları dinç uyanamayacak, bel ağrısından kurtulamayacak, şimdiki gibi gülemeyecektim. Bir dostum ıslarla önermese seni, bağışıklığım düşecek, korunmasız kalacak ve belki de baharı göremeyecektim. Elimdeki içi magnezyum biskilisinat dolu ilaç kavanozuna söylediğim cümlelerden birkaç tanesine kulak misafir oldunuz. İlaç mümessillerinden vitamin mineral takviyesi önermesi için yüklü miktarda para almış bir pazar iki köşe yazarı gibi başladım. Evet, bu işler karışık. İlaç şirketleri pis, karanlık bir sektör. İnsan sağlığı içe sayılıyor. Her iş lobi ve PR ile yürüyor. Devletler, uluslararası şirketler, her tür medya onların etkisi altında. Ama vakalar gösteriyor ki Tanrı da ilaç sektörüyle anlaşmalı çalışıyor. Onu da bağlamışlar. Bu kadar kuvvetli lobiye herkes saygı duyar. Magnezyum bisküvili sinata dönecek olursak, madem bütün bu kemik ağrılarına, halsizliklere böyle bir çözümümüz vardı, neden her yerde aykırılmadı? Neden hayırseverler lokma gibi magnezyum dağıtmadı? Birbirlerine yıllardır yoga, meditasyon, krem, Six Feet Under, Game of Thrones ve bugün Scoot Game önerenler, önerilerinin yanına neden magnezyum bisküvili sinata eklemediler?

Bu sessizliği bozup Eşe Dost'a tavsiye turuna çıktı. Herkes biliyormuş. Hatta Selenium'dur, Çinko'dur, benim tek katlı takviye gecekondumun üzerine kat çıkmışlar. Güne C vitaminiyle başlıyorlarmış ki normal C vitamini de değilmiş, dört kat hızlı kana karışanmış. Ulan ben sizden biraz önceki gibi Eş Dost diye bahsediyorum ama siz benden bu mucizeleri saklıyorsunuz. Önerdiğin dizileri izlemedim diye ilk aşamayı geçemedim mi? Bir saatlik ejderhalı dizilere ilgi duymuyorum diye

Ömür boyu magnezyum yetersizliğe yaşamamı mı hak gördünüz? Onlara bilenip, magnezyum şahsında bütün yapay takviyelere küstüm. Ve soluğu yine Mayweather'e yanında aldım. C vitamini için portakal suyu, selenyum için kiraz, magnezyum için ise kiwi öneriliyor. Çocukluk aşkım kiwi. Fanta'dan beter bir itibar kaybı yaşadım. alım gücü yetenin sofrasını, yetmeğinin hayallerini süslerken sanki 70 milyonun izlediği bir canlı yayında Ermeniler öldürülmüş olabilir, Allah olmayabilir tarzı bir gaf yapıp bir gecede tüm ülkeyi karşına almış gibi silinip gittin. Kirazı da hormona boğdular. Tatsız, tuzsuz. Bugün Kiaristem'in filmindeki gibi intihar etmek üzere olan bir adamı vazgeçirmek için kirazın tadını hatırla deseniz dikine keser bilekleri. Portakal suyu da zaten midemi yakıyor.

Transkriptin tamamını oku

Alo? Siparişinizi getirdim. Kapıda mısınız? Evet, dış kapı. Zile basmanız gerekiyor, yoksa açamıyorum. Başka isim mi yazıyor 7 numara? Evet, evet. Ziya Karacan yazıyor. Evet, ona basın.

Deniz Gök'te şehirecek vaktim yok! Elde meyveler, eve geldim. Hoparlörün butonuna bastım. Bu bluetooth hoparlörümü bilen bilir. Her an yanımda. Norm MacDonald'dan Ruşen Çakır'a, Sedat Peker'den Sara Silberman'a bir medeniyet köprüsü. Aldığımdan beri evde sessiz bir an geçmedi. Üzerine düşününce kaygılanıyorum bazen. Uzun vadeli çeşitli sorunlar yaratabilir. Sonuçta biz her yere taşınabilen, duşa ve hatta denize girilebilen hoparlörlerle yaşayan ilk insanlarız. Sessizlikle beraber başka bazı insani yönlerimizi kaybediyor olabiliriz. Acaba... konforun peşinde koşarken hayatı ıskalıyor muyuz? Aynı soru aklıma elektrikli diş fırçamın şarjı ağzımdayken bittiğinde de geliyor. Ama ona bir türlü sorma fırsatım olmadı. Şarjı doluyken sormam gerekiyor yoksa sıradan bir diş fırçasına sormuş oluyorum. Doğal olarak cevap vermiyor. Öyle duruyor.

Evdeki her nesneye karşı diyeceğim en az bir cümle vardır. Sonuçta bir yaşamı paylaşıyoruz. Ama enstrümanlarıma söyleyecek bir şey bulamıyorum. Utanıp gözümü kaçırıyorum. Kendi başıma kazandığım ilk parayla sürpriz bir Atlético Madrid galibiyetiyle aldığım Maon ağacından yapılma ukulele. Diego Costa'dan Edith Piaf'a giden ancak hoparlörümün anlayabileceği bir yolun sonuydu. Ama olmadı. İlk denememde tenini kopardığım akustik gitarım, çalamadıkça tükürüğe boğduğum blues mızıkam ve elektrobaterim.

Hayatıma en çok şey katan sen oldun bateri. Taktuk vurmayı bile beceremiyorsam belki de ne ritim ne de müzik kulağım yoktur diye düşündürdüm. Boşaldım bütün bu aletleri. Seni de şimdilerde asimetrik bir kitaplık gibi kullanıyorum. Her bir parçanın üstünde defterlerim yığılı. Artık düzenli yazacağım diye aldığım defterlerim. Çevrecisi var. Çevre düşmanı o *** kağıttan yapılanı var. Ressam lakin skeç defteri var. Güçü var, büyüğü var. Öte yandan, ben defter insanı değilim galiba diye düşünülüp alınmış A4'ler, ey okumadığım kitaplar, buraya kadar sorduğum soruların cevabı sizin içinizde, biliyorum ama hanginizin içinde. Peki okuduğum kitaplar, ne anlatıyordunuz? Hepinizi unuttum. Not mu almak lazım? A4'ler ve defterlerin bu soruya cevabı kocaman bir evet. Mantar pano.

Sana hangi işimi hatırlatma olarak yazdıysam iptal oldu. Bana plan, tertip değil sadece bela getirdi. Green'in asla tercih edilmeyecek 50 tonundan oluşan eski çoraplarım. Birleşin. Düzgün çoraplarım olsun diye dükkan dükkan gezip aldığım rengarenk çoraplar. Sizi de Kadıköy özentisi olarak etiketlediler, giyemiyorum. Podcast mikrofonum. Çok erken temassızlık yaptım. Moskova Bitpazarı'ndan aldığım alçıpan Leninbüstü. Bana dik dik bakıyor.

Neden yeni podcast bölümü yapıp halkı bilinçlendirmiyorsun?" dercesi. Ve diğerleri. Üstüne çalışma not olarak canlı bomba, bel fıtığı, GBT yazılan dünyadaki tek beyaz tahta. İşe yarar diye aldığım ve hiç kullanmadığım yazıcı ve makas. İnanıyorum bir gün nasip olacak. Bıktım evden. Acelesi yok diye 3 aydır yıkamadığım için hala deniz kokan mikrofiber avlum. Keşke 3 ay öncesine gidebilsek beraber.

3 ay önce turneyi fırsat bilip Ege bölgesine minik bir tatil planı yaptım. Ama bizden önce bölgeye gidenlerden çok kötü havadisler geliyordu. Bütün Ege bozulmuş, plajlara 500 lirayla giriliyor, kıyı kanunu çiğneniyor, bazı plajlara paranla bile almıyorlar, mafya her yere çöreklenmiş, 300 liraya lahmacun satılıyor ki lahmacun yemiyor olsan da bu bilgi Big Mac Endex'i gibi bir şey beach clublar için. Korkarak gittik ve ilk gün tamamen şans eseri Ege bölgesinin ve belki de dünyanın, muhtemelen sadece Ege bölgesinin en iyi plaj işletmesini buldum.

Sırf tipimize bakarak zaten uygun olan fiyata bir de %20 indirim yaptılar. Ki bilen bilir indirimlik bir tipim yok. Bu da yetmezmiş gibi çalışanlar dünyanın en iyi insanları çıktı. Keyifler yerinde tam şezlonga yerleştik. Ne iyi ettik de geldik. Yılın stresini akıtacağım Ege Denizi'ne. Tarzda sohbetler edilirken tadımı kaçıran bir görüntüyle karşılaştım. Denizde bir grup insan. Saçları görünmüyor. Plajda olmasına rağmen bütün vücudunu kapatan siyah bir kıyafet. Ne dedikleri anlaşılmıyor.

Ben kimsenin nasıl denize gireceğine karışacak değilim ama kusura da bakmayın. Bu görüntüye yıllardır alışamadım. Nefret ediyorum dalga işlerden. Önde dalış merkezinin hocası, arkada ilk dalışlarını yapan yıldız dalgıçlar. Öyle mutlular ki Ege Denizi'nin keyfini ben çıkarıyorum dercesine bakıyorlardı. Dünyanın %80'i su, hakkını vermiyorsunuz bu dünyaya. Ulan dürbün! Zaten yıl boyu herkes hayatını yaşıyor, ben mal gibi evde oturup eşyalarımla konuşuyorum diye üzülüyorum. Bu hissi özel bir işletmeye ait, bu plaja getirmeye kimsenin hakkı yok. Yeni dalgıçlar geldi, ekipler değiş, tokuş edildi. Yenileri motorlarına binip gittiler.

Bir an kendimi umarım gidişleri olur dönüşleri olmaz diye düşünürken buldum. Sonuçta bir tane tatilimiz var. Deniz haksızlık etmiyor musun? Bakın benim dedem deniz bile görmeden iç Anadolu'da tamamlamış ömrünü. Yaşıtı Canpol Sartır aynı yıllarda bir feministle açık ilişki yaşayıp insanın kendi seçimlerinden oluştuğunu söylüyor. Ben bayrağı dedemden alıp buraya kadar getirebildim. Tubalara kadar gidip gelebiliyorum. Dalış işini torunuma bırakıyorum. Dedemden önceki atalarım, çok önceki atalarım denizden çıkabilmek için uğraşmış. El yok, kol yok, tırmanmışlar karaya. O yolda kaç balık atam şehit oldu kim bilir. Sonunda başardık. Dedem bir kere bile denize girmeyerek onlara vefa borcunu ödedi. Dedemin açtığı konfor alanında ben tekrar kısıtlı sürelerde hobi olarak denize girmeye başladım. Kontrollü tersine yürüdüm. Önce denizden kurtulmak için uğraşıyoruz. Solungaçlar gidip tam bağımsızlık ilan edilince özleyip geri dönüyoruz. İşkencesiz bir dünya için yüzyıllarca savaşıyoruz. Tehlike geçip rahatlayınca BDSM. Ben yarı uykulu bir şekilde insanlık tarihine dair yolculuktayken yeni ekip sudan çık. Full neşe. Deniz tavşanı gördüm. Müthiş, müthiş, müthiş. Ahtapotu gören ben, ben, ben, ben. Hoca deneyim satıyor. Batık savaş gemisini gördünüz mü çocuklar? Çok güzeldi hocam. Rengar renkte her yer ya. Ben de 18 metrede birkaç batık göçmen gördüm. Off burada da mı rahat yok? Bölge insanı da rahatsız. Karette karetteler bile off denizin altı Arap doldu deyip kıyıya vuruyor. Irkçı tosbağlar. Kabustan uyandım. Neşeli dalıcılığa dönmemişler henüz. Yanlış alarm. Arkadaşlarım beni bırakıp denize girmiş. Şezlong'da yapayalnız kaldım. Neyse ki melek kalpli plaj görevlileri imdadıma yetişti. Bir isteğim olup olmadığını sordular. Kırmamak için menüyü istedim.

Kadıköy'deki kafelerden daha ucuz. Sipariş verdim. Şezlong'da yemek zor olacağı için beni restoran kısmına davet ettiler. Görevli masama ürünleri yerleştirirken melodik bir şekilde kontrol etti. Akdeniz salata, patates kızartması, ketçap, mayonez, soslar ve fanta. Bütün esnafların bizi kazıklamak için yaşadığı öğretisiyle yetiştirilmiş bir memur çocuğu olarak bir otel plajına dair böyle yoğun duygular besleyebileceğimi hiç düşünmezdim. Birkaç şiir bile yazdım ama çalışanlarla paylaşmaya çekindim. Bu kadar iyi insanlar genelde böyle şiirdir, kitaptır pek ilgilenmezler, tat kaçırırlar. O sırada fark ettim ki bu dünya güzeli butik otelin sahibi arka masamda oturuyor. Herkes başkanım diye sesleniyordu. Sevgiye bak be. Bir an yanına gidip başkanım çok teşekkür ederim, böyle bir müessese yarattığınız için minnettarım demek istedim. Kesaretimi toplamaya çalışırken otel sahibinin yanına yaveri geldi. 500 milyon liralardan, ihalelerden konuşmaya başladılar. Yeni atanan savcı başkanın ocaktan arkadaşıymış. Onu görüntülü aradı, devletin gücünü biraz daha hissettirelim savcım dedi. Sonra valiyi aradı, üst düzey bir komutanı aradı. Aralarda belediye başkanı yaptırdığı vefasızlardan, Marina işlerinden ismini duyduğumuz kişilerle olan yakın ahbaplığından ve 110 milyon dolarlık bir meseleden konuştular. Sonra kaymakamı aradı. Birkaç etnik grubun ismini verip, diğer plajlar onlarla dolu, bizimki tertemiz kaymakamım dedi. Evet, plaj gerçekten kaymakama önerilecek kadar iyiydi. Ama başkanın cümlesi yanlıştı. Beni Şezlong'da yalnız bırakıp giden arkadaşlarımdan ikisi bahsedilen etnik gruptandı. Sonra yaveri bir muhtardan bahsetmeye başladı. Rakip partinin yönettiği belediyenin bir müdürüne kafa atmış. Başkan keyiflendi, muhtarı aradı. Eline koluna sağlık, yanındayız dedi. Yarım saatlik istemsiz kulak misafirliğim sırasında 3-5 insana tehdit edildi.

3-5 tanesinin de hayatını zorlaştıracak üst düzey planlar yapıldı. Biz nasıl maaşlarımızdan bahsediyorsak aynı sakinlikte 110 milyon dolar ve 500 milyon liradan bahsedildi. Yakın zamanda yayınlanacak tapelerden birinin canlısını dinliyormuş gibi hissettim. Bu arada canlısı çok daha iyiymiş. Buna en yakın tecrübeyi seçimlerden önce yaşamıştım. Kayıtlı olmayan bir numaradan WhatsApp mesajı almıştım. 60 yaşında bir adam AK Parti bilmem ne il başkanlığından baskısı olan bir not kağıdına yeğeninin TC'si çeşitli özel bilgilerini yazmış ve o ilin bir devlet dairesinde teknisyen olarak alınmasına dair X kişisinin talimatı var diye not düşmüş. Mesaja cevap vermedim. Sonraki gün aradı birkaç kere ama açamadım. Sonuçta işe sokamadım adamı ve halledebilecek gibi de değilim. Ne diyeceğim?

Bir ay önce de Kızılay'da bir otoparkta arkadaşımın arabasını beklerken bekçilerle konuşan bir adam sırtındaki Kalashnikov mermisi izini gösterip, Türkiye'deki bütün emniyet atamalarını biz çözüyoruz diye başlayan bir hikayeyi anladı. Hikayede bin tane duymamam gereken kriminal detay ve 90'lı yılların meşhur davalarından tanıdık birkaç isim iş arkadaşı olarak telaffuz ediliyordu. Yani derin devlet işleri artık tümdüz sokakta gülürken bile kulağa çalınıyor. Bu işlerde dalgıçlar gibi yüzeye çıkınca daha bir tat kaçırıyor. İkisi de derinde güzel. Sonuç olarak dünyanın en iyi plajının sahibi, yarı çıplak vücudu, puşaplı kodaman göbeği ve karanlık ilişki ağları ile örülü, ırkçı bir partinin mafya mebusu çıktı. Bu arada şunun garantisini verebilirim. Şimdiye kadar ki bölümler içinde hayal gücü oranımın en az olduğu paragrafı dinlediniz. Hatta birçok detayı çıkardım başıma iş gelmesin diye.

O plaja bir daha gitmedik. Diğer plajlara da durmamız yetmedi. Merkezde oturup ne yapacağımızı düşünüyorduk. O sırada tatil beldelerinde görebileceğiniz köpek çetelerinden biri geçti önümüzde. Hepsi cins köpeklerden oluşan, alfanın sırıtan bir golden olduğu, çeşit çeşit tüyler, farklı boylarda bir sürü köpek. Hepsinin bambaşka bir imajı var. Manga grubunun bir kadın çizeceksin dönemini andırıyorlar. O an bölgenin iyi yürekli, vakti bol geldilerinden gönüllü bir ekip oluşturup bu köpekleri sokağa atanların peşine düştüğümü hayal ediyorum. Takip edip sokağa atanlar afişe edecek, sokakları tekrar kara kuru Anadolu köpeklerine bırakacak. Ama sonra paranoyam tuttu. Zaten nüfus dairelerin olduğu bir belde. Yani sokakta bulduğum Jack Russell cinsi köpeğin sahibi Mehmet Ağar çıkarsa ne yapabilirim? Torununun hevesi daldırıp, yeterince itaatkar olmadığı için sokağa attığı köpekten dolayı ifşa etsem, ikinci bir susurluk etkisi yaratmayacağı aşikar. Jack'i ve kendimi yaktığımda kalırım. Tamam tatil beldelerindeki köpek trajedisini çözemem ama bireysel bir yardım etmişliğim bile yok kimseye. Din, dil, kültür, yaş, sınıf fark etmeksizin birçok insan ihtiyacı olan bir kişiye yardım etmenin en erdemli davranış olduğu konusunda hemfikir ama çok az kişi buna uygun yaşıyor. Bu söyleyen sayısı ile eyleyen sayısı arasındaki uçurumu sebebi ne olabilir? Bir kere insan erdemli bir harekette bulununca bunu çevresiyle paylaşmak istiyor. Ama bu tür davranışlar gösteriş yapmak olarak kodlandığı için yasak. Hatta hiç yardım etmemiş insan, yardım edip bunu duyuran insandan daha iyi bir konumda. Böyle olunca sonraki süreci yönetememekten korkan insanlar riske girmeyebilir. Birinin verdiğini diğeri görmemeli. Tamam zaten bu fiziksel olarak pek mümkün değil. Pan'ın labirenti filmindeki gözleri avuç içinde olan canavar adam değilseniz. Onun dışında birine yardım etmeye niyetlenip becerememekten korkanlar olabilir. Mesela ben bir görme engelli vatandaşı gitmek istediği durağı yanlış anladığım için yanlışlıkla üst geçitten karşıya geçirmiştim. Ben oradan uzaklaşırken duraktakilerden otobüsünün karşıdan geçtiğini öğrendim. O günden beri ne zaman bir görme engelli yardım rica etse oradan kaçıyorum. Yani fiziken uzaklaşmasam da nefesimi tutuyorum. Bazen de boyunuzun ölçüsünü aşan yardım talepleri gelebiliyor. Okumak için burs isteyenler, 2 milyon euroluk tedaviler mecbur reddediyor. Bir gün sokakta bana yaklaşıp yardım isteyen 70 yaşındaki teyzeyi dediklerine inanmama rağmen reddetmiştim. Herkesin Sezen Naksü'ye ait sandığı parçaları ben yazdım. Yıllarca susturuldum. Düğünümde çalan Sezen parçasını eşime yazmıştım. Ona bile yıllarca söyleyemedim. Lütfen yardımcı ol. Kusura bakmayın ben de öğrenciyim. İyilik yapmadan önce bu kadar düşünen bir insandan bir bok olacağı yok zaten. Böyle düşüne düşüne vardığım yer bu. Yıllar önce dedeme büyüyünce yapmak istediğim devrim ve reformlara dair bir konuşma yapmıştım. O da cevaben sen kendini düzeltsen yeter. Bu dünya için elinden geleni yapmış olursun demiştim. Gerçekten de bazen önüme ev arkadaşı arayan insanların ilanları düşüyor. Aranan niteliklerden neredeyse hiçbirine sahip değilim. Düzenli gelir yok. Ortak alanlarda temizlik yok. Gelen gidenim bol. Giriş çıkışım belirsiz. Evim olmasına rağmen üzülüyorum. 18 yaşında, 20 yaşında yetersizliğime üzüldüğüm ama 27'ye geldiğimde çözmüş olacağıma emin olduğum problemlerdi bunlar. Hala bazen aile evine gittiğimde, sanki ölmüşüm gibi birçok fotoğrafımdan yapılmış oğlumuz köşesinde, gençlik ve çocukluk fotoğraflarımla göz göze geliyor. Onlara hayal kırıklığına uğrattığım için utanıyorum. Ama inanıyorum. 3 yıl içinde toparlayacağım. 30'unda ideal bir ev arkadaşı, 40'ında sahibi meçhul Jack Russell'ların dostu, 50'sinde yardıma muhtaçların Deniz amcası olacağım.

Hadi şimdi gelin birlikte 40 yıl öncesine gidelim. Gerçi darbe zamanına denk geliyor. Gelin 45 yıl öncesine gidelim. 45'te çok oldu. Anlatmak istediklerimizi ayırt edelim. 30 diyelim. Hadi gelin birlikte 30 yıl öncesine gidelim. Etrafınıza bakın. Neler çekiyor dikkatinizi? Dükkan tabelaları, kıyafetler, plakçılarda bangır bangır çalınan dönemin hit şarkıları, enteresan saç ve bıyık tercihleri. Hemen hepsi komik geliyor. Allah bu millete bir daha böyle saç kesimi yaptırmasın. Kimseye bu şarkıyla dans ettirmesin. Ve kimseye böyle pantolonlar giydirmesin. Hiçbir esnafa da bu renk ve fontlarla tabele yaptırmasın. Ama etraftan geçen o yılların insanına bu tabeleler, kıyafetler ve şarkılar hakkında fikrini sorsak muhtemelen övgü dolu bir sürü cevap duyarız. Eee Deniz, 30 yıl öncesiydi o. Böyle sorunların olması normal. Artık geçti diyebiliriz. Basit bir matematiksel mantıkla aslında yaşadığımız her yıl başka bir yılın 30 yıl öncesi.

Deniz neden darpaçada eşofmanlardan giymiyor, oversized tişörtler dünyasına kendini bırakmıyorsun? Neden son yıllarda üretilmiş hiçbir şarkıyı bilmiyorsun? Neden berber müessesesine 10 yıldır başvurmuyorsun? Neden dükkanı açıp küçük esnaflık yapmıyorsun? Cevap açık. Dükkan tabelamın 30 yıl sonraki veletlerin diline pelesenk olmasını istemiyorum. Fotoğrafım çekildiğinde patlayan her flaşta gelecekten bana bakıp kıyafetimle tipimle önünde durduğum dükkanda dalga geçen piçler görüyor. Rahatsız olup gözümü kısıyorum. İleride milletin ağzına mezi olmamak için moda, müzik, ticarete dair herhangi bir karar almaktan mütemadiyen kaçıyorum. Ki bunlar hayatın çok büyük kısmını kaplıyor. Bunlardan kaçıp sığınabildiğim birkaç dost meclisi var sadece. Samimi bir ortam olunca 30 yıl sonraki çocuklara dair fobimden bahsediyorum. Karşılık olarak bir adet göz kaçırıp mutfağa gidiş ve üç farklı telkin geliyor. Birinci telkin, hayatın dönüşmesinin, değişmesinin doğal olduğu buna karşı koymanın yoruculuğu ile ilgili. Buna cevaben soruyorum. 1990 yılında yuvarlak yazı tipi ve arka planda iç içe girmiş gökkuşağı renkleriyle tabela yaptırmış esnaf şu an mutlu mudur bu kararından?

Göz kaçırıp mutfağa gidişler iki oluyor. İkinci telkin girişimi kendimi bu kadar öğrensememem konusunda oluyor. Herkesle dalga geçilebilir. Bu korkuyla hayatını yaşamaktan kaçan insan ise en dalga geçilmeye müsait olandır. Buna cevap vermeden önce uyarı da bulunuyorum. Meseleyi kişiselleştirip böyle saldırgan konuşacaksak benim de sana dair diyeceklerim var. İşine torpille girdiğini biliyorum. Referans değil o torpil. Ayrıca herkes senin kaba biri olduğunu düşünüyor. Göz kaçırma üçü oldu. Dediklerine gelecek olursak 30 yıl sonraya kalan dikkat çekici bir fotoğrafım yoksa gayet de dalga geçirmekten kurtulmuşum demek.

En fazla böyle korkularla tarihin hiçbir belgesine girmeyen insanlarla ilgili toplu bir dalga geçme olabilir. Ki benim suretim ve ismim olmadığı sürece bundan korkmuyorum. Mutfakta üçlendi. Geriye sadece bir arkadaşım kalıyor. O da zaten magnezyum biskülisinatı bana öneren tek gerçek dost. Üçüncü telkin ondan geliyor. Profesyonel yardım almamı öneriyor. Bu çürütmesi en kolayı. 30 yıl önceki psikoloji teorilerini, terapi yöntemlerini bilenlere sor bir bakalım. Ne şarlatanlıklar dönmüş. 30 yıl öncenin giyimi, kuşamı, estetiği kadar bilimi de kötü. Ve biz de 2051 yılının 30 yıl öncesinde yaşıyoruz. Sonuncu dost bildiğim de göz hareketini göremeden mutfağa gidin gidin s***tirin gidin de instagrama fotoğrafımı atmanızdan korkmadan risk almayan kıyafetlerim ve sakladığım bıyığımla rahat rahat içkimi içeyim.

Geleceğe dair korkularım büyük evet ama 22 yaşlarındaki birçok genç gibi ben de tarihe geçmek istiyorum. Dönüp tarihe kimler geçmiş diye şöyle bir baktığımızda en eskilerden ilk olarak peygamberler ve imparatorlar göze çarptı. İkisi de ulaşılabilir unvanlar değil, dış faktörlere bağlı ama peygamberler ve imparatorların arkadaşları yakınları, ikinci adamları ve onlara isyan edenler de tarihe geçebilmiş. Onun dışında eserleri günümüze kalan ressamlar, heykeltıraşlar ve mimarlar var. Sayısı görece az da olsa filozoflar ve yazarlar var. İsimleri yıllara pek dayanamasa da bazı mucitleri ve bilim insanlarını sayabiliriz. Son yüzyılda da fotoğrafçı, yönetmen ve oyunculardan söz edilebilir. Ama onların tarihe geçip geçemediğini söylemek için henüz erken. Hayata biraz önce ismi geçen bütün ünvanlardaki insanlarla neredeyse eşit başlıyoruz. İmparatordan ya da bir heykeltıraştan eksik hiçbir şeyimiz yok. İmparatorun babası da imparator oluyor gerçi ama biyolojik olarak aynıyız. Yani insan doğar, tercihlerine göre tarihe geçer ya da tarihe karış. Doğar doğmaz piyano kursuna yazılan ebeveynlerin etkisi bu cümlede sıfır kabul edilmiştir. Tarihe geçenlere baktığımızda ortak özellik olarak yüksek yetenek ya da konuşma kabiliyeti görüyoruz. Onun dışında hepsi çalışkan, cesur ve karizmatikler. Yani illa üçgen vücut yakışıklılık gibi değil iddialarıyla uyumlu bir fiziksellik kâfi. Örneğin Gandhi. Ayrıca zamanın ruhunu yakalamayı bilmişler. Yani millet mızrakla hayvan kovalarken felsefe yapmaya çalışanın adını bilmiyoruz. Sonra ortam biraz sakinleyince konuşanlarınkini biliyoruz. Zamanın ruhu önemli. Şimdi bir genç imparator olmaya çalışsa faşist diye hevesini kırarlar.

Ortak özelliklerden bazılarını karşılıyorum. Erkeğim öncelikle. Tarihe geçmeye dair bir motivasyonum var ama onlar kadar çalışkan değilim. Bu sonuca podcast, gösteri, senaryo gibi işlerime yeterince odaklanamadığım için vardı. Ama tarihe geçmek için de motive olamayacağım anlamına gelmiyor bunlar. Tarihe geçmek için günde 10-16-17 saat çalışabilirim. Örnek olarak yönetmen, fotoğrafçı, oyuncu, komedyen eğlendi. 20. yüzyıl figürlerini örnek alamam belki sonraki yüzyılı çıkaramayacaklar. Peygamber, imparator, filozof, heykeltıraş, ressam, değişen çağ koşulları nedeniyle elendi. İsyan lideri olmak ya da demokratik yollarla seçilip tarihe geçmek gibi yollar mümkün değil. İnsanlarla muhatap olmak istemiyorum. Bugün heykelini dikerler, yarın yıkıp tuncunu eritip belediye bankı yaparlar. Çiğek rastlılar üstüne işer. En iyi senaryoda.

Olabildiğince bireysel bir şekilde tarihe geçmek gerek. En temizi mimarlık. Yüzyıllarca kalacak bir yapı üretiyorsunuz. Bu yamuk yumuk mozaik taşlı bir apartman olsa bile. Çocukluğumdan beri binalara dair yoğun hislerim mevcut. Ama yeterince bilgim olmadığı için kelimelere dökemiyorum. Ufakken sadece büyük yapılar ilgimi çekiyordu. Yakından inceleme fırsatım olan Atakule, Galata Kulesi, Kartpostalardan takip ettiğim Eyfel, Pizza Kulesi. Haberlerden takip ettiğim İkiz Kuleler. İki tane yolcu uçağının koskocaman iki binayı yıkmasına çok şaşırmıştım. 7 yaşındaydım. Bu şaşkınlığımı bana sakız patlatmayı öğreten canım arkadaşım Mücahit ile paylaştım.

Babası ona o iki gökdelenin masum bulutlarının canını acıttığını, uçaktaki iyi insanların bulutlarının ucunu aldığını söylemiş. 7 yaşında bile inanamayacağım kadar gerçek dışı ama itiraz edemeyeceğim kadar kompleks bir demeçti. Anneme sordum ve Mücahit'i görmem yasaklandı. Yıllarca her sakız patlattığımda aklıma o geldi, onu hatırladım. Belki o da bir yerlerde bir şeyler patlattığında beni hatırlıyordur.

Hazır iktidar değişmek üzereyken mimarlık eğitimine başlayıp, Twitter'da beni takip eden muhalefet kurmayları vasıtasıyla merkezi bir iş alıp tarihe geçebilirim. Diğer ihtimal, ikinci adam olmak. Bu konuda çalışmalara yıllar önce başladım. Önemli konumlarda yakın arkadaşlarım var. ÖSS İlkgüz'den, startupçılardan, sanat camiasından. Henüz yardımcı istihdam edecek seviyeye gelemediler. Bekliyorum. Üçüncü ihtimal de, aşırı zengin olmak. Hayratlar, okullar yaptırabilirim. Rüşvet vererek sokaklara adımı koydurabilirim. Korunlarım Deniz Göktaş Bulvarı'nda buluşur.

Deniz Göktaş Bulvarı yönünde, sağa dönün. Ve nasip oldu. Yazıcımdan Deniz Göktaş ismini çıkardım. Makasla kestim. Zildeki Ziya Karacan ismiyle değiştirmeye gidiyorum. Bir yerden başlamak lazım.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)