
1.567 kelime · ~8 dk okuma
Gönül istiyor ki insanın insana zulmü bitsin diyor şair. Yani şimdi insanın insana zulmü bitmesi için insanın insana iyiliğinin de bitmesi gerekmiyor mu? Çünkü o aradaki etkileşim sürdükçe ister istemez beklentiler oluşuyor. E tabi bu beklentiler yerine gelmedikçe kırgınlıklara dönüşüyor. Kırgınlıklar çözülmedikçe kavgalar, kavgalar büyüdükçe de ister istemez şairin güçlü ifadesiyle zulüm kaçınılmaz hale geliyor. Gerçekten üzücü bir durum. Bu konuda yapacak bir şey yok. Ama şunu da sormak lazım. Şairin hiç mi suçu yok?
Katılırsın, katılmazsın, katılırsın, katılmazsın, katılırsın, katılmazsın. Dönüp şöyle bir tarihe kabaca baktığımızda bile bütün kitlesel kötülüklerin güçlü ifadelerle, güzel sözlerle başladığını görüyoruz. Yani yeterince güzel konuşursanız, söz sanatları, kelime dağarcığı, zamanlama, tonlama, diksiyon, artikülasyon gibi mevzulara hakimseniz çok sayıda insanı herhangi bir konuda harekete geçirebilirsiniz. Tabii ki güzel sözler, iyi niyetli hareketleri de yol açmış. İşte Martin Luther King, Gandhi gibi örnekler var. Ama olumsuz örnekler çok çok daha fazla. Hitler de güzel konuşuyordu. Humeyni de. Charles Manson da iyi bir hatipti. İmparator Neron da. Bütün bu veriler elimizde. Tarih apaçık bir şekilde güzel sözün başımıza ne belalar sardığını, insana ne acılar yaşattığını gösteriyor. Ama hala güzel konuşmak bir maharet sayılıyor. Bugün herhangi bir yerde dil güzel kullanıldığında, birinin hitabeti övüldüğünde ya da etkili bir TED konuşması yapıldığında o mazlumların kemikleri sızlıyor. Geçmişimizden ders almıyoruz. İnsanlara hala görmek istedikleri lider sorulduğunda iyi konuşan karizmatik liderler tarif ediliyor.
Ünlü bir sosyolog otoriteleri üçe ayırmış. Biri gelineksel otorite, işte padişah tarzı. Diğeri karizmatik lider, liderlik vasfıyla güç elde etmiş olan. Sonuncusu da yasal, rasyonel otorite. O da demokrasi yoluyla oraya gelen. Sosyologumuz üçüncüyü övüyor tabii. İnsanların istediğini yapıyor diye. Ama orada da farklı bir şey yok. Yine ifade gücü, hitabet var. Hitabetin olduğu yerde de manipülasyon vardır. Araya sözler giriyorsa demokrasiden söz etmek ne kadar mümkün. Ki benim liderim kemküm etmeli, yalan söylemeyi becerememeli. Benim için ideal lider o. Başınızda iyi tartışan, münazara bilen biri varsa ülkenin kaderi onun vicdanına kalmış demektir. Keyfine göre çoğunluğu ikna edebilir. Münazara yarışmalarına katılan birçok arkadaşım var ve hiçbiriyle hiçbir şey tartışılmıyor. Yani bir anlaşmaya varmak imkansız. Tartışmanın başında düşüncesi neyse sonuna kadar onu götürüyor. Ölse geri adım atmıyor ve konu ne olursa olsun iyi savunduğu için hatalı olduğunda kendisi de fark edemiyor.
Yarışmalarda saçma sapan konuları savuna savuna doğru yanlış gerçek yalan birbirine giriyor. Çelişkili gibi görünecek ama tartışma konusunda profesyonel biriyle sağlıklı bir tartışma yapabilmek mümkün değil. Boksörlerin günlük hayatta yumruk atması silah sayılıyormuş. Münazırcılar için de benzer bir düzenleme getirilebilir. Yani sadece halka hitap eden politik konuşmalar ya da ciddi tartışmalar olmasına da gerek yok.
Sanatsal üretimler de kötü etkileyebiliyor insanları. Kitap okuyup bunalıma giren, şiir okuyup aşık olan, şarkı dinleyip kendini jiletleyen binlerce insan var. Bu aralar sosyal medyada paylaşılan yalan haberler, Whatsapp'ta yayılan ses kayıtları gibi infiale sebep olabilecek bilgilerin yayılmasına karşı bir farkındalık yaratılmaya çalışılıyor. İşte bu dezenformasyonu engellemek için birçok teyit sitesi bile kuruldu.
Benim aklıma şu soru geliyor tabii. Peki edebiyat ve müzik neden denetlenmiyor? Sanata dair şüphe taşımak için daha başımıza nelerin gelmesi lazım? Neler neler yazılıyor bu kitaplarda? Neler neler anlatılıyor bu şarkılarda? Abartılı ve tutarsız iddialar, gerçekten yaşandı mı yaşanmadı mı belli olmayan aşk hikayeleri, kavgalar, fantastik karakterler ve insanlar üzerindeki etkisi haberlerden çok daha yüksek. Yani burada şunu belirtmek lazım, tabii ben sanat eserlerinin tehlikeli fikirler ürettiğini ya da yaydığını söylemek istemiyorum. Aksine sıradan şeyler söylüyorlar. Hatta gündelik hayatımızda kıyaslayınca zararsız fikirler barındırıyorlar. Burada bir sorun yok. Esas tehlikeli olan bu fikirlerin sanatsal açıdan etkileyici bir şekilde ifade edilmeleri. Bu fikirleri güzelce dile getirmeleri insanları tetikliyor. Bir insan günlük hayatta durum kötü deyince bizde pek tesiri olmaz. Ama aynı şeyi arkada müzik, kaybedecek neyim kaldı şeklinde söyleyince vücutta bir hareketlilik oluyor. İnsanı bunalıma sokuyor yani. İsyan hidesi geliyor. Genç verdlerin acılarını okuyup intihar ediyorlar ya da rap şarkısı dinleyip şu an Amerika'daki siyahiler gibi sokaklara dökülüyorlar. Bu dediklerim edebiyat için geçerli değil tabii artık kimse kitap okumuyor.
Okuyanlar da etkilense bile aksiyona geçemeyecek kadar asosyal, içe kapanık tipler. Ama rap şarkıları etkili hala. Oraya birazdan geleceğim. Bir önceki bölümde sıkça sorulan sorulardan bahsederken şöyle demiştim. Hayatın anlamı ne? Ne için yaşıyoruz? Ölümden sonra hayat var mı? Hepsini anlatan kitaplar yazıldı. Hatta millet üşenmeyip şiirsel, edebi, karakterli falan yazıyor ki insanlar okurken sıkılmasın. Bir yandan da sordukları soruların cevaplarını bulsunlar. Hayat anlasınlar diye.
Herkesin diyecek sözü var ama dümdüz söyleyemiyorlar. Yani yazılı metinlerin edebi ve kurgusal açıdan güçlü olmaları gerekiyor. Ya da bizim mesela komedyenlerin diyecekleri sözlerin etrafını güldüren şakalarla doldurması gerekiyor. Şairler ve rapçilerde ise uyak gerekiyor. Her şeyi geçtim, bütün bunlar vakit kaybı değil mi? Yani bir fikrin varsa açık ve sade bir şekilde söylersin, karşı tarafa hak verir ya da vermez. Bir saat şebek gibi çeşnilendirmek, etkileyici kılmak için uğraşmak ya da devasa romanlar yazmamak lazım.
İnsanlığa koca bir çocuk gibi davranıyoruz. Yani yemek yemeyen çocuğa kamyon geliyor, kamyon diyerek yemek yedirir gibi. Bak karakter diline bak, bak uyaklara bak, uyaklara bak, ritme bak, müziğe bak, bak diyerek ağzına fikir tıkılıyor. Uyakla şakayla güçlendirip etkileyici hale getirmek, farkındalık yaratmak için yararlı gibi görünse de uzun vadide zararlı. Mesela çevreci bir şarkınız var ve şarkınızın ritmi, kafiyesi insanları etkiliyor. Şarkıyı dinleyenler o konuda farkındalık kazanıyor. Çevre konusunda bilinçleniyorlar ve çevre dostu oluyorlar.
Ama bu sırada çok zararlı bir davranışı tetikliyoruz. Nitelikli bir sanat eseriyle fikir değiştirmeyi normalleştiriyoruz bir yandan. Yani insanlar alışıyor kafiyeye ritme kendini kaptırıp fikir değiştirmeye. Ve düşünüyorum yarın bir müteahhit çevre dostu şarkıyı yapandan daha iyi bir müzisyene yüklü miktarda para verip çevre düşmanı bir şarkı yaptırabilir. Ve onun şarkısı daha iyi diye bugün çevreci olan insanlar betoncu olabilir. Mesela bir örnek vereyim. Son zamanlarda öne çıkan sosyal sorumluluklu Susamam şarkısındaki şu sözlere bakalım. Kurak Afrika görüntüleri uzak değil, çocuğun büyüdüğü yer sulak değil. Çünkü yok ettik gölleri, nehirleri, ırmakları, hepsini. Tabi daha ritmik, güzel bir şekilde söylüyor. Bu şarkı bizi su kullanımına dair bilgilendiriyor. Ahenkli, ritmik sözlerle. Dinleyiciler bu şarkıdan etkilenebilirler. Su kullanımına dair, su tasarrufuna dair daha dikkatli olmaya başlayabilirler.
Ama yarın bu şarkıdan daha etkili bir şarkı olan Küvette Sex'i dinleyip, ondan da aynı şekilde etkilenip su israf edebilirler. Ya da biraz daha büyüteyim bahseyip, mesela bir gün işini kusursuz yapan bir nazi rapçi çıkabilir, şu ana kadar kazanılmış bütün farkındalıklar kaybedilir, kan gövdeyi götürür. Ki bunun örnekleri de var. Mesela ilk uzun metrajlı filmlerden, Birth of a Nation, ırkçı bir filmdi. Ama teknik açıdan iyi bir filmdi, etkileyiciydi yani. Ve yazılanlara göre 1916 yılında filmi izleyen dönemin Amerikalıları sinema çıkışında kukulete takıp siyahilere saldırmış, ülke çapında büyük kitlesel saldırılar olmuş. Yanlış anlaşılmasın, mesaj kaygılı film veya şarkı istemeyenlerle aynı şeyden bahsetmiyorum. Onlar ana fikir iyi gizlenince okeyler, bununla barışıklar. Ben onların da atılmasını savunuyorum. Biraz önce bahsettiğim gibi maalesef eserin iyiliğine göre fikir değiştiren yavşak seyirciler ve okurlar var. O yüzden fikir ile sanat eserini tamamen ayırmalıyız. Bunu da sanat sanat içindir gibi elitist bir yerden demiyorum. Tam tersi insan için bunu yapmamız lazım. Yoksa dediğim gibi sanata kendini kaptıran toplum işinde iyi sanatçının keyfine göre sağa sola savrulur.
Ki bu uyaktır, çalgıdır, çengidir hep ortamı bulandırır yani. Müziğin böyle bir yana etkisi var maalesef. Hakikatin peşinde koşan yönetmenler müzikle aralarına mesafe koymuş daha da hep. İşte Türkiye'den Zeki Demirkubuz, Semih Kaplanoğlu, Nuri Bilge Ceylan. Filmlerde ya hiç müzik kullanmazlar ya da çok az kullanırlar. Çünkü müzik o sahnede nasıl hissetmen gerektiğini dikte eder. Seyircinin duygularını manipüle eder. Çoğu filmde ağlatmak için ya da keyiflendirmek için müziği basarlar arkaya. Gerçekten de ne kadar böyle şeylere karşı savunma halinde olursanız olun, keyiflenirsiniz ya da üzülürsünüz. Kurgu işleri yaptığım dönemden hatırlıyorum. Stock müzik sitelerinde moral veren ya da hüzünlendiren diye şarkı kategorileri var. Baya oradan motive edici yazıp aratıyorsun. Çıkan sonuçlardan en motive edici şarkıyı alıp atıyorum. Spor salonunun tanıtımımı mı kurguluyorsun? Onun arkasına koyuyorsun. İzleyenler gaza geliyor. Spor yapma isteği oluşuyor. Nitelikli dolandırıcılık. Neyse ana meseleye dönelim. Fikirle sanata ayırma meselesini. Zaten sürekli aynı konulara dair kitaplar, filmler, şarkılar yapılıyor ki hiçbir konuda da tatmin edemiyorlar. Aşk romanları yazıldı yıllardır, aşka dair mağara yazısı bile vardır ama hala aşk hikayesi anlatan diziler, filmler çekiliyor, şarkılar yapılıyor. Demek ki mevzu hallolmuyor bir türlü. Yani kapanmayan bir yara gibi ve inatla kaşınmaya devam ediyor. Demek ki sanat bu iş için uygun değil.
Yani yöntem işe yaramıyorsa zorlamanın manası ne? Ya da mesela konulardan baba-oğul ilişkisi. Erkek çocuğun babayla çatışması. Tam ne zamanın tragedyalarından bugün Hasan Ali Toptaş'a kadar aynı konu işlenip duruyor. Yani 2000 yılda tatmin edici bir ürün çıkmamış ki hala bir baba-oğul kitabı yazılıyor. Yoksa koskoca Hasan Ali Toptaş ilgi çekmek için baba-oğul romanı yazacak değil. Yani gereksiz bir hareket yapmayacağına güvenim tam. Babamdan daha çok güvendiğim bir insan. Bütün bu söylediklerim gençlerin apolitikliğine, boşluğuna yorulacak kesin. Evet bu doğru. Gidaktik eserlere savaş açmış bir neslin neferiyim. Y kuşağındanım. Buradan da kardeşlerime Z kuşağına açık çağrıda bulunuyorum. Başladığımız işi bitirin. Fikri sanattan kurtaralım. Bunun için de bütün toplum kesimlerinin birleşip bu konuda konuşması gerekiyor. Ama edebiyat yapmadan, şarkısız türküsüz, aramıza bozguncuları katmadan, münazaracılar olmadan, Bu toplantıda da amacımıza tutarlı olması için fikirlerin duygusuz, tonlamasız ifade edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Acele bir çözüm olarak şöyle bir şey geliyor aklıma. Mesela Stephen Hawking sesiyle olabilir. Onun bir bilgisayarı var. Oradan konuşuyor. Robotik bir ses. Böylece diksiyonun, artikülasyonun, tonlamanın ve müziğin manipülatifliğinden kurtuluruz. Ki Stephen Hawking yıllardır estetikten ve duygudan yoksun sesiyle hakikatin, bilimin sembolü olmuş bir isim. O açıdan da anlamlı.
Hadi herkes fikirlerini ve sesli okuyucularını alsın gelsin. Önyargılar, yapay etkiler kalksın aramızdan. Sanat aramıza girmesin. İnanın güzel sözler olmazsa insanın insana zulmü de bitecek. Katılırsın, katılmazsın, katılırsın, katılmazsın, katılırsın, katılmazsın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.