Podcast

10: Belirli Günler ve Haftalar #Podbee Dinlesen Gülersin

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Deniz bu bölümde belirli günler ve haftalar hakkında ileri geri konuşuyor.


Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

4.220 kelime · ~21 dk okuma

Merhaba. Geçen ay bu podcastin birinci yıl dönümünü kutladık. Kutladım. Öncelikle herhangi bir işi bir yıl sürdürebilmek benim için gurur verici. Son altı aydır bölüm yapmasam da. Aralık ayından beri yeni bölüm yayınlamamışım. Soranlar oluyor, neden yeni bölüm yok? Bilinçli bir tercih olmadığı için her soruda yeniden düşünüyorum. Neden yapmıyorum? En kısa ve en doğru cevap yazamıyorum. Ama bunu kabullenene kadar çeşit çeşit cevaplar denedim.

Neden yeni bölüm yok Deniz? Çünkü podcastin bana uygun bir medyum olmadığını fark ettim. Ya da ülkede bunca olay olurken şaka yapmanın sırası mı? En sık verdiğim cevap ise tekrar tekrar söylediğim için iyice geliştirdim. Neden yeni bölüm yok Deniz? Ben bugünün ritminde tüketilip kaybolacak değil, 10 yıl, 15 yıl sonra dinlenebilecek, öğreticiliğini gelenekten alan, günceli yakalamasını bilen ama avangardlık iddiasından asla vazgeçmeyen bir seriyi yapmak istiyorum.

Hatta öylesine derin ve her daim taze eserler üreteyim ki 40-50 yıl sonra torunumun arkadaşları bile severek dinlesin. Gerçekten inanıyorum. İleride bir gün torunuma gelip Hey Semiramis bu tarz isimlerin tekrar moda olacağını düşünüyorum. Semiramis Deniz Göktaş'a gelecek vaktim yok diye bir podcast keşfettim.

Transkriptin tamamını oku

Çocukların da böyle konuşacağını düşünüyorum." diyecekler. Torunum da, o benim dedem ama ben pek sevmiyorum. Hala aynı şakaları yapıyor. Reaksiyon alana kadar böcekler, Mirgün Cabas çatalı sesim burnum diye dolanıyor evde. Diyecek muhtemelen. Akşamında sen bana bunu anlattığında, haklısın tabii ben olsam ben de dedemi dinlemezdim diye anlayışla karşılayacağım. Ama sonraki sabah herkesten erken kalkıp, dişlerimi takıp, Hüngür hüngür ağlayacağım. Rahat edemeyip dişlerimi geri çıkaracağım. Titreyen ellerimle gözyaşlarımı sileceğim. İçeriden tıkırtılar gelecek. Oğlum ve gelinim duyup kaygılanmasın diye ağlamaya kısık sesle devam edeceğim. Sonra acaba birazcık duysalar ağladığımı, ilerleyen günlerde ev iç avantajları elde edebilir miyim diye düşüneceğim. Gün geçtikçe dallandı, budaklandı ve iyice inandırıcı oldu ama bu cevabı vermeye çekiniyorum artık. Çünkü en son söylediğim kişiden şöyle bir tepki aldım. Deniz, 10 yıllar sonrasına bıraktığın eserler Soru Cevap 1 ve Soru Cevap 2 mi? Madem yazamıyorum, röportajlı bir bölüm yapayım dedim.

Ama bölüm hazırlarken olaylar birden kontrolümden çıktı ve kendimi Twitter için uzun açıklama metni nasıl yazılır diye araştırırken buldum. Yakın gelecekte benzer araştırmalara herkes girmek zorunda kalacak gibi görünüyor. Özür metni şablonları için Arda Tuğra'nın Instagram sayfasını hepinize öneririm. Hem tasarım hem okunabilirlik açısından zengin örneklerle dolu, katalog gibi. Röportajda bölüm öyle yalan oldu.

İyice üretme stresiyle dolmuşken bir gün rüyamda saçı sakalı gri, teni bronz, atleti siyah bir yaşlı gördüm. Alaçatı'da spor salonu varmış gibi gülüyordu. Deniz, kaldıramayacağımız kadar büyük bir içerik akışıyla karşı karşıyayız. Ama buna uygun evrilmedik. Bundan sonra yeni podcast bölümü üretmek bir yana, eski podcastlerini silenlerin insanlığa katkısı daha büyüktür.

Dedi kendine çok iyi bakmış aksakalı dedi ve ekledi. Şunu asla unutma Deniz. Herkes, cinsiyet, ırk, renk, din, dil, yaş, ulusal veya toplumsal köken fark etmeksizin kanun karşısında eşittir ve kimsenin kimseye içerik borcu yoktur. Deniz gökte şehirecek vaktim yok. Deniz gökte şehirecek vaktim yok. Deniz gökte şehirecek vaktim yok. Deniz gökte şehirecek vaktim yok.

Podcast'in doğum gününden bir hafta önce benim doğum günüm vardı. 27 yaşına girdim. Yaş takıntılı biri olarak geçtiğimiz yıl elim her mikrofon geçtiğinde, yaşım 26 diye vurgulamışım, stand-up'lar, röportajlar, podcast bölümleri, yıllar sonra bile taze kalacak işler yapayım derken, basit bir hata ile hepsi birden eskiyi verdi. Doğum günümü pandemi önlemleri kapsamında yalnızca ev ahalisi ve yal sokakta oturan iki yakın arkadaşımın katılımıyla kutladık. Beşimizde COVID oldu. Virüs, mahir kaynak gibi sızmış aramıza.

Ama hayatta Covid'den daha kötü şeyler var. Mesela doğum günü için aşırı karamelle bir pasta alınmış. Şimdi hazırlanılmış, sürpriz yapılmış, tat kaçırmamam gerekiyor ama 6 yaşında kaza ara ağzıma değmesi dışında herhangi bir birliktelik yaşamadığım karameli hal hatır için yutabilmem mümkün değil. O kadar kaypak değilim.

Sadece karamelle kalsa yine iyi. Kremadır, pasta tabanadır, klasik yaş pasta malzemelerine ek olarak muz, antep fıstığı, çikolata, beyaz çikolata ve yine karamelden oluşuyordu. Çocukken bana kendini sevdirmek için 50 cent açıp oyun havası oynayan eniştemi anımsattım. Eniştem gibi pastayı da yemedim. Yiyenleri not ettim. Pastalar, damak zevkime daha uygun olsa da... Çocukluğumdaki doğum günü kutlamalarını da çok iyi anmıyorum. Garip bir adetimiz vardı. Doğum günlerimiz kuzenimle ortak kutlanıyordu ama aynı gün doğmamıştık. Yani ikimizin ayrı doğum günü tarihlerinde ikimiz de doğum günü çocuğu muamelesi görüyorduk. Tek çocuk olduğumuzdan olsa gerek öyle bir kardeşlik hukuku yaratılmıştı. İşte aynı kıyafetler giyiliyor, benzer hediyeler veriliyor, ilgi bölüşülüyordu. Simon ve Garfunkel gibi. O durumda olan akrabalar oluyor tabii. Senede ikiye yerine dört hediye almaları gerekiyor.

Yıllar süren bu eşitlikçi kutlama modeli liberal dostlarımızı insan doğası abi işte diye keyiflendirecek bir olayla son buldu. Ortak kutlamalardan birinde hediye paylaşımı üzerinden çıkan kavgada yumruklar konuştu. Vicdan sahibi ebeveynler olaya yetişene kadar 40 kişilik akraba ordusu hiç karışmadan keyifle izledi. Kuzenimle 40 pınar kökenli minik gladyatörler gibi dövüşmemizi. Simon'un burnundan akan kanlar, Garfunkel'in savurduğu galis küfürler, akrabalarının yüzünde ise bu saçma törenin son bulmasından alınan keyif, yıllardır harcadıkları paranın karşılığını aldıkları bir müsabak oldu. Şimdikilere göre çok daha neşeliydi yine de. Gitgide kutlayan insan sayısının azalması, hediyelerin eski şaşalı günlere göre hayli mütevazı olması gibi nedenlerden dolayı doğum günü benim için melankolik bir etkinlik haline geldi.

27 yaşımda halletmiş olacağımı öngördüğüm birçok pis uyum iyice pekişmiş, yetmezmiş gibi aralarına yenileri katılmış. En azından masaüstümün değerli toplu olacağına ya da paraları doğrudan cebime değil cüzdanıma koyacağıma emindim. Evde ilk kutlama dışında birkaç kişi arayarak kutladı. Mahcup oldum. Çünkü ben arayanların doğum tarihini bilmiyordum. Kimseninkini bilmiyorum aslında. Yani doğum tarihlerini not etmeye, hatırlama refleksim gelişmemiş. Bunda annemin doğum tarihinin 29 Ekim, babamın 1 Ocak olmasının da etkisi büyük. Ondan ikini hiçbir zaman unutmuyorum. Çünkü Cumhuriyet Bayramı hazırlıkları için jetler prova uçuşundayken, efendiler yarın annemin doğum gününü kutlayacağız. Ya da Yeni Zelanda'nın erken yılbaşını görünce, evimizin mesligi aşağıda diyorum.

Tabii ki gerçekten doğdukları günler bu tarihler değil. Esas doğum günlerini bilmiyoruz. Nüfusa geç yazdırılmışlar. Eskilerden böyle birçok kişi var. Boomerlar işte. Böyle olmasının nedenini tam hatırlayamadım. Babamı arayıp sorayım. Alo? Şey, sizin bu hani... Senin doğum günün 1 Ocak, anneminki 29 Ekim falan ya. Hep böyle resmi tarihler ya eskiden. O nedendi? Ben unuttum onu.

Şimdi işte o şeylerle ilgili mesela köylerde eskiden böyle şehir yollar kapalıymış. Gitmesi zormuş. Nasılsa yılbaşı için alışverişe gidiliyor diye. İşte bir hafta, on gün önce gidiyor. Gidemeyen de yılbaşına gidip biletlerini, bilmem yılbaşından sonra alıyormuş. Giderken de onları yazdırıyorlarmış. Yani özel olarak yazdırmak, kaydettirmek için gidilmiyormuş. Ama gününde yazdırmazsan, çok geç yazdırsan, süresi var, ceza veriyorlar. Ceza olması için 1 Ocak.

Aklımda bir ocak kalıyor mesela, bir ocak. Yılbaşında gitmiyor aslında, başka bir gün gidiyor ama atıyorlar yani. Yani işte gecikme cezası alınıyormuş, şimdide öyle herhalde. Gecikme cezası alındığı için, o cezadan kurtulmamak için mesela doğu tarafında hep 11. aydır ortalama. %70-%80'e 11. aydır. Yani kış başlamadan gitmek. Tamam, tamam. İyi tamam baba, sağ ol. Teşekkür ederim. Bir şey için lazım oldu da, tamam.

Yani Anadolu her yerinde mensuplara göre böyle sorunlar varmış. İyi tamam baba. Hadi görüşürüz. Hoşçakalın.

Doğum günü gibi, yılbaşı, tatil gibi özel günlerden bir beklentisi oluyor insanın. İşte çok iyi vakit geçireceğim, eğleneceğim, yaşamı kutlayacağım. Ama gün dediğimiz zaman diliminin yapabilecekleri sınırlı. Yani bir ocağın iki ocaktan bir farkı yok aslında. Hadi bir ocak yine yıllar içinde alışmıştır, şahbaz olmuştur da 18 Nisan'ın ne bileyim 15 Haziran'ın falan şansı yok. Senin günden beklentin olduğu gibi bu tarz günlerinde senden beklentisi var. İşte pasta üfleyeceksin, tebrik kabul edeceksin, tombal oynayacaksın, hindi yiyeceksin, hep güleceksin. Ne bizim bu beklentileri karşılamamız mümkün ne de 24 saatlik ömrü olan zavallı günlerin. Doğum günlerinden umudu kestim ama ölüm günleri bende tam tersi işler.

Yani diğer özel günlerde insanların eğlenme ritmine yetişmeye çalışırken, kendimi zorlarken cenaze törenlerinde hepimiz aynı sayfaya geldik gibi bir hissim olur. Hem tarihi de son gün belli olduğu için beklenti oluşturacak bir vakit olmaz. Bu sebeplerle cenazeler her zaman beklenenden daha iyi geçer. Siyahları giyip evden çıkarken sanki ölüme tekrar şahit olmaya gidiyormuşsun gibi ürpert oluyor.

Ama mekana vardığında yokluğunu da aramadığın ama varlığı neşe veren insanları görüyorsun. Fonda durumu idrak edemeyen çocukların oynadıkları kutu kutu pense melodisi eşliğinde hayatın devam ettiğini hatırlatan sohbetlere giriyorsun. Üniversitedeyken video biriminde asistandım, GİSAM'da. Sürekli çekimlere gitmem gerekiyordu. Kimi zaman sabah 8'de kampüsün en ucundaki havacılık mühendisliğinin 4. sınıf dersine gidip 3 saat boyunca tek kelime anlamadığım dersi çekiyordum. Kimi zaman da bölüm tanıtımları çekiyordum. Yaka mikrofonu takılınca deli tutulan hocalar, görüntü sildirenler, kurguyu sevmeyenler, revizyona boğan troşkis kırmaları... Elimdeki devasa video kamerayla fotoğraf çekmemi isteyenler, çekmiyor deyince küsenler, uyuyorken arıyorlardı, atlayıp rektörün Milli Savunma Bakan Yardımcısı, müsteşarlar ile birlikte katıldığı bir etkinliği çekiyordu. Yeni füzeler, tanklar, savunma teknolojileri konuşuluyordu. Böyle büyük etkinliklerde insan kendini görünmez gibi hissediyor. İşte generaller, devlet erkanı, takım elbiseli korumalar ve hepsinin ortasında gözü çapaklı, garip pantolonlu, saç kesimi gayri nizami ben. Seminere ara verildiğinde bazen bir generalle göz göze gelirdik. İnsanlık zayiatısın evlat diyen gözlerle bakardı bana. Ya da bilmiyorum ben kendimi çok merkeze koyan düşünce tahminlerinde bulunuyorum.

Muhtemelen beni görünce onun aklına lojmandaki hamam böceği sorunu gelirdi ve ilaçlanması için gerekli mercileri bildirmeyi unutmayayım diye düşünerek tripodun önünden geçip giderdim. O ortamlarda sıkılmamak için kendimi işe alıyordum. Kana film çekiyormuş ciddiyetiyle her anı yakalamaya çalışıyordum. Çeşit çeşit zoomlar, detay çekimler, ani panlar. Sonra çektiklerimi kurgusunu yaparken bu aşırı hareketli zoom pornosu videolar başıma bela oluyordu. Halbuki vizörden bakarken Las Montreeras'ı hakikati nezdesinden yakalamışım gibi hissediyordum.

Bir gün yine bir çekime gitmem gerekti. Bir mühendislik bölümünün profesörlerinden birinin cenaze töreni. Bölümün bahçesine dört kollu heybetli bir tabut koyulmuş. Hocalar tek tek çıkıp konuşma yapıyordu ama okudukları metinlerde en ufak duygudan eser yoktu. Rahmetlinin nasıl biri olduğuna dair hiçbir bilgi öğrenemedim. Selam bile vermemişler adama. Sadece ortak yazılan makaleler, hangi dergilerde ne yaptığı, sanayiyle yürüttüğü ortak projeler, mühendisliğe yaptığı önemli kattılar. Sanki kendi cenazelerinde duymak istedikleri metni okuyorlardı. Dedektif titizliğiyle birleştirdiğim küçük parçalardan anladığım kadarıyla bölümün tek neşeli insanıymış. Ut çalıyormuş.

Zaten diğer işkolik proflar buna aşırı şaşkın. Büyük şok. Onca işin arasında enstrüman da çalıyordu. Böyle sanki sıradışı bir vakit harcama aracıymış gibi bahsettiler. Ben de tabii konuşmalar sürerken nokta atışı zoomlarla rahmetliye söz hakkı doğduğunu düşündüğümde tabuta ani panlarla takip ettim töreni. En son adamın oğlu çıktı. Siz anlatıyorsunuz tabii paperler, makaleler, projeler. Babam bana hep şöyle derdi. Bu hayatta ne yaparsan yap, en sonunda şu dört kolluya biner gidersin. O yüzden çok büyütme. Sosyal bilimler protokolünden gelen birkaç tatlı gülüş, sayısal taraftan gelen, katılmıyorum ama oldu sonuçta, frekansında buru kalkışlarla bitti tören. Bu anı çekmek, üflediğim bütün pastalardan daha tatmin ediciydi.

Özel günler konseptimiz hız kesmeden devam ederken kameramızı bayramlara çeviriyoruz. Bizi üstüne bol gelen yeşil Ciguli ceketiyle 8 yaşındaki Deniz karşılıyor. Bütün bayramları bu bayramlık neşesiyle alınmış ama çocuk bedenime aşırı bol gelen takım elbiselerle damarlı buruşuk eller öpüp ev baklavası yiyerek geçirdim. Soyut düşünmeye hayli mesafeli minik kafamla yaşlılık, ölüm ve Orta Doğu toplumlarındaki bitmek bilmeyen şerbet sevdası üzerine uzun uzun düşünme fırsatı buldum. Şimdi ise evde yalnız başıma iş yetiştirmem gereken tatil günlerinden ibaret bayramlar. Çocukken kurban bayramını aklım almazdı. Hatta o zaman bazı ünlüler katliam derdi, linç edilirlerdi falan. Yani sokaklardan kanlar akarken katliam değil diye savunmak zor ve taktiksel açıdan yanlış gibi. Belki gerekli bir katliam diye savunmak daha akılkar olabilir ya da standart savunma, ilk önce danalar saldırdı. Sonra kurban kesimi de endüstri yerleşti. Normal et tüketimiyle arasında vicdani açıdan bir fark kalmadı. Olan sürpriz bir şekilde şeker bayramı ne oldu?

Şekere karşı kitlesel bir savaş başladı. Artık tatlı yapana da yiyene de iyi gözle bakılmıyor. Bu millet için tatlı yapan da yiyen de şerefsizdir gibi bir anlayışım yok. Kimsenin yediğine de karışmam ama karamelin ve şerbetin itibar kaybetmesini hoş karşılıyorum. Kıyafete dönecek olursak giydiklerimle ilgili sorun dini bayramlara özgü değildi. Bildiğiniz gibi geçen ay benim ve podcast'imin doğum günlerinin ortasında meyliste bir yaş aldı. 23 Nisan Çocuk Bayramı denince akla çocuklara yetişkin kıyafetlerinin giydirildiği dans gösterileri geliyor. Mart'tan başlayıp bir ay boyunca 20 yaş büyük insanların temsil edildiği koreografinin provası yapılıyor.

Sonra bizi seyre gelen hakiki yetişkinleri mutlu etmek için incecik bileklerimize hiç yakışmayan danslar ediyoruz. Yılın en çok mesai harcanan günü bir çocuk için. Ne çocuksun ne bayram. Otonom bir 23 Nisan mümkün. Ben zaten o tören kalabalığının karşısında gerildiğimden istisnasız her resmi törende Abdullah Gül gibi ateşleniyordum. Müsamere fotoğraflarına bakınca bile belli oluyor hasta oldum.

Bir fotoğrafta takımı kaybetmiş üzgün bir pompon kız gibi çıkmışım. Ötekinde yarine küskün bir Kafkas beyi. Flörtüm bütün endamiyle etrafımda dönerken ben diz çökmüşüm, peçeteyle burnumu siliyorum. Bir başka fotoğrafta Çanakkale'de işler yolunda gitmemişçesine depresif bir Türk subayıyım. Ya da anaokulu 23 Nisan gösterisinde konuğu gaf yapmış Beyazıt Öztürk'üm.

Anaokulunda herkes istediği ünlü olup şarkısıyla solo dans gösterisi hazırlamıştı. Ben Beyazıt Öztürk olmuştum. O dönem yeni kaseti çıkmıştı. Gemilerde talim var. Ve garip bir gösteriydi. Mustafa Sandallar, Tarkanlar, Sezen Aksu'lar, Sibel Canlar. Prova odamız Yıldızlar Geçidi gibiydi. Suratına bıyık çizilmiş, peruk takılmış, ağır makyajlı, orijinalden hiç benzemeyen ucube çocuklar. Prova odamız Yıldızlar Alt Geçidi gibiydi. Israrlı İbrahim Tatlıses olmak isteyen çocuğun velisiyle görüşülmüştü.

Bazı ünlü tercihleri ise ister istemez Yeşilay haftasıyla çelişiyordu. 23 Nisan dans gösterisidir, Yeşilay skecidir, bu tarz etkinlikler milli sanat anlayışımız için ontolojik önem taşıyor. Zira belirli günler ve haftalar olmadan ne dans edebilir, ne tiyatro oynayabilir, ne de resim yapıp şiir yazabiliriz. Normalde bir sanatçı önce haftayı yaşar, sonra adını koyar. Ama bu siparişli üretim düzeni içimizdeki sanatçıyı erken yaşta öldürüyor. Ama olsun, içimizdeki küçük sanatçı o kısacık ömrüne birçok eser sığdırdı. Yanlış vurgulu bol nidalı şiirler ve etrafı dağ, nehir, ev şablonları tarafından sarılmış Atatürk'e benzemeyen adamlar, Belirli gün ve haftaların hemen hepsinde bir etkinlik varken, işte kıyafetler, koreografiler, piyesler olurken, bu sanat düşkünü öğretmenlerin kendi gününde, 24 Kasım'da, efektif bir hediye seromajisi dışında hiçbir şey olmaz.

Mantıken o günde öğretmenler garip kıyafetler giyip dans etmeli. Ama böyle bir şeyin olmaması şaşırtıcı değil çünkü öğretmenler günü eşitsizliklerin ayyuka çıktığı bir gün. Hediyeler arasındaki maddi uçurumlar aylardır saklanan sınıf farkını ortaya çıkarıyor. Muz, kivi yasağı, tek tip kıyafet gibi önlemler patlıyor. Okulun yarattığı bu benzerlik ve birlik ilüzyonu, yani sanki herkes aynı gelire sahip, aynı din inanıyor, aynı şeylere üzülüp, aynı şeylere seviniyormuş havası, mezuniyet sonrası çeşitli travmalara sebep oluyor.

Okul sonrası stres bozukluğu. Ne ben açken tok yatan mı var, ne Allah'a inanmayan mı var gibi ömür boyu süren şoklar. Ne Türk olmayan mı var, var aynen yanında sümüğüyle oynuyordu yıllardır. Sınıf farkının ayyuka çıktığı diğer vakit ise 12-18 Aralık Yerli Malı haftası. En az 17-25 Aralık kadar kaotik bir hafta. Sınıf buram buram börek, kısır ve patlamış mısır kokuyor, evden Coca Cola getiren çocuk ile kolanın yerli malı olmadığını ve günün konseptine uymadığını aşağılaya aşağılaya anlatan bilgiç çocuğun kavgasıyla etkinlik başlıyor.

Kolacı altta kalmıyor. Öyleyse milli takım sponsoru nasıl oluyor? Bilgiç göz devirip babasının aldığı öfke mimiklerini sergiliyor. Okuldan hatırladığım bir diğer yetkinlik 12 Mart İstiklal Marşı'nın kabulü töreni. Kabulü canlandıran bir piyes oynanacaktı. İstiklal Marşı'nı ilk okuyan kişi olan Hamdullah Supiroğlu'ydu. Seçilemedim.

Ama çabamdan dolayı hocanın asistanı oldum. Marşın hikayesi şöyle. 1921 yılında Milli Marş yarışması açılıyor. 724 başvuru oluyor. 6 şiir final yakalıyor. En gözde şairlerden Mehmet Akif, para ödülünü etik bulmadığı için yarışmaya katılmıyor. Marif vekili Hamdullah Supine'ni ikna etmesiyle İstiklal Marşı'nı yazıyor. Finale kalanlar yerine onunki seçiliyor. Töreni hazırlanırken merak ettiğim bir noktayı dramaturg titizliğiyle sordum. Hocam, Peki finale kalan 6 şiire ne oldu? O da, onların tarihi açıdan bir önemi olmadığını, İstiklal Marşı'na odaklanmam gerektiğini belirtti. Sonra da zengin bir velinin 24 Kasım'da hediye ettiği gömleği mendiliyle sildi. O yaşlarda tükürerek konuşurdu.

Finale kalan 6 şiire şimdi baktım. Yarışmanın karar süreci hararetli geçmiş. Üniversite topluluğu, ortak kısa film, şirket organizasyonu ve benzeri kolektif iş yapmış herkesin aşina olduğu sorunlar yaşanmış. İşte afişin rengi sarı mı olsun turuncu mu diye 3 saat süren toplantılar, filmin adı ağ mı olsun bey mi olsun kavgalarının onur meselesine dönmesi gibi tartışmalar ulusal ölçekte yaşanmış.

Şimdi sizi 12 Mart'ı özel gün yapan esas 12 Mart'a götüreceğim. 12 Mart 1921 meclis tutanaklarını canlandırmaya çalışacağım. Tarih açıdan hatalı olabilir. Bu bölümün adı parantez içinde alkışlar. Meclisin ilk marif vekili yani eğitim bakanı Rızanur milli maaş yarışması açıyor. Ödül 500 lira.

Bunu gören şairler, yüzyıllar boyunca dillere pelesenk olacak, Milli Marş'ın sahibi olma hayaliyle geceli gündüzlü çalışıyor. Muhtemelen yakın arkadaşlarıyla yaşadıkları... Gerçekten iyi mi? İyi abi, bence seçilir şeklindeki diyalogların birçoğu hüsranla sonuçlanıyor. 724 şiir arasından sadece 6 şiir seçiliyor. O gece 6 şair başlarına geleceklerden habersiz bir şekilde büyük sevinçle uyuyor.

Bu arada yarışmaya şiirler yağarken marif vekili değişiyor. Yeni vekil Hamdullah Supi finale kalan 6 şiirin hiçbirini beğenmiyor. Mehmet Akif Bey'den rica ediyor. O da İstiklal Marşı'na yazıyor. Ama şöyle bir engel var. Hali hazırda yarışmada finale kalmış şiirler var ve kararı meclis verecek. Yani Hamdullah Supi Bey'in o 6 şiirden bir şekilde kurtulup Mehmet Akif'in şiirini meclise kabul ettirmesi gerekiyor. Finale kalmış şairlerden bazılarının milletvekili olduğu meclise.

Bir de o dönemki meclis tutanaklardan anladığım kadarıyla baya hareketli. Bir rutini oturtamamışlar henüz. Her detayın oylaması yapılıyor. En küçük hareketin bile. filanca vekil o minik çenesini sonsuza kadar kapatsın diyenler kabul edilmiştir. Bir çay molası iyi olmaz mıydı diyenler reddedilmiştir. Mesela bu marş tartışmasının en aşa çıktığı anda bir milletvekili çok kibar bir şekilde söz alabilir miyim başkanım diyor. Meclis başkanını da bir soralım bakalım diyor. Söz alabilsin mi? Kabul edenler, reddedenler reddedilmiştir. Bu oylama tutkusu millet meclisi yeni açıldı hevesindendir belki, bilmiyorum. Hamdullah Supi Bey için zorlu bir oturum.

Önce kürsüye çıkıp yavaş yavaş planını uygulamaya başlıyor. İşte altı şiir seçildi ama bir de Mehmet Akif'e rica ettim diyor. Çok iyi bir şiir yazdı. Salondan seçilen altı şiiri duymak istiyoruz. Sesleri geliyor. Tamam tamam duyacaksınız ama elimdeki şiir muhteşem diyor. İtirazlar oluyor ama hepsini bir şekilde atlatıp bağıra bağıra okuyor İstiklal Marşı'nı. O okudukça parantez içinde alkışlar etmesin tek vatanımdan beni dünyada Cüda dizesinde parantez içinde inşallah sadaları. Herkeste dev bir coşku. O an fark ediyoruz ki

Hamdullah Supi Bey şiir okuma kabiliyetine güvenip muhabbeti kısa kesmiş. Sonra başka bir oturumda Hamdullah Supi tekrar maaş meselesini gündeme getiriyor. İstiklal maaşını kabul ettirmeye çalışıyor. Uzmanlar seçsin diyen oluyor. Panatez içinde doğru doğru sesleri.

Dikkat dağınıklı olan bir vekil büyük bir özgüvenle kalkıp parayla ısmarlama şiir yazılmaz diyor. Hamdullah Supi sinirleniyor yani benim tahminim. Öyle değil dedim ya bin kere diyor. Mehmet Akif para istemiyor. Bu acele işleyişe en muhalif olan vekil Tunalı Hilmi Bey. Şu an muhtemelen Ankaralılar gereksiz gururlandı. Tunalı Hilmi Bey Hamdullah Supi'ye katılmıyorum diyor. Parasit içinde biz katılıyoruz sesleri. Sonuçta

Bu yıllarca okunacak bir şiir. Tek tek, satır satır fikir belirtip, şaire tekrar yazdıralım, içimize sinsin diyor. Parantez içinde ayrı ayrı sesleri, revizyon kelimesinden bıkmış kreatif mesleklerde çalışan dinleyicilerin, Tunalı Hilmi Bey'e yönelik parantez içi yuh seslerini duymuş kadar oldum. O yoğun tartışmalar esnasında bir vekil, 724 çiğriyi tekrar değerlendirelim diyor. Kurtuluş savaşı sürdüğünden olsa gerek, vakit kaybetmemek için bu fikri oylamıyorlar bile. Ezici bir çoğunluk Hamdullah Süpi tarafında olduğu için istiklal maaşı kabul ediliyor, oturum kapanmadan alkışlar eşliğinde bir kez daha okunuyor. Böylece yıllar boyunca sürecek istiklal maaşı ve kapanış kalıbı ilk kez gerçekleşiyor. Belki benim bu kısa özetimde Hamdullah Süpi'nin meclisi manipüle ettiğini düşünüp biraz bilenmiş olabilirsiniz.

Ama elenen marş adaylarına bakarsanız Hamdullah Supi Bey'e ve bazı durumlarda manipülasyonun gerekliliğine hak vereceksiniz. Yetkin değilim ama bu 6 milli marş adayı İstiklal Marşı'na göre bayağı zayıf görünüyor. Kim Yunan'ı bırakır Türk kızını koyna gibi dizeleri olan bile var. Yani seçilse her törende bunu tekrar edecektik. Tatlar kaçacaktı.

Ama zamanında birçok senaryo yarışmasına büyük umutlarla metin göndermiş, sonra hüsran yaşamış biri olarak o şairlerle empati yapıyorum ister istemez. Finale kaldıkları andaki heyecanlarını düşünüyorum. Şu dördünden kesin iyiyim. Ya Kemalettin kamu kazanacak, ya ben tarzı ince hesaplar yaparken dışarıda birinin yazdığı şiir seçiliyor. İnsan üzülmeden edemiyor.

23 Nisan, 24 Kasım, 12 Mart, o kadar çok önemli tarih var ki, her ilin işgalden kurtulma günü, farklı dinlerin farklı kutsal günleri, yaz günleri, 27 Mart Dünya tiyatrolar günü, o da hep matem havasında geçer, 27 Eylül Dünya okul sütü günü, 21 Şubat ana dil günü, 4 Mart Dünya layıklık günü, ki bunlar da bizim ortamı gelecek günler, Yerel kayısı festivalleri, pastırma şenlikleri, sevgililer günü, babalar, analar günü, 6-7 Eylül ulusal yağma günü, daha Black Friday bile yokken yurdun dört bir yanından istiklaldeki dükkanlar akın etmişti dedelerimiz. Her günü herkes sahiplenmiyor bir de. İşte ulusal bayramlardan haz etmeyenler oluyor. 19 Mayıs'a karşı olup 29 Mayıs'ı öne çıkaranlar var. Dini bayramlarla ilgilenmeyenler var.

Kimi 1 Mayıs'ı güneş altında elde bayrak yanarak geçiriyor, kimi için tatil sadece. 8 Mart, Onur haftası hem tatil değil hem polisler için ek mesai. Bugünlerin bazılarında bir şey paylaşmayan ünlüler linç ediliyor. Oyuncuların belirli gün ve haftalar paylaşım tercihlerine göre hangi kanalda dizisi olacağını anlayabiliyorsunuz. Ya da bu sezon dijital emeği iş yapacak.

Sokak, cadde, bulvar, köprü, üniversite isimleri de hep bu tarihlerden oluşuyor. Neyse ki çocuklara rakamlı isim koyulamıyor henüz. Önemli tarihlerin hatırlanması kolektif hafıza için önemli tabii ama koyulan isimlerin o güne dair değerler değil de miladi takvimdeki sayı karşılığı olması, ne bileyim 19 Mayıs stadı, 12 Eylül ilkokulu, 27 Mayıs ortaokulu, 29 Mayıs üniversitesi, 15 Temmuz köprüsü, 18 Mart bulvarı, Dışarı çıkınca insan bir ajandanın sayfalarında geziyormuş gibi hissediyor. Kesinlikle bir şikayetim yok ama 100 yılda bu kadar doldurduysak 200 yıla üst üste biner önemli günler. Her sokak, mekan, mimari yapının ismi miladiye göre olduğu için olası bir takvim değişiminde bütün ülkeyi değiştirmek gerekebilir. Yaşlılarımız, çocuklarımız kaybolur. Miladi takvime 26 Aralık 1925'te geçtik. Her yıl bu tarihte miladi takvime geçişimizde protesto yürüyüşü düzenleniyor. Hicri Takvimi Yaşatma Derneği tarafından.

Ama organizasyonda sıkıntı yaşanıyor. Buralara gelene kadar ne takvimler, ne takvimler denenmiş. Sümer, Asur, Babil, 12 hayvanlı, Ömer Hayyam'ın yaptığı Celali, ay takvimleri var, güneş var, kar ışık var, bir gün Mars'a gidersek diye hazırlanmış takvim bile var. Elf takvimi var, Alfred Ciğer'in patafizik takvimi var.

Hepsinin başlangıç günleri özel günleri farklı. İşte Mayalarinkinde ünlü mevzu, kıyametin tarihi vardı. Bazı takvimlerde de dünyanın yaratıldığı günün tarihi var. M.Ö. 6984 yazıyor. Değişik bir özgüven. Her devrimden sonra takvim değiştirme ihtiyacı duyulmuş. Eski geleneklerin etkisini kırmak, kültürü değiştirmek için. Her devrim önce kendi takvimlerini yemiş. Mesela Sovyetler devrimden bir yıl sonra 1918'de takvim değiştirmiş. Ekim devriminin tarihi 7 Kasım olmuş. Daha yeni başlamışken heves kırıcı bir aksilik. Ama en iddialısı Fransız Cumhuriyetçi takvimi. Fransız ihtilalinden hemen sonraki gün gazeteler bir tarihli çıkmış. Kiliseye dair her şeyden kurtulmak için alel acele öyle bir işe girişmişler.

Tabi takvim işi aceleye gelmez. Hesapta sıkıntılar çıkmış. Her yıl birçok gün artık gün oluyormuş. Onlara da devrim kutlaması yapmışlar. Artan günlerden bayram yapmışlar, derya baykal gibi. Fransızlar haftayı da 10 güne çıkarmışlar. Hatta popülizmden uzak bir şekilde 7 günde 1 yerine 10 günde 1 olmuş tatiller. İşçiler rahatsız tabi. 1801'e kadar böyle gitmiş.

Sonra işbirlikçi Napolyon, Papa ile anlaşmış. Ayinler için Pazar günü ve Paskalya tekrar eklenmiş takvime. Ve belki tarihte ilk kez Papa ile işçiler aynı cümleyi haykırmış. Bir pazarımız vardı ya.

Takvim denilince akla ilk gelenlerden biri de Pirelli takvimi. Kadın modellerin kısmi nü diyebileceğimiz fotoğraflarından oluşan, sansasyona dayalı bir takvim geleneği vardı. Her yıl magazinlerde, ana haberde görürdük. Yıllar içinde dünyanın değişmesi, kadın bedenini metalaştırma, cinsiyetçilik ve benzeri eleştirilerden sonra Pirelli özür diledi. Ama takvim içinden el etek çekmek, lastik teker işine yoğunlaşmak yerine entelektüel, güçlü kadın portrelerinden oluşan bir takvim hazırladılar. Bu davranışta alkış topladı. Yani tabii olumlu bir hareket ama hep doğru yerde olanların, eskiden sıçıp batırmışların dönüşümü kadar alkışlanmaması beni üzüyor. Adamlar hatalarını bile pazarlayabiliyor. Saatli marif takvim ise yıllardır bilinçli ya da bilinçsiz, doğru noktada olmasına rağmen sürünüyor.

Herhangi bir podcast bölümünde Marif kelimesini bu kadar sık kullanabileceğimi düşünmezdim, denk geldi. Her gün koparılan gri yapraklarının üstünde minik puntolarla yazılı, bugün doğan önemli kişilikler, bugün doğacaklar için isim önerileri, tarihte ne oldu, maniler, öğütler, didaktik öyküler, önemli insanların sözleri gibi bölümleriyle hiç kimseyi kırmadan varlığını sürdürüyor saatli Marif. Satır aralarında mikro ayrımcılıklar olabilir ama niyetleri iyi. Yazım hatalarından bile anlaşılıyor. Bazen ay isminde bile type oluyor. 24 Hazran, 10 Tezmuz, annemle Whatsapp'ta tatil planı yapıyormuşuz gibi, sıcacık. Ya da bazen pozitif enerjiyle güne başlamışken günün sözü olarak Jean-Jacques Rousseau'nun yaşamak için doğmuşum, yaşamadan ölüyorum cümlesiyle modunuzu düşürebiliyor. Ama niyetinin ve işlevinin Pirelli'den önde olduğu net. Kimse gidip tebrik etmiyor.

Şimdi etimiz budumuz belli ama gelin bir iade-i itibar kampanyası başlatalım. Herkesi 2022'de Marif takvimi almaya davet ediyor. Mail atan 5 kişiye de ben hediye ediyorum. Reklam işbirliği falan yok. Zaten öyle bir durumları da yoktur muhtemelen. Ben bu yılınkini de aldım, odama astım. Podcast yayınladıkça yaprakları koparıyorum. Böylece ne kadar aksattığımın farkında olacağım. Hem yazacak bir şey bulamazsam biriktirdiğim gri yapraklardan fıkradır mıkradır bir bölüm çıkar.

Dinlediğiniz bu bölümü 1 Mayıs'ta yayınlayacaktım. O zaman kayda girdim ama olmadı. İşçi Bayramı kaçtı. 3 Mayıs Dünya Aslım gününü pas geçip, 5 Mayıs Hıdrelles, Marx'ın doğum günü ile taşlandırayım dedim. Olmadı. Sonra Ramazan Şeker Bayramı geçti. Ta ki ben, kapitalizmin bir oyunuysa bile görece güzel bir oyunu olan Anneler Günü, sonra Psikologlar Günü ve 19 Mayıs derken onu da kaçırdım.

Hepsini kutlarım. Ve çıka çıka Mayıs'ın en uğursuz, önemli gününde çıkıyorum. 27 Mayıs. Sırf buradan baktığımızda bile görüyoruz ki hayat belirli günler ve haftalardan ibaret. Bazen tatilli, bazen tatilsiz, genelde serbest kıyafetli. Yaşamın değerini bilin ve ihtiyacınızdan fazla podcast dinlemeyin. Zenit Dışkos'a verdim yok. Ah, bitirdik yine.

İhtiyaç duyabileceğiniz bir podcast önerisi. Podbean'in yeni kurumaca podcast dizisi Kefe, ilk iki bölümüyle platformlarda. Ankara'da geçen bir legal drama bu. Senaryosunu sevgili Başarı Öztürk yazdı. Tülin Özen ve Tansu Biçer yönetiyor. Başrollerinde Öner Erkan ve Sanem Öge var.

Müzikler Okan Kaya'ya ait. Ben dinlediğim iki bölümü de keyif aldım. Hepinizi öneririm. Ayrıca bir duyurum daha var. Benim Uykusuz Dergisi'nin dijital sayıları için yaptığım beş bölümlük bir podcast serisi vardı. Belki bilenler vardır. Katılırsın Katılmazsın isimli. Yani yeni bölüm gibi yükleyeceğiz ama hepsi Mayıs-Ağustos 2020 arasında kaydedildi. Tek bir yerde toplamak istedik. vakityokdeniz.gmail.com'dan bana yazmak istediklerinizi yazabilirsiniz. Hepsini okuyorum. Sevgiler.

Deniz Gökteş Eğirecek Vaktim Yok!

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)