Podcast

11: Katılırsın Katılmazsın 1: Kafamın İçi

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Mayıs - Haziran 2020 tarihleri arası Uykusuz Dergisi için hazırlanmış mini-podcast serisinden...
Deniz Göktaş kafalar ve bakışlar hakkında 10 dakika boyunca çok seri bir şekilde konuşuyor.


Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

1.276 kelime · ~6 dk okuma

Katılırsın, katılmazsın... Tehlikeli bir semtteyim. Evet bir semti tehlikeli kılan ne? Eğer volkanik bir semt değilse bir semti tehlikeli kılan şey insanı. Bu insanı kötü demek de değil. Yani sadece iletişim kurma tarzı ve semt sınırları içindeki durumlara verdikleri tepkiler biraz farklı demek oluyor. Dünyada bazı şehirler var. Adını duyduğunuzda aklınıza huzur ve güvenlik geliyor. Bazılarını duyunca ise akla sadece tehlike geliyor. Mesela Helsinki. Huzurlu. Rakka. Değil. İstanbul ikisinde karışımı gibi. Yani ne desen yalan olur. Bazı semtleri rahat, bazıları tehlikeli. Bunların hepsi ön yargı tabii. Ön yargı olması yanlış ya da kötü oldu anlamına gelmiyor. Son yıllarda yürütülen algı operasyonlarının aksine ön yargılar her zaman her insanın temel yol göstericisi olmuş. Yani barışçıl ve kucaklayıcı kişiliğiyle gönlümüzde taht kuran Gandhi bile kariyerini ön yargılara borçlu.

Çünkü yaşamak çok zor diğer türlü. Mesela bir timsahla karşılaştığımızı düşünelim. İster istemez timsahlar saldırgandır, yüzgöz olmamak lazım diye düşünürüz. Burada yanlış batılılaşmış birisi bize itiraz edebilir. Ya sen hayatında kaç timsahla karşılaştın? Kaç timsah tanıdın da böyle bir yargıya varabiliyorsun? Nasıl böyle bir genelleme yapabiliyorsun?

Ama bu liberal dostunuzu dinleyip bir timsaha önyargısız yaklaşmaya çalışırsanız, timsah sizi ısırabilir. O da timsahın önyargısı tabii, yani onun ayıbı. Ama timsahlar tehlikelidir önyargısıyla yaklaşsaydınız, en fazla haksız çıkardınız. Ulan timsahında günahını almışım. Ölmekten iyi. Neyse ön yargılarımın bana fısıldadığı bilgilere göre tehlikeli bir semtteyim. Yürürken herkes bana bakıyor ama öyle bir bakıyor ki yani hiç gözlerini ayırmadan sanki bir çaba var, sanki bir sürecin içindeymişiz gibi hissediyorum. Yani benden ona bir dosya aktarılıyor ve adam öyle bir bakıyor ki görüş alanından çıkmadan bu aktarımı bitirmeye çabalıyor gibi. Tam hepimiz yolda gördüğümüz insanlara bakıyoruz ama kısa süreli bakıyoruz. Ya bir yerden sonra çekiniyoruz ya da sıkılıyoruz. Çünkü ortada bir gösteri yoksa bir insana bakmak eğlenceli değil. Peki bu tehlikeli semtlerin bakanları neden sıkılmıyor? İster istemez şunu düşünürken buluyorum kendimi. Belki de...

Transkriptin tamamını oku

benim görmediğim bir şeyi görüyor. Çünkü ben müzelere, sergilere gittiğimde de resimlere diğer ziyaretçilerden çok daha az bakıyorum. Yani bazı insanlar bir tabloya bir saat bakıyor. Bu bakışın öylesine bir bakış olduğunu düşünmüyorum. Gerçekten detaylara bakıyor. İşte fırça vuruşları, ışık gölge, atmosferi inceliyor, duygusunu hissediyor. Belli bir birikimi de var yani sanat tarihine dair. Onları kafasında işliyor müzedeki ziyaretçi. Ben en fazla renklere bakıyorum. İlginç bir şey varsa ona bakıyorum. Sonra kendimi zorlasam da tabloya bakacak bir şey bulamıyorum.

Bu da bana şunu düşündürüyor. Acaba bu tehlikeli semtlerde insanlara uzun uzun bakanlar da insan suretinde mi uzmanlar acaba? Bizim görmediğimiz detaylara mı yoğunlaşıyorlar? Göz hareketleri, burun, deri sağlığı... Bu bakışların Türkiye'ye özgü bir yoğunluğu da varmış. Yıllar önce bir derste görmüştüm. Birçok turist Türkiye'deki insanların bakışından rahatsız.

Google'a Turkish Style yazarsanız, yani internet literatürüne öyle geçmiş. Birçok turistin, Türkler neden uzun uzun bakıyor diye sorduğunu göreceksiniz. Türkler de tabi bu sorulara çeşitli cevaplar vermişler. Kimisi sıcakkanlılıkla açıklamaya çalışmış. Yani, biz işte çok sıcakkanlı bir milletiz falan filan diye misafirperverlikle rahatsız edici bakışları aynı potada eritmeye çalışmış. İşte sizi merak ediyor, tanımak istiyor Turkish Polyanna. Başka bir Türk, turistin sorusunda bir yoldaşlık görmüş. Hemen... Bütün çektiği şeyleri anlatmaya başlamış cevap olarak. Türkiye'de özel hayat diye bir şey yok. Ben evde pijama bile giyemiyorum. Çünkü her an misafir gelebilir. Sizi haber vermeden gelebiliyorlar. İşte çoğu konuda çok kabalar. Saçınızı maviye boyatsanız kuşa benzemişsin falan diyorlar. Bu gerçekten var böyle bir cevap. Her şeyi merak ediyorlar. Dedikodu gırla. Fırsatını bulmuşken Türkiye'yi Avrupa'ya şikayet ediyor. Yani kadının sorusunu cevaplamak bir yana yeni sorular yaratan bir şey. Yani kadın Türkler neden bakıyor diye merak ediyor. Şu anda

niye saçını maviye boyatana kuş diyorlar diye merak ediyor. Bir başka siyahi dostumuz ise yıllarca Türkiye'de yaşamış ve bu bakışlardan çok çekmiş bir siyahi dostumuz ise şöyle demiş, akıllı telefonların icadı en çok beni sevindirdi. Türkler artık telefonlarına bakıyorlar. Sesimden anlaşılıyordur belki ben bakılmayı hak edecek biri değilim yani sıradan kıyafetler giyiyorum pastel tonlarda ortalama bir tipim var sadece saçım biraz uzun ve bana bile böyle bakılıyorsa ilginç insanlara nasıl bakılıyordur acaba diye düşünmeden edemiyorum. Bu bakışlarla da bir sıkıntım yok ama dediğim gibi o kadar uzun ve anlamlı bakıyorlar ki yani bazen içime kurt düşüyor. Lan acaba kafamın içini görüyor olabilir mi?

İnsan gün içinde böyle ezeyanlara kapılabiliyor. Ama bakışlar beni bırakıp başkasına kitlenince rahatlıyorum. İyi ki, iyi ki kafamın içi görünmüyor. Ya gerçekten de iyi ki kafamın içi görünmüyor. Çünkü çağdaş rap sanatçısı Jag'in bir şarkısında arka arkaya 8 kere dediği gibi, kafamın içi dolu. Ve çok kaba cümlelerle dolu. Yani dışarıya o tarz müzikler bana biraz eski geliyor olarak çıkan cümlenin kafamdaki hali bunu müzik diye dinleyen bir boktan anlamıyordur. Yani bilmiyorum bir karı var mı ama sanki kafada her şey sadece keskin fikirler olarak da yapılıyor. Yani işte güneş gözlüğü takan beyinsizdir, tribüncülük terörizmdir, kendi isteğiyle uyuyan vasıfsızdır. Bunların hepsi farklı çıkışlı. Güneş gözlüğü... Yani gözler insan yüzünün

En ayırt edici parçasıdır, duyguları iletir. Onun gizlenmesi insan ifadesinden çok şey götürüyor bence. Ya da tribüncülük terörizmdir. Ya takım tutmuyorum ben. Çocukken Beşiktaş'tı evet ama takip etmiyorum. Endüstriyel futbol çok kötü. Yani kafalarımız o kadar kaba ki şöyle bir örnek biraz yerinde bence. Yani hayatınızdaki en kibar insanı düşünün. Kimse artık o, bilmiyorum. İdealist sınıf öğretmeniniz mesela. Bir de tanıdığınız en pis insanı düşünün. İddia şu, idealist sınıf öğretmeninizin kafası tanıdığınız en pis insandan daha kaba. Yani kafaların içi görünseydi hayat Twitter'a dönerdi. Böyle fizikselleşmiş bir Twitter. Çok kayıp verirdik diye düşünüyorum.

Neyse ki ifade ederken dil işe el atıyor ki günlük ilişkilerimizi darbe almadan sürdürebiliyoruz. Ama bazı insanlar bu konuda risk alıyor. Yani kafaların içindeki düşüncelere dair minik ipuçları sunuyorlar imajlarıyla. İşte piercing, boyalı saç, punk saç, zincirler, gotik makyaj, selefi sakal vs. hepsinde de sorun oluyor. Yani bunlar bize kafa içinin gizli kalması gerektiğini hatırlatan olaylar. Ki GBT seçmelerinde de bu ipuçlar önemli bir yer tutuyor. Ki bilinç...

Ya buraya kadar kafa diye bahsettiğim şey biliyorum bilimsel şeyler değil ama kafa diye bahsettiğim şey bilinçti. Ve bilinç bile bu kadar kaba ve sıkıntı yaratıyorken işin bir de bilinçaltı boyutu var. Kafalar görünüyor olsa insan kendinden bile sorar. O yüzden ben başka insanların kafası görülsün de istemezdim. Kim bilir neler neler var orada. Normal söyledikleri cümleler bile sıkıntılı iken kafadaki sansürsüz, dil değmemiş haline hiç hazır değilim. Yani şu adamın düşüncesinin orijinalini duymak istemiyorum. Yarasa çorbasını kim içtiyse ıngın hırzını diyen Tonton amcanın filtreli haline bile katlanamıyoruz. Filtresiz halini minik yüreğim kaldırmaz.

Çoğu insan o yüzden kafa içini açmadan diğer insanların yaptıklarını taklit ederek yaşıyorlar. Yani kendileri bile bilmiyor kafalarında ne var. Cinnet falan yaşarlarsa ancak o zaman görüyoruz içeride neler olduğunu. Yani hiç böyle bir adam değildi. Kendi halinde bir adamdı. Allah Allah falan diye haberlerde okuyoruz.

Tarih boyunca bazı yazarlar, hatipler bu konuda cömert davranmışlar. Yani düşündüklerini dil ile kibarlaştırmadan, sansürlemeden paylaşmışlar. Dönemin otoriteleri de sorunun nereden kaynaklandığının gayet farkında tabii. O yüzden hepsinin kafasını koparmışlar. Kafa kesimi de o yüzden yıllardır yaygın bir şey. Yani bugün kardeş devlet, Suudi Arabistan ve kurumsallıktan daha uzak, heyecanlı, radikal gençler tarafından insanlığın bu eski geleneği yaşatılmaya çalışılıyor.

Ama sadece barbarlıkla da eşlenecek bir şey değil yani. Fransız iktidarını yapan aydın insanlar bile bu kafa kesme işlemini hızlandırmak için yeni bir icat yapmışlar. Yani Liberté, Egalité ve Fraternité'den daha ünlü. Guillotin. Guillotin demişken ünlü bir bağımsız kafadan bahsetmem gerekiyor. Antoine Lavoisier. Paris'te ünlü bir kimyager Lavoisier ve onunla ilgili bir efsane var. Efsaneye göre bilimi çok seven dostumuz Guillotin'le infaz edilmeden önce asistanına diyor ki

Giyotinde kafam uçurulduktan sonra iki kere göz kırparsam beyin hala çalışıyor demektir. Ve gerçekten de kafası uçtuktan sonra gözlerini kırpıyor iki kere. Günün sonunda hepimiz henüz bedenlerini kaybetmemiş kafalarız. Bizi tanımlayan şeylerde, kafa kağıdında, pasaportlarda sadece vesikalık fotoğrafımız var. Her vesikalık bir giyotindir desem kim karşı çıkar? Ve maalesef ben bütün vesikalıklarda

Lavazier'in kafasından daha kötü çıkıyorum. Katılırsın, katılmazsın, katılırsın, katılmazsın, katılırsın

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)