
4.013 kelime · ~20 dk okuma
Herhangi bir konuda emin değilim ya da bilmiyorum diyen birini gördüğümde salgın konusunda bilinçli bir vatandaş olmama rağmen öpesim gelip. Özgüvenli konuşan insanları hep hayranlık ve şaşkınlıkla dinledim. Yani insan kendinden nasıl bu kadar emin olabilir? Hem de geçmişte birçok kez yanılmışken. Çocukken spor haberlerinden önce maruz kaldığım hava durumu programını da aynı bu şaşkınlıkla izlerdim. Yani koskoca Türkiye'yi arkasına alıp onlarca şehir hakkında tok sesiyle, işte bulutlar yağacak, sıcaklık böyle olacak, akşama doğru yağmur yağacak, diyebilen bu boylu poslu adam benim için çok kudretliydi. Yani arkasına bile bakmadan eliyle Bursa'yı gösteriyor. Hemen sonrasında Balkanlardan, Sibirya'dan gelen hava dalgalarından bahsederek hem yerel'e hem evrensel'e göz kırpıyor. Basınç, bulut dağılımı gibi böyle görsel olarak sıkıcık onlara gelince evdekiler televizyonu bana bırakıp bu yarı tanrının kehanetlerine göre hazırlık yapmaya başlıyorlardı. İşte sonraki gün için kıyafet değişiyordu. Hatta bazen sonraki günün planı iptal bile olabiliyordu. Yani bazı yağmurlu günler pikniklerin iptal olduğunu hatırlıyorum bu adama güvenip. Ve o zaman çocuk hakkım hep sorular doluşuyordu. Yani işte her evde bu kadar güçlü bir etkiye sahip olmak nasıl bir duygu? Hava durumu sunucusu nasıl olunur? Genellikle özenirdim ama bazen de bilenirdim yani bu piknik mevzusunda olduğu gibi. Gerçekten dediği gibi sonraki gün yağmurlu olacak mı olmayacak mı diye kontrol ederdim. Balkanlardan gelen hava dalgalarında bunu yapamıyordum. Ama bir kere gerçekten yağmurlu dediği bir günün güneşli geçtiğini yakaladım.
Gün boyu evdekilere bu adamın yanıldığını, güvenilmez olduğunu anlatmaya çalıştım. Ama akşam olduğunda yine herkes aynı hava durumu sunucusunun kendinden emin bir şekilde dediklerini dinlemeye devam etti. Bu kendinden eminlik durumu çocukluğumdan beri hep karşılaştığım bir şey. İşte akrabalar, ebeveynler, öğretmenler, arkadaşlar sanki hakikatin sırrına ermiş gibi neye inanmam, nasıl yaşamam, hangi mesleği seçmem gerektiği konusunda çok yüksekten konuşuyorlardı.
Ben de son birkaç yıla kadar, yani çocukluğumdan beri işte liste, üniversite dahil bir insan herhalde bir şey bilmese bu kadar emin konuşmaz diyerek her birinin dediğine inandım. Yani işte öyle meslek olmaz, önce şunu yap, bunu yap, orası sıkıntı, yazarlıktan para kazanılmaz, bilmem ne. Ve ben bu yüzden hayata dair birçok önemli kararımı Başkalarının özgüvenli cümlelerinin gölgesinde verdim. Yani birçok korkum, gündelik kaygım bu cümlelerin etkisiyle oluştu. Hava durumu benzetmesini iyice sündürecek olursam yağmurlu, karlı dedikleri yolların sonu benim için güneşli çıktı. Yani bir bok bilmiyorlarmış. Ve ben bunu gerçekten son bir iki yılda fark ettim. Bunun için işlerim benim açımdan belki şansın da etkisiyle fazla iyi gitmesi gerekiyordu. Çünkü asla tahayyül edemiyorum. Yani neden bir insan daha önce yaşamadığı bir hayat hakkında bu kadar emin konuşur? O olmaz, bu böyle, şu şöyle olmalı diye. Ve şu anda da içine girdiğim yerlerde aynı durum devam ediyor. İşte butik bir insan pazarındaymışız gibi sanki iş hayatında, akademide bir şeyler üreten insanların ortamlarında herkes kendini en vurucu cümlelerle anlatıyor. Ve bu o kadar yaygın bir şey ki yani dinleyen de biliyor karşı tarafın abarttığını ama kendi konuşma sırası geldiğinde o da aynısını yapıyor, o da abartıyor. Ve bu
Abartma olayı bu kadar organize bir şekilde yapılınca aslında bir işlevi de kalmıyor. Çünkü yepyeni bir dil oluşmuş oluyor. Yani herkesin gerçektekinden daha fazlasını iddia ettiği bir dil. Bu baya kamyon yük problemlerindeki dara olayına benziyor. Yani iki taraf da aynı şekilde abartınca dinleyen kişi o konuşmayı darasını çıkararak hesaplıyor. Yani birisi diyor ki biz bu işi bir ayda şöyle güzel yaparız. Karşı taraf o kişinin abarttığını bildiği için tamam ortalama bir iş geliyor diye düşünüyor.
Ve burada yapabileceğimden emin değilim ya da bilmiyorum gibi bir şey derseniz de kulağınıza dostane bir şekilde fısıldıyorlar. Sen çok iyisin, kendini küçümsemeyi bırak. Ben her seferinde bu abartılara inanıyorum tabii. Bir de asla kendine yemin olamayan biri olarak bu karabasandan etkileniyorum. Yani hayata dair hiçbir şey bilmiyor gibi yanlış duygular, yanlış düşüncelerle yaşadığımı hissediyorum. Belki de bu yüzden çocukluğumdan beri sadece komediyle sahici bir bağ kurabildim.
Yani beceriksizliğin, başarısızlığın, cahilliğin dürüstçe söylenebildiği tek yer. Hatta bunun ödüllendirildiği tek yer. Bu bir soru cevap bölümü. Birincisi beklediğim kadar olumsuz karşılanmadığı için neden ikincisini kaydetmeyeyim diye düşündüm. Birkaç ay önce Instagram'dan çeşitli sorular almıştım. Onlardan komedi ile ilgili olanları seçtim. En azından bir bütünlük olsun diye. İlk soru nasıl başladın? İki yıl önce
Eylül 2018'de hatta açık mikrofona çıkarak başladım. Yani açık mikrofon ne onu anlatayım biraz. Açık mikrofon belli bir ücret karşılığı işte o dönem 10 liraydı galiba. O gün gidip 5 dakikalık sahne hakkı kazanıyorsunuz. Kimileri seyirci oluyor, kimileri sırf sahneye çıkmak için geliyor.
Eylül 2018'de ben tuz biberin açık mikrofonla çıktım ve o gün gerçekten iyi geçti. Beklemediğim bir şekilde. Öncesinde bir ay falan çalışmıştım. Ama önden önce stand-up'cı olmak gibi bir fikrim yoktu. Yani yapabileceğimi düşünmüyordum. Lisedeyken falan hayalini kurduğumu hatırlıyorum ama sonra işte... ...sosyal sıkıntılar, sahne korkusu falan derken... ...bunu hayatımdan çıkarmıştım. Ama komedi hep vardı hayatımda, çocukluğumdan beri. Ta Rating Hamdi'yi izleyip, program bitince... ...aynı skecin devamını yapıp oynuyordum. Usama Bin Nadim falan oluyordum. İlkokul 1'den bahsediyorum. Ondan sonra hep hayatımda bir yer kapladı. Çok heyecanlandıran bir parça olarak. İlkokulun sonlarına doğru ve lisedeyken bir dönem...
Karikatür dergilerine bir şeyler üretmeye çalışmıştım ama çizim yeteneğim çok zayıftı. Hatta o dönem yaptığım espriler de kötüydü yani. Yaşıma göre bile kötüydü. Arka planda hayalini kuruyordum. Yani sinemayla ilgilenmeye başladım üniversitede. Ama hepsinde yine komedi vardı. Ama sahneye çıkmak, kendi hikayelerimi anlatmak gibi bir hayalim yoktu. İstanbul'a taşınmıştım. Yüksek lisans yapmak için. Sinema, televizyonda. Ve Ankara'dan ayrılmak, o konfor alanımdan kopmak falan... olumlu etkiledi, değişik bir cesaret geldi. Ne olacak deneyeyim dedim. Yani hiç arkadaşım yoktu İstanbul'da. En azından komediyle ilgilenen insanlarla tanışırım diye düşündüm. Gerçekten de ilk açık mikrofon gecesini hatırlıyorum. İşte Çağla vardı, Çağla Alkan, Akın vardı, Akın Aslan, Enes, Enes Uysal, Utku Ergin, Caner Omur. Yani hala iki yıl boyunca arkadaşım olmuş insanlar. Akın'la hatta eve çıktık. Hepsiyle ilk orada tanıştım.
Ve çok yalnız geldiğim bir şehirde birden çok kalabalık hissetmişim. Baktım yani hepsi sıkıntılı tipler. Yaptıkları şakalar çok garip. Beklediğimden çok daha sert şakalar vardı mesela. Ben ilk vegan şakasını hazırlamıştım. Bir ay boyunca işte yazdığım şaka oydu. Hatta ilk çıktığım günün videosu da var. Patron hesabıma yüklemiştim. Böyle elim kolum çok heyecanlı. Bağıra bağıra söylüyorum falan her şeyi.
Ama sahneye çıktığımda böyle bir arkadaşıma anlatıyormuş gibi yapabilmeyi becermiştim. Yani değişik bir rahatlık sağlamıştı sahne. Sosyal hayatta bile çünkü bir şeyler performe ediyormuş gibi hissediyorum. Sahnede sosyal hayatımdan daha da rahattım. Ve sonraki aylarda Tuz Biber'de düzenli çıkmaya başladım asıl kadroda. Böyle başlamış oldum aslında bu işi yapmaya.
O dönem şöyle bir şey demiştim kendime. Yani çünkü sahneler oluyor, bazen 3 kişi geliyor, bazen 10 kişi geliyor. Ve ben hep yeni şaka yazmam gerekiyor sanıyordum. Her hafta yeni şaka yazıyordum, yeni şaka yazıyordum. Ama oradakiler işte hep aynı şakayı yap, onda ustalaş falan gibi şeyler söylüyorlardı. Buna ikna olana kadar bir 3-4 ay bir sürü şaka yazdım. Ve onu rahatlığıyla o dönemden sonra çok az metin yazdım. Orada da işte değişik değişik sahnelerde çıkıyorduk. Kendime şöyle bir söz vermiştim. Yani 2 ay özgüvenli taklidi yapacağım. Nereden ne gelirse evet diyeceğim.
Direkt kendim o özgüvene ulaşamıyorum ama... ...özgüvenli bir insan ne yapar diye düşünerek... ...birçok mekanda çıktım. Ve oradan sonra o sahne işi artık... ...geren bir şey değil, keyif veren... ...bir olaya dönüştü benim için. Kendimi çok daha rahat ifade edebildiğim, insanlarla tanışmamı sağlayan bir işe dönüştü. Oradan da buralara kadar geldi. İkinci
soru, nasıl komedyen olunur? Bunu bilmiyorum. Zaten kendim için de olmuş bir komedyen diyemem. Ama yani birisi sormuş olsaydı, bir arkadaşım sormuş olsaydı neler derdim diye düşünüyorum.
Ana olay metin bence. İyi bir metin içinde ne diyebilirim? Yani öncelikle her işte olduğu gibi bu işin de kendi doğasını çözebilmek için olabildiğince fazla stand-up'cı izlemek gerekiyor. Farklı farklı insanlar. İşte Türkiye'den Cem Yılmaz var. Başka videoları olan insanlar var. Yurt dışında da işte kendinize yakın hissettiğiniz komedyenleri izlemek önemli. Bunların deşifreleri oluyor. Yabancı komedyenlerin gösterilerinin.
...internette o metinlere ulaşabiliyorsunuz. Yani sevdiğiniz bir 5 dakikalık şakayı alıp... ...inceleyebilirsiniz. Konuya nasıl girmiş? Nasıl örnekler vermiş? O şakanın komikliğini nasıl sağlamış? İşte kimisi oyunculuk performansla sağlıyor, kimisi... ...kelime seçimleriyle, kimisi kurduğu mantıkla... ...yani zor bir argümanı savunarak güldürebiliyor mesela ya da... ...direkt anlamsız bir şeyi çok mantıklıymış gibi anlatarak... bir komedi içeriği elde ediyor. Onları inceleyebilirsiniz. Ya bu konu benim aklıma gelseydi ben nasıl anlatırdım? Bu adam nasıl anlatmış? Böyle karşılaştırabilirsiniz. Benim bu konuda kendimi avantajlı gördüğüm şey belki bu işte karamsar, özgüvensiz halimin bir olumlu çıktısı olabilir. Ben kendi yazdığım şeylerin çoğunu beğenmiyorum. Ve bu da beni daha fazla metin yazmaya sevk ediyor. Ya ben şöyle düşünüyorum mesela. Eskiden senaryo yazarken de böyleydi.
Bunu en sevmediğim insandan duysam bu şakayı, güler miyim? Ya bu kendi ürettiğiniz şeye aşık olmamak için güzel bir yöntem bence. Bütün bunları yaptığınız iyi 5 dakikalık bir metniniz var. Bu 5 dakikalık şakaya kendi üslubunuzu katmanız gerekiyor. Yani bu rapçilerdeki flow, akış dedikleri bir olay var.
Her rapçinin kendi üslubu var. Ya da karikatüristlerde de direk çizgiden tanıyorsunuz. Stand-up'ta da bunu elde etmeye çalışmak gerekiyor. Ya bu zaten 1 yıl, 2 yıl, 3 yılda olacak bir şey değil. Ama buna çabalamak, kendini diğerlerinden farklılaştırmak önemli olan bir şey bence. Yani atıyorum ya çok iyi komik bir 5 dakikanız var ama Cem Yılmaz gibi. Yani Cem Yılmaz'ı andırıyor. Cem Yılmaz'ın kullandığı taktikleri kullanıyor. Onun bakış açısına yakın bir şey.
O zaman yine çok fazla değeri olmuyor maalesef. O durumda kendi bakış açınız, kendi üslubunuzu bulmanız, benzeyen yerleri sürekli yontmanız gerekiyor. Bu bazı insanlar da çok hızlı olabiliyor. Bende biraz öyle oldu. Bilmiyorum ne kadar farklılaştırabildim ama. Genel olarak günlük konuşmamda garip diyebileceğimiz bir şekilde olduğu için. Sahnede de o devam etti. Tamam diyelim elimizde 5 dakikalık bir komik şaka var. Ama evde yapmışız sadece. Bunun bir anlamı yok. Yani bunu sahneye çıkarak geliştirmek gerekiyor. Sürekli değişiyor zaten. işte seyircinin güldüğü yer, verdiğiniz S, bakışınız, eklediğiniz jestler, işte mimik kullanabiliyorsanız mimik. Aslında şakayı yazmaya sahnede devam etmeniz gerekiyor. Bunun için de açık mikrofonlar biraz önce dediğim gibi biçilmiş kaftan yani sürekli açık mikrofonlara çıkıp o şakayı denemeniz gerekiyor. 1, 2, 3 değil yani artık 20. 30. 40. yapışınızda yeni yeni oturuyor o. Pratik öneri olarak da şu an insanlar evde zaten açık mikrofon yapılmıyor. Podcast yapmak bence
Çok maliyetsiz ve kendinizi geliştirebileceğiniz bir şey. Burada kimse sizden dev kahkahalar, aşırı sert şakalar, komik bir şeyler beklemiyor. Biraz olsun ilginç ve size özel bir şeyi uzun uzun anlatabilirsiniz. Böylece yazma ve anlatma pratiğiniz evde konforlu bir şekilde gelişir. Şakana
gülünmezse ne yapıyorsun? Rezil olduğun ya da zorlandığın bir an var mı? Böyle sorular da gelmiş. Ya belki ukala bir şey olacak ama gerçekten ilk başladığım günden beri ben seyirciyi çok önemsemiyorum.
Daha çok seyircinin içinde birkaç tane önemsediğim kişi oluyor. İşte daha önce işlerini bildiğim bir insan olabilir. Ya da mizah anlayışımızın yakın olduğunu düşündüğüm bir insan olabilir. Çünkü zaten herkesi güldürmek mümkün değil. Böyle bir şeye de oynamıyorum. O yüzden şakama gülünmezse sahnede bir şey yaşamıyorum. Daha önce gülünmüş bir şeyse özellikle, tamam bugün güldüremedim ya da bugün düşük yaptım.
Onu araştırıyorum ama sahnedeyken bir gerginlik hissetmiyorum. Bazen pisleştiğim oluyor ama işte seyircinin... ...genel kültürüne falan salladığım olmuştu. Böyle efsane rezil olduğum anlar yok ama zorlandığım... ...ya da neden buradayım dediğim çok oldu. Mesela bir tanesi... Böyle İstanbul'da bir özel bir kulüpte çıkıyorduk işte. Aylık... ...üyeliğin bilmem kaç bin euro olduğu. Ona rağmen herkesin üye olamadığı falan bir yer. Orada bir yetkinliğe çıkıyorduk. Yani herkes ultra zengin...
Ve benim içeriğimde genelde sınıfsal bir şeyler içeriyor. Zenginlere sallamak var, başka bir şeyler var. Genelde ortak referans olan insanlarla beraber gülünecek şeyler. Orada bir hayvanat bahçesindeymiş gibi hissettiğimi hatırlıyorum. Yani gülüyorlardı ama sanki bir maymun hayvanat bahçesindeki sıkıntıları anlatıyormuş gibi gülüyorlardı. Yani öyle ilgileniyorlardı. Çünkü ortak bir şey kuramıyorduk.
Bununla ilgili sözü de var. Sana mı gülüyorlar, senle mi gülüyorlar diye. Yani gülmediklerinde ya da sahne kötü gittiğinde insanlar genelde çok üzülmüyor. Ama bu sana gülme muhabbeti değişik bir gurur mu? Bir şey oluyor. Yani sen metni başka bir şey anlatmak için yazmışsın ama adam işte şive yaptığın yere gülüyor. Ya da başka bir şey anlatırken senin kelime şakası yaptığını sanıyor, ona gülüyor. Senin yapamadığın bir şeye gülüyor. Mesela Ankara'da çok iyi geçiyordu bir gösterim. Seyirciler de fena değildi, gülüyorlardı falan. Ama bir yerde
Detone oldu sesim. Zaten çok müsait detone olmaya. Ve en çok ona güldüler. Yani böyle çok alakası bir yerde ''Eğer'' falan gibi bir şey dedim. Aşırı güldüler böyle... O an onu konuşmak da saçma, daha da batacağım ama konuşmadan geçmek, bir laf sokmadan geçmek de... Aslında sahnedeki otoritenizi sarsan bir durum oluyor. Onu da sürekli gözetmek gerekiyor.
Ama bir şey demedim. Ne yapayım? Sosyal fobi ile sahne nasıl oluyor? Bu bana sosyal fobi ile ilgili bir videom olduğu için Youtube'da sürekli geliyor. İnsana inanmıyor. Bu nasıl sosyal fobi diye.
Bunu gerçekten bilmiyorum cevabını ama sahnede hissetmiyorum. Yani işte o authority dediğimiz muhabbette de alakalı olabilir. Önceden planladığım için olduğunu düşünüyorum ben. Yani günlük hayatta da o gün boyu konuşacağım şeyleri bana replik olarak verseler onları yerine getirebilirim diye düşünüyorum. Diğer müzisyenlerde falan da böyle oluyormuş. Yani adam günlük hayatta cümle kuramıyor ama sahneye çıkıyor işte gitarla ters taklatıyor, bateriste bakışarak soloya giriyor falan. Böyle sahnenin ayrı bir büyüsü var galiba. Ama bu her sosyofobikte geçerli midir bilmiyorum ya. Ben günlük hayatta arkadaşlarımın yanında ya da iyi bildiğimi düşündüğüm konularda hep kendimi ifade edebiliyordum. Ama işte hastaneye gittiğimde ya da ne bileyim, OTTÜ'de 6 yıl boyunca hiç söz almadım yani. Bir tane bile söz aldığım ders yok zorunlu sunumlar hariç. Ve şu an hayatını konuşarak geçiren biri için çok
rastlanmayan bir geçmiş. O bir kere sahneye çıktıktan sonra geçiyor. Yani normal sosyofobik olmayan insanlarda da bir sahne korkusu var. Onu yine yaşarsınız herhalde. Ben de yaşıyorum ama diğerleriyle eşit yaşamak rahatlatıyor galiba. Yani günlük hayatta bakıyorum adam
Ya da kadın hastaneye gidiyor. Bütün işlerini hallediyor. İşte simitçiyle sohbet ediyor. Otobüste bilmem kimle bağırıyor arkadan şurada inebilir miyim? Yol ağzında inebilir miyim diyor otobüste. Mesela hayatımda hiç yapmadım. Durak dışında hiçbir yerde inmedim. Ve hala öyle bunlar bu arada. Yani sahneye çıktıktan sonra özgüvenim gelişmedi. Bazen hatırlatıyorum kendime. Yani çok basit bir şey yapacakken işte telefonlu araba falan çok açamıyorum ben. İşte müşteri hizmetlerini arayacağım mesela. Ondan öncesinde, Deniz sen sahneye çıkıyorsun abi yüz kere gösteri yaptın falan diye kendimi motive ediyorum ama bunun şöyle bir dezavantajı var. Bütün bunlara rağmen arayamıyorsam daha da dibe düşüyorum bu sefer. Yani sen tamamen yalan bir hayat yaşıyorsun. Asıl yaptığın işi de bir daha yapamayacaksın falan diye iyice dibe vuruyorum. Yani sosyal fobiyle oluyor ama kolay da olmuyor. Deniz düştüyse baktım
Kalt'ın en sevdiğim videosu diye bir soru gelmiş. Kalt da gerçekten bu işin Türkiye'de yapılabileceğine inanmamdaki önemli yapı taşlarından birisi. Sırf kendi sevdikleri mizahı, hiçbir kitle beklentisi olmadan yapabilmeleri beni çok etkilemişti. Ve insanlardan da bunun geri dönüşünü almaları çok güzel. Hatta ben çok daha büyük şeyler umuyordum yani.
Kalt'ın yaptığı dizinin 3. sezonunu izleyeceğimizi falan düşünüyordum şu an ama olsun. Sevdiğim videolarda dedektif serisini çok seviyorum. Bizim şovu çok seviyorum. Sessiz halk danslarına aşırı gülmüştüm.
Diğer bir soru. Olası bir yumruk yumruğa kavgada Mahşeri Cümbüş ekibimi döver Monty Python mı? Yani bilmiyorum Monty Python daha kalıplı duruyor Monty Python ekibi. Daha sağlıklı duruyorlar. Ama biraz inek tipler gibi yani Mahşeri Cümbüş ekibini gözümün önüne getiriyorum. Mekanlar da Taksim'de pis bir yerdeydi yani antrenmanlılardır. Dörtlü dönerek döverler.
Önlendikçe herkese hitap edeyim, daha genel şakalar yapayım diyor musun? Yoksa seven sevsin mi? Yani aslında bu podcast... ...herkese hitap ediyor. Yani görebildiğim kadarıyla... ...stand-up gösterime göre... ...çok daha kolay tüketilebilir ve... ...farklı farklı siyasi görüşlerden, mizah anlayışından insanların... ...dinleyebileceği bir içerik. Bir kere çok politik şeyler söylemiyorum.
İnsanların ofansif dediği türde bir mizah içermiyor. Yine de bu podcasti de ofansif olarak niteleyen insanlar var. Türkiye'de eşik o kadar düşük ki yani aynı şeye inanmadığınızı söyleyip, bazı gruplara dair aynı nefreti paylaşmadığınızı dile getirdiğinizde bile ...ofansif sayılabiliyor. Birileri kırılıyor. Ünlendiğimi de tam hissetmiyorum. Yani tabii ki dinlenme sayıları, insanlardan gelen ilgi artmış durumda ama... ...yine Türkiye'nin %5'inden, %10'undan fazlasına hitap edebileceğimi düşünmüyorum. Yani maksimumu orasıdır ve oraya da yaklaşıyor bence yavaş yavaş. O yüzden daha çok dinlenmeyle gelen bir... ...işte bu şakayı yapmayayım, şunu yapayım durumu olmuyor. Buna seven sevsin diyebiliriz belki.
Ama yani yine özgüvenli bir yerden değil yani doğru mizah budur. Ne olursa olsun seven sevsin değil. Tek bunu yapabiliyorum. Kendi gülebileceğim şeyleri...
üretiyorum ve biraz da yani bunu keyif için yaptığım için yani şu an her ne kadar çok sağlam bir geri dönüşü de olsa bunu planlayarak yapmadım. Aynı şekilde devam eder diye düşünüyorum. Öte yandan da zaten insanlar bunu sever şunu sever diye yapınca çok olmuyor yani dinleyen kişinin zeka seviyesini mizah anlayışını kendinden düşük görüp ona yönelik işte televizyon içerikleri gibi yani 5 yaşındaki çocuğa göre hazırlanıyor televizyon içerikleri. Öyle yapınca olmayan bir şey çıkıyor aslında. Yani benden çok daha iyi yazarlar var zaten, bunu yapabilirler. Çok daha iyi komedyenler var. Ben istesem de genele hitap edeyim, herkesi alayım, kitleleri güldüreyim falan bunu beceremem. Yani başta da dediğim gibi ben arkadaş çevremde bile insanlara güldürebilen biri değilken tüm Türkiye'yi peşime takayım falan gibi bir şeye niyetlenmem çok saçma olurdu. Buna bağlantılı olarak otosansür yapıyor musun?
ve politik doğruculuğun komediyi öldürmesi hakkında ne düşünüyorsun? Bu son soruşturmalardan sonra bayağı otosansürü yaptım. Ama sadece gösteriye özel bir otosansürü de değil. Zaten normal yaptığım gösteri de gerçek düşüncelerimin önemli bir ölçüde filtrelenmiş haliydi. Onu biraz daha genişlettim. Çünkü yani öyle yasa maddeleri var ki
Sizi rahatsız etmek istediklerini edebiliyorlar. Şu an durum öyle. Onlara karşı bir önlem almak gerekiyor. Sadece benimle alakalı bir şey de değil. Benim sahnede yaptığım şaka yüzünden çıktığım mekan sorun yaşayabilir. İçinde olduğum topluluk sorun yaşayabilir.
Ve bunlara karşı bir cevabımın olması lazım. Benim yok yani. İşte ben bütün tabuları çiğneyeceğim. Gerekirse soruşturmalar açılacak ama bunu şunun için yapıyorum diyebileceğim anlamlı bir cevap bulamadım. Bir gün bulursam belki daha az otosansürü yaparım, bilmiyorum. Politik doğruculuğun komediyi öldürmesi hakkında. Dile dair herhangi bir kısıtlama tabii ki komediyi olumsuz etkiliyor. Benim burada yapmaktan keyif aldığım şey evde en yakın arkadaşımla bir olayı nasıl konuşuyorsam... ...sahnede de öyle konuşabilmek. Bence bütün gücünü bu dürüstlükten ve doğrudanlıktan alıyor. En azından stand-up için böyle söylüyorum.
Ve bunu ona öyle demeyelim, şu injinir, işte bu insana travmasını yeniden yaşamasına sebep olur gibi şeyler söylediğinizde komediyi olumsuz etkiliyor. Bu kaçınılmaz bir şey. Ama öte yandan hayat da komediden ibaret değil. Yani politik doğruculuğun özellikle Türkiye gibi bir ülkede işlevsel olduğunu düşünüyorum. Bunun dengesi nasıl olur ya da bir dengesi var mıdır bilmiyorum. Yani evet bir komedyen olarak sahnede söylediklerim üzerinden düşündüğümde sansürcü, kısıtlayıcı bir durum oluşturuyor. Öte yandan yapay bir durum oluşturuyor. Yani çünkü günlük hayatta insanlar
doğru kelimeleri seçmiyor ve ırkçılık yapıyorlar, ırkçılığa maruz kalıyorlar, taciz ediyorlar, tacize maruz kalıyorlar, birbirlerini aşağı alıyorlar, tamamen anlamsız, kaotik bir hayat var ve sahneye çıktığında bu kaotik hali ancak onu taklit edip bir komedi malzemesine dönüştürerek anlatabilirsin gibi geliyor. Yani bu durumda sahnede anlatılan, filmlerde görülen, televizyonda görülenle yaşadığımız hayat arasında bir uçurum oluyor. Ya en azından komedinin böyle bir hakkı olması gerektiğini düşünüyorum burada. Yani gerekirse ülkenin bilinçaltı gibi yani orada her şey konuşulsun. ve komedi sahnesinin böyle bir özgürlüğü olsun. Yani yine eleştirilsin, bilmem ne yapılsın ama orada söylediği sözden dolayı o kişinin gerçek düşüncelerine dair bir sonuç çıkarıp buna dair yasal ya da sosyal bir tepki göstermek uzun vadede o ülke için zararlı gibi geliyor, o kültür için.
Mizah, isyana tetikler mi? Dizginler mi? Yani bendeki etkisi dizginler oldu ama olumlu bir yerden. Ben çok lisedeyken kaybolmuş gibi hissediyordum, bunalımdaydı ve Louis CK ile tanıştım. Yani önceki izlediğim komedi içeriklerine göre çok daha karanlık, kişisel ve doğrudan bir anlatısı var. Dizi, özellikle Louis dizisi. Ve benim o depresyonumla mücadele edebilmemi sağladı. O açıdan dizginledi. Ama toplu bir yönlendirmesinin, bir gücünün olup olmadığından emin değilim. Muhalif tiyatrolar geliyor aklıma. Çocukluğumdan beri gidiyorum. Ya orada herkes benzer görüşten oluyor. Daha çok işte sol görüşten insanlar oluyor. Ve orada olmayan düşman lider hakkında göndermeler, laf sokmalar, sert şeyler söyleniyor. Ve insanlar da gaza geliyor. Mutlu bir şekilde çıkıp eve gidiyorlar. Sanki bir zafer kazanılmış gibi.
Mesela bunların işlevsiz olduğunu düşünüyorum. Yani bir isyan, bir harekete geçirme fonksiyonu varsa mizahın, onun böyle olacağını düşünüyorum. Yani hem fikir olmaktan geleceğini düşünmüyorum. Tam tersi gelen insanları rahatsız etmek, onların günlük hayatta rahatsız olduğu şeylere yol açan davranışlarını ifşa etmek, oralara biraz kaşımak, kanatmak daha işlevli geliyor bana. Seyirciyi memnun etme üzerine kurulu bir sanatsal ürünün herhangi bir değişikliğe, dönüşüme ya da harekete katkı sağlayacağını düşünmüyorum. Ya ben mesela rahatsız etmeyi oynuyorum. Birçok komedyen arkadaşım da öyle. Mesela hiç muhalif esprim yoktu. İnsanlar genelde bunu, ya anca bunlara sallıyorsunuz, asıl şeye sallayamıyorsunuz gibi yorumluyorlar ama... Öyle değil yani Kadıköy'de ben herkesin en fikir olduğu bir konuda bir şaka yaparsam bu bir anlamı yok. Ama diğerinin anlamı var mı yok mu bundan emin değilim. İnsanlardan sürekli gösteri sonrası geri dönüşler alıyorum. Çoğunda da bir işe yaradığına dair bir şey görmedim. Genelde çok eğlendik, eve gidiyoruz oluyor. Ama bir kere İzmir'de şöyle bir şey oldu 2-3 ay önce. AK Partili olduğunu söyleyen bir abi, böyle 40-45 yaşında, gösteriyi çok sevmiş.
Bu ilk kez başıma geliyor. Hani burada izlediklerim arasında en iyisiydi, beni çok etkiledi, güldüm, ettim falan dedi. Sonra bir yerden sonra nasihat vermeye geçti. İşte ben AK Parti'ye oy verdim. Bak ama sen kendini riske atıyorsun. İşte böyle politik şakalar yapıyorsun. Yarın bir şey olur, herkes kendini kurtarır, olan sana olur gibi o klişe muhabbete girdi birden. Yani yaptığım şeyin hiçbir işe yaramadığını söylerken politik açıdan,
Arada şöyle bir cümle kurdu. Bak mesela dedi. Yani o kadar iyi yapıyorsun ki gösteriyi dedi. Ermenilerle ilgili dediğin şeye katılmamama rağmen.
Bir düşündüm dedi yani. Diğerlerini söyleyen çocuk bunu diyorsa bu doğru olabilir mi diye düşündüm dedi. Ben de abi yani daha ne yapabilirim işte bak işe yarıyor gibi bir şey değil. Böyle bir abartı sevindiğimi hatırlıyorum. Bundan fazlasını da beklemek galiba haksızlık yani. Bir gece çıktığınız insanların alkollü olduğu ve onları güldürmek zorunda olduğunuz bir etkinlikten bir kişiyi ulusal bir tabu hakkında ikinci kez düşünmeye sevk etmek.
...varabileceği en üst yer galiba. Bu Louis C.K.'in hayatıma katkısına söz etmişken mesela insanlar... ...yaptığımız işe dair şeyi de çok söylüyor. Gelen sorularda da vardı. İşte Amerikan özentisi... ...stand-up diyorlar. Bana bu çok anlamsız geliyor. Yani bir kere zaten... ...bizim kuşak ve bundan sonrası daha da artarak gidecek. Çok daha... ...global bir kültürün içine doğduk. Yani... İşte anlatıyorum burada. Çocukluğumdan beri Seinfeld izliyordum. Buradaki içeriklere göre yabancı komedi içeriklerini daha komik buluyordum. Ve öyle öyle zaten büyüğü olay. Bir de bana şey gibi geliyor bu, Amerikan özentesi denmesi. İşte bir romancıya psikolojik derinliği olan bir roman yazdı diye Rus özentesi, işte dostluğu eskiden görüyorsunuz, yapıyorsunuz demek gibi bir şey geliyor. Yani ben hayatın böyle yorumlanması gerektiğini düşünüyorum.
Bunu da Louise diyerek anladım. Yani benim hayatıma Türkiye'deki bütün komedyenlerden, yazarlardan daha çok dokundu. Konuları ele alışığı, derinliği. Kara mizahı bu kadar etkin kullanmak. Yaşadığım hayatla en çok örtüşen anlatı şekli. Ya da mesela kürtaj. Ya kadınların sürekli yaşadığı bir sorun. İşte devlet politikalarıyla sürekli bastırılmaya çalışan, engellenmeye çalışan bir hak. Ve Türkiye'de bunun üzerine edebi eserler var. Yani çok okunmayan.
Ya da bazı sinema filmleri var. Hani şeyleri saymıyorum işte kadın kürtaj yaptırmış ve çocuğun hayaletini görüyor gece boyu falan öyle dini filmleri saymıyorum. Bu kadar önemli, temel bir konuyu ele alan popüler hiçbir içerik yok. Yani gündelik dile sirayet eden bir konu değil. Hiçbir komedyenin Türkiye'de kürtaj üzerine konuştuğunu
Görmedim ben. Ama George Carlin konuşuyor mesela ya da yine Louie, diğer komedyenler, işte Sarah Silberman. Yani bu kadar yoğun sorun yaşadığınız, yoğun duygular hissettiğiniz bir konuyu ele alan kişinin... ...milliyeti bu noktada önemli olmuyor. Yani sizde bağ kurmasını sağlayan şey kullandığı bu üslup, bu metin, bu performans. Böyle olunca da tabii ki o kişinin dünyayı yorumlama şekline öykünüyorsunuz. Bence bunda da bir sakınca yok.
Ya tabii ki Amerikan kültürüne ait referanslarla Türkçe şaka yapmak biraz sakil duruyor. Onu da hiç kimse isteyerek yapmıyor zaten. Yani bu bir geçiş dönemi. Birisi bizim için şey demişti yani bu tarz yeni nesil stand-upçı dedikleri insanlar için batılı tarzda ilk stand-up Demişti. Bu geçiş döneminde de o küçük kazaların olması normal. Çok fazla ahkam kestim şeyi son kez hatırlatmak istiyorum. Ben iki yıl önce stand-up yapmaya başladım. Ondan önce hiçbir sahne tecrübem yok. Ve iki yılında yaklaşık 6-7 ayı pandemide geçti. Bunu da hatırlatayım.
Bu da böyle bir bölüm oldu. Herhangi bir eleştiri, öneri ya da merhaba için vakityokdeniz.gmail.com adresini e-post atabilirsiniz. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.