
2.055 kelime · ~10 dk okuma
Hadi, Pegasus'ta görülecek daha çok yer, gezilecek daha nice rotalar var. 150'den fazla şehirde maviliklere dalmak, doğayla baş başa kalmak, farklı kültürlerin izini sürmek, uygun fiyatlarla uzakları yakın etmek var. Herkes hadi deyince gidebilsin diye 20 yıldır Pegasus seni hayallerine ulaştırmak için var. O zaman hadi, Pegasus'la... Peki, şimdi nereye?
Alo Kayıp Eşya Bürosu, buyurun. Bir saniye, aktarıyorum. Herkese merhaba, hello, bonjour! Kayıp Eşya Bürosu'na tekrar tekrar tekrar hoş geldiniz.
duygu denen şeyin ne olduğuna ve nasıl yönetileceğine dair etkin bir müfredat oluşturulup, küçük yaştan itibaren eğitim sisteminin içine entegre edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Böyle bir giriş, hadi bakalım bu sefer de buradan akıtıyorum. Yani bu dünyadaki her şeyi, her şeyi etkileyen bir kavram hakkında kişinin kendisinin ilgisini çekmesini beklemek bana çok amatörce geliyor. Ne bu illetin tanımı, duygunun tanımı ne? Bir olay, bir kimse ya da nesnenin insanın iç dünyasında oluşturduğu, uyandırdığı, yankı, etki, tepki, patlama, izlenim...
Bu yani insanların böyle bu kadar önemli bir şeye özen göstermesi için illa Gülselen Budayıcıoğlu'nun dizi film sektörüne mi girmesi gerekiyordu? Sadece soruyorum ki maalesef çoğumuz o dizileri izleyip halimize şükür diyerek kendi hayatlarımızda mikro ölçeklerde yine zorbalık, alaycılık ve değersizleştirme yapmaya devam ettik. Ama iyi insanlar olduğumuz için bunu nasıl yaptık? İnsanların arkasından konuşarak yaptık. İyi bir insan olmanın koşullarından biri de budur. Nezaket biraz da insanların arkasından konuşmaktır. Konuşulacak bir şey varsa arkasından konuşursun, yüzüne söylemezsin. Dost acı söyler diye bir atasözü var. Evet, çok güzel ama şu an geçerli mi bilmiyorum. Çünkü kim dürüst özü sözü bir dost, kim kalpsiz bir orospu çocuğu her zaman da belli olmuyor ve ben de hangisiyim zaman zaman değişiyor yani.
Sen bir şey söyleyeceksin, karşındaki buna kırılacak, sen onu kırdığın için kendini suçlu hissedeceksin. E ne oldu? Yönetemedin, eline yüzüne bulaştırdın bütün duyguları. Yönetemiyorsun işte. Biz bu konuda liderlik vasfı olmayan bir...
Kınıyorum. Bir kere duygudurum bozukluğu diye de bir şey var yani. Demek ki bu bozulabilen bir şey bu Meret. Ve bozulabilen her şey gibi bozulmadan önce korunması gerekiyor ya da bozulmaması için bir önlem alınması gerekiyor, bir şey yapılması gerekiyor. Yani saksıdaki çiçeğe bile güneş alması gerekiyorsa güneşe koyuyoruz, ihtiyacı kadar su veriyoruz ki aslında onu da yapmıyoruz bu arada. Çünkü bu kadarcık sorumluluktan kaçan kamyon dolusu insan olmasak kaktüs sektörü altın çağlarını yaşamazdı son 3-4-5 senedir yani.
Gittik bitkicilere, hepimiz dedik ki ben bunla hiç ilgilenmeyeyim. Hiç yüzüne bile bakmıyorum ama bu yine de ölmesin. Var mı elinizde öyle bir şey? Buyurun alın, hayrını görün. Bozulmasın diye özen gösterdiğimiz ilk şeylerden biri tuzdu mesela. Evet, tansiyonu, ödem tutması, işte zararların kanıtlanmış bir mineral. Ama tadı çok güzel ve biz anamızın karnından Himalaya tuzu öğüterek doğmadık tabii ki. Tuzlukların içerisinde düz, toz şeklinde tuzlar vardı. Ve biz bunların içerisine pirinç koymak konusunda ortak bir bilinç geliştirmiştik.
O 3-5 tane pirinç, tuzluk içindeki onca tuzun nemini, Seyit Onbaşı gibi sırtında taşıyordu ya, özveriye bakar mısınız? Neyse ki bu ara ciltlerimize bozulmasın diye bayağı özen gösteriyor olduk, bundan asla şikayetçi değilim. Çünkü salatalık kabuğunu alnına yapıştırarak başladığımız bu yolda, inanılmaz hızlı ivme aldık, çok hızlı ilerledik. Kolejen, serumlar, hidrafacial, kil maskesi, 8 aşamalı cilt bakımı, retinol, hiyoryorol, niya niya ni, mandelik, aha beha, her şey. Herkes kendi cilinin kimya hageri olduğu hayranlık uyandırıcı bir mesele bence. Ay gibi suratlar, bebek kupusu gibi ciltler. Bunlar için kurşun atıp kurşun yiyecek bir kavama gelmedik mi? Geldik. Ve galiba bu durum uzun vadede belki dıştan içe bir etki yaratır gibi bir umut uyandırıyor içimde. İçten içe. Dıştan içe, içte. İçte böyle. Diyerek küçük bir şaka yapmış oldum. Hiç utanmadan yaptım bunu gerçekten. Bir kere daha yaptım. On kere de yaparım yani.
Yani tabii ki taşıyorum bu umudu. Bu umudu taşımayıp da ne yapayım? Bu gözler bu sene Spotify listelerinde insanların en çok dinlediği şeyler kategorisinde ezelden çok white noise gördü ya. Beyaz gürültü diye çevirmişler Türkçeye.
Herkes durup dinlenmeden amansız bir şekilde kafasını toplamak için cızırtı, gürültü, elektrik süpürgesi falan dinlemiş. Çok ilginç değil mi bu? Ben de dahilim bu gruba. Açtım dinledim. Hayır bu kadar etkili bir şeyse ve herkes bu konuda hemfikirse, o zaman bir şekilde ülke çapında yayınlayalım bunları hoparlörlerden.
toplu taşıma, devlet daireleri, ilk orta eğitim kurumları, Türkiye Büyük Millet Meclisi olabilir, Cumhurbaşkanlığı Sarayı, Adana İl Sınırı, Trabzon, Hakeza, Erzurum bunlar aklıma ilk gelenler. Bunlar da yayınlayalım, hepsine soralım. Kamp ateşi mi isterler, kafe ambiyansı mı, kıyıya vuran dalgalar, bir sürü seçenek var. Tüm bu seçenekler bir de sadece beyaz. gürültünün seçenekleri. Daha başka renkleri de var yani. Aslında bunların pembe var, kahverengi, mavi, mor. Bütün renkler hızla dinleniyordu ve birinciliği beyaza verdiler diyebileceğimiz bir gürültü listesi. Ama diğerleri beyaz kadar popüler olmadı tabii ki. Aslında bu yola beraber çıkmışlardı. Ama Beyaz hepsinden önde gitti. Dağılıp giden bir müzik grubu gibi düşünebilirsiniz. Destiny's Child, Beyoncé ilişkisinde olduğu gibi ya da NSYNC de olabilir. Orada da Justin Timberlake bayağı öne çıkmıştı. Türkiye'den bir örnek veremiyorum. Çünkü Türkiye'deki bütün gruplar bir dağılıyor, çil yavrusu gibi dört bir yana saçılıyor. Şimdi hepsi desem... Yok, bakın hiçbiri ön tarafta değil yani. Gülçin olsa olurdu. Onun da yazık durumu malum.
Ya da birkaç iyi adam da mesela Faruk K. bir çıkar gibi oldu olmadı. Gördüğünüz gibi ellerimiz bomboş yani. Gerçi pop gruplarına özgü bir durumdan bahsediyorum galiba. Şu an çünkü rock grupları maşallah mezara kadar beraberler. Yani o Moğollar artık kaç yaşında, hala gidiyorlar okullarda konser veriyorlar. Ya da mor ve ötesi de olabilir aynı şekilde. Ki bence en önemli örneklerden bir tanesidir. Yani düşünün, grubun solisti, grubun davulcusuyla televizyonda kavga ediyor balyoz davasıyla ilgili. Çünkü davulcu meğerse yetmez ama evetçiymiş.
Sonra aradan seneler geçiyor, şarkılar kaydediliyor ve bu grup in önü konserinde onca insana konser veriyor. İnanılmaz bir koşulsuz sevgi örneği. Gerçekten bravo. Demek ki pop gruplarında var bir sinsirlik. Rock gruplarında olmadığına göre pop müziğin kendisinde bir sinsirlik olabilir. Gerçi bu noktada da Kore pop buna bir çelişkili duruyor. Dört değil, beş değil, on iki, on üç kişi. Siz hep beraber nasıl hareket ediyorsunuz? Nasıl vokalleri paylaşıyorsunuz? Kim nereyi söyleyecek? Hangisi ne dans yapacak? Bunlara hiç bence girmeme gerek yoktu ya bunlara. Ne gerek? Şu an ben müzik mü konuşacağım dakikalarca gerçekten.
Müzik gruplarının bir aradalığı ve sanatsal üretimleri arasında eleştirel bir çalışma mı yapacağım şu an? Böyle bir şey yapmayacağım. Hiç ben ne Naim Dilmener'im ki kendisinin de bence profesyoneli bu. Kafam çok karıştı.
Neyse kardeşim ben dakikalarca müzik konuşacak, müzik grubu konuşacak insan değilim. Benim böyle bir birikimim, özgem yok. Yok böyle bir derinlik, yok bizde. Yok sen sonuçta Metallica dinleyen insansın gülüm benim ya. Sen dönüp dolaşıp Metallica'da sonlanan playlistler yapıyorsun. Yapacak diye argılamıyorum. Herkesin kendine göre bir şeyi var. Sen de ilk... Gençlik yıllarında dinlediğin için, müzikal anlamda olmasa bile sana çağrıştırdıkları yüzünden kendini bu grubu dinlerken güvende hissediyorsun. Yani senin white noise'un da Metallica'ymış diyebiliriz insan. Kendi white noise'unu seçemiyor sonuçta, diyerek güzel yine Öz Şefkat'a bağladım. Bravo. Öz Şefkat benim ağzıma yuva yapmış adeta.
Öz saygı, öz sevgi, öz güven, öz tatmin. Bu sonuncusu bu arada kullanılmıyor ama buradan hepinize sesleniyorum. Mastürbasyon için gayet uygun bir kelime. Ortamda müsait. Herhangi bir yerde motivasyon sözü olarak görebilirsiniz Instagram'da çok yakında.
Neyse işte, bunlar da hep kendi kendini idare etmektir. Bu kadar öz olunca işin içinde bu da demokrasi tanımına girer. Halkın kendi kendini yönetmesidir bir yerde. Herkes de kendi başına bir halktır gibi düşünebiliriz. Sonuçta bireysel anlamda herkesin kendi kendini yönetmesi gerekiyor. Bunca duygu, düşünce ne olacak? Bunları kimse düşünmüyor neticede.
Ve ben niye düşünüyorum? Ben de bilmiyorum. Belki de benim de düşünmemem lazım. Yanlış yapan ben olabilirim bu konuda. Ortalıkta bir sürü film, dizi, kitap, belgesel var. Hepsini okuyorum, hepsini izliyorum. Hepsini kendini anlamakla ilgili. Yani belki de kendimi anlamama gerek yoktur. Belki zaten kendimi anlamışımdır ve bitmiştir. Bu kadardır belki benim kendim. Belki o kadar matah bir şey değilimdir yani. Belki HP bilgisayara Mac kurmaya çalışıyorumdur. Öyle hırslı bir orospu çocuğuyumdur mesela ben. Bu da olabilir, bu da bir seçenek. Asla bilemiyoruz.
Sonuçta kimse ortalama olduğunu düşünmek istemez, yani ben de istemiyorum. Ki kimse ortalama olduğunu düşünmek istemiyorsa ve ben de onlardan biriysem, bu da zaten herkes gibi olduğum anlamına gelir. Gerçekten şu an ne yapacağım biliyor musunuz? Kaydı kapatacağım, bir kafeye gideceğim. Kulaklığımı takacağım ve white noise dinleyeceğim. Şarıl şurul akan bir şelale dinleyeceğim. Saatlerce ve iki litre kahve içeceğim. Böyle böyle çişim gelecek. Sonra ben ne yapacağım? Kalkacağım tuvalete gideceğim. Ben tuvalete girer girmez arkamdan birisi kapıyı tıklatacak. Çünkü bu hep böyle olur. Benden bir saniye sonra gelir bir kadın. Ben sanki saatlerdir oradaymışım gibi. O tuvaleti işgal ediyormuşum. İçinde bir yaşam kurmuşum gibi tıklar o kapıyı.
Ve yürekten inanır, ben ikametimi o tuvalete aldırmışımdır o kadın için yani. Bunun için neredeyse çıkar imza toplar, çıksın bu kadın, tahliye edin bu kadını buradan der. Aynen öyle oluyor. Kapıya tıklıyor. Ben de dolu diyorum. Ve ofluyor. Görüyor musun? Oflamaya başlıyor. Volta atıyor. Aynaya aşırı yaklaşıyor. Dişinin arasında bir şey kalmış mı diye bakıyor. Sesler çıkarıyor böyle. Ayağını yere çap çaplıyor. Gayet karikatürze bir bekleme jesti bu arada. Artık oyunculuk bölümünde birinci sınıf öğrencileri bile beklemeyi bu şekilde oynamıyor. Gerçekten inanılmaz. Bir kere daha iç çekiyor.
Negatif enerjisini bütün kabine yayıyor. Yani böyle bir kimyasal silah gibi onun o it çekmesi. O negatif enerjiden benim de çiş içime kaçıyor tabii ki. Bir akmak bilmiyor, gelmiyor. Ama orada görüyorum karnım davul gibi şiş. Şelale dinledim iki saat. İki litre kahve içtim. Ve şimdi bu müziksiz sessiz tuvalette çişim gelsin diye... ...kendi kendime şşş de diyemiyorum. Çünkü o kadın beni duyuyor.
Kendi kendime değilim. O kadın ve yargılayan iç çekişleri yüzünden var olduğunu bildiğim bir şeyi olması gereken yere aktaramıyorum. Ve benden şırıltı gelmedikçe de aynada kendi kendine göz deviriyor. Görüyorum, herhalde İnstagram'a girdiğimi falan düşünüyor. İki kere açıp kapıyor tuş kilidini. Mesaj atan olmamış tabii, bir şey yazmıyor. Bu gidişle de olmaz ben sana söyleyeyim de.
Halbuki ne yapacaktı? Çok basit bir şey. Kapıyı tıklamadan önce bir saniye düşünecekti. Diyecekti ki belki de hemen şimdi girmiştir. Bir 30-35 saniye olsun bekleyeyim mesela. Önce kapıyı tıklatmak yerine önce aynaya gideyim, dişlerimde bir şey kalmış mı kontrol edeyim diyebilirdi. Eğer böyle bir şey yapmış olsaydı ben de kendi ritmimde huzurla çişimi yapardım, çıkardım. Şimdiye kadar çoktan ellerimi yıkar giderdim yani. Şimdi ne oldu?
Beni kendine kurdu. Ben şimdi bu kapından öyle bir çıkacağım ki bu kadını o kapıyı tıkladığına pişman edeceğim ve bunu gayet gayet naif bir yerden yapacağım biliyor musunuz? Kendi kendime bir oyun kuracağım. İçeriden öyle bir çıkacağım ki belki de hamileydim ve kan geldi ve çocuk düşürdüm o yüzden dakikalardır içerideyim ve düşüncesiz kadın gibi çıkacağım. Öyle bir çıkış. Öyle bir çıkış düşünüyorum.
Aynı. Kabindeymişim. Hamileymişim. Ama aslında istemiyormuşum çocuğu. Çünkü babasıyla ayrılmışız çok daha önceden. Kürtajı falan her şeyi konuşup ayarlamışız ama daha gitmemişim. Kürtaja bir hafta varmış. Çünkü çocuğu gerçekten istemiyor muyum? Yoksa bu çocuğu aldırarak eski sevgilimi mi cezalandırıyorum? Henüz bunu anlayamamışım.
İşin içinden çıkamamışım. Biraz kafamı dağıtmak için buraya gelmişim, bu kafeye. Sonra tuvalete inmişim. Tuvalete indiğimde kan geldiğini görmüşüm. İncecik böyle bir sicim gibi sağ bacağımdan aşağısız yormuşkan. Ve o an rahatlığımı hissetmek yerine derin bir üzüntü duymuşum. Eski sevgilimi hâlâ unutamadığımı anlamışım o an. Tam o an, tam eski sevgilimi hâlâ unutamadığımı anladığım an... ...sen kapıyı çalmışsın.
Ayı kadın. Bu bebeğin ikimiz için yeni bir başlangıç olmasını istiyormuşum içten içe. Öyle bir hisle demişim ben sana, dolu diye. Yani öyle, öyle bir doluluk. Oradan oraya yansımış. Evet, böyle çıkacağım. İçeriden bir iki kez burun çekişim geliyor. Pantolonumun yukarı sıyıma sesi, fermuarı kapama sesi. Sonra bir it çekiyorum. Boşuna bir sifona basıyorum.
Kapıyı açıyorum, başım önde hafif bitkin bir çıkış. Kadına bakıyorum, bebeği kaybettikler gibi bir bakış. Aynada kendime bakıyorum, bebeği de kaybettin, onu da kaybettin diye bakıyorum kendime de. Ellerimi lavaboya dayayıp biraz... Yok, o biraz abartı oluyor. Ona girmeyeyim. Direkt ellerimi yıkamaya giriyorum. Sabun, el yıkama. Biraz böyle yanaklarıma nazik bir şekilde çap çap. Şah damarımın olduğu yere çap çap. Çünkü hani çok stresliymişim ve ısınmışım o sırada.
Ellerimi havluya uzatıyorum. İlk başta bir gelmiyor. Bir iki kere biraz, sen de beni hayal kırıklığına uğratma be havlu dispanseri dercesine. Bir kere daha kararlı bir el gösteriş. Ondan sonra zzzt havlu geliyor. Ben böyle yine yüzümü pıt pıtlayarak siliyorum. Aynada kendime son bir bakış atıp çıkarken, kadından o soruyu duyuyorum. Hanımefendi, iyi misiniz? Bir şeye ihtiyacınız var mı? İşte bu kadar.
İşte bu kadar. Kendi duygumuzu yönetemedik. Ama en azından bir başkasının duygusunu yönetmiş olabiliriz. Buna da galiba ama nükleotin deniyor ya. Kayıp eşya durusu, özgü özel, sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.