
2.269 kelime · ~11 dk okuma
Fullarsız enteller selam. İkinci bölümde beraberiz. Sizi yüzüstü bırakacağımı sanmadınız inşallah. Podcast'e devam.
Zaten geçen bölümde belirtmiştim kafama tavan düştü diye. Çok acındırmamıştım kendimi ama hakikaten elim kolum yaralandı. Tek elle yazmak zor oluyor. Ama Allah'a şükür çenem hala çalışıyor.
O yüzden bu format iyi. Şimdi bugün tam seçim öncesine denk geldi. Ama seçim analizi falan yok. İçiniz şişmiştir zaten.
Başka şeylerden konuşacağız. Bunu da apolitik olmak için söylemiyorum ha. Yani hatta direkt söyleyeyim. Tatava yapmayın, İmamoğlu'na basın, geçin kardeşim.
Çünkü bu seçimler Ekrem mi iyi, Baynır mı iyi seçimleri değil. Bu seçim daha ziyade seçimler gasp edilebilir mi, edilemez mi referandumu? O yüzden de İmamoğlu aynı farkla kazansa bu bir başarısızlık olur. Çünkü bu şu demek.
Ya ben alenen seçim gasp ediyorum ve hiçbir siyasi maliyet ödemiyorum. Bana oy veren zaten veriyor, vermeyen de zaten vermiyor. Fakat benim asıl derdim daha uzun vadeli şeyler. Yani diyelim Ekrem kazandı.
Ekrem de benim askerlik arkadaşıma, o yüzden ilk ismiyle hitap ediyorum. Diyelim kazandı, 10 sene sonrası nasıl olacak? Bu noktada yurt dışına gitmek hainlik midir? Kalıp savaşmak, tırnak içinde ne demekse artık.
Kalıp savaşmak mı lazım? Kalanlar da nasıl iş bulacaklar, nasıl bir hayat yaşayacaklar? Asıl konu bunlar. Bunu da neden soruyorum?
İnternette bol keseden, gençlere kalıp savaşın diye tavsiye veren tuzu kurular bolca. Onları aklıma getirdiler. Üstelik bu bahaneyle fedakarlık ve skin in the game gibi kavramlardan da konuşuruz. Biraz entel kuntellik yapacağız tabii.
Ama bunlara başlamadan önce hakikaten şunu söylemeden geçemeyeceğim. Bu seçimlere bence asıl damgayı ne Ekrem Nebaineri vurdu, devlet vurdu. Hem de nasıl vurdu. Yani bu malum tekne kaçamağı bile, yani o dedikodu bile bence o kadar sürpriz değil.
Neden? Zaten her toplumda, her çağda olan bir şey. Zenginliği, gücü, tekneyi, mankeni, kıskanç eşi ve olayları öğrenen sinirli babayı, bu kombinasyonu her çağda, her toplumda bulursun. Eminim Kerizinteki zamanında Roma İmparatoru'nun kızıyla evlidir.
Koskoca imparator damadısın, her şeye gücün yetiyor. Ya madem bir hatun atayım şu sandala demişsindir. Sandalcı da çenesini tutamayıp imparatora haber vermiştir. Adam da gerekeni yapmıştır.
Bir de bunlarla çok da dalga bile geçemiyorum ben çünkü olayın özünü de gerçekten absürt bir ikilem yatıyor. Dünya kadar param ve gücün var damatlık sayesinde. Bir erkek nasıl kullanır bu parayı ve gücü? İşte gerizekalıysa hepsini kadınla kızla yer.
Yok normalse gerizekalı değilse de yarısını kadın ve kızla yer. Seçenekler bunlar. Ama herkesten daha güçlü ve herkesten daha zenginsin ve tek yapmaman gereken şey bunları kadınla yememek. Fakat en çok da yapmak istediğin şey o.
Bir şeker dükkanına koyuyorlar seni ve diyorlar ki hiçbirine dokunamayacaksın. Analoji biraz eksik. Yani şekerler bir şey yapmıyorlar, edilgenler ama bu denklemdeki kadınlar sana doğru geliyor. Onlar böyle bir av değil, seni av olarak görüyorlar tam tersine.
Üstüne üstüne gelmelerine rağmen senin kaçman lazım, kimin damadı olduğunu hatırlayıp. Tabii bu arada Roma İmparatorluğu'ndan bahsediyorum, yanlış anlamayın. Neyse, kim vurdu damgayı diyorduk? Devlet vurdu.
Öyle bir Milliyetçi Parti Başkanı düşünün ki, gidiyor Kürtlere diyor ki, siz niye terörist başını takip etmiyorsunuz? Bu işin içinde bir iş var. Böyle bir şey başka bir yerde olacağını ben sanmıyorum. Şimdi baştan adamın bir varsayımı var.
Aristomantığı nedir? İki tane varsayımın vardır. Bunlardan üçüncü bir sonuç çıkarırsın. Bu kadar basit.
Şimdi burada bir tane varsayım var. O da şu. HDP, PKK'nın uzantısıdır, acentesidir. Tamam, varsayım 1.
2. APO, PKK'nın başıdır. O zaman APO, HDP'nin başıdır. Şimdi bu sonucu başka bir çıkarımın ilk varsayımı olarak kullanacağız.
Zincirleme yapıyoruz yani. Apo HDP'nin başıdır. Apo'nun bu seçimlere girmeyin, tarafsız kalın çağrısına rağmen HDP seçimlere giriyor. İkinci varsayımımız bu.
Demek ki ülkemiz üstünde inanılmaz oyunlar oynanıyor. Adamın çıkardığı sonuç bu. Yani şey demiyor, ya demek ki APU'nun kontrolü yok, sandığımız kadar değilmiş veya HDP sandığımız kadar bir uzantı değilmiş veya normalde öyleler ama APU'nun baskı altında olduğunu düşünüyorlar, o yüzden farklı davranıyorlar falan. Bunların hiçbiri yok.
Default bizim varacağımız sonuç, ülkemiz üstünde acayip oyunlar oynanıyor. Bu kadar da oyun oynanmaz dedik, daha da oyun oynadılar. Ondan sonra da çemkiriyor, yahu siz niye teröristleri takip etmiyorsunuz? Neyse asıl meseleye dönelim biz.
Yeter. Özellikle gençler için gelecek nasıl gözüküyor? Ben Türkiye hakkında karamsarım. Bu seçimler kazanılsa bile bu işin yapısal ekonomi kısmı var.
Ondan da ciddisi beşeri sermaye sorunu var. Bu ne demek? İnsanımız boktan demenin entelcesi. Yani insan sermayesi yok ülkede.
Geçen gün bir şey okuyordum, Suriyeliler plaja girmeyi mi istemiş? Suriye Derneği Başkanı bizim de plaja girmeye hakkımız var mı demiş? Gelen tepkileri de tahmin edebilirsiniz. Normal insan gibi plaja girmiyorsunuz, gelip nargile yapıyorsunuz, mangal yapıyorsunuz, işte karıya kıza bakıyorsunuz, elbiselerinizle giriyorsunuz falan filan bir sürü şey söylemişler.
Ama bu söyledikleri şeyin %80'i Türkler için de geçer değil mi? Dolayısıyla asıl soru şuna geliyor. En iyi ihtimalle 1-2 nesil içinde düzelebilecek bir takım sorunlar var. En iyi ihtimalle.
Tablo buyken fedakarlık yapar mısın? Burada fedakarlık ne? Diyelim yurt dışına gitme şansın var ve gitmiyorsun. Yahut, aman benim ülkeme yardım etmem lazım diyorsun, geri dönüyorsun.
Fedakarlık bu. Şimdi bazen bunu Atatürk ile kıyaslıyorlar. Yani diyorlar ki Atatürk de sizin gibi düşünseydi bu ülkeye ne olurdu? Bu aslında elma ile armutu karşılaştırmak.
Yani Atatürk'ün yaptığı daha zor ama problemin kendisi daha basitti. Burada yanlış anlaşılmasın, İngilizce'de hani easy ve simple arasında fark vardır ya, basitlikle kolaylık arasında bir fark var. Demek istediğim şu, orada yüksek bir risk var, hayatını ortaya koyuyorsun ama kazanırsan ödül de büyük. Ödülüne bütün bir toplumu baştan inşa edebilirsin.
O zamanda tabii mevcut bir insan sermayesi var. Okuma yazma bilmiyor, aşırı dindar. Ama bu birazcık işini kolaylaştırıyor aslında. Hiç kimse okuma yazma bilmiyorsa, %90'ı bilmiyor nüfusun.
Yeni bir sistem kurman ve yeni bir nesli inşa etmen daha kolay. Bizim günümüzde bu mümkün değil. O kadar gücü tek elde toplayamıyorsun zaten. Yani siyaseten toplasan bile, dediğim gibi sermayenin gücü ayrı, internetin etkisi ayrı, bunların hepsini kontrol edemiyorsun aynı anda.
Bir isyan başlattın, bir yeri fethettin, bayrağı diktin, artık buranın kralı, benim istediğim her şeyi yaparım, her türlü kanunu geçiririm. Böyle bir şey zaten kalmadı. Demek istediğim şey şu, Atatürk'ün yaptığı fedakarlık daha büyüktü, daha riskliydi ama ödülü de daha büyüktü. Ve ödülünü de somut olarak görebiliyordu bu insanlar.
Bizim zamanımızda böyle bir şey yok. Her şey daha göreceli. Ve daha önemlisi, fedakarlık yapması gereken insan sayısı yüzbinlerle ifade ediliyor. Bu da bizi free rider problemine getiriyor.
Yani şunu düşün, bu ülkenin kalkınması için diyelim ki 100 bin tane gence ihtiyacımız olsun. İyi yetişmiş, vatanını seven, ay ben ülkemi çok seviyorum, kalkınmasını istiyorum diyen Özgür Demirtaş klonundan 100 bin tane yapalım. Özgür Demirtaş ne zaman böyle tweet atsa bana sinyal geliyor zaten, uykumdan uyandırıyor beni. Diyelim ki öyle 100.000 tane genç gerek.
Şunu düşüneceksin. Ben gitsem yurt dışına kendi hayatımı kurtarsam ne fark eder? Geri kalan 99.999 kişi yapsın yapacağını.
Ölçek büyüdükçe insanın üzerine düşen sorumluluk da azalıyor. Daha doğrusu hissettiği sorumluluk azalıyor. O yüzden kişisel çıkarları ön plana çıkıyor. Tek enayi ben miyim diyor.
Hele ki bir de kendisi gibi fedakarlık yapmayıp gerçekten de yurt dışına çıkan insanları görünce bu tek enayi ben miyim hissiyatı acayip yükseliyor. Bu hissiyat da, her şey bir hissiyat olarak başlar, bu hissiyat da daha sonraki kararlarını rasyonalize etmeyi tetikliyor. Yani bahaneler buluyorsun, mantıklı bahaneler. Diyorsun ki, ya bu ülkeden zaten bir cacık olmaz.
Bakın istatistiklere işte şunlar şunlar. Beşeri sermaye kötü ben diyorum ya. Tek enayi ben miyim hissiyatından sonra bahane bulmak kolay. O yüzden böyle büyük çaplı projeleri düşündüğümüz zaman ortak hareket etmek, birbiriyle alakasız insanların ortak hareket etmeleri çok zor.
Bir de burada bahsettiğimiz fedakarlık sadece sizi ilgilendiren bir fedakarlık değil, çok boyutlu. Yani ileride kuracağınız aileyi de ilgilendiriyor. iki tane kız çocuğu sahibi olacaksan, onlar da fedakarlık yapmış oluyorlar. Birçok insan için Türkiye'de kız çocuğu yetiştirmek zor.
Bu da beni şuraya getiriyor. Böyle bol keseden, ya kalın, savaşın, fedakarlık yapın diyen insanlar, sizden bunları bekleyen insanlar kim? Yani kimin tavsiyesini dinleyeceksiniz? Çünkü tavsiye dünyanın en bedava, en bol şeyi.
Çoğu zaman da insanlar tavsiye verirken kendi imtiyazlarını göz ardı ederler. Yani şartların etkisini gözetmekten ziyade her şeyi bir karakter meselesine indirgerler. Bu korkaktır, bu cesurdur, bu bilmem nedir ama şartlar ne kadar zorluyor, senin ne kadar lüksün var hata yapmak için. Bunların hiçbirini söylemezler.
Atıyorum adam, kalın savaşın diyordur. Ben bakın, MIT'den 4.0'la mezundum. Yok, Silikon Vadisi'nde şöyle işim gücüm vardı.
Geldim, bunları bıraktım. Burada öğretmen oldum. Bu sistemin düzelmesi için savaşıyorum diyordur. Sen de bundan ilham alırsın değil mi?
Ama işin perde arkasında adamın ABD vatandaşlığı vardır. Yani bir B planı vardır. Her şey boka sarsa kalkıp gidebilir. Türkiye'deki hayatta kötü değildir üstelik.
Düzgün insanlarla beraberdir. İyi yemek yiyordur, iyi içiyordur. Aslında sizinle alakası yok o tavsiyenin. O kendine anlattığı bir hikaye.
İmtiyazlı falan değilim, çalışıyorum ve kahramanlık yapıyorum. Size verdiği tavsiye aslında kendini buna inandırmaz. Ben bunlardan biraz bahsetmiştim zaten. Kariyerinizi çöpe atma rehberi diye bir yazı dizisi yazmıştım.
Epey uzundu, on parçalık. Zaten onu da seslendireceğim bir ara uzun diye okumayanlar olmuştur. Bence değişik bir seri oldu. Böyle otobiyografik hikayeler anlatırken yan yollara sapıp tabiri caizse felsefe yapmayı seviyorum.
Bahsettiğim konulardan biri, benim gibi işi gücü bırakıp atıyorum Nepal'de keçi gütmeye falan gidenler insan var, bunu yapmayın diyordum. Çünkü benim bazı lükslerim var. Birikmiş bir param vardı bir miktar. Sağlığım yerinde.
Sağlığı yerinde olmayan bir ailem yok. Yani dönüp bakmam gereken insanlar yok. Her yerde geçer akça olan bir mesleğim var. Yani Endonezya'ya da gitsem, Zimbabwe'ye de gitsem çalışabilirim.
Mesleğin ötesinde bunu yapmama sağlayacak vize koşullarım da var. Çünkü Amerikan pasaportum var. Dolayısıyla ben kötü kararlarımın ceremesini çekmiyorum. Biraz çekerim.
Ama 18 yaşındaki birinin böyle lüksleri yok. O verdiği kötü kararların ceremesini hayat boyu çekecek. Kendisi çekmese ailesine yük olacak hayat boyu. O yüzden size ilham satmaya çalışan boş beleş tiplerden uzak durun demiştim.
Yani bize zaman kazandıracak bazı filtreler lazım. Kimin tavsiyesini deneyeceğim, kiminkini çöpe atacağım. Bu da skin in the game ile alakalı, bu kavramla alakalı. Eski bir kavram ama Nassim Taleb bunu popülerleştirmişti.
Beni Twitter'da engelleyen tek kişi. Yalnız da değilim, herkes engelliyor zaten. Ama bu kavramı önemli, kitabını da alıp okuyun. Bir tavsiye yapıyorsan veya bir tahmin öne sürüyorsan ve bu tahminin yanlış çıkarsa ne kadar maliyet ödeyeceksin?
Kelimenin tam anlamıyla çevirirsek, kendi etin budun da bu girdiğin bahse dahil mi? Diyelim ki ben yatırımcıyım, yatırım tavsiyesi veriyorum size. Eğer aynı yatırımları ben yapmamışsam yani benim param bu işin içinde yoksa, o zaman verdiğim tavsiyeyi iyice araştırmış olmamın bir nedeni yok. Ama eğer benim param da bu işin içindeyse ve daha önemlisi bu para benim için ciddi bir miktardaysa, dediğim şeyleri daha ciddiye alırsınız.
Şimdi burada bir tehlike var ama. En fanatik, irrasyonel insanları düşünün. Bu insanlar kendilerini tamamen bir davaya adayan tipler ve bu dava uğruna da her şeyi feda edebilen tipler. Dolayısıyla Skin in the Game ise kralını yapıyorlar.
Yani bahse girerken her şeylerini ortaya sürüyorlar, res çekiyorlar resmen. Ama en irasyonel tipler de bunlar. Yani en dinlenmeyecek insanlar bunlar. Çünkü tamamen duygusal olarak yaklaşıyorlar olaya.
Yani Hitler burada düzgün bir analoji. Adam kelimenin gerçek anlamıyla skinini, game'i uyguladı. Bir bahse girdi, bir risk aldı ve kaybedince kendini yaktı. Etini, budunu yaktı.
Şimdi bunu takip etmiş olsan sen de aynı çukur içinde üstüne benzin döküp kendini yakman gerekirdi Eva Braun gibi. O yüzden fanatiklerle rahat olduğu yerden abidik gubidik tavsiye veren insanların arasında kalan kesimi dinlemeniz lazım. Bir şekilde onları bulacaksınız. Dikkat ederseniz ben de zaten bu yüzden size gidin veya kalın demiyorum.
Çünkü bu işleri etkileyen bir sürü faktör var. Ama genel olarak, temel bir katman olarak şunu söyleyeyim. Gidin, beğenmezseniz dönmeniz mümkün. Ama imkan varken gitmeyip de pişman olursanız o zamanı geri alamazsınız.
Daha sonraki faktörler bunun üstüne biniyor. Yani bakman gereken bir aile vardır, çok iyi bir işin vardır. Onlar bu bahsettiğim faktörü ezebilirler. Artık sizin özel durumunuza bağlamam.
Bununla alakalı bir konu da şu. Diyelim kalıp savaştınız veya döndünüz. Artık neyse. Ne yapacaksınız?
Nasıl iş bulacaksınız? Geçen Twitter'a bakmıştım uzun zamandan beri ilk defa. Herkes biriyle dalga geçmiş. Şöyle bir şey demiştik, gençler artık mezun olmak yetmiyor.
Farklı olmanız lazım. İşte edebiyat zevkiniz var mı, hobileriniz var mı, beni farklı kılan nedir, işverene bunu göstermeniz lazım. Millet de demiş, ya bizim tanıdık çok farklıydı. O Düden 4.0'la mezundu,
aynı zamanda orkestra şefiydi, aynı zamanda dalgıçtı. Ondan sonra aşırı farklı diye içeri aldılar. Bu minvalde bir sürü anekdot var. Yani şimdi insanların buna tepki göstermesini anlıyorum.
Çünkü bu tam bahsettiğim skinin de game olayı. Fakat bu aslında yanlış bir şey değil. Birincisi, bir değişimin olması için insanları gaza getirmeniz lazım. Biraz aptallaşmanız lazım.
Yani kişisel olarak yüksek zeka sahibi olabilirsiniz. Bilgi sahibi, birikim sahibi olabilirsiniz. Sorgulayıcı düşünceyi iyi bilebilirsiniz. Ama herhangi bir değişime neden olmak için bir grup gerek yok.
Grup içinde de hareket edebilmek için o IQ'nuzun 20 puan düşmesi gerek. Çok sorgulayıcı olunca da bu sefer ortak hareket etmediğin için ölüp gidiyorsun, genlerin yayılamıyor. İşte bizim atalarımız bir sürü vasat maymun. Fakat bir nokta daha var burada önemli.
Bu fark yaratın söyleme, bu bir sistem içi çözün. Çürük, çarık bir sistem var, bir piramit var diyelim. Sizin gibi insanların kafasına basa basa yükselmeyi öğütleyen tavsiyeler bunlar. Şimdi millet de diyor ki, ya sen bu çürük sistemin devamlılığını sağlayan bir aktör oluyorsun böyle tavsiyeler vererek.
Onun yerine sisteme karşı olman lazım. İşte anarşist olabilirsin, komünist olabilirsin veya daha az radikal çözümler de ortaya sunabilirsin. Ya tamam da bu zor bir şey. Yani sen Türkiye'de ne sistemi değiştirmekten bahsediyorsun?
Şimdi şöyle bir denklem gerçek dışı. Kimse bu sistem içinde size avantaj sağlayacak çözümlerden bahsetmesin. Herkes sistemi eleştirsin. Ortada bir talep var.
Bu talepi de dolduracak bir arz üretilecektir. Sonuçta bu kişisel gelişimin türlü türlü hali var. O yüzden de çok da çakmamak lazım. Evet, nelerden bahsettik?
Tek nelerden? Fedakarlıktan, Nasrim talepten. Ondan sonra sistem içi ve sistem dışı çözümlerin karşılaştırmasından bahsettik. Bir sonraki bölümde de nasıl etli dolma yapılır ondan bahsedeceğiz.
Hepinize iyi hafta sonları, iyi seçimler. Görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.