
3.997 kelime · ~20 dk okuma
Dermanı Kitaplarda Arayanların Haftalık Podcast'ı BiblioTerapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tunuk İremitçi. Maanim okuyabilir miyim? Tabii, buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için BiblioTerapi ne yapıyor? Başlıyor.
Geçmişten bir soru kullanacağız. Bugün daha önce gelen sorulardan biri. Merhaba biblio terapist. Geçtiğimiz hafta yaşanan yangınlar, devletin umursamazlığı, aşırı yükselen sıcaklık bende aşırı bir kaygıya sebebiyet verdi. Sanırım travma sonrası bozukluk yaşıyorum. Ne önerirsiniz? İqbal Sanlı.
Orman yangınları esnasında kapılınmış bir umutsuzluk sanki değil mi? Evet, bu geçtiğimiz yaz benim biblioterapi köşeme gelen sorulardan biriydi. Ki o günlerde aslında hepimiz zaten bayağı bir kaygı eşiğimiz çok çok düşmüştü. Çünkü sınırlarımız zorlandı. Hani yangın çıktı buna üzüldük tabii ki.
Hayvanların çığlıkları, evlerin yanması, insanların evsiz kalması, bunların hepsine çok üzüldük ama bizi zannediyorum derinden sarsan, buna rağmen kimsenin çok uzun süre bir şey yapmıyor oluşuydu. Hani bu uçak meselesini bak şimdi ben de hatırlıyorum, sen de hatırlarsın. Bak yine sinirlendim. Değil mi? Şu an gördüm gözlerinden. Yani hani uçak var mı, yok mu? Neden kalkamıyor? Kalkardı, kalkamazdı falan filan. Çok uzun süre kaybedildi ve çok büyük alanlar yandı. Tabii genel olarak bizde bir güvensizlik de var. E sağ olsun dünyada zaten bizi umutsuzluğa sevk edecek yeni şeyler üretmekte. Hiç de geri kalmıyor hem Türkiye haline hem de dünya haline baktığımız zaman. Aman da efendim ne kadar umutluyuz diyemiyoruz.
Zaten bir de şöyle bir şey vardı. Tam ben bu sorunun geldiği günleri hatırlıyorum. Pandemiden zaten... ...yeni çıkmışız gibi, çıkamamışız da... ...hani birazcık kurtarmışız gibi... ...yaz gelmiş, dışarı çıkmışız. Belki biraz ferahlayacağız ama o bir buçuk yıl aslında ciddi bir... ...şey yaşadık, travma yaşadık. Burada zaten İqbal Hanım da travma sonrası bozukluk yaşıyorum zannediyorum diyor.
Kendi teşhisini birazcık koymuş. Doğru. Tabii ki bir terapiste gitmesi iyi olur. Onunla konuşması bu konuyu çok iyi olur. Kesinlikle. Yani hepimizde zaten bir travma sonrası bozukluk vardı. Pandemi sürecinden. Bir de üstüne yangınlar binmişti ve çok korkunç günler geçirmiştik. Kaldı ki her insanın kendi özel hayatında da travmalar ve travma sonrası stres bozuklukları da var. Yani bireysel sıkıntılarla, toplumsal sıkıntılar, dünya hali falan hepsi bir araya geldiği zaman... ...aman da efendim biz ne kadar umutluyuz diyemeyeceğimiz şeyler oluyor. Evet, çıldırırsın. Çıldıra yazarım hatta. Şimdi bir de çünkü şöyle bir şey var, biz haberdar oluyoruz. Eskiden Kaliforniya ormanları cayır cayır yanarken... ...belki haftada bir kez haberlerde, TRT1'de belki bir duyuyorduk, belki duymuyorduk.
Ben duymuyordum mesela. Ben Kaliforniya'da orman yandığını çok geç öğrendim. Yani 5-6 yıldır benim bilgim bu konuda. Ya da işte hani İspanya bu yaz cayır cayır yandı. İtalya yandı. Yanmıyor. Akdeniz ülkesi kalmadı aşağı yukarı. Biz bunlardan eskiden haberdar olmuyorduk. Ben şimdi gene affınıza sığınarak illaki lafı şey getireceğim tabii. Yani bu işte internet. İnternet bizi aptal mı yapıyor diye konuşmuştuk bir önce. Burada da internet bizim sabrımızı mı ısınıyor derim ben. Sorarım bu soruyu.
Evet, dünya aslında her zaman çıldırmış haldeydi. Fakat biz bu çılgınlıkların ya da bu vahşetlerin pek azından haberdar olabiliyorduk. Şimdi çok hızlı bir şekilde ve çok detaylı haberdar olduğumuz için biraz beynimiz de yoruluyor bu kadar bilginin altında. Ve bir şey yapamama duygusu. Tabii hani dünyada neler oluyor? Benim elimden hiçbir şey gelmiyor. O zaman ben niye yaşıyorum? Acaba hayatımın bir anlamı mı yok? En iyisi umutsuzluğa mı kapılsam acaba?
Hemen bir tane şöyle hani bir psikoloji eğitimime dayanarak ufacık, naçizane bir şeyim var. O da şu, kendinize bugün hangi terapiste gitseniz şunu söyleyecektir, kendinize mutluluk pencereleri açın. O yüzden hani sadece kendinize bu haberleri kaptırıp işte bütün gün Twitter takip edip, Instagram'dan kötü fotoğraflar görüp, Ya da işte bazı haber kanallarından ülkenin felaketini seyretmeyin. Onun yerine kendinize mutluluk pencereleri açın diyorum. Ve bu pencerelerden birinin kesinlikle kitaplar olduğunu düşünüyorum. Bravo, çok güzel bağladınız. Nasıl bağladım? Bravo, şahane. Yani zaten seninle ortak görüşümüz şu. Kitaplar öyle ya da böyle herhangi bir kitap aslında insana umut verir. Evet, yalnız olmadığını hissettirir.
Daha önce bütün bunların yaşandığını görürsün. Evet. Bütün insanlığın hepsini yaşadığını zaten bir şekilde üstesinden geldiğini, atlattığını görürsün. Hem sosyal olarak hem de bireysel olarak hem de tarihsel olarak... ...yalnız olmadığımızı, bütün felaketlerin biz yaşarken meydana gelmediğini... ...ve bütün kötü şeylerin sadece bizim başımıza gelmediğini ya da bizim tanıklık etmediğimizi... ...görerek bir nebze teselli buluruz kendimizi ve hayata devam ederiz diyelim. İlk kitabımıza geçelim mi? Geçelim Tuna. Haydi bakalım.
Sizin zannedersem ilk kitap öneriniz, ben öyle hatırlıyorum. Bir Buket Uzuner hayranı olarak. Evet, Bir Buket Uzuner okuruyum ve... Ben de öyleyim. Kendisine selamlar, saygılar.
Evet, Buket Uzuner'in Toprak, Su, Hava ve Ateş dörtlemesinden öncelikle bahsetmek istiyorum. Gerçi yazarımız Ateş'e yani dördüncü kitabı hala yazmakla meşgul. Yayınlanmasını dört gözle bekliyorum, bekliyoruz. Ama iklim krizinden ve insan-doğa ilişkisinden bahsetmişken bu kitapları es geçmek olmaz. Toprakta da, suda da, havada da insanın doğa ile olan kadim ilişkisi... ...bu ilişkinin hangi tarihsel süreçlerde nasıl sekteye uğradığı... ...ve bu ilişkiyi nasıl yeniden kurabileceğimiz... ...ve bu ilişkiyi kurduktan sonra da... ...aslında gerçekten nelere ihtiyaç duyacağımız... ...ve nelerin de o kadar bize lazım olmadığı... ...boşuna kendimizi üzdüğümüz... ...ne kadar boş işlerin peşinde koştuğumuz... ...fakat aslında hayatı anlamlı kılacak... ...ne kadar da çok gerçek ve doğadan bize gelen... ...hem kendi doğamızdan, insan doğasından... Hem de tabiat aradan bize gelen nice güzellikler olduğunu bir roman formunda... ...üstelik de heyecanını zaman zaman polisiyeleşen bir roman formunda anlatan bir Buket Uzuner güzelliği silsilesi. Karakterlerin hepsi birbirinden orijinal, güzel değil mi? Kadınlar daha çok. baskın, kadın karakterler baskın. Erkekler ancak onlara yaranmaya çalışan, bana hep öyle geliyor, dededen de tut, hani şey Kaman'ın, Defne Kaman'ın dedesi bile aslında onlara yaranmaya çalışan bir karakter gibi var. Evet, polis komiseri de öyle, onlara yardımcı olmak için uğraşıyor. Bir soruşturmalar da var bir taraftan, öyle bir polisiye kurgu da var.
...nefes nefese peşinde koşacağımız. Ben oğluma mesela çok tavsiye ettim. Kendisi de 17 yaşında benimle aynı duyguları paylaştı. Bir kere şaman köklerine Anadolu'nun dayanan romanlar bunlar. Çünkü insanın doğayla ve hayvanlarla olan ilişkisinin doğrudan yaşandığı zaman... ...ne kadar sağlatıcı ve şifalandırıcı şeyler olduklarını anlatıyorlar romanlar. Peki umut veren yanı sence ne?
Umut veren yanı bugün bunun hala her şeye rağmen mümkün olduğunu bize söylemesi. Yani bir kaosun içinde yaşıyoruz. Özellikle büyük şehirlerde yaşıyorsak eğer kaosun içerisinde yaşıyoruz. Bu kaos bizim sağlıklı düşünmemizi, algılamamızı ya da hissetmemizi engelliyor. Fakat bu kaosun içerisinde bu mutluluk, farkındalık pencerelerine nasıl biraz doğaya bakarsak ki bu doğa deyince illa kırlara bayırlara koşmak anlamında da değil.
kendi doğamıza ya da şehrin içerisindeki herhangi bir doğa partisine baktığımız zaman ya da Anadolu'ya uzanıp değil mi? Yani Anadolu'da mesela Çorum'a uzanıp ya da başka kadim Anadolu kültürüne uzanıp oraya biraz daha dikkatle baktığımız zaman aslında hem geçmişten gelen hem de bizi geleceğe götürecek nice şifalar olduğunu ...bize heyecanlı kurgularla anlatan bir roman dizisidir Buket Uzuner'in bu eserleri. Şöyle gibi hani hatırlarsın pandemide üç hafta bir ay falan hiç dışarı çıkılmadı ya. Evet.
O zaman böyle şeylerin arasından kaldırım taşlarının arasından yeşillikler çıkmaya başladı. Hatta böyle bir şey fotoğrafı ben çekmiştim. Arabanın yan aynasının üzerine yuva yapmış kuş. Evet. Zaten doğa çok hızlı kendini toparlıyor. O dönemde de zaten yangınlardan sonra bu çok güzel yazıldı. Gazete, Oksijen özellikle çok güzel konuya eğiliyor. Bu Fetö Zünel'in kendisi de çok değerli yazılar yazdı bu süreçte zaten. Evet, o da yazdı. Yani doğa kendini çok çabuk toparlıyor. Aslında biz kendimize bakalım, o kadar. Doğa kendini kurtarır. Doğa kendini kurtarır. Şimdi şu önemli tabii, bilgi sahibi olmak aslında iklim kriziyle, iklim değişimiyle ilgili
Bilgi sahibi olmak çok önemli. Umudu bu da muhakkak verecektir. Bazı oluşumlar var, platformlar var. Ben bunları çok hızlıca bir söylemek istiyorum. Hope for the future diye bir web sitesi diyeyim var. İngiltere'de bu gerçi. Twitter'dan ama takip edebilirsiniz. İstikbal için umut. İstihbarat için umut. Bunlar siyasetçilerle birlikte çalışıyorlar. O güzel. Yani gerçekten çözüm odaklı. Ama bunun dışında mesela Türkiye'de Fridays for Future Turkey diye bir yine web sitesi var. Bu da Türkiye'de öğrencilerin iklim kriziyle ilgili etkinliklerini duyurma platformu. Geleceğin Türkiye'si için mübarek cumalar mı?
Tamam, böyle çevirebiliriz. Bravo, bayılıyorum. Bundan sonra acaba benim çevirileri siz mi yapsanız diye düşündüm. Biliyorsun ben çeviri yapıyorum ya, kitap çevirileri. Estağfurullah. Çok daha münasip bir dil kullanıyorsunuz. Elimden geldiğince efendim. Bravo. Bu önemli çünkü gençler aslında bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Yani oturup ah ah vah vah etmek yerine gerçekten ipleri ele almış gibi görünüyorlar. Kesenin oğlun da zannediyorum bunlardan biri. Evet şunun farkında olan gençler var çünkü bu iş onların başına kalacak. Evet, çok çok. Yani diyorlar bu X kuşağı bir şey beceremedi. Bizim başımıza bütün ihaleyi bıraktılar. Biz bu işi çözdük, çözdük hocam. Bilinciyle hareket eden pek çok genç var ve bunlar beni çok şaşırtan bir hızla bilinçleniyorlar ve kendi aralarında da tabii günümüzün iletişim imkanlarını kullanarak organize oluyorlar. 21. yüzyıl insanları bunlar çünkü. Bunlar teknolojiyi güzel kullananlar. 21. yüzyılın çocukları 21. yüzyıla sahip çıkmak istiyorlar yani. Harika. 350turkiye.org var. Websitesini açtığında karşına şu çıkıyor. Umut ellerimizde, yeryüzü için mücadelemizde.
Zaten baştan yani umut vadediyor. Burada da böyle tazminat davalarından falan bahsediliyor. Kim hangi tazminat davasını kazandı? Hangi termik santral işte şu kadar bu kadar paralar ödüyor? İşte İskoç'a da son bacayı da devirerek kömüre elveda dendi gibi haberler. Hakikaten insana umut veren haberler var. Tabii, kesinlikle. Biraz bunlara bakmakta fayda olduğunu düşünüyorum. Şimdi bilgi çok önemli. Umut sahibi olmak için buradan ikinci kitaba bağlayabilir miyim? Evet, lütfen buyurun. İkinci kitap Küçük Karabalık. Tabii aslında çok önemli bir, ne diyeyim, felsefe eseri, edebiyat eseri bile diyemiyorum. Çocuk kitabı gibi görünen ama aslında olmayan kitaplardan. Evet, büyük bir felsefe kitabı. Bize bütün çaresizliğimizi, hissettiğimiz çaresizliği, bundan nasıl kurtulabileceğimizi çok ufak ufak mesajlarla anlatan bir kitap. Hatırlamayanlar için kısacık söyleyeyim, küçük bir karabalık vardır.
İşte milyonlarca yumurta ve yavruyla beraber denizde, hep aynı yerde, bir ırmakta daha doğrusu, yüzmektedir. Ve bir gün der ki, ben burada ne yapıyorum? Ben gitmek istiyorum. Annesine der ki, ben gitmek istiyorum. Derler ki, ne diyorsun sen? Etme, eyleme. Etme, eyleme yavrum. Anne ağlıyor, büyükler geliyor. Birincisi, ikincisi, yedincisi. Bunlar böyle onu ikna etmeye çalışıyorlar falan.
O diyor ki yok ben gideceğim. Bir tanesi var büyüklerden diyor ki ben de senin gibi küçük bir balıkken aynı şeyi düşünmüştüm biliyor musun dedi uzaklara dalarak. Fakat yavrucuğum bu derenin bir sonu yok ki uçsuz bucaksız başsız ve bitimsiz. Öylece akıp durur ve hiçbir yere varmaz. Bizim hayatımız şu gördüğün yer kadar işte. Neyi arayıp neyi bulmayı umuyorsun sen böyle? Samet Bahrengi. Evet. Kadim İran kültürünün de burada bir süzülmüşlüğüyle karşı karşıyayız değil mi? Tabii ki muhakkak. Ve bu küçük balık yola çıkar, bütün güçlükleri aşar, bir sürü birileriyle karşılaşır, onlardan tavsiyeler alır. Benim en hoşuma giden yerlerden biri bir tane bir kertenkelecik diyor. Ondan bir bıçak alması, dikenlerden yapılmış bir bıçak alması onu veriyor ki diyor ki ileride bir pelikan var diyor. Böyle onun bir torba gibi gagası var. Balıkları sizlere yutuyor diyor. Ondan kurtulmak için bunu diyor kullanacaksın. Bak şimdi sonra gidiyor gidiyor gidiyor başka balıklara rastlıyor diyor ki ben gidiyorum. Aa diyorlar orada pelikan var. Pelikana rağmen mi gideceksin? Bıçağım var diyor. İşte o bıçak bilgi.
O elindeki bilgiyle her şeye karşı savaşabilirsin. Bu çok önemli. Orada bıçak asla yani şey değil, saldırgan bir aslında unsur değil. Bir mecaz. Evet, bir mecaz. Yani oradan nasıl kurtulacağını biliyor ve böylelikle yola devam ediyor. Aynı zamanda o bilgileri toplamayı da biliyor.
Tabii, tabii, tabii. Bu da önemli. İşte biraz önce hani verdiğim şeyler, web siteleri o yüzden bence... ...İkbal Hanım tarafından ziyaret edilebilir ya da diğer bütün umutsuzluğa kapılanlar... ...ziyaret edebilir. Peki bu kitaptan nasıl bir şifa alıyoruz? Savaşmaya devam edeceğiz. Yol almaya devam edeceğiz. Yani burada biz buna alıştık, buradayız. Hani öğrenilmiş çaresizlik denen bir şey var. Buna kapılmayacağız. Umutsuzların sözünü dinlemeyeceğiz.
Asla dinlemeyeceğiz. Evet, yani bizim karşımıza çıkıp şey diyenler olacak. Yapamazsın, inemezsin. Ya biz yapmaya çalıştık da ne oldu? Yani diyecekler ki orada pelikan var, gitme evladım. Diyecekler. Ki bu küçük karabalığa çok söylüyorlar. Yine de gidiyor. Biz bilgimizi elimize alacağız. Ve ondan sonra yola devam edeceğiz. Bu yolculukta çünkü önemli olan yolda olmak değil mi? Evet. Bodlerin dediği gibi gerçek yolcu gidebilmek için gidendir. Evet. Bu arada ara manimizi de söyleyelim isterseniz. Hadi söyleyelim çok seviyoruz. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için biblio terapi ne yapıyor? Devam ediyor. Evet.
Üçüncü kitap Zorba. Zorba the Greek. Sen çok seversin. Ben çok seviyorum, evet. Sen de zannediyorum ama şey değilsin, soğuk değilsin kendisine. Kesinlikle. Hem Anthony Queen hem de Fikret Hakan yorumlarını da sahnede ve televizyonda izlemiş. Ve Fikret Hakan'ın aslında ne kadar Anthony Queen'e tavır olarak benzediğini...
Ben hiç onu görmedim biliyor musun? Hiçbir bilgim yok. Küçükken tiyatroda seyretmiştim Ankara'da. Çok güzelmiş. Keşke ben de yakalasaymışım. Yani hakikaten filmi de güzeldir. Kazancak ismiydi. Evet. Nikos değil mi? Kazancak isim. Ölümsüz eseri peki. Ölümsüz eseri. Şimdi şöyle kitap çok katman katman.
Böyle basit olarak başlar. O da bir yol hikayesi aslında. Yolculuk hikayesi. Hani genç adam orada ona Girit'te bir takım topraklar kalmıştır. Ne yapacağını bilmeden oraya gitmektedir. İngilizleşmiş bir Yunanlıdır kendisi değil mi? Evet, tamamen. Sonra yolda daha en başta karşısına çok egzantrik bir adam çıkar.
Bu adam bana göre tamamen zorba, umudun tam kendisidir. Yani umut ne deseler, cesaret ne deseler, ben zorba derim. Çünkü alır, sanki bir de ilk başta böyle şey gibidir ya, düzenbaz mı ne bu? Yani bunu... Deli midir nedir? Bunu kandıracak, parasını elinden alacak herhalde. Bir sevimli bir tüketçi tipiyle çıkar karşınıza. Evet. Ama aslında adam sırf şeydir yani, sanki etrafına umut ve cesaret... ...vermek için gönderilmiş bir melek gibidir yani. Her türlü tabii kötü yanlarına rağmen. Tabii insani zaafları da bolca olan bir kişilik. Ama bunu da saklamaya tenezzül etmiyor bir taraftan. Hepsini doyadıyor, yaşıyor. Yaşıyor. Ki bu da insana çok umut veren bir şey değil mi? Yani öyle bir insan var ki karşında, hayatı böyle dibine kadar yaşıyor. Hiçbir şeyden sakınmıyor. Hiçbir şeyi esirgemiyor kendinden.
Evet, kesinlikle bir entelektüel değil. Hedonist tarafları da çok fazla var. Ama doğayla ilişkisini koparmamış galiba o bunu güçlükleyen. Evet, gene aynı yere geliyoruz galiba. Yani aşksa aşk, yemekse yemek, içmekse içmek. Ama bir yandan iyiliğin en güzeli. Yardımın en büyüğü. O yüzden bana Zorba çok umut aşılayacak bir kitap gibi geliyor. İkbal Hanım'a kesinlikle tavsiye ediyorum. Yaşama sevinciyle dolu bir kitap efendim.
E tabii, umut zaten şimdi bunların hepsi birbirine bağlı değil mi? Yaşama sevinci umut, umut yaşama sevinci vermez mi? Kesinlikle. Başka şansımız yok zaten. Yani her sabah kalktın ve umudunu kaybettin. Hani ayıptır söylüyorum, her sabah Halk TV'yi açtın sen bittin. Umutsuzluk aslında bir lüks bir yerde çünkü günümüzde artık o kadar hayat bize nadir fırsatlar sunuyor ki ümidimizi ve yaşama sevincimizi ayakta tutmak için yani bunları israf etmek bence bir lüks gibi geliyor. Yani onların üzerine titremeli ve gözümüz gibi bakmalıyız ve onları bir kutuda biriktirmeliyiz diye düşünüyorum. Tabii şöyle de bir şey var umutsuz olmak ya da sarkastik olmak ya da karamsar olmak daha cool kabul ediliyor günümüzde. Mesela sosyal medyada
Negatif paylaşımlar her zaman daha çok like alırlar ya da paylaşım alırlar. Böyle ümitli bir şey yaptığın zaman polyenamasın seni falan gibi tepkilerle karşılaşırız. Yani çok cool değildir umutlu davranışlarda bulunmak. Bu da aslında garip bir şeydir. Yani cool olmak için umutsuz olmayı ya da karamsar olmayı seçmeye gerek yok bence. Tabii böyle şey vardır ya mesela ne haber? Yani sokakta karşılaşmışsın. İyidir de geç değil mi? Hayır. Ne haber? Fena değil. Ya bana ne?
Ben onun için mi sordum? İyidir de, senden ne haberdi? Ben de iyidir diyeyim, geçelim gidelim. Yürüselim beraber şöyle değil mi? Fena değil de, yani hani ya da eh be işte, şöyle de bir laf var. Tabii olan her şeye rağmen, tabii ülkenin hali belli ama iyiyim. Ya boş ver, tamam, iyiyim de geç. Zaten...
Alemdeboton, gene bizim biliyorsun hayali arkadaşımız olacak galiba. Hep bütün programlarda üçüncü şahıs olarak şöyle şuraya sandalyeyi oturtalım. Sanatla Terafi diye bir kitabı var. Orada Umut bölümü var.
Orada hani resimde insanların daima... ...umut vadetmeyen karanlık resimlere yüksek sanat gibi yaklaştığını... ...Mone'nin bahçelerinin aslında umutsuzluk içerisinde insanların... ...yahut işte bir çok kalabalık bir kentte... ...bir gökdenin 25. katında yaşayan insanların alıp duvarına asmak istediğini... ...çünkü o çiçekleri görmek istediğini... ...ama buna yine de diğer resimlerin yanında daha şey gördüğünü, naif... saf, yazık gibi gördüğünü söylüyor. Halbuki biz şunu bilmiyoruz yani o sanatçı o resmi
Hangi minvali yaptı, hangi ruh haliyle yaptı? Hangi bağlamda yaptı. Evet, yani belki zaten çok umutsuz bir yerden de kendi çıkış noktasıydı. Bunu da araştırırsan öğrenirsin bu arada. Hepsinin bir muhakkak altyapısı var. Böyle de bir şey var. Bizim edebiyatımızda da, benim hep dikkatimi çeker beni taşlamazlar umarım da... Sen beni korursun değil mi önüme geçip? Captain America gibi karışıyorsun. Acı patlıcan kırağı çalmaz.
Ben anlamadım ama neyse geçiyorum. Şöyle bizim edebiyatımızda da aslında çok... Karamsarlık had safhadadır. Had safhadadır ve böyle şeyler sevilmez. Neşelilikler, espriler, mizah böyle çok fazla. Hafif bulunurlar. Hafif bulunur, evet yani. Zaten aslında hani belki dünya edebiyatında da var. Çiklit denir mesela, çiklit. Sensin çiklit. Ne demek çiklit yani hani kız edebiyatı.
Tabii istisnalarda var mesela Orhan Kemal'in şimdi aklıma geldi hazırlığımızda yoktu ama aydınlık gerçekçilik diye tabir ettiği bir kendi edebiyatı vardır. Yani bir taraftan toplumun dertlerinden tasalarından sosyal yaralardan insan yoksulluklarından ve yoksulluklarından bol bol bahsederken her zaman bir aydınlık kapı açar sonunda. Yani her şeyin daha iyi olabileceğine insanın ...ülkeyi ve dünyayı daha iyi yapabilecek güce kadir olduğuna... ...aslında geleceğin güzel şeyler getireceğine olan inancı hep bir kenara koyar Orhan Kemal mesela. Bu sağlıklı bir yaklaşım. Acaba Orhan Kemal Yunan mitolojisi okumuş mudur mesela? Çünkü... Benim de aklıma şu geldi. Dözeks makine vardır ya, hani böyle birden her şeyi sarpa sarmıştır, çok kötü gidiyordur. Kurtulamayacak bir halde hikaye, birden tepeden inme bir şey, çözüm. Gökten zembille inen çözüm. Evet, bir çözüm ve konu hikaye çözülür, tatlıya bağlanır.
Yani mutlaka okumuştur. Genellikle bu hikayenin atımında bir zaaf gibi görülür ama Orhan Kemal'in daha gerçekçi çözümleri var bence. Mutlu sonra bitmesinden bahsetmiyorum daha çok. Yani mutlu bir tarafa doğru da işin gitme potansiyeli var. Onu sezdirir bize. Evet, şimdi bu parantezlerimizi kapatıp Zorba'ya dönecek olursak, Nikos Kazancarkis'in zaten bir sözü var demeyeceğim bu söz, Mezar Taşı'nda yazıyor. Şöyle diyor Mezar Taşı'nın üstünde, ''Hiçbir şey ummuyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm.'' Bu da bir bakış açısı, yani hiçbir şey ummamak da. Ama bu umut etmemek değil. Bir beklentinin olmaması. Olduğu gibi yaşamak. Herhalde bugün yaşamak gibi bir şey bu. Bu da önemli bir bakış açısı. Bunu zaten hani ilk söyleyenler epiktetos. Değil mi? Felsefedenin... Dünyanın ilk mindfulness... Mindfulnessçıları. Evet. İlk mindfulnessçısı. Gerçekten epiktetos diyebiliriz. İşte sonrasında epikür vesaire geliyor. Bunlar da hep aynı şeyi söylerler zaten.
...bugünün içinde ol, bir şeyi, beklentin olmasın, beklentin olmazsa... ...zaten hayal kırıklığına uğramazsın gibi. Beklentilerin ve pişmanlıkların arasında sıkışıp kalma diyor yani. Evet. Şimdi buradan dördüncü kitaba geçebiliyoruz. Bu yine senin sevdiğin bir kitap. Alemdeboton kardeşimizin Felsefenin Tesellisi adlı kitabı. Aynı zamanda felsefenin ölümsüz eserlerinden birini de atıfta yapıyor. Şimdi kitap şöyle. Alemdeboton'un en büyük numarası biliyorsunuz. Felsefenin kadim metinleriyle gündelik modern hayatı İngiliz mizahını da kullanarak bir araya getirmesi... ...ve hem içeriyle hem de üstübüyle içimizi açmasıdır her zaman. Felsefenin tesellisine gelince günlük yaşamın bize çok acı veren sorunları için... ...rahatlıkla felsefeye başvurabileceğimizi anlatıyor Alemdeboton.
Ki ben her gün başvururum. Ne yalan söyleyeyim? Vuruyorsun evet zaten. Biliyorsun hani benim birkaç tane böyle felsefe serisine yazdığım minicik el kılavuzları var. Epiktetos, Epikür, Diyojen. Onu diyecektim zaten çeviri uğraşının gereği. Bir de Şinto. Yok bunları ben kendim yazdım lütfen. Çeviri değil yani. Öğretilerini çevirdim evet ama kendim derledim diyeyim. Ben de her gün başvuruyorum gerçekten.
Alain de Botton da tıpkı senin gibi yapmış. Her bölümünde ayrı bir filozofun yaşamından ve yazdıklarından... ...yola çıkarak ayrı bir sorunu ele almış. Mesela toplum tarafından kabul görmüyor musunuz? Sokrates'e bakın. Yeterince paraya sahip olmadığınızı mı düşünüyorsunuz? Okuyun Epikyros'u. Tabii canım, Epikür der ki... Hatta niye Epikür'ü? Epikür'den önce Diyojen var. O hani sinoplu Diyojen, küpün içinde yaşar. Ve der ki, yani hiçbir şeye ihtiyacım yok. Hatta ilk başta böyle şey yapar. Bir kepçe kullanmaktadır. Su içmek için. Yalaktan su içer bu arada. Kepçe kullanmaktadır.
Sonra bir gün bir adam görür, eliyle böyle bir şey yapıyor, bir şey yiyor mu? Der ki, aa der. Kepçiye de ihtiyacım yok ki, benim elim var. Kepçiyi de atar. Artık tamamen ondan sonra en doğal haliyle yaşamaya devam eder.
Arınmanın böylesi diyoruz yani. Düş kırıklığı mı yaşıyorsunuz? Okuyun Seneka'yı diyor Alemdeboton. Peki bir dakika, düş kırıklığı Umut'la bağlantılı mı diye acaba merak ediyorum. Dünya bize her gün düş kırıklığını bırakıyor diyebiliriz. Şimdi mesela şu pandemi bitse hayat ne kadar güzel olur diye düşünüyorduk. Pandemi bitti, ondan sonra karşımıza... Zamlar geldi. Zamlar geldi, ekonomik kriz geldi, orman yangınları geldi. Şu geldi, hay pandemi bitmez olaydı.
Evde ne güzel bari en azından hep beraber oturuyorduk değil mi? Evde hiç olmazsa kuzu kuzu oturuyorduk. Bunlarla uğraşmıyorduk. Diyecek noktaya geldik yani. Hatta diyen arkadaşlarım oldu benim. Kendinizi yetersiz mi hissediyorsunuz? Buyurun Montaigne diyor. Yani neye göre yetersizsiniz? Kime göre yetersizsiniz? Başkaları kim oluyorlar da sizi yetersiz buluyorlar? Kalbiniz mi kırık? Buyurun kalbi kırıkların en büyüğü Chopin Aver.
Ben çok gülerim Şopan Ayer'e. Onun o karamsarlığında her zaman gizli bir mizah bulurum. Ve şöyle oturup muhabbet etmek istediklerimin başında Şopan Ayer hocam gelir. Çünkü o lafları söylerken böyle hınzır hınzır içinden güldüğünü hep hissederim. Bence o senin... Temennin mi? Temennin, evet. Ya da işte senin umut dolu bakışın.
Evet, burada bir umut dolu bakış Şopanaylar'a karşı geliştirmişim demek ki. Başkalarının yaşantısını mı kıskanıyorsunuz? Bu kıskançlık sizi acı mı çektiriyor? Alın sizi Nietzsche diyor. Evet, ben bekliyordum Nietzsche nereden çıkacak acaba diye.
Evet, niçesiz olmaz tabii. Evet. Kitap önerilerimiz bu kadar. Başka bir şey benim aklıma, yani çok geliyor dediğimiz gibi en başta. Hani okuduğun her kitabın muhakkak sana bir faydası var. Evet, çok umutsuz bir insanın aslında az kitap okuyor olduğunu ben düşünüyorum. Aa, güzel teslim. Yeterince kitap okumamış ki umutsuz olsun. Çünkü bir de şöyle bir yanı, yani yeterince kitap okumamış ve gereğinden fazla sosyal medyaya maruz kalmış birisi ancak umutsuz olabilir. Çünkü şöyle de bir şey var. Yani biz zannediyoruz ki dünyadaki en acayip çağda kendimiz yaşıyoruz. Şu anda bizim tanık olduklarımız daha önce hiç yaşanmadı. Bizim başımıza gelenler başka kimsenin Allah'ım dünyada başına gelmedi. Bizim yaşadığımız dönem en berbat dönem. Hayır böyle değil. Mesela işte kuşatma altındaki şehir diye bir kitap vardır. Leningrad kuşatmasını anlatır. Almanlar Leningrad'ı kuşatırken oradaki Rus halkının yaşadıklarına bir bak.
kendi yaşadıklarının aslında bir şey olmadığını görürsün. Zaten 2. Dünya Savaşı'ndan sonra yayınlanmış herhangi bir şey yani Anne Frank'in günlüğü de dahil o iki yıl boyunca 12 yaşındaki kızcağızın tuttuğu üç yıl tutuyor. O günlük de dahil. Saraybosna'nın çellisti var mesela değil mi? Aaa çok güzel. Saraybosna kuşatma altındayken çetnik sniperler her gün kuş avlar gibi sivilleri avlarlarken çellosunu alıp şehrin meydanına gidip... Bir çukurun içinde galiba şeyi düşmüş. Pazar yerine atılmış olan havan topunun yarattığı ve 20'den fazla insanın öldüğü çukura çellosunu taşıyıp... Her gün şehre umut vermek için adacıyı çalan bir cellistin hikayesi. Bu gerçek bir hikaye. Yani insanlık tarih boyunca umutsuzluk nedeni olabilecek pek çok aşamadan geçti. En acayip çağda biz yaşamıyoruz. En korkunç çağda biz yaşamıyoruz. Aynı zamanda kötü şeylere bir tek biz tanık olmuyoruz. Günümüzde de öyle. Yani edebiyatın şöyle de bir sağaltıcı tarafı var. Yalnız olmadığımızı bize hissettirir.
Daima. Başka insanlarda aynı duyguları hissetmişler. Demek ki yalnız değilim diye düşünmek de bu yalnızlık hissemizi giderdiği için bize bir umut, ilimsellik ve yaşama sevinci zerk edebilir. Programımızı tabii ki kitaplarımızın künyesini vererek kapatacağız. Önce Buket Uzuner dedik. Su, Hava, Toprak. Şimdilik üçlemesi, sonra dörtleme olacak. Everest yayınlarından çıkıyor. Keyifle okuyacağınızı düşünüyorum. İkinci kitabımız Küçük Karabalık. Pek çok çevirisi var. Pek çok yayın evinden çıktı. Canınız hangisinden isterse ondan alabilirsiniz. Belki de en kolay bulabileceğiniz kitaplardan biri. İşin doğrusu ben bile bir kez çevirmiştim yıllar önce. Galiba yedi yıl önce falan. O yüzden de aslında hikayeyi çok içselleştirmişim. Zorba, Nikos Kazancakis, can yayınlarından. 348 sayfa çeviren Ahmet Angın. Ve bir de Felsefe'nin tesellisi vardı, Elende Buton. Çeviren Banu Tellioğlu, sel yayıncılık. Sayfa sayısını bilemiyorum doğrusu. Ama fark eder mi zaten, değil mi? Başladıysanız bitirirsiniz diye düşünüyorum.
Evet, çok öyle insanın gözünü korkutacak bir kalınlıkta değil kitap. O zaman... Ne yapalım, manemizle bitirelim mi? Tabii canım, bir maneniz yoksa okur musunuz manenizi? Esprili gördüm sizden. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar... ...ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasını inananlar için... ...Biblioterapi şimdilik ne yapıyor? Burada bitiyor. Hoşça kalın. Güle güle.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.