
4.325 kelime · ~22 dk okuma
Dermanı Kitaplarda Arayanların Haftalık Podcast'ı BiblioTerapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tuna Kiremitçi. Maanim okuyabilir miyim? Tabii, buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasını inananlar için BiblioTerapi ne yapıyor? Başlıyor.
Bu haftaki sorumuz Züleyha Gülveren'den. Sil baştan başlamak istiyorum ama nereden başlayacağımı bilmiyorum. Sil baştan başlamak mümkün mü? Mümkün olduğunu anlatan hikayeler ya da romanlar var mı? Onu merak ediyorum. Teşekkür ederim. İlk tepkim hemen şu. Neden olmasın? Neden olmasın? Çünkü benim düşüncem aslında hayatın kısa değil, kesinlikle çok uzun olduğu. Hayat hem çok kısa hem de çok uzun diyebilir miyiz?
Bana gerçekten uzun geliyor. Bana kısa falan gelmiyor. Şimdi yani... Bana da sanki 300 yıldır falan yaşıyormuşum gibi geliyor bazen. Yani değil mi? Benim sıkıldığım yer oluyor, öyle söyleyeyim. Yani hiç böyle daha dün çocuktuk, ne zaman bugünlere geldik, nasıl da geçti zaman falan yok gerçekten. 350 yıldır dünyadaymışım gibi hissettiğim anlar oluyor. Ben de hiç yani öyle dün ne zamandı, vakit çok çabuk geçti falan demiyorum. Neyse, şöyle...
Bir hayatın içini, şimdi ortalama yaş 85 desek artık, değil mi? 85 oldu mu? Olmuştur. Yani şimdi bak, bakmadım bunu. O yüzden beni sıkıştırma köşeye de. Etrafımızdan gördüğümüz, yani biz benim babamın 60 yaşında gider diye düşünüyorduk. O bile buldu yani 80'ini. Demek ki olmuş 80-85 yaşını. Maşallah. Ben oradan hemen bakarım.
Böyle bir ortalama hayata bayağı bir şeyler sığıyor. Şimdi tuhaf bir yerden alacağım ama ben 25 yaşında evlendim. 18 yıl evli kaldım. 43 yaşında boşandım. Şimdi delirmiş olsam, kafayı takmış olsam bir daha evleneceğim ben desem. Hayda. Hani diyelim ki şuurumu kaybettim. Çünkü Allah korusun bir daha da. Diyelim ki 45 yaşında evlendim. Bak bir 20 yıl daha evli kalayım. 65'imde boşandım diyelim, sıkıldım. 20 yıl biride daha yaşadım.
Hadi diyelim ki bu sefer de kafama bir şey düşmüş. Yine dedim ben karı isteyen vardı ya, onun gibi ben yine evleneceğim dedim. Yapma ya. Diyelim ki evlendim, 66 yaşımda.
Hadi koy bu sefer on dört yıl koy. Ne etti? Seksen yaşında. Ya üç evlilik sığıyor bir hayata. Uzun ama hem de uzun yani. Evlendiğin kişiler nereye gidiyor acaba diye soracaktım ama sormadım. Kısasından yedi, sekiz tane olur. Ya şimdi bunu niye söylüyorum? Şimdi şey var, George Eliot var. Çok önemli bir İngiliz yazarıdır. Zaten aslında bir kadın, Meryem adı. Erkek adıyla yazıyor. Psikolojik derinlemesine analizleri var ve bunlardan konuşmak istediği için.
Önyargılı ona yaklaşmasınlar diye erkek ismi kullanıyor. Middlemarch'ta şöyle bir cümlesi var George Eliot'un der ki, bir insan yeni biriyle yepyeni bir hayata başlayabilir. Şimdi yepyeni bir hayat demek ne demek? Sil baştan demek. Sil baştan, evet. Sorumuza geliyoruz. Sorumuza böyle bak nasıl döndüm, dolaştım, getirdim. Gerçekten düşün ki üç hayat sığıyor aslında bir hayata. Hani kariyerlere aslında saymıyorum bile. Bakma biz Türkiye'de çok erken yaşlarda başlıyoruz vesaire de hani böyle seçmek zorunda kalıyoruz kariyerimizi. Ama artık Türkiye'de bu da mümkün olmaya başladı. Ben de kendi hayatımdan bir örnek vereyim. Mesela kırk yaşında... Köşe yazarlığı yaptım, gazeteden kovulmam sayesinde müzeye geri döndüm. Ve düşün ki Tuna Kiremitçi ve arkadaşları gibi yani çok önemli bir projeye imzaladım. Evet, 40 yaşından sonra bir müzik kariyeri yaptım ve bunu bir kişisel gelişim kitabı olarak yazmayı düşünüyorum.
Üst üste altın kelebek aldın iki tane, yani projeyle. Evet, beni kovan Hürriyet gazetesi daha sonra bana müzik ödülü verdi. İki defa teşekkür ettim kendilerine ben de. Hem kovdukları hem ödül verdikleri için ama bu da bir sil başlandı benim için. Evet, yani bu da işte mümkün ve ben mesela 45 yaşında psikoloji yüksek lisansına başladım mesela. Şimdi bitirmek üzereyim şükür. Bunlar mümkün, hayatı değiştirmek değil. O zaman herkesi sil baştan yapmaya burada davet edebiliriz. Davet ediyoruz ve şimdi bizim aslında unuttuğumuz çok önemli bir şey var. Tarih, tarihi olaylar, özellikle de siyasi olaylar insanı zaten aslında sil baştan itiyor ister istemez. Evet. Şimdi ben burada lafı şeye getireceğim. Mübadeleye mesela getireceğim. Benim ailem olduğu gibi göçmen. Baba tarafım Selanik göçmeni, anne tarafım Girit artı Bulgaristan göçmeni.
Sen mübadilsin, biz muhaciriz. Sen hem mübadil hem muhacirsin. Evet, evet, evet. Aynen öyleyim. Şimdi düşünüyorum, benim babaannem 1905 Selanik doğumlu. Büyükbabam da aynı şekilde. Aynı yaştalar ve aynı yer doğumlular.
İkisi de aslında Rumca'dan Osmanlıca'ya, Osmanlıca'dan da sonra Türkçe'ye geçmişler. Babaannem Cumhuriyet gazetesi okurdu mesela sürekli. Yani yeni alfabe öğrenmiş, Türkiye'ye gelmiş, yepyeni bir hayat kurmuş, başka bir yaşama geçmiş. Bu bizim ülkemizde zaten o kadar çok yapılmış ki. Bunun hikayesi bizde çok var. O zaman ilk kitabımız Emanetçeyiz mi olsa acaba? Öyle yapalım. Biz onu sanki... Evet, daha önce konuşurken sonraya atmıştık ama... Şifa aradığımız ilk kitabımız Emanetçeyiz. Emanetçeyiz. Kemal Yalçın'ın kitabı gerçekten müthiş bir kitap. Çok etkileyici. Bir kere şimdi şöyle... Denizli'nin Honas köyünden Kemal Yalçın, onun dedesine galiba... Oradan sürdürülen, yani daha doğrusu gönderilen, Yunanistan'a gönderilen mübadeleyle Rum aile...
Kızlarının çeyizini bırakıyor. Diyorlar ki biz bunu geleceğiz, geri alacağız. Elbet geri geleceklerini düşünüyorlar oraya giderken. Her göçmen gibi. Her göçmen gibi. Bir gün döneceğiz. Evet, ya bu çok üzücü bir tabii hikaye değil mi? Yani insanın kalbini kırıyor. Kendi yerinden, yurdundan kalkıyorsun, gidiyorsun. Dilinden kopuyorsun, toprağından kopuyorsun. Kabul dönmek istememi var orada tabii. Ya bir gün döneriz herhalde. Bir daha da dönmeyecek halimiz yok falan diye. Ama öyle olmuyor işte. Tabii ki dönmüyorlar. Kemal Yalçın bunu bir miras olarak alıyor, öyle değil. Ve o çeyizi... Kafaya takıyor yani. O çeyizi... sahibine ulaştırmak istiyor ve bunun için kalkıyor Yunanistan'a gidiyor, köy köy dolaşıyor. Arıyor arıyor bunları bulmaya çalışıyor. Bu hikayenin ana damarı diyeyim. Ama bu arada da 15 Rum ve 15 Türk ailesinin bu mübadele hikayelerini dinliyor ve diyor ki ben tarihi yeni baştan öğrendim.
Evet. Ayrıca kendisi de çok ilginç bir karakter. 12 Eylül esnasında bir öğretmen kendisi, Töbder yöneticilerinden biri olduğu için yurt dışına gitmek zorunda kalıyor. Ve kendisi de Almanya'da silbaştan yaparak, yazarımız Kemal Yalçın, orada bir sürgün hayatı yaşıyor neredeyse. Ve zaten bu konuya kafayı takması da o yıllarda gerçekleşiyor. Ha ben bunu gerçekten bilmiyordum. Evet, yazar olarak da efendim araştırdım, öğrendim. Kendisi de bir silbaştan yapmış olan birisi. Ve 1998'de belge yayınlarından yayınlanmış bu kitap. Bugünlerde yeni baskısı da yapılmış, sende vardır bilgisi. 1999'da Aydın Doğan roman ödülünü kazanmış. 2000 yılında da Yunanca'ya çevrilmiş. Atina'da Livanese yayınları tarafından basılmış ve Yunanistan'da da çok büyük ilgi görmüş. Görmez mi? Çok büyük bir hikaye tabii ki. Ve çok böyle göç hikayeleri aslında Silbaş'tan konusunda feyz alabileceğimiz hikayeler. Yani mesela Amerika'ya göçen insanların hikayeleri değil mi? Amerikan tarihde.
Böyle hemen Saroyan öyküleri geliyor benim aklıma. Mesela Anadolu'dan oraya göçmüş olan Ermeniler. Dünyanın her yerinden göçüp orada Amerikan ulusunu oluşturmuş herkesin aslında böyle bir silbaştan hikayesi. Amerika zaten bir silbaştanlar ülkesi olduğu için. Tabii bak mesela şu an yine aklıma geldi. Çok değişik bir şey vardır Amerika'da. Biliyorsun hani ben de Amerika'da 10 yıl yaşadım.
Amerika'ya gidince insanlar isimlerini de değiştirirler biliyor musun? Çünkü şimdi geldikleri yerden çeşit çeşit isim var. Eğer hani çok kolay söylenen bir isim değilse, benimki de mesela Aslı. Ben on yıl boyunca ne ismiydi yaşadım biliyor musun? Ashley. Yani kendiliğinden oluştu, öyle söyleyemediler. Böyle Asli dediler, Asle dediler, bir şey dediler. Bir Arnavut Şivarzenegür değiştirmemiş ismini.
Ama onun değiştirmesine gerek yok. Arnie de geç yani. Onlar şanslı. Ama mesela Filipinli geliyor, onun ismi tamamen farklı. Taylandlı geliyor, Tay yani. İsmi tamamen farklı. Hep değiştirirler. Şimdi bundan daha, daha Sid baştan bir şey varmış. Evet, ismini değiştiriyorsun artık yani. İsmini değiştiriyorsun. Yeni isim alır. Bütün İskenderler mesela Alexander olur orada. Hepini bir hayata başlar. Tabii bunun şey, edebiyata yansımış tarafı çok.
Kemal Yalçın diyor ki hem Yunanistan hem Türkiye tarafında toplam 13-14 milyon mübadil yaşıyormuş günümüzde. Yani mübadil torunlarıyla beraber falan aile yani. Çok büyük bir rakam bence. Sizinkiler toplam iki tarafta 13-14 milyonlarmış. Ve tabii kitap iki tarafta da çok büyük ilgi görmüş bu kesimler arasında. Ki nitekim ben de senden öğrendim zaten bir mübadil ailesi çocuğu olduğun için. Şimdi İzmir'de bu kitaplar çok böyle önemsenir. Ben İzmirliyim ve... Sadece o değil, aslında İzmirli kendi kendine kendi hikayesini yazıp, basıp sadece ailesine dağıtan da çok vardır, biliyor musun? Yani bir Neslişah Hanım vardı mesela, şimdi hatırlayamadım soyadını. Onun böyle çok güzel aslında kitabı vardır falan. Yani kendi kendine insanlar, çünkü bu hikayeleri anlatmak istiyor. Bir köklere dönüş... Evet, tabii dinleyen de yok. Şimdi bir yayın evine ulaşmak kolay değil. Kendi yazıyor, basıyor. Kendi en azından eşine, dostuna dağıtıyor.
Evet, bu gerçekten çok enteresan. Ben de Filibya'ya gittiğim zaman aynı şeyleri hissetmiştim. Peki, Kemal Bey'in emanet çeyiz kitabında nasıl bir şifa arıyoruz, aramalıyız? Sayın Ashley. Bir dakika, bunun üstüne daha bir şey söyleyebilir miyim? Yani ne diyebilirim ki? İşte bu insanlar, ben en azından kendi aileme dönüp bakıyorum. Bu insanlar kalkmışlar, gelmişler, yepyeni hayatlar kurmuşlar. Demek ki oluyormuş. Yeni bir dille. Yepyeni bir dille. Bak, düşün, tanıdığın yok, komşun yok.
Mesela bu işte Kemal Yalçın anlatıyor, bu diyor bizim bahçe komşumuzu, bu bahçe komşumuzu, bu bahçe komşumuzu. E bunlar geliyorlar, bunlara bir ev veriliyor tabii. Bizimkilere de bir ev verilmiş. Bir ev veriliyor, bunların evet bir bahçesi de var, komşu momşu bilmiyorlar. Elsin yani, el. Üstelik babam hep anlatır yani, kabul görerek de gelmiyorlar. Yani sevilmiyorlar da. Tabii Yunanlı diyorlar buraya gelenleri, oraya gidenleri Türk diyorlar Yunanistan'da. Bundan daha ben müthiş bir sil baştan motivasyonu olacağını düşünmüyorum. Gerçi dinleyicimizin ne anlamda sil baştan yapmak istediğini tam olarak bilmiyoruz. Ama bu kitabın içerisinde baktığım kadarıyla hem çok tatlı hikayeler var hem de aşırı acı hikayeler var yani gerçekten. İç yakan hikayeler de var çok fazla. Fakat bu insanların bunu başarmak için gösterdikleri dirençten insan feyze alarak bir sil baştan hikayesi neden yazmasın kendine? Ben öyle düşünüyorum. Aynı zamanda ruhuna da bir şifa verici olabilir. Evet. Amerikan Edebiyatı'nda da bu çok var. Yine sil baştan hikayeleri işte dediğim gibi yepyeni isimler, yepyeni bir hayat. En iyi yapanlardan biri bunu çağdaş Amerikan Edebiyatı'nda değil Amy Tan.
Geçtik ikinci kitabımıza, desene. Ha ben geçtim ya. Evet tamam, şahane. Mutfak Tanrısı. Evet, Mutfak Tanrısı. Amy Tenant'in bu arada bütün kitapları böyle, Joy's Luck Club diye bir kitabı vardı, sonra o film de oldu. Talih Kuşu diye Türkçe'ye çevrilmiş. Ha, o mu o? Tamam yani ben onu İngilizce zaten okumuştum. Wayne Wang çekmiş hatta. Benim çok sevdiğim bir Çin asıllı Amerikalı yönetmenmiş. Peki seyrettin mi? Seyretmedim, hayır.
Ben Amerikan Kültür Edebiyatı mezunuyum. Aynı zamanda sinema dersimiz vardı ve sinema kritiği, eleştirileri, senaryo yazımı dersimiz vardı. Ben bu filmi o zaman orada seyrettim. Kitabı da ayrıyeten okuduk. Filmle nasıl gidiyor, paralel mi gidiyor falan filan diye.
Çok güzel filmdir gerçekten, o da zaten böyle bir hikayedir. Şimdi bunlar genelde Amy Tan'ın karakterleri, Çin'den Amerika'ya gelmiş... Kadınlar. Kadınlardır. Ve genelde bunların bir kızları olur ve bu kızlarıyla hep böyle bir yüzleşme, önce bir zıtlaşma, bir anlaşam ama... Çünkü şöyle bir şey vardır, bu mutfak tanrısında da olduğu gibi anne geçmişini saklamaktadır. Mutfak tanrısında karakter, anne karakteri 1949 yılında Amerika'ya geliyor. Komünizmden kaçıyor. Komünizmden kaçıyor. Çin asıllı bir Amerikalı askerle evlenip Amerika'ya gelmiş. Ama aslında oradan, ondan önce zaten bir şeyi var. Feci bir evliliği var. Feci bir evliliği var. Zaten ayrıca yıkıcı bir hayatı var. Onu bırakıyor. Oradan Amerika'ya geliyor ve bundan Amerika'da doğan kızına asla bahsetmiyor. Pearl. O kadar sil baştan yapmış yani. O kadar sil baştan yapmış.
Böyle, annesi arasında bu yüzden aslında sürekli bir iletişimsizlik var. Hatta bunun çok güzel bir yorumu da var. Şöyle, yani bizim çok kıymetli bir hocamız vardı, Semiramis Yagoğlu. Bir semantics hocası, müthiş bir hocadır. 9 Eylül'deydi. O çok güzel böyle analizler yapardı, bize de onları anlatmaya çalışırdı, yapmaya çalıştırırdı.
Şimdi eğer sen karşındaki insanın geçmişi hakkında hiçbir şey bilmiyorsan... ...onu tam olarak anlaman mümkün mü? Mutfak tanrısındaki karakter... ...1949'da kalkmış gelmiş, geçmişinden hiç bahsetmiyor. Sanki orada mantar gibi bitmiş gibi davranıyor. 90'ların başında geçiyormuş roman bu arada. Ve hani kızıyla aralarındaki iletişimsizliğin nedeni... ...aslında kadının sil baştan yapmış olması. Evet. Bu da tuhaf.
Ve sonra aslında kadının çok yakın bir arkadaşı, yanlış hatırlamıyorum, mesela Winnie de adı. O diyor ki hayır kızına geçmişini anlatmalısın. Ayrıca kızında başka bir problem var, şimdi söylemeyeyim. O da onu annesinden saklıyor çünkü aralarında bir iletişim yok.
Ama öyle de bir geçmişten geliyor ki kadın tabii bunu nasıl anlatacağını insan bilemez. Bir taraftan İkinci Dünya Savaşı'nın acıları var. Japon işgaline uğramış olan Çin'de kadınların maruz kaldıkları vahşetler var değil mi? Tarihin en karanlık sayfalarından bir tanesi. Bir taraftan ondan sonra Mao'nun komünizm devrimini yapmasıyla ortalık iyice bir karışıyor.
O sırada oradan acı dolu bir evliliği var, yani zulme uğradığı bir evliliği var ve buradan kaçmış Amerika'ya gelmiş, Çinlere, Amerika, Nire diyelim. Burada yeni bir hayata başlamış, çocuk sahibi olmuş. Şimdi ben nereden tutayım da anlatayım, bunu çocuğa diye düşünmüş de olabilir tabii ki. Zaten hani o kadar travmalı bir şey, kendini unutmak da isteyebilirsin, anlatmak istemeyebilirsin. Tabii unutmak da bir savunmadır yani çünkü.
Ama işte bu da yine güzel bir silbaştan hikayesi. Yani bu yapılabilir hala. Yazarın kendisi de öyle. Aslında yazarın kendisinin ailesi. Pardon öyle. O da aslında Çinli göçmen bir anne babanın çocuğu olarak doğmuş. Bir de anne babalarımızı zaten asla yüzde yüz tanıyamıyoruz. Çünkü onların aslında geçmişini tam olarak bilmiyoruz. Yani bize ya doğru düzgün anlatmıyorlar ya bizim öğrenmemizi istedikleri şekilde anlatıyorlar. Ve bizim çoğu zaman anne babalarımız arasında tanık olduğumuz sorunlar...
Biz doğmadan önceki bilmediğimiz şeylere dayanıyor. O yüzden de aklımız ermiyor. Lan diyoruz ya niye bunlar şimdi böyle oldular? Hiç de ortada bir şey yoktu falan. Oho biz doğmadan önceki kim bilir hangi maraza dayanıyor bu. Bu arada kitabın gerçek adı Mutfak Tanrısı'nın Karısı. Evet. Nedense Mutfak Tanrısı diye bunu çevirmeye uygun görmüş Yeğen Evi dilimize. Çünkü her şeye göğüs geren, yaptığı iş için hiçbir zaman takdiri görmemiş... ...ama hala güçlü olan bir kadınmış. Çin kültüründeki mutfak tanrısı Zajun'un unutulmuş karısı. Baş kahraman Vini'ninkine benzeyen hikayesiyle... ...bu mutfak tanrısına ve karısına bir gönderme olarak. Evet, yani zaten aslında orijinalinin ismi bir gönderme ama... ...şimdi Türkçe'de bunu öyle yapsalar mutfak tanrısının karısı... Karıştırmayalım fazla.
Bir yerde açıklamaları da gerekecek falan. Gerçi kitap içinde zaten geçiyor da hani ne bileyim herhalde o yüzden... Çin kültürü bize uzak olduğu için hani mutfak tanrısı diyelim. Halbuki amaç bu ya bu kitapları okurken. Zaten o kültürü biraz tanımaya çalışıyorsun. Evet. Çok yüklenmeyelim okura demişler. Ama bu kitapta nasıl bir şifa arıyoruz? Gene göçmenlik ve sil baştanlık.
Evet ama her seferinde de sen yani niye bana bunu soruyorsun Tuna? İşte anlattım. Ben burada şeyin sesiyim. Nedir ya? Ben burada soruyor soran dinleyicimizin sesiyim yani. Dur zaman. ben Bir olayım o dakika ben olacağım o zaman. Senin çok bahsetmek istediğin bir şey var, kitap var. Hayrola?
Hadi bakalım Robinson Crusoe ki, bak Allah için sen bahsedeceksin ama Robinson Crusoe benim bu hayatta yazar olmama sebep olan iki kitaptan biridir. Biliyorum öbürü de Moby Dick zaten. Hayır öbürü Moby Dick değil, öbürü Mark Twain yazar olarak. Pardon. Moby Dick sonra bunların devamı olarak geliyor. Ben bu hayatta ilk olarak ciddi bir şekilde... Zaten sana yaralmak için ben Robinson'u seçtim, seni sevdiğimi bildiğimden dolayı.
Evet, sen o zaman ben şimdi kendime hiç girmeyeyim, sen anlat bakalım. Ayrıca kitabın orijinal adı birazcık daha uzun. Yortlu bir denizcinin kendi kaleminden deniz kazası ile düştüğü Amerika sahilindeki Oronake Nehri ağzındaki ıssız adada 28 yılını geçirirken yaşadığı serüvenler ve korsanlar tarafından kurtarılması. Ah bu Fransızlar! Diye bir ismi var kitabın. Ayrıca Robinson Crusoe Almanmış. Ben bunu yeni hatırladım. Yani Alman asıllı bir İngiliz. Gerçek soyadları da Kreuzner. Sonra İngiliz olunca Cruzo ismini almışlar. Hani ıssız adaya düşen yanına hangi üçeyi alırsın falan esprisi vardır ya. Şimdi orada tabi...
Şöyle kısaca da bir şey var, adaya kadar yaşadığı başka maceralar da var beyefendinin aslında. Bu rahat batıyor kendisine İngiltere'de aslında orta halli ve huzurlu bir ailede yaşarken. Sil baştan yapacağım lan ben diyor. Sıkıcı hayatını terk edip bir arkadaşının babasının gemisiyle açılıyor. İşte o zamanın sömürgeci cesur ruhunu temsil ediyor kendisi batılıların.
Şimdi önce faslı bir denizcinin eline düşüyor. Köle olarak satılıyor. Bazı kaynaklarda Türk olduğu anlatılıyor. Denizcinin sonunda da bununla da yetinmiyor. Brezilya'da şeker kımışı yetiştiren zengin bir çiftçiye dönüşüyor. Sonra gene rahat durmuyor. Köle ticareti yapacağım ben diyerek Afrika'ya doğru yola çıkıyor. Arkadaşları ve orada gemi batıyor işte ıssıza diye düşerek Allah'ından buluyor. Yani diyelim. Ve orada 28 yıl geçiriyor hikayeye göre ve Cuma yani ikinci karakter son dört yılında görüyor hayatını Robinson'un. Bir şey söyleyeceğim ben bunu hiç hatırlamıyorum yani. Ben de hatırlamıyordum yani okulda okuduğum için şimdi de 24 yıl yalnız başına takılıyor adada. Son dört yılında Cuma ile karşılaşıyor. Bu acaba girişinde var mıydı? Ya ben kitabı bir daha şimdi okumak istemiyorum. Çok uzun zaman önce okumamıştım. Ya bu aslında öncesi sonrasıyla bir de kitap çok tutuncu devamını da yazmış ondan sonra. Adadan kurtulduktan sonra Çin'e, Rusya'ya falan filan gidiyor. Ama onlar çok böyle sömürgeci ve diğer uygarlıkları küçümseyen bir tarzda yazıldığından dolayı bu ada hikayesi kadar popüler olmuyor. Öncesi de olmuyor. Yani ada hikayesi aslında. Şimdi ada hikayesinin popüler olmasına... Nedeni sil baştan olması. Sıfırdan hayat inşası. Hatta o kadar sil baştan ki, ateş yakıyorsun, ev yapıyorsun. Cilalı taş devrini yeniden yaşıyor. Evet, yeniden yaşıyor. Alet yapıyor, balık falan. Bunlar tabii insanın aslında sürekli dönmek istediği... Köklere dönüş. Genlerimizde bizi çağıran zaten meseleler. Yani biz zaten oraya dönmek istiyoruz. Biz zaten bir mağaranın içinde huzur buluyoruz. Çünkü o herhalde bize bir ana rahmini falan hatırlatıyor. Onun haricinde... Doğaya dönüş de var. Doğaya dönüş. Çünkü evrim belki de bizi çok mutlu etmemiş bir şey, bilmiyorum. Yani evet, yaşam kalitemiz çok artmış ama yine de oraya hep böyle bir dönmek istiyoruz. Hay evrilmez olaydık.
Dediğimiz anlar oluyor. Ya şey işte hani bir adaya düşüp sonra hatırlarsın bir de Tom Hanks'ın oynadığı bir film vardı. Evet. Adını şimdi hatırlayamadım da o da mesela bir Robinson Crusoe'nun hikayesiydi. Marslı vardı mesela romanı yollaması. Marslı bravo. O da bir Robinson hikayesi. Mars'ta tek başına kalan bir bilim adamının. Evet. Orada botanikçilik yaparak kendine bir dünya kurması.
Güzel bir şey geldi şimdi, bir noktaya getirdin konuyu. Robinson Crusoe'da da, Mars'a da hepsinde aynı şey var. Elindekiyle hayata devam etmek. Şimdi ben o zaman bu dinleyicimize, soruyu soran dinleyicimize şunu söyleyebilirim. Yani sil baştan yapmak istiyorsunuz. Şu an bulunduğunuz noktada elinizde ne malzeme var, buna bakın. Bir de esnek olun.
Evet, adaptasyon zaten bizim aslında en önemli özelliklerimizden biri, insan türünün. Başka türlü biz adapte olmayı beceremeseydik zaten evrimleşemezdik. Bravo. Yani bir yerde kesilir giderdi bu iş. Dinozorlar gibi olurdu sonumuz maazallah. E tabii ama biz gerçekten tuhaf bir yaratığız yani. Hani aklımız, fikrimiz, beynimiz var diye diğer türlerden ayrılıyoruz. Evet, bu adaptasyon beynin bir getirisi mi bilmiyorum zekanın bir getirisi mi?
O bir dialektik aslında, adapte oldukça zeka sartıyor, zeka sarttıkça adapte oluyor yani. Evet, bir döngü şeklinde. Biz adapte olduğumuz için zaten devam edebiliyoruz. Bu şu demek, yani bir dönem hiçbir şey yokken yaşanıyor, sonra bir ateşle yaşanmaya başlıyor. Sonra bir işte taş, onlardan bir şeyler yapmak vesaire. İnsan adapte olabilen hayvan diyebilir miyiz yani? Bu dendi galiba.
Denmiştir canım, en akıllı ben değilim sonuçta. Yani şöyle, eğer denmediyse bence bravo, hemen buradan bunu yayalım. Homos adaptus falan gibi bir şey vardır kesinlikle. Evet, ben zaten çok zeki olduğunu düşünüyorum ama gerçekten bu daha önce denmediyse, şunu hatırlayamıyorum.
Burada da bir katkımız olsun. Lütfen. Bu durumda elimizde var olanla hayatı yeniden şekillendirebiliriz. Ben hani Amerika'da da onu yapmıştım. Ben Amerika'ya gittiğimde hiç tanıdığım yoktu. Bir tane akrabam yok, bir arkadaşım yok, hiçbir şeyim yok. Aslında birisiydi baştan.
Ve orada elimdeki malzemeyi kullanarak ne varsa elimde, onunla kendime yepyeni bir hayat kurdum. Hatta işte ekonomik kriz Türkiye'de şimdi yaşanıyor. Geçtiğimiz aylarda sonradan orada edindiğim çok yakın Amerikalı arkadaşlarım bana şöyle dediler arayıp. İşte Ashley.
Ashton Parker. Dönmeyi düşünmez misin? Lütfen dön. Bizim evimizde kalabilirsin başlangıçta. Ve sen bir kez yeni bir hayat kurdun, bir daha kurabileceğine eminiz. Gelmeyi düşünmez misin? Aslında öyle bir şey yani. Elindeki malzemeyle yeniden bir hayat kurmak. Bu ayrıca çok zevkli bir iş.
Becerebilere sende böyle bir yeti var demek ki. Ben çünkü seviyorum şeyi, o bu zorluğu seviyorum. Hayatta hani böyle şey diyorlar ya Alzheimer olmak istemiyorsanız yeni bir dil öğrenin. İşte yeni bir yetenek edinin. Zihni sürekli çünkü şey tutmak gerekiyor, aktif tutmak gerekiyor. Ben de üç kere hayatta sıfırdan başlamış bir öğretmen tanımıştım. Emanetçiyiz, kitabının yazarı gibi. 12 Eylül sonrasında yurt dışına kaçmak zorunda kalan işte sosyalist aydınlardan bir tanesi. Çok gençken tanıştığım bir hanımda bana demişti ki, ben üç kere sadece tek bir bavullu hayata sıfırdan başladım. Bu beni çok heyecanlandırıyor mesela. Gözler parladı evet. Evet, gerçekten. Çünkü ben de bir bavulla, evet, Amerika'ya gerçekten bir bavulla gittim. Tek bir bavulla. Tabii o zaman yaşım çok gençti. 26 yaşındaydım.
Hani şimdi aynı şekilde hissederim ama zorlanırım diye düşünüyorum. Çünkü yaşla beraber işte beyin elastisitemizi kaybediyoruz. Daha böyle sınırlı düşünmeye başlıyoruz. Yaşla beraber elastikiyet kazanmak da bir gerçek. Çünkü gençken insan daha muhafazakar oluyor. Hayır işte yaşla beraber beyin elastisitesini kaybediyor bilimsel olarak.
Biz artık eskisi kadar aslında geniş düşünememeye, esnek düşünememeye başlıyoruz. O yüzden bir yaştan sonra insanlar oldukları yerde duruyorlar. O yüzden bir yaştan sonra insanlar şey diyorlar, ben sadece şununla arkadaşlık edeceğim. Ben de aynı fikirdeyim. Aman abi bir şey değişmesin. Yani hani o Facebook'ta var ya böyle hani hepsi bir yorum koyuyorlar, hepsi altına evet harika, bravo falan. Bir kişi orada çıkıp şey demiyor mesela. Ya ben öyle düşünmüyorum. O demiyor değil, korkusundan değil. Sen etrafında öyle insanlar biriktirmeye başlıyorsun bir yaştan sonra. Olayımız bu. Ama ama sevgili Aslı, sevgili Aslı. Şimdi ya bu durumdaki birisi sil baştan yapmak zorunda kalırsa ne olacak? Zaten aslında mesele o. Yani büyük cesaret gerektiriyor.
Çünkü genç birinin silbaştan yapması bir anda daha kabul edilebilir bir şey ama bize bu soruyu soran dinleyicimiz acaba kaç yaşında silbaştan yapmak zorunda kaldı? Yok, ben orta yaşa geçmiş olduğunu tahmin ediyorum işin doğrusu. O zaman daha da bir şey, mesela Refik Halit Karay. Buyurun, buyurun. Refik Halit Karay, hayatı boyunca silbaştanlar yaşamak zorunda kalmış olan Türkiye Edebiyatı'nın çok nadide bir kalemi. Benim çok sevdiğim bir yazar. Benim de çok sevdiğim bir yazar. Müthiş bir yazar ya, çok aşırı keyifli kitapları var. Fakat siyasi olarak sürekli yanlış ata oynadığı için. Herkes tarafından kovuluyor değil mi? Hem Abdülhamit'le hem iddiatçılarla hem de Atatürk'le başını belaya sokmayı başarmış olan tek yazar belki de. Yani başka bir örneği var mı bunu bilmiyorum. Sürülüyor değil mi habire bir yerlere? Sürülüp duruyor. Yani iddiatçılar Sinop'a sürüyorlar, Çorum'a sürüyorlar, Ankara'ya sürüyorlar, Bilecik'e sürüyorlar. Ondan sonra işte Atatürk cumhuriyet karşıtı ve milli mücadele karşıtı olduğu için
Beyrut'a ve Suriye'ye sürüyor. Fakat her şartta yeniden hayatına başlamayı ve bundan zevk almayı bilen birisi. Hatta işte Anadolu'ya sürüyorlar. Oradan memleket hikayeleri kitabıyla dönüyor. Yurt dışına Beyrut'a sürüyorlar. Gurbet hikayeleri kitabıyla dönüyor. Aynı şey değil mi? Biraz önce söyledim. Yani elindeki malzemeyi madem öyle.
O geldiğin ya da zorla getirildiğin belki kendisine geldiğin nokta elindeki malzemeyi kullanacaksın. Benim elimde ne malzeme var? Şöyle kendisini şöyle ifade ediyor. Evet, seni desteklemek için söylüyorum. Ben epikürgen yaratılışta bir insanım diyor. Yani zevklere düşkünüm. Tabii aşırı mertebe olmamak şartıyla kadın severim, eğlence severim, iyi yemek severim ve bunlardan aldığım küçük zevklerle hayatımı sürerim. Esasen diyor bedbin yaratılışta birisi değilimdir. Aynı zamanda Galatasaraylı abimiz kendisi. Öyle mi? Ben bilmiyordum Galatasaraylısıyım. Gerçi bitirmemiş. Tabii onu da orada da rahat durmayıp okulda da bitirememiş ama sonuçta o da işte mektepten...
Yetişme ve hatta bir söz varmış o zamanlar Yakup Kadri aktarıyor diyor ki Refik Halit güzel yatsın mı istiyorsunuz onu sürgüne gönderin diyor. Yani acaba benim, ben hep şunu düşünüyorum, biliyor musun? Benim yazar olmamdaki sebep hakikaten küçüklüğümün bir nevi sürgünde geçmesi midir acaba? Ben de böyle çok Anadolu şehirlerinde mecburiyetten dolaştım. Ailemin işi gereği, memur çocuğuyum. Ve gerçekten bir noktadan sonra hani yazmaktan başka bir çarem kalmadı. Ne yapayım bari? Oturayım da şu gördüklerimi yazayım diye. Ama Allah sana yazar olasın diye bir hayat kurgulamış sanki.
Ya evet, biraz da öyle. Zaten böyle hani Wikipedia'da falan böyle öteki yazarların yani eski yazarların oturup böyle bir şeylerin biyografilerine baktığında şöyle bir şey var. Memur çocuğu olarak Selanik'te dünyaya geldi. Oradan babasının görevi nedeniyle Erzurum'a gitti. Erzurum'dan bilmem ne. Benimki tam olarak böyle yani hakikaten. Refik Halit Karay'ın Şifa Niyetini öneleceğimiz kitabı da Bir Ömür Boyunca.
Sonuçta kendi otobiyografik notları 1900 ile 1940 arasında, 150'likler listesiyle sürgün edildikten sonra 1938'de affedilip dönüyor. Çünkü Atatürk de onun kalemine hayran. Herkes kalemine hayran Refika Halil'in de. Ve biz değiliz. Siyasi olarak başını derde soktuğu için devamlı o anlamda bir dışlanma ve sürgüne gönderilmesi var.
Ve bu kitabında da 1900 ile 1940 yılları arasındaki yaşadıklarını ta Abdülhamit devrinden düşünün İsmet Paşa zamanına kadar neredeyse İkinci Dünya Savaşı'nın başına kadar kitabında tatlı tatlı anlatıyor. Öyle bir tatlı anlatıyor ki insan zaten konudan bağımsız iyi hissediyor kendini okurken. Şimdi şöyle bir şey var tabii şöyle düşünebilir canım Allah Allah 40 yılda bir şey mi diye düşünebilir hani bunu dinleyen. Ama hangi 40 yıl? Ama hangi kırk yıl? Evet, bravo oldu. Çok önemli. Ve o zamanda yine başa dönecek olursak yaş ortalaması muhtemelen seksen beş değil. Yani elli, beş, altmışta haydi çav deyip gidiyor. Abdülhamid zamanında başlıyor Gülnep. İkinci Dünya Savaşı'nın başında bitiyor yani. Zaten onun öyle üç nesil diye de bir çok sevdiğim kitabı vardır benim. Ama şimdi hiç bahsetmeyeceğim. Refik Aile'de girildi mi? Çıkılmaz yani. Çıkılmaz. Öyle bir derya kendisi. Ben bir de o kitabı burada böyle yedirmem, çerez yapmam. Başka bir şey. Başka bir şey de muhakkak kullanırım. Bravo. Bir A'da muaşeret kitabı gibidir de o. Bak şimdi bak. Konuşturmayın beni. Saklayalım onu. Neyse şu an bana göre ben ikna ettiğimizi düşünüyorum. Okurumuzu. Evet yani ikna ettiğimizi temenni edelim en azından. Bir de Mevlana'nın bir sözünü patlatayım ben burada. Hayatın altüst oldu diye üzülme. Ne biliyorsun hayatının altının üstünden daha iyi olmadığını? Çok güzel. Evet. Mevlana da ilk mindfulnessçılarından olarak dünyanın bu konularda mutlaka bir şey söylemiştir.
Peki o zaman ben kitapların künyelerini vereyim. Açıklamalar bölümünde de bulabilirsiniz. Kitapların linklerini de orada veriyoruz. Lütfen bakınız, edininiz. Emanet Çeyiz, Kemal Yalçın, Bir Zamanlar Yayıncılık'tan. Robinson Cruzo, Daniel Defoe, Yapı Kredi Yayınları, 632 sayfa çeviren Akşit Göktürk.
Refik Halit Karay'ın Bir Ömür Boyunca adlı kitabı İnkılap yayın evinden, Eymite'nin Mutfak Tanrısı can yayınlarından 383 sayfa çevirmeni Iris Kantemir. Sizlerde sorularınız olursa lütfen bize biblioterapy at patbimedia.com.tr'den ulaşın. Teşekkürler. O zaman dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için biblio terapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.