Podcast

S1E6: Bir Kitap İstifçisinin İtirafı

Bibliyoterapi

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bibliyoterapi’nin bu bölümünde bir paradoksla karşı karşıyayız. Aslı ve Tuna, Bibliyoterapi’nin altıncı bölümünde fazla kitap alma takıntısına derman arıyor.

Aslı ve Tuna’ya [email protected] mail adresinden yazabilirsiniz.

Bölüm Künyesi:
Gustave Flaubert - Bibliyomani,
Jules Payot - İrade Terbiyesi,
Elias Canetti - Körleşme,
Zülfü Livaneli - Kardeşimin Hikayesi,
Bonus: Naim Dilmener - Obsesyon.



See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

4.308 kelime · ~22 dk okuma

Dermanı Kitaplarda Arayanların Haftalık Podcast'ı BiblioTerapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tunuk İremitçi. Maanim okuyabilir miyim? Tabii, buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasını inananlar için BiblioTerapi ne yapıyor? Başlıyor.

Şimdi sorumuz da zaten okumakla alakalı, kitaplarla alakalı. Sevgili kitap terapisti, kitaplıklarım, çalışma odam ve ofisim kitaplarla dolu. Ömrümün hepsinin okumaya vefa etmeyeceğini bilsem de almaya devam ediyorum. Kitabın sadece okunmak için alınan ve okunduktan sonra da elden çıkarılması gereken bir şey olduğuna inanmıyor. Hatta karşı çıkıyorum. Şimdi buranın altını şimdiden çizeyim, sonra döneriz.

Kitap ödünç almam ve kolay kolay da vermem. Materyalist açıdan bu bağımlılık sadece ve sadece kitaplarımla sınırlı. Terapi amaçlı olarak hangi kitapları almalıyım? Şaka şaka. Hem almamı hem de okumamı salık vereceğiniz kitaplar nelerdir? Murat Tiryakioğlu. Kendisi Murat değil, D ile bittiğinde isminin özellikle vurgulamış Murat.

Transkriptin tamamını oku

Bir paradoksa bizi salmış kendisi değil mi? Yani kitap bağımlısı olan birisine hangi kitapları tavsiye edeceğiz? Yok önerim öneri yok. Sen git biraz yat, uyu, dizi falan seyret. Ne bileyim başka bir şey yap. Bilgisayar oyunu. Bilgisayar oyunu oyna. Ama şimdi buradaki zaten hani dedim ya altını şimdi burada çiziyorum sonra geri döneceğim dediğim şey şu. Kitabı okumak için almamak buradaki anahtar kelimemiz. Kitap fetişizmi gibi mi?

Bu çünkü tam olarak bibliomanianın, bibliomaninin tanımı. Biblioterapide bibliomani konuşuyoruz. Evet. Şimdi eskiden aslında obsesif komposif bozukluk içerisinde kabul ediliyormuş bibliomania.

Bu DSM kitapçıları var, tanı kitapları var. En son DSM 4'te ve 5'te obsesif komposif diye bunun altında geçmiyor. Bibliomanya diye de geçmiyor. Fakat bütün doktorlarda bibliomanya diye bir takıntılı bir durum olduğunu kabul ediyor. Obsesyon yani. Obsesyon.

Bu benim bir dostum Naim Dilmener, ünlü müzik yazarı. Şimdi bizim hazırlığımızda yoktu, şimdi aklıma geldi. Obsesyon diye bir romanı vardır. Yani müzik yazarıdı ama en sonunda bir roman yazdı. Plak konusunda aynı şeyi, plak toplarken yaşayan birisinin hikayesi. Tamam, bu da öyle. Bir Ajda Pekkan plağı uğruna cinayet işlemeye hazır adam. Böyle bir karakter anlatmış ve yani özel sohbetimizde demişti ki, bu kadar olmasıyla bile yani bu sınırda insanlar tanıdım hayatımda. Evet.

Bibliomanya da bu ve Murat Bey'in söylediği hakikaten çok önemli bir detay. Okumasa da alıyor. Okumaya gerek yok. Şimdi bu noktada olunca... Plakları da öylemiş de dinlemese bile alıyor. Bende olsun o istiyor çünkü. Tek istediği kendisinin ona sahip olması. Bu işte bir hastalık tanımı. Bu kötü bir ruh hali midir? İyi midir? Buna şimdi bakarız birazdan. Zaten hastalık tanımı olmasa bizim kapsamımıza girmeyecek.

Şimdi bibliomanin var, tamam, o okumasan da kitabı alma yani alma hissi olsun, bende olsun, elimde olsun. Orada şey gibi yani fiziksel onun varlığını seviyor. Bir de tusun doku diye bir şey var. Tusun Doku. Evet, Tusun Doku. Japonca derkesin. Evet, Japonca. Son yıllarda fakat çok kullanılmaya başlandı. Batıda da çok yaygınlaştı. Hatta böyle Amerikalıların çok sevdiği bir kelime oldu Tusun Doku. Baktım bizde de var, Türkçe'de de var. Bu da şu, diyorsun ki ben bunu muhakkak okuyacağım ya. Yani hani okunmaz olur muyum? Okuyacağım, alacağım. Hani böyle illa ben ona sahip olayım. Hiç kimselere vermeyeyim gibi bir şey yok Tusun Doku'da.

Tosun doku da alacağım, okuyacağım diyorsun ama o kadar onlar birikiyor... ...okuyamıyorsun, o gerilim içinde büyüyor. Bu da bir şey getiriyor devamında. Bence bu daha mesela zor bir şey bibliomaniğe göre. Bir vicdansızlığı. Sürekli bir gerilim, bir vicdan, evet azabı. Çünkü yani bana çok olmuştur, bilmiyorum sana da olmuş mudur? Hani bir yazar okur olarak. Her kitap kurduğunda az ya da çok olur bence. Yani böyle hani bulaşık yıkarsın dersin ki ya şu çabuk bitsin de şundan iki sayfa okusam bari hani o günü gene de birazcık iyi hissederek kendimi kapatacağım. Evet. Hiç okumadım demeyeceğim. O kadar utanç verici bir şey ki mesela benim için. Bütün bir gün geçirip gün sonunda Allah muhafaza biri bana sorarsa bugün şey okudun mu? Ve ben dersem ki okumadım.

Ben o akşam rahat uyuyamam. Mesela bende böyle bir şey var. Bende bence tuzsuz doku var ve daha zor olduğunu düşünüyorum. Fakat bibliyomanide şimdi işte bakacağız kitaplardan başlı başına hastalık.

Evet ve ilk kitabımız eğer Biblio Mani ise... ...Gustave Flaubert'in senin seçtiğin. Bu Biblio kriminal bir romanmış. 1837'de yazılan, yani bir suç romanı aslında. Bu bakımdan da benim tabii çok ilgimi çekti. Ve bunu Biblio kriminal roman kapsamında değerlendirmişler. Evet buyurun. Evet, yok beraber konuşalım. Sen de arka planına baktın galiba.

Evet, 14 yaşında yazmış Gustave Flaubert bunu. İnanılmaz bir şey gerçekten. Adam olacak çocuk romanı yani tam olarak. Gerçek bir olaydan esinlenerek kalemi almış. Don Vincente. Flaubert'in yazdığı karakter, gerçek hayattaki ismi Don Vincente. Bir de manastırda kütüphane görevlisiymiş. Kitap çaldığı için kovulmuş orada.

Ya çünkü şey, adam hani böyle hiçbir şeye kıyamıyor. Anasırı'da kütüphane görebilirsin. Zaten gelenlere kitapları vermiyor ki, içe el vermiyor, veremiyor. Yani kimse değmesini istiyor. Çünkü bir de o zaman şöyle düşün, el yazmaları var. Evet. Şimdi bugünkünden çok büyük farkı var aslında bu işin.

Hani geçenlerde böyle konuşuldu bu NFT miydi neydi hani oraya böyle bir şeyler sanat eserleri konmaları falan filan. E şimdi şeyleri düşünüyorsun mesela yazarlarla ilgili neler yapılabilir falan diye soruldu da. Diyelim ki metnin orijinalini koyalım, el yazması olduğu zaman kıymetli ki. Yani Allah aşkına PDF'ni koyacağım ne olacak? Tabii o başka bir kavramsal tartışma zaten. Delirmiş bir keçişin sansasyonel öyküsü diyorlar buna. Evet ve o zaman bu öykü bütün Avrupa'yı dolaşıyor.

Yani öyle sadece lokal kalmıyor. Bütün Avrupa'yı dolaşarak... Manastır'dan kovulduktan sonra onu söyleyelim, Barcelona'da nadir kitaplar satan bir şey Don Vincente miydi abi? Don Vincente. Bu Don Vincente kardeşimiz gidiyor Barcelona'da nadir kitapları satan bir dükkan açıyor ama orada da çılgınlıklarına devam ediyor. Evet. Ve şehir efsanesine göre, çünkü bu bir haber yayınlanmış bir Fransız gazetesinde La Gazette des Tribunaux. Hı hı. diye bir anonim makalede bahsetmişler. İşte böyle bir adam var, kitap uğruna insan öldürüyor. İyi komşular falan diye. Ben bildiğim, şimdi şehir efsanesini geç. Bize ne? Her taraf şehir efsanesi. Ben inanmak istiyorum böyle bir adam olduğuna. Bu Don Vincente gerçekten de böyle kendi işte nadir kitapları satarken aynen romanda olduğu gibi biri gidiyor ona ve diyor ki başka biri daha var. O da nadir kitapları satıyor.

Bu şehir ikimize fazla diyor. Fazla diyor. Gidiyor ve açıkarttırma gibi bir şeye giriyorlar. Karşı taraf kazanıyor. Bu hatta İncil galiba satılan şeyde. Çok nadir bulunan bir kopyası İncil'in. Bu cinnet geçiriyor. Adamın evini yakıyor. Yangın çıkartıyor, durup dururken gidip öldürmüyor. Şimdi gidiyor, yangın çıkartıyor. Sen oradan kaç, değil mi? Kurtul. Kimse bilmez. Hayır, olur mu? Kitabı alıyor. Şimdi ondan sonra şey çıkıyor, mahkemeye çıkıyor. Mahkemede işte şey diyorlar, işte... Öyleydi, böyleydi. Senin yaptığından tabii şüpheleniyoruz. Çünkü bir tek kitabı kurtarmışsın, çalmışsın. Bunu itiraf ediyor. Yani çünkü ona itiraf etmeden de duramıyor. Evet, yani ben o kitabı kurtardım, ona ben sahibim diyerek kendini ele veriyor.

Sonra seri katillik kariyerine başlıyor zaten. İçinde yargıç, rahip, meclis üyesi gibi bir takım nüfuslu kişilerin de olduğu 9 kişi öldürülüyor. Bak ben bunu bilmiyordum. Bunların hepsinin özelliği çok nadir kitaplara sahip olmaları ve müzayede tarihleri içerisinde şey yapıyor. Sonra dediğin gibi yakalanıyor soruşturma sonunda başta masum olduğunu iddia ediyor. Fakat sonra soruşturmayı yürüten başkomiser itiraf etmeyi ikna ediyor. Şöyle ikna etmiş onu da itiraf ederse kitaplarının güvende olacağını söyleyerek. Kendisini itirafa şey yapıyor. Gustave Flaubert de senin gibi bu hikayenin gerçekliğine inanmak istemiş 14 yaşında ve böyle ölümsüz bir novelle uzun önce ortaya çıkarmış. Aynen de böyle yani kitapta tam olarak böyle yazılmış. Sadece karakterin adı Giacomo ya da Giacomo nasıl okunuyorsa. Sessiz bir hayalperesti, kasvetli ve üzgündü. Tek bir düşüncesi vardı.

Tek bir aşkı, tek bir tutkusu, kitaplar. Ve bu aşk, bu tutku içinde yandı, günlerini tüketti, varlığını yiyip bitirdi diyor Flaubert Üstad. Evet. Şimdi tamam, çok eğleniyoruz aslında. Tabii ben bu konuda daha bir saat bıraksam konuşurum. Bir de şunu söyleyeyim ama bu Don Vincente en son idam cezası alıyor. İşte 1836'da idam cezası aldığını öğrendiğinde...

kitabın kendi elinde olduğunu söylerken ki kadar rahatsız olmadığı söyleniyor. Yani idam kararı da umurunda değil adamın. Bir de en güzel tarafı da şu, kitap okumaktan hoşlanmazmış. Yani Gustave Flaubert diyor ki, kitap okumaktan hoşlandığından gerçekten çok şüpheliyim diyor kendisine. Evet, he doesn't even like it yani. Umurunda bile değil. Evet, okumayı da sevmiyor. Öyle çok okumamanın haklısı da değil. Sadece onları bir arzu nesnesi haline getirmiş ve sahip olmak istiyor kitaplara.

Şimdi peki bu burada ne önemi var? Hadi sen sor, sor. Haydi sor, sor. Burada ne şifa bulacağız Sayın Perker? Şu şifayı buluruz diye düşünüyorum. Daha doğrusu şu şeyi burada görelim. Marazı mı diyeyim? Ağrı zayı mı diyeyim? Görelim. Bu gidiş gidiş değil. Değil. Murat Bey, yani katil olmazsın. Niye? Artık zaten... Diye umuyoruz, evet. O kadar eskisi kadar hani dediğim gibi kıymetli tek elde olacak el yazması falan filan da hani yok. Zaten cinayet işlemini isteyene bahane mi yok yani? O ayrı.

Ama hani dönemlerde belirliyor ya böyle şeyleri. Fakat burada şöyle bir şey var, yani ciddi bir kişilik bozukluğu görülmüyor mu? Bir kere müthiş bir asosyallik, gerçeklerden ciddi bir kopuş, başka insanlardan kopma, değerlerinin insanın birden terazisinin şaşması ne daha değerli ne daha değil. bir kitap bir insandan daha önemli hale gelebiliyorsa illa öldürmek olarak düşünmeyelim yani diyorum senin yeğenindir küçüktür gelmiştir der ki dayı bana bu kitabını verebilir misin ama sen o kadar o konuda şey altındasın ki kendini böyle sıkmışsın ki kıskaç altındasın ki Canından can kopuyor. Evet ve veremiyorsun. Şimdi orada senin çocukla aslında çok ciddi bir ilişkinde zedelenme oluyor. Sen ona istediğin kadar onu anlat. O orada kaldı. Dolayısıyla insanı gerçekten hayattan, toplumdan, ailesinden, çevresindekilerden kopartacak boyuta geliyorsa... Benim kız kardeşim de DVD'lerini vermezdi. Çok kırılmıştım. Mesela bak şimdi sen bunu muhtemelen bugün espriyle anlatırsın. Hahaha güler geçersin. İçim cız etmişti o zaman abi. Ne yapalım? Kız senarist yani işte kıymetliymiş DVD.

Ama işte başkalarını hani dedim ki küçük bir çocukta çok daha etkili olur. Niye? Ama diyorsam karşı çıkmıyorum dediğine zaten için cız etmiş. Yazık ayol. Banu Bozkurt, Kiremitçi. Bak buradan bir açık duyuruş çocuğa bir değil diye artık kullanılıyorsa ver. Artık kullanmıyor zaten. Geçmiş olsun. Kapandı o devlet. Yani böyle bir şifa arıyoruz. Ki aslında diğer kitaplarımızda da buna benzer konu var. Buyurun siz şeyden bahsedin. Yine bir Jülpayo.

İrade terbiyesi, Cemil Meriç'in disiplin içinde çalışabilmeyi bu kitaptan öğrendim... ...diyerek iade ettiği bir kitap. İrade terbiyesini biz buraya niye aldık ve hangi şifaları orada arayacağız?

Adı üstünde değil mi? Şimdi şöyle, ben irade terbiyesini yanımda da getirdim bu arada burada. Birkaç tane not da aldım. Jules Payot, bu irade terbiyesi adlı kitabında çok uzun uzadı. Bir kere şöyle söyleyeyim, kitabın ilk yarısında şeyi anlatıyor. Pedagog kendisi zaten. Evet, daha doğrusu bak bu da çok enteresan bir konu, onu sonra belki bir gün konuşuruz da... ...ne eğitim aldığı tam olarak bilinmiyor. Eskinin böyle bir durumu var. Bazı adamlar çok kıymetliler, günümüze kadar geliyorlar fikirleriyle... ...işte kurdukları sistemlerle vesaire, bütün prestijleriyle... ...ama aslında biz bu adamların ne okuduğunu falan bilmiyoruz. Bu adamlar, o dönemin içinde sıyrılmış adamlar bir şekilde. Bu da bir 19. yüzyıl kitabı tabii o dönemde. 1894'te yazmış. Bravo, bak ben bunu hatırlamıyordum. Söylediğin çok iyi oldu. Fakat hakikaten günümüze kadar gelmiş. Bu arada ben bu kitabı zaten genç bir arkadaştan aldım. Öyle haberim oldu. O kendini motive etmek için, iradesinin olmadığını, iradesi olmadığı için de hiçbir işe kalkışamadığını, yapmadığını, başaramadığını düşünüyor. O yüzden okuyormuş bu kitabı. Ben ondan edindim. Merakımı celb etti. Sağ olsun verdi. Bir alıntı yapacaksın sanki.

Yapacağım. Yani şöyle, kitabın yarısına kadar irade neden önemlidir? Bize hayata neden bağlar? İrade sahibi olmazsak gerçekten koltukta yatan patateslere dönüşebiliriz diyor kısaca. Koltukta yatan patates görüntüsü geldi diye düşünüyorum ben şimdi de. Yani bak bu kadar güzel de çevir yaparım. İnsanın zihnini de canlandırırım.

Yani diyor ki, düşüncelerimizin istikameti bizim elimizdedir. Yangının daha fazla yayılmasını engelleyebiliriz. Söndürmenin imkansız olduğunu hissettiğimiz zamanlarda ise bazen yangının tarafında savaşmalıyız. Yani diyor ki sen tamam bir bilyovansın, böyle bir tutkun var. Kendinde bunun çok doğru olmadığının farkındasın. Bir tedirginliğin var. Nasıl vazgeçeceksin? İradeni kullanacaksın. Sonra da bazı tarifler veriyor. İşte iradeni peki nasıl kullanacaksın? Diyor ki işte derin düşünmeyle, derin düşüneceksin. Daha detaylı düşüneceksin. Sonra eyleme geçeceksin diyor.

Eyleme geçeceksin, nasıl geçeceksin bunu da böyle beş maddeyle tarifini veriyor. Diyor ki işte bilinçten faydalı bir duygu geçerken hızlıca kaybolmasını engelleyin. Yani... Bir de şey demiş, her şeye birden aynı anda faydasız bir ilgi gösterenler aslında tembeldirler diyor.

Zaten tembellik konusunu... Odaklanmayan bir çaba gösteriyorsan eğer pek çok şeyi aynı anda, bunu tembellik olarak kabul ediyorum. Bir şey söyleyeceğim. Günümüzün hastalığı gibi bir şey değil mi bu aslında? Değil dediğimiz bugün aslında. Çok dağınık ilgi alanlarına aynı tutkuyla şey yapmak. Ve hadi dur bunu yapalım mı? Bak sosyal medyada bunun bir numaralı körükleyicisi değil mi? Çünkü ilgini bir yere toplamaman için sanki her şey var etrafında.

Diyor ki zaten Jülpaio hocamızda insan kendine hakim olmanın paha biçilmez bir değer olduğunu zamanla öğrenecektir. Hayatta ne istediğimiz, ne olacağımız, hayatta oynayacağımız rol kendine hakim olmaya bağlıdır. Bu inanılmaz, müthiş yapması çok zor. Ama ben kitabı okumanın şöyle bir faydası olduğunu düşündüm. İnsan gerçekten, Eramiye Anne tabiriyle, gaza geliyor. Dur ya, ben bir kendime hakim olayım, bir irade sahibi olayım. Dur bakayım, ne yapayım? Derin düşüneyim, sonra eyleme geçeyim falan diyorsun yani. Gerçekten. Gerçekten faydası görülmüş bu kitabın. Çok, evet. Çok çok insan faydasını görmüş. Ha bu arada şöyle söyleyeyim, bana bu minvalde o kadar çok mesaj ve e-mail geldi ki. Ben biblioterapi köşesini yazmaya başladığımdan beri bunlardan çok alıyordum. Ama ilk kez Murat Bey böyle adlı adınca adeta ben bibliomanım diye bağırdı.

Tamam dedim buradan. Ama bu böyle çok geliyor. Yani alıyorum, okuyamıyorum, biriktiriyorum. Kitaplarımı veremiyorum. Bunun ne zaman bir sonu yok mu? Çok vicdan azaltıyorum. Murat Bey bibliyomanların sesi oldu. Evet, Türkiye'de bibliyomanların sesi oldu.

Bu irade terbiyesini ben hepsine gerçekten o bakımdan öneriyorum. Yani bu öyle olmak zorunda değilsiniz, bu olmak zorunda değilsiniz. Benim kendimce de bir aslında, ben kendimi hani biblioman değilse bile tuzsun doku kategorisine koyduğum için benim kendimce uyguladığım bazı yöntemler var mesela. Bunu kısacık söyleyeyim mi Tuna, vaktimizden çalıyorum ama. Tabii canım.

Şifa arıyoruz madem. Yani şöyle mesela hızlı okuma tekniklerini öğrenmek, hızlı okuma dersi alabilirler. Çünkü madem sen daha çok şey okumak istiyorsun, daha çok bilgiye sahip olmak istiyorsun, durduramıyorsun kendini alıyorsun. O zaman hızlı okuma tekniğiyle en azından şöyle bir fikir sahibi olabilirsin. Zaten hızlı okuma tekniğiyle aslında bütün kitabı tam olarak anlayarak okuyabiliyorsun. Ben bunu yapabiliyorum mesela. Edebi eserlerde de oluyor mu bu? Tabii tabii oluyor. Hani bu duyalının espirisi vardır ya, savaş ve barışı hızlı okumuş adam. Olaylar Rusya'da geçiyordu demiş. Şimdi şöyle, öyle okunacak kitap var, öyle okunmayacak kitap var. Şimdi bunun kararını vermek lazım. Sen de biliyorsun bize her hafta kitap geliyor bir yerlerden değil mi? Bir sürü yeni çıkanlar geliyor. Ben bunlara bakmak istiyorum. Geçenlerde geldi başıma Hamdi... Ay çok ayıp vallahi soyadını hatırlayamayacağım ama bir dahaki sefere muhakkak bulur getiririm. Bir kitap geldi ve işte ben bu hızlı okuma tekniğiyle başladım. Dedim ki, ooo dur Aslı dur dur dur. Burada çok acayip güzel bir şey var.

Bir vites düşüreyim dedim. Böyle dedim hızla oku geç, öyle değil. Çünkü şimdi hani bu şey gibi, yolu yol için mi gidiyorsun? Çarpı bire bastın o zaman değil mi? Çarpı üçte gelelim. Yani yol için mi gidiyorsun, varmak için mi gidiyorsun? Aynen bu ayrım gibi. Yol için gidilecek kitaplarda. Bazısı öyle. Şimdi onu ben tabii ki dinlene dinlene, dura dura okurum, bütün tadına varırım.

Ama dediğim gibi yani diğeri de bence çok etkin bir yöntem. Her kitap çünkü öyle değil. Bilgi sahibi olmak istiyorsan, özellikle eğer kurgudaşı kitap okuyorsan... ...bu da çok faydalı. Yine hızlı okuma çok faydalı. Gazetecilik kitapları için mesela. Notlar alabilirsin. Ne bileyim, beyinle ilgili nereden baksan son üç yılda yirmi tane kitap... Ben onları yavaş okuyunca bile zor anlıyorum Aslı.

Şimdi onu bir tanesini derin okuma yaparsan diğer 19 tanesini çok hızlı anlarsın. Çünkü aslında hepsi az çok aynı şeyden bahsediyor. Ufak tefek farklar var. Bir diğer önerim kendine sınır koymak. Benim mesela ayda dört kitap alma sınırım vardır. Haftada bir kitap okumayı tercih ederim. Böyle bir sınır konulabilir. Yani birkaç yöntem var. Hadi şimdi diğer kitabımıza geçelim. O zaman dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için biblio terapi ne yapıyor? Devam ediyor.

Evet, şimdi körleşmeden mi bahsetsek acaba? Evet, ondan bahsedelim. Elias Kanetti. Evet.

Elyas Kanetti'nin Ölümsüz Eseri. Şimdi 14 yaşında deminki kitabı yazan Gustave Flaubert gibi Elyas Kanetti de 25-26 yaşında bu kitabı bir yılda tamamlamış. Aslında 8 kitaplık bir seri olarak tasarlamış. Fakat bu kitap o kadar büyük bir yer edinmiş ki edebiyatta kendisinin önünü tıkamış yani. Ondan sonra daha fazla edebi eser vermeye çekinir olmuş. Tercümesinin de çok güzel bir hikayesi var. Müsaade edersen anlatmak isterim. Lütfen, bilmiyorum. Ahmet Cemal bu kitabı çevirmeni. Bir gün Oğuz Atay rahmetli Ahmet Cemal'i arıyor. Tanışmıyorlar da o güne kadar. Telefonu açıyor Ahmet Cemal'i. Sen diyor rakı içmeyi sever misin? Böyle başlıyor konuşma. Arada bir içerim diyor Ahmet Cemal. O zaman diyor seni şalgamla rakı içtin mi hiç diye soruyor. İçmedim diyor Ahmet Cemal. O zaman akşam seni bir yere götüreceğim. Kimseye söz verme diyor.

Beyoğlu'nu da bir yere götürüyor. Şimdi Ahmet Cemal hiç öyle bir yer görmedim diye bir betimlemeler yapmış falan fakat oranın Ocakbaşı olduğunu ben anladım. Ocak başına gidiyorlar, şalgamla rakı içiyorlar, çantasından bir kitap çıkarıyor. Elyas Kanettin'in Körleşme Kitabı'nı Oğuz Atay. Diyor ki ben bu kitabı İngilizcesinden okudum. Çok acayip bir kitap. Şimdi sen şöyle yapıyorsun, bu kitabın Almancasını getirtiyorsun. Ahmet Cemal Almanca'dan yapıyordu değil mi? Çeviri Almanca'dan da yapıyordu yani. Almancasını getiriyorsun ve bunu Türkçe kazandırıyorsun en kısa zamanda diyor.

Ne kadar güzel ya. İşte edebiyatseverlik böyle bir şeydir. Hiç bak orada ne ego var, ne hırs var. Sadece o kitap çevirilsin istiyor yani Oğuz Atay. Çok güzel. Fakat ne hazindir ki Oğuz Atay'ın ömrü vefa etmiyor bunun basıldığını görmeye. Oğuz Atay'ın vefatından daha sonra kitap ortaya çıkıyor. Bu arada bu bana şeyi çok hatırlattı. Karşılaşıyor, buluşuyor. Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'da böyle bir sahnesi var.

Çok Oğuz Atay tutunamayanlar sahnesi gibi bir hikaye değil mi zaten? Çok tutunamayanlar sahnesi yani arkadaşın vefatından sonra Ankara'ya gider ve orada değil mi Ankara'ya gidiyordu ve orada hiç tanımadığı işte bir adamla buluşur ve onunla içmeye çıkarlar falan. Galiba sebebi biraz da şu Ahmet Cemal yazmış bunu ve Oğuz Atay üslubuyla yazmış hikayeyi. Haa tamam yani bu o kadar bana zaten Oğuz Atay kokuyor ki. Evet yani Oğuz Atay hikayesi gibi yaz. Şimdi ben de anladım. Her şey yerine oturdu. Evet. Olaylar aydınlanıyordu. Şimdi baş karakterimiz orijinal adı day blending, kamaşma demekmiş aslında. Türkiye'ye körleşme diye Ahmet Hoca çevirmiş zamanında. Profesör Kiyen var. Profesör Kiyen bir Çin bilimi uzmanı. Evet, sinolog. Sinolog ve hayatını Çin kültürü ve alfabesi ve yazısı üstüne araştırmalar ve oradan çevirileri adamış. Binlerce kitaptan oluşan bir evi var.

Ve hayatını burada kendi kurtarılmış kalesinde kitapların ve bilimin... ...gölgesi altında yaşayıp toplumu ve kitleleriyle körleşerek yaşıyor. Ve olaylar da 1920'li yıllarda yani Weimar Cumhuriyeti. Babylon Berlin Almanyası'nda geçiyor. Benim en sevdiğim dönem. Buyurun hocam. Tarihte Weimar Cumhuriyeti. Bu bölüm bitmez yalnız. Öyle hiç 32 dakika falan düşünmeyin. En kısa zamanda şey yapacağım. Weimar Cumhuriyeti evet benim özel tutku alanım. Fakat körleşme derken de biliyorsun bir taraftan Birinci Dünya Savaşı'ndan çıkmış harap ve bitap bir Almanya var. Bir taraftan da bu harap ve bitaplıktan yararlanarak yükselmekte olan bir Nazizm var.

Bunların hiçbiri bizim profesörümüzün umurunda değil. Çünkü o Çin bilimci. Ve bir tek onunla ilgilenmek istiyor. Kendi kalesinde topluma körleşerek, hatta kendi iç dünyasına bile körleşerek o kitapların içerisinde kurmuş, hiç insanları sevmiyor, çocukları özellikle sevmiyor. Çünkü hepsini cahil ve değersiz olarak görüyor. Evinin dört odası duvardan duvara kitaplarla kaplı. Bilgiye tapan bir profesör olmakla beraber etrafında neler olup bittiğine dair hiçbir fikri yok. Bu kadar da körleşmiş. Bu yüzden zaten hani bu kitapları seçtik değil mi? Evet. Murat Bey fark edin ki... Maazallah, maazallah. İbret, ibret tablosu. Yazılmış olarak bile bu karakterler hep böyle yalnız, sevimsiz, etrafına faydası olmayan, etrafını istemeyen. Beş kuruş hayır yok kimseye.

Bu kitapla ilgili söylemek istediğin başka bir şey var mı Tuna? Üç bölümden oluşuyor. Ben de üniversitedeyken okumuştum da şimdi tekrar göz atmak güzel oldu. Dünyasız bir kafa, kafasız bir dünya, kafadaki dünya diye. Dünyasız bir kafa kısmında özellikle bu insan hakikaten gıcık oluyorsun adama yani okurken körleşmesine karşı. Ya da kamaşmasına karşı. Bence körleşme çok daha güzel bir isim bu arada. Yani kamaşmayı da anlıyorum. Evet yani o kadar hani galiba kamaşıyor ki gözleri başka bir şey göremiyor. Belki Almanca'da o daha itinliyordur ve Ahmet Hoca bunu düşünmüştür yani eminim uzun uzun. Daha sonra da yok ben evleneyim diyor. Bu iş böyle olmayacak diyor. 8-10 yıldır kendisine devamlı gelen bir hizmetçi kahya kadın var. Onunla evleniyor. Bir de miras kalmış. Çalışma zorunluluğu da yok hayatta. Yani tuzu da kuru hocamızın. Evde oturup o yüzden böyle çimbilim... Bir insan niye çimbilimci olur ki? Miras kalmış olması lazım sana zaten. Şimdi öyle de demeyelim. O birinin onu da yapması lazım. Kazandırıyor mu hocam çimbilimi?

Sonra kahya kadın bununla evleniyor ve mirasına ve evine el koymak için dalavereler çevirmeye başlıyor. Fakat gerçek hayata karşı o kadar körleşmiş ki... Profesör her şeyini, malını, mülkünü de o cahil bir okuması bile olmayan kadına kaybediyor. 1933-1931 arasında yazılmış kitap. 1935'te faşizmi ve nazizmin coşmaya başladığı dönemde de yayınlanmış. Bir Weimar Almanyası dönemi ürünü ve aynı zamanda da bu bilginin, bilgiye tapmanın, bibliomaninin

nasıl bir körleşme yol açabileceği hakkında yani faşizmi bile göremiyor yükselen bir profesör olmasına rağmen. Yani şimdi bütün hani bu anlattıklarını böyle hop damıt al Zülfü Livaneli kardeşimin hikayesi. Yine güzel bir bağlantı kurdunuz. Ama gerçekten hani böyle bunu beklemiyordum yani iki kitabın birbirine benzerliğinin tabi tema... Doğru doğru söylüyorsun evet doğru söylüyorsun. Ama senin anlatımınla çok güzel bana şey yol açmış oldun. Neydi kahramanımızın adı, kardeşimin hikayesindeki? Ahmet, Ahmet'ti. Öyle hatırlıyorum. Ben de kitabı okuyalı... Ahmet Arslan. Ha, onun notunu almadım. Uzun zaman da oldu ama kitap beni çok etkilemiş bir kitaptır bu arada. Hani şeyde... Çok beğenilmiş de bir kitap. Sonundaki o twist, o şeyi de ne olacağı onu da hissediyorum. Anlıyorum tabii okurken, biliyorum ne olacağını falan filan. O da hoşuma gidiyor. Kitabın konusu bir bibliyoman değil. Fakat şunu görüyorsun ki bir yazar...

Tuhaf bir karakter oluşturmak istediğinde ne yapıyor? İlk başvurduğu şey takıntılı olan insan resmi çizmek, karakter çizmek. Zülfü Bey bunu yapmış diyoruz. Evet. Ve genelde de bu ne olabilir? Böyle bir yandan da entelektüel bir karakter çizmek istiyorsun, takıntıları olsun istiyorsun. Ne olabilir? Oyuncak araba şeyi olmaz herhalde, evet. Ne olabilir? Kitap olabilir. Tamam mı? O yüzden kardeşimin hikayesinde de böyle kafayı kitaplarla... ...bozmuş, her şeyi böyle çok muntazaman, bütün şeyi işte demirden yanlış hatırlamıyorsam... ...özel yapılmış bir kitaplıkla dolu. Karadeniz köyünde mi yaşıyor? Karadeniz köyünde yaşıyor. Şeyden kurumsalda çalışıyormuş aslında. Sıkılmış, bıkmış gitmiş orada yaşıyor. Böyle kendi başına bir hayata çekilmiş.

Ve orada böyle kitapların arasında yaşıyor. Kimseyle konuşmak istemiyor. Her konuya göre kitabı var. Dış dünya gelip kapısına dayanıyor. Dayanıyor. Yani şöyle oluyor. Evet bir işte arkadaşı o evine gelip giden onunla sohbet eden arkadaşı öldürülüyor. Ve Ahmet mecburen dışarı çıkmak zorunda kalıyor. İşte bir gazeteci. Soruşturmayı yürüten gazeteci kadın. kadınla bir sosyal ilişki kurmak zorunda kalıyor ve işte kardeşinin hikayesini böylelikle ilk kez bir şekilde de anlatmış oluyor. Ama dediğim gibi yani hastalıklı bir karakter çizmek istediğin zaman başvuracağın zaten hakikaten birkaç yol var. Bunlardan bir tanesi mesela Biblioman.

Murat Bey'e bir ayna mı tutmak istiyoruz? İstiyorum ben, istiyorum tabii. Bir yandan da korkuyorum da yani hani bu kadar sert olmak da istemiyorum ama... Hani kendisi zaten farkında ama dünyadan kopuk biri mi bunu bilmiyoruz. Yok ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Ben işte bundan anladım ki Murat Bey kendi durumunun farkında. Bununla da tatlı tatlı biraz da... İletişimle kuruyor ayrıca yani. İletişimle kuruyor. Aslında ne kadar da bu durumdan şikayetçi olduğunu ben anlamadım açıkçası.

Özellikle daha önceki bölümlerimizde ele aldığımız insanların dertlerine göre bu tabii çok daha niş bir sorun yani şimdi daha önce. Çünkü neler neler burada ele aldık. Bence bu konuyu konuşmak çok zevkli. Çok zevkliydi. Gerçekten Murat Bey ben size teşekkür ediyorum. Biblioterapi için de güzel oldu. Bizim için de ilginç bir şey oldu yani. Bir tecrübe oldu bunu konuşmak.

Tabi Murat Bey'in ben hani bu yangınlardayım öldüm bittim mahvoldum acil bana bir şifa havasında olduğunu ben anlamadım. Ama bu dediğim gibi Naim Dülmener'in kitabından yola çıkarsak tekrar plak koleksiyoncusunu bu bir korkunç koleksiyoncu hikayesine dönüşebilecek bir şey. Evet. Yani şimdi hani diyorum ya Murat Bey nezdinde diğer dinleyenlere de ufak bir hani uyarı lambası gibi diyelim. Yani sarı ışık yanıyor, sönüyor. Kardeşimin hikayesinden de Zülfü Bey'in benzer bir şifa umuyoruz o zaman değil mi? Evet, aynı şekilde.

Bu arada bilmiyorum, sen farkında mısın acaba ara ara kütüphanenden eksilen kitapların? Yani ben mesela bugün onu fark ettim ki çünkü bir kitaplar arıyordum. Sen mi alıyorsun? Birkaç kitap var ki onlar benim değil. Ben onları senden çaldım galiba. Bende de seninkiler var, merak etme. Yani o yüzden böyle bende aslında... Kalp kalbe karşı gelir. Bir tür bir tusun doku da biraz abartmış mı onu fark ettim. Ben oğlumdan çalıyorum bazen. Neyse okuyorsak sorun yok. O zaman ben künyemizi vereyim mi? Senin de işin Gustave. Gustave Flaubert. Gustave Flaubert Bibliomanik. Sel yayınları. 72 sayfa. Ne kadar güzel bak hap gibi.

Çeviren Ayberk Erkay. Jülpeo İrade Terbiyesi. Ben şimdi şöyle bir not almıştım. Karbon kitaplar 230 sayfa çeviren Oya Işık diye. Sonra son anda gördüm. İş Bankası kültür yayınlarından da yayınlanmış. Dilerseniz ona da bakın. Elimde şu an bilgisi yok, künye bilgisi yok ama bakabilirsiniz. Körleşmenin künye bilgisi var mı sende? Var, evet. Elias Kanetti, Körleşimsel Yayıncılık, 565 sayfa, çeviren Ahmet Cemal. Zülfü Livaneli, Kardeşimin Hikayesi, Doğan Kitap, 330 sayfa. Bu kitapların aynı zamanda bilgilerini ve dinlerini... Reçeteleriniz böyle.

Bu bölümün açıklama bölümünde bulabilirsiniz. Bak, vurgulayarak söylüyorum. Çünkü neden? Geçen gün bir dinleyici şöyle yazmış. Demiş ki, lütfen bunu söyleyin kayıt esnasında. Link var mı yok mu orada? Linklerimiz var açıklama bölümünde. Kitapların isimleri var. Ben bizim orada kitapçıya gittim. Sizin kitabınız yoktu. Diyen bir şey var ya senin çok sevdiğin okur türü. Ben benim en sevdiğim okur türü.

Bir bu, ikincisi de lütfen bize e-mail ile ulaşın biblioterapi.podbimedia.com Evet, dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)