
4.602 kelime · ~23 dk okuma
Dermanı kitaplarda arayanların haftalık podcastı BiblioTerapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tuna Kiremitçi. Muallim okuyabilir miyim? Tabii, buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için BiblioTerapi ne yapıyor? Başlıyor.
Hemen sorumuza geçiyorum. On senedir tanıdığım biri var. Dönem dönem yakınlaştık ama araya başka hikayeler girdi. Şimdi yeniden dünyadaki en senkronize iletişimi biz yaşıyormuşuz gibi bir yükselişteyiz. Bununla ilgili neler okuyabilirim? Arkadaşlığımızı da çok seviyorum ama onunla ilişkiye dair hep bir merak içindeyim. Reçetenizi mutlaka ona da göndereceğim. Ezgi Yaşar.
En senkronize iletişimi biz yaşıyormuşuz gibi yükselişteyiz. Çok güzel değil mi? Hangi erkek bunu duymak istemez ki? Bunu yani aslında hepimiz yaşamadık mı? Bence her insanın hayatında böyle bir şey arkadaşlık hikayesi vardır diye düşünüyorum. En azından belki hani yıllar sonrasına taşınmaz ama küçüklükten beri böyle bir işte biz Ali ile Mehmet ile ne bileyim ben işte birbirimizle çok mu iyi olurduk? Aslında aşık olsa mıydık diye bir şey vardır yani insanın aklında. Yoksa aşık olup bu arkadaşlığı mahvetse miydik? Mahvetse miydik? Öyle de bir soru vardı her zaman tabii. Şimdi ben şöyle dedim Ezgi Hanım'a. İlk aslında cevabım şu oldu. Eğer gerçekten çok güçlü bir kimya olsa aralarında, sence, bak sorayım sana bir erkek olarak. O kimyayı bir kenara koyup gidip başkalarıyla aşk yaşamaları, ilişki yaşamaları aslında mümkün olur muydu gerçekten?
Yani böyle karar verilerek yapılacak bir şey değil tabii bu. Öyle bir çekim hissetselerdi, o girdaba kapılmış olurlardı. Ben öyle düşünüyorum. Durdurulamaz, evet durdurulamaz bir şey diye düşünüyorum. Yani aşk zaten hani herkesin artık bildiği, söylediği, yazdığı... Beyin kimyasını bozan bir delilik hali. Normal midir aşk? Değil. Hiçbirimiz zaten o hali şey yaşamıyoruz böyle efendi gibi. Ne yaptığımızı bilerek mantığı... Bilincin devreden çıktığı bir süreç tabii. Belki bu yüzden seviyoruz. Çünkü bilinç devreden çıkınca kendimizi doğal hissediyoruz. Çünkü bilinç bizi vaktiyle doğadan koparmış ya.
insanları. Şimdi bilinç devreden çıkınca kendi iç doğamızla ve tabiat anayla tekrar kavuşmuşuz gibi bir yanılsamaya kapılıyoruz ki bu da insanlığın en eski hasretlerinden biri. Biliyor musun? Aslında bak Deepak Chopra'nın bir kitabını çeviriyorum ben şu an tam meditasyon diye. O mesela tam tersini söylüyor. Diyor ki, bilinç aslında bizim çok temel kalbi duygularımızdır. Yani keşke bilincimizle hareket etsek. Yani o bilinci böyle şey gibi almıyor. Mantıklı bir şey gibi değil, daha kalp gibi alıyor. Mantık maalesef diyor devreye girer. Ve mantık bize her şeyi sorgulatır.
Neyse bu ayrı bir konu. Zihinden var. Orada terminoloji farkımız olabilir Deepak Bey'le. Çünkü ben zihinden bahsediyorum. Evet. Yani demek istediğim hani Ezgi Hanım'a da keşke karşılıklı böyle oturabilsek, bir kahve içebilsek, bir dertleşebilsek. Ben çok seviyorum çünkü öyle. Yeni tanıştığım insanların hikayelerini duymayı da seviyorum.
Durup dururken tavsiye vermeyi de seviyorum. Yani aslında hiç sevilmeyecek bir huy. Yani ne tavsiye veriyorsun sen? Ne tanıyorsun, ne biliyorsun ki karşındakini?
Ama gerçekten önce bir bunun sorgulamasını isterdim. Gerçekten büyük bir çekim olsa kasırga gibi bir şeye aşkı durduramazsın. Katar da sizi önüne savurur geçerdi zaten. Tabii canım zaten başkasına gidemezdiniz. Siz de bu soruyu zaten bize sormazdınız. Bu bölümde de biz başka şey anlatıyor olurduk. Haydi o zaman gidelim müsaadenizle. Bu bölümün de sonuna geldik. Ama şimdi öyle bir şey ki bu bir sürü kitabada konu olmuş bir şey.
Ya demek ki ben yanılıyorum o zaman. Hemen kendimi çürütüyorum. Çünkü şöyle bir şey var. Belki de gerçekten alttan alta bizi şey durduruyor. Yani o kadar kıymetli bir arkadaşlık ki çünkü. O da hep bulunacak bir şey değil. Özellikle uzun yıllardır devam ediyorsa. Hep bulunacak bir şey değil. O zaman da belki gerçekten bilinçaltın bu sefer seni durduruyor. Sen o kimyayı göremiyorsun belki de.
O kadar o da seni bir güzel çekiyor ki bilinçaltın. Ya bir dakika ben kendimi kaptırmak istiyorum belki diyemiyorsun. Çünkü bilinçaltın da şunu biliyor. Bu çok kıymetli bir şey. Bunu kaybetme. Ve bunu kaybetmemen için ben sana yardımcı olacağım.
Bilinçaltımız tarafından zaten %90 yönlendiriliyoruz değil mi neredeyse? Birincimiz buzdağının ucu gibi sanki. İşte bu mesela şeyden kuramdan kurama değişir. Yani evet, Freud amcamıza göre tabii ki bizi bilinçaltımız tamamen yönlendiriyor. Sen ne diyorsun uzman gözüyle?
Estağfurullah. Yani zaten şimdi öyle bir şey ki bu Freud'un aslında... Bak şimdi ilk kez burada söyleyeceğim böyle bir şeyi. Saldırılara açığım, eleştirilere diyeyim. Freud'un bir zorbalığı var aslında herkesin üstünde. Yıllardır böyle yani hani çok bir yüzyıldır devam eden... ...öyle kuvvetli şeyler söylemiş ve sonunda öyle bir kurama ulaşmış ki... ...insanlar onun tersi bir şey söylemeye korkuyorlar adeta. Başıma bir şey gelmeyecekse. Evet, başıma bir şey gelmeyecekse... Freud'e katılmıyor.
Öyle yani adamın gerçekten böyle gölgesi bütün terapistlerin üstünde olur mu ya? Herkes ama Freud da şöyle demişti ama yani çok özür dileyerek diyorum ki belki falan diye makaleler yazılıyor yani. Ki Freud'un kendisi de çok şiddetli eleştirilere ve saldırılara uğramış bir kuramcı değil mi? Hem öyle, bir de Freud'un aslında en enteresan yanı bana göre her şeyi denemiş. Şimdi belki de o yüzden güvenilirliği. Yani o yüzden tamam diyoruz, Freud dediyse doğru dedi. Freud her şeyi denemiş. Mesela işte psikologun kendini açması diye bir şey var. Hani hastaya ne kadar kendini açsın, açmasın. Açmasın deniliyor normalde. Hani hiçbir şey vermesin hatta. Hele psikanalize hiçbir tüyo vermesin. Freud mesela hastalarıyla karşılıklı kağıt oyunları oynamış, onlara kitap vermiş, onlarla yemek yemiş. Hani bu günümüzde düşünülebilecek bir şey değil. Bunu kendisi dibine kadar yapmış, hastalarıyla çok arkadaş olmuş. Sonra demiş ki yapmayın, bu hiç iyi bir şey değil. Denedik olmadı demiş yani. Evet, denedik olmadı. Şimdi o yüzden yani hani...
Evet bilinçaltımızın ben gerçekten bizi kontrol ettiğini düşünüyorum ama bu Deepak amcanın da işte şeyi beni çok karıştırdı kitabı. Kitaba bayılmadım ama bu şey yani bilinç konusu enteresan biz aslında her şeyi biliyoruz bence. Bu yüzden de belki bilinçaltı o aşkı yaşamasına engel olmuştur. Evet. Bize yazan dinleyicimizin diyorsun ve ilk kitabımıza o zaman geçelim. Hangisi istersin? Şifa aradığımız ilk kitap olsun. En klasiklerden gideyim mi? Jane Austen'ın En Masa. Şimdi en klasikten gitmek istiyorum. Victoria döneminin de öncesine naiplik dönemini Engiltere'nin bizi gönderiyor. İşte hangi dönemse artık. Yani ben Jane Austen'ı çok severim. Çok severek okurum. Her bir şeyini incelemişliğim de var hakkında. Yani aslında tez yazabilecek kıvama geldiğimi düşünüyorum. Ama yine de yeltenmem. O da benim gibi tersten sol eliyle yazabilen bir kadın.
Aslında Jane Austen bütün aşk hikayelerinin zaten temelini atmış kadın. Hepsini zamanında o yapmış. Biz ondan sonra onun üstüne koyuyoruz. Yani bizim hani sonrasında Reşat, Nuri, Güntekinlerimiz falan da...
Aslında oradan hani böyle batıdan çalıntı falan gibi laflar, hadsiz laflar var. Çalıntı falan değil. Ama Jane Austen her şeyin öyle bir temelini atmış ki... ...bugün bile bütün yazarlar aşkla ilgili bir şey yazdıkları zaman... ...farkında ya da değil, onun üstüne bir şey koyuyorlar. O yüzden şimdi Jane Austen Emma.
Evrensel noktaları insandaki yakalamış... Çok müthiş ve üstüne üstlük bunu süper lokal bir yerde yapıyor. Yani İngiltere'nin küçücük bir yerinde yapıyor. Ve oradan bütün evrensel ilişkiler ağını çıkartabiliyor. Çok zeki bir kadın tabii. Gençliğin kibri ve romantik yanlış anlaşılmalar üzerine bir roman olarak değerlendirilen Emma. 1816'da yayınlanmış. 1816 ne demek? Biraz sonra Victoria dönemi başlayacak. Gene sanayi devrimi kısmına girecek İngiltere ama henüz girmemiş. Henüz feodal sistem devam ediyor. A'lık var A'lık. Emma da zaten A kızı. A kızı.
By Nightly'de ağa. Köyün ağa kızıyla başka bir ağanın arasındaki arkadaşlık ve aşk arasında gidip gelen. Şimdi şöyle, Emma tam böyle cimcimenin teki. Yani zengin, şımarık, kendini herkesin işine burnunu sokmakta kendini de hak gören. Öyle şımarık bir kızcığız. Biraz da tabii daha romanda galiba yaşı daha 21 falan. 21.
Toprak sahibi seçkinlerden güzel, neşeli, zeki ve biraz şımarık bir bey kızı yani ağa kızı. Evet, evet. Ve işte onun işine karışıyor. Bunun işine, iş derken gönül işlerine karışıyor. İşte diyor ki, şu arkadaşım şununla çok iyi olur, bu bununla çok iyi olur. Çok iyi çöpçatan sanıyor kendisini. Fakat çok yazık, naif bir şey. Her şeyi birbirine katıyor aslında. Bütün sinyalleri yanlış alıyor.
Herkesin sinyalini yanlış alıyor. Kendininkini anlamıyor bile zaten. Cahıl, cahıl çünkü cahıl. Daha 21 yaşında küçücük kız. Her 21 yaşındaki insan gibi dünyadaki her şeye bildiğine inanıyor. Evet, yani gidiyor işte Frank'i başkasıyla. O diyor ki Frank şuna çok aşık, alakası yok. Şu buna çok aşık, alakası yok. Ama 21 yaşındaki insanlar dünyadaki her şeyi bilirler zaten. İnsan bir tek 21 yaşında dünyadaki her şeyi bilir. Bilmiyorum. Bunu bir düşüneyim mi? Oturayım da düşüneyim. Ben de biliyordum. 21 yaşında dünyadaki her şeyi biliyordum. E sonra ne oldu? Unuttun mu? 30 yaşına geldiğimde hiçbir şey bilmiyorum noktasına gelmiştim. Bir şey söyleyeyim mi? O bence naiflik işte. O naifliğin getirdiği bir... Herhalde o kadar açığız ki gerçeklere. O bir biliş getiriyor. Neyse. Biz tabii arkadaşlık konusuna geleceğiz. Emma ile Mr. Knightley dediğin senin öteki B olan. Knightley A. Knightley A ile Emmacık.
Bunlar arkadaşlıkları var genç yaştan beri. Knightley de 37 yaşında bu arada. 16 yaş fark var aralarında ama böyle bir... İçinden çıkamayacağımız konuları açma. Yani yaş farkına falan girersen konu başka yere gidecek. Yok şuradan diyorum. Knightley'nin daha görmüş, geçirmiş... Yani Knightley dünyadaki her şeyi bilmediğinin farkında olan bir adam. Farkında ve olgun ve ağırbaşlı ve emma böyle vıcır vıcır, vıcır vıcır bir şey. Yani Knightley beyefendi. Neyse, Knightley böyle sürekli Emma'ya şey diyor ya, ya milletin işine karışma, o öyle değil, bak bence hayır diyor, Sarah öyle değil diyor, Sarah böyle, şuna aşık diyor, ha ha sen ne bilirsin falan diyor Emma. Sonra her seferinde Knightley haklı çıkıyor. Gıcık oluyor Emma'da. Bunlar birbirleriyle aslında çok iyi arkadaşlar. Birbirleriyle vakit geçirmekten çok hoşlanıyorlar. Birbirlerinin... Şimdi burada neyi görüyoruz tabii? Başkalarına kötü gelebilecek yanları birbirlerine sevimli geliyor. İşte arkadaşlık böyle bir güven alanı oluşturuyor ya. Şimdi muhtemelen Ezgi Hanım'ın da arkadaşı da birbirlerine çok güven alanında en aptalca şeyleri söyleyebiliyorlar. Birbirlerine iyi mi geliyorlar aynı zamanda? Birbirlerini yargılamıyorlardır yani. Yargılamıyorlar, evet. Bu çok önemli bir şey. Yani ben her aptalca şeyi söyleyebilirim. Kah kah kah gülebiliriz. Aynı esprilere gülüyorlardır belki de. Belki de, yani hani... Mr. Knight ile Emma böyle. Ancak en sonda... ...artık yani Emma iyice şuurunu kaybetmiş. Mr. Knight ile başka birini ayarlamaya çalışırken... ...şeyi fark ediyor. Aa, bir dakika ya. Buna ben aşırım galiba.
Yok fark ediyor. Mr. Nightly bunu zaten biliyor. Çünkü adam işte dediğin gibi olgunlaşmış bir adam.
Ve bunlar evleniyorlar. Emma'nın olgunlaşması hikayesi aslında. Bekliyoruz, evet. Emma'nın olgunlaşması ve aydınlanması üzerine kurulu bir hikaye. Tabii Emma mesela hani bu romandan sonra bu hikaye devam etmiş olsaydı herhalde oradan ne çıkacaktı? Oradan da gurur ve önyargıdaki Elizabeth. Onun annesiyle babası olacaklardı muhtemelen. Yani bir de Jane Austen kitaplar arasında böyle şeyler de var. Yani istersen böyle kurabilirsin bir okur olarak.
Peki nasıl bir şifa arıyoruz? Ama dedim, ama dedim. Bu kitabımızda. Dedim, biraz önce dedim. Aşk mı, arkadaşlık mı ikileminde? Yani şöyle iyi biten bir hikayede olabilir demek istiyorum. Yani bir bakın, okuyun. Hani sizinkisi iyi biten bir hikaye olabilir demek istiyorum. Umut vermek istedim. Zaten hangi hikaye bitmiştir ki? Şu anda bitmiş olan bir hikaye. Bütün hikayeler biz yaşadığımız sürece ne yaparlar? Devam ederler, evet. Evet, doğru. Gelelim.
İkinci bir kitabımız var. İkinci kitabımıza gelelim mi? Tabii. Ay hangisini desem acaba? Selerini istersen.
Seller Rooney, tamam peki normal insanlar. Millenium Edebiyatı'nın süper starı, Seller Rooney'nin ikinci kitabı Normal İnsanlar. Evet, Seller Rooney İrlandalı bir yazar. Şimdi mesela dediğim ya Jane Austen hepsini yaptı zaten. Temelini attı, üstüne koy koyabildiğin kadar Seller Rooney'de tam olarak bunu yapmış bir yazar. 1991 doğumlu, çok genç. Çok genç yaşta da dünya çapında başarı kazanmış. Alınabilecek bütün övgüleri almış. Bütün ödüllere layık görünmüş.
Reklamcılar arasında bir ara çok popülerdi. Ben Seleruni okuyorum abi çok iyi ya falan dediler. Gerçekten mi? Kul görünmek isteyen Türk reklamcılarının şeyiydi Seleruni. Allah Allah. Valla hiç de imkânım var. Hiç de reklamcılarla bir işim de olmadı çok uzun yıllar boyunca. Yok senin haberin bile yoktur. Aynı hikaye. Normal insanları ben ilk okuduğumda daha Türkçe serinin almamıştı. İngilizcesini okudum. Ama Jane Austen'ın 21. yüzyıl versiyonu havası var gerçekten.
Zaten öyle. Yani bunu bu arada bir yerde de okumadım. Zannetmiyorum. Hani yazıldığıma hakkında böyle bir şey bilmiyorum. Görmedim. Çünkü genelde hani daşı kaynaklı şeyleri okuyorum, eleştirileri okuyorum. Şunun için okudum aslında Sally Rooney'nin Normal İnsanlar kitabıyla ilgili eleştirisinde. Ben kitabı okurken şunu hissettim. Ya bu tam olarak bir ergen hikayesi aslında. Bunun yetişkin dünyasıyla gerçekten alakası yok. Tam bir young adult.
Büyüme hikayesi. Büyüme hikayesi evet, ergen aşkı. Bunu alsaydı, can yayınlarından çıktı sonra, alsaydı Young Adult diye lanse etseydi de olurdu yani hiç kimse aa niye demezdi. Selinger'la karşılaştırılmış bir de Young Adult yani ergenlerin dünyasına. İç dünyalarına bakışındaki şeyden dolayı. Yani Julie Niersen diye İngiliz yazar ve eleştirmenin bir değerlendirmesini buldum. Kadın ve erkeklerin birbirlerini anlamaya çalıştıkları ancak başarısız oldukları durumların sempatik ve detaylı bir incelenmesi diyor. İngiliz yazar ve eleştirmen Julie Niersen Normal İnsanlar romanı için.
Ya şimdi şöyle, yani hakikaten bak o kadar basit bir konu. Çok yalın bir dil, çok zevkli ama sana yani okutuyor. Ama gerçekten sen de şeyi hissediyorsun yani böyle bir ergen heyecanı, hevesiyle okuyorsun. Sanırım o yüzden Selinci'yle karşılaştırılmış. Ne olacak yani bunlara? Hani çünkü Marianne ve Connell...
Biraz da zengin kız, fakir oğlan hikayesi gibi. Tamam bak, aynı hikaye, hep aynı hikaye. Meryem zengin bir kız. Kanal fakir, hatta Kanal'ın annesi Meryem'in evini temizliyor, malikanesini temizlemeye gidiyor. İşte bunların ilişkisi şeyde başlıyor, ilk böyle lisede, ortaokulda hatta başlıyor. Meryem çok içe kapalı bir kız, çok zengin falan filan ama böyle çok içe kapalı. Kanal çok popüler bir oğlan.
Ondan sonra hop yıllar geçiyor. Bunlar üniversite Trinity College'da karşılaşıyorlar. Bir bakıyorsun bu sefer... ...kanal böyle şey olmuş, özgüvensiz bir çocuk haline gelmiş. Meryem seksi böyle. Herkesi işte tavlayabilecek. Hele hele. Bir kız haline gelmiş. Bunlar böyle bir targım, bir barışık. Tam olarak aslında Ezgi Hanım'ın sorduğu, söylediği şey. Bunlar...
Birbirlerinden kopamıyorlar çünkü en çok birbirlerinin yanında kendilerini güvende hissediyorlar. En iyi birbirlerinin yanındalar. Birbirlerinin yanında güvende hissetmek çok önemli bir şey. Evet. Ve doğal hissediyorlar. Doğal hissetmek, evet. Ben en çok bunu önemserim mesela. Bir insanın yanında doğal olamıyorsan çok zor ki o zaman hayat. Bir de cinsellik de varsa bunun yanında, yeme de yanında yat. Yeme de yanında yat. Meryem'in kanalı öyleler. Yani hani cinsellik de onların hayatında gayet iyi oldukları bir alan birbirleriyle.
Böyle bir dargın, bir barışık. En sonunu söyleyeyim mi acaba ya kitabın? Şunu diyeyim, Selül Ünlü'nün kendisi de Dublin Trinity College'da okumuş. Orta sınıf aileden gelen bir genç kadın. Ve kendisini Marxist bir yazar olarak zaten tanımlıyor. Ve Marxist perspektiften bir hikaye anlattığına inanmış. Biraz sınıflar arası ilişki de var. Bak bunu ilk kez duyuyorum. Ha tabii sınıflar arası ilişki şeyde de vardır mesela işte Jane Austen'ın en ilgilendiği kumardan biri. Onlar feodal sınıftan, sanayi devrimi öncesinden gelenler. Burada da işte gerçekten bir zengin kız fakire olan hikayesi var. Burada biraz bir şey sınıf perspektifi yaratmak istemiş yazar sanıyorum Marxist. Yani Marxist açıdan kitabı şey yapan, değerlendiren bir yazı okudum da ondan bahsetmeye çalışıyorum. Doğru, doğru. Yani aslında öyle düşününce tam olarak öyle. Çünkü şimdi tabii bu ikisinin ilişkisi var ama arada çok fazla hikaye de var. Yani sosyal, toplumsal bakışla çok fazla hikaye de var ve dediğine çok denk düşüyor. 21. yüzyılda Marxist bir yazarın bu kadar büyük bir ticari başarı kazanması da... Bana gerçekten şey geldi, çok cyberpunk geldi. Çünkü Marxist değil bence tabii ki. Ne alakası var? Tanımlayarak oluyor mu bu işler? Bugün solcu olup CHP'ye oy veren insan var. Nasıl olacak? Solcu olup CHP'ye oy veren insan. Çok şeyden girdiniz. Paradigmalar üstünden girdiniz. Şimdi...
O zaman bu kitaptan bulacağımız şifadan bahsedelim biraz istersen. Şimdi ben bunun sonunu da söyleyemiyorum aslında. Aslında çok bana, mesela bana hissettirdiği yarım kalmış bir son gibi. Yani bunun devamı olur gibi. Ben öyle romanları da severim. Çünkü gerisini senin hayal gücüne bırakıyor. Hani ne olacak, ne bitecek. Tabii. Böyle Emma'daki gibi keskin bir şey bence yok.
O yüzden buradaki şifada şu olabilir yani bir bakın ve sonuna bakalım siz nasıl karar veriyorsunuz? Demek ki eğiliminiz o yönde olacakları demek istiyorum. Anlatabildim mi? Anladım. Bir de şimdi hazırlığımız dışında bir şey geldi aklıma. Aslında Emma'daki de mutlak bir son değil ki. Demin dedin işte devam etselerdi ne olacaktı diye. Hatta bir yazar Romeo ile Juliet'in devamını yazdı biliyorsun. Tarlakoşuydu Juliet.
Efraim Kişron, İsrailli yazar. Eğer bu çocuklar ölmeselerdi, evlenselerdi ne olurdu? Ne olacaktı? Beş yıl sonra işte Jüliet'in kafasında bigüdüler, kucağında bebek Romeo'ya dırdır ediyor. Romeo diyor ki, yeter kadın bu yemek niyet usus falan diye. Şuraya varmak istiyorum. Aslında bütün hikayeler devam ediyorlar. Ezgi Hanım, hikayeniz bitmiş değil. Çünkü hiçbir hikaye bitmiş değil. Evet. Her şey devam ediyor ve değişiyor.
Tabii bu böyle düşünmek çok şey değil mi, yorucu. Özellikle romanlar üzerinden. Hani biz istiyoruz ki... Bana iyi geldi aslında. Bugün hiç bir şeyin bana iyi geleceğine inanmıyordum açıkçası ama... Bu düşünce bana iyi geldi. İyi o zaman, bak ne güzel şifayı sen buldun. Kendi kendime şifa buldum. Hadi bana eyvallah. Hadi güle güle. O zaman sen bizim bir manimizi oku, öyle devam edelim. Evet, bir ara mani yapalım. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için biblioterapi ne yapıyor? Devam ediyor. Evet,
üçüncü kitabımız Neons'un Tuna. Ne istersin? Sen seç hadi bu sefer. Çünkü hep sen seçtin değil mi? Dur şimdi bakıyorum. Ya en sona mı saklayalım diyorum şeyi. Hani o var ya. Olur tabii. Onu en sona mı saklayalım? Hadi onu en sona saklayalım. Tamam oldu. O zaman yine modern çağ edebiyatından gidiyorum. Christina Lauren'ın Josh ve Hazel'in sevgili olmama rehberi. Evet ismi ayrı güzel bir kitap. Ya şimdi bunda da bana sormazsın herhalde. Ne şifa arıyoruz diye. Sen biraz anlatacaksın sonra ben soracağım.
Öyle geldik bugünlere. Bir şey söyleyeceğim. İsim çok bariz değil mi? Şimdi Josh ve Hazel. Bunlar çok tatlı, tamam mı? Hepsi Jane Austen bunların. Şimdi Josh, Mr. Knightley gibi. Daha olgun, daha naif. Hatta böyle birazcık da daha böyle kırılgan gibi falan bir çocuk. Hazel böyle tam zıpla. Çıktı. Kendi halinde. Canı ne isterse onu yapar. Yani Josh ile Hazel ilk tanıştıklarında şöyle söyleyeyim. Hazel, Josh'un ayakkabılarının üstüne kusuyor. Hani bu kadar şey dolu, zarafet dolu bir insan. Evet. Zirvede başlamışlar ilişkiye. Evet. Böyle işte kendi evcili hayvanları var. Onlardan asla vazgeçmiyor. Yani en söylenmeyecek lafı böyle çıkart diye en olmadık anda söylüyor. Aa, bu bana birini hatırlattı. Bana da hatırlattı. Aynı şeyi lafı ağzımdan aldın.
Neyse böyle hani Emma'yı alın gerçekten, bugüne taşıyın, tamam. Emma gibi bir kız Hazel. Hiç yolundan vazgeçmeyecek ve hatta işte Josh bir an diyor ki yani hani... ...hayatta çıkılmayacak bir tane kız varsa o da sensin herhalde diyor yani. Ama cümleye şöyle başlıyor. O kadar eşsiz bir insansın ki diyor. Sen zannediyorsun ki arkasından romantik bir şey gelecek, sonra böyle diyor. Yani asla çıkılmayacak bir insansın.
Tatlı bir arkadaşlıkları var, birbirlerine de böyle flörtler buluyorlar. Şey yapıyorlar işte, sen bak şununla buluş, sen bununla buluş. Flört yapmak denirdi ya ona. Öyle mi denirdi ya? Evet, bana şunu yapsana. Ha bana şunu yapsana, ay doğru, evet evet tabii. Ama flört hiç kullanmadık biz, bana şunu yapsana o. Ha şunu yapsana evet. Yöresel, sizin belki kendi yöresel dilinizde öyle deniyor olabilir. Ege yöresinde. Ege'de biz flört kullanmıyoruz, şunu yapsana. Böyle bir ilişkileri var ama işte gene dönüp dolaşıyor. Ne oluyor? Aa, aradığım insan en başından beri zaten buradaymış. Evet, mutluluğu uzaklarda mı aramışım? Evet. Ama hani bunu nasıl yapmayacaklarına dair de her yolu deniyorlar. Sormadan söyleyeyim mi? Soracak mısın? İçinde kalmasın sor. Hangi şifayı arıyoruz? Nasıl yapamayacaklarına da, yani nasıl yapmama ihtimalleri olduğuna dair... ...ama zor bir cümle, bir takım kılavuz gibi kabul etsinler. Sevgili olmamak için ne yapmalıyız? Sevgili olmamak için mesela... Aman ha, sevgili olma tehlikesi mi var aranızda? Hemen bu kitabı okuyun, durumu kurtarın. Bence aslında bak bu çok da güzel bir kitap fikri oldu şu an. Yani kişisel gelişim kitabı gibi bir kitap. Zengin olduk.
Olduk, vallahi olduk. Bak gene olduk ama biz böyle üç günde bir oluyoruz zaten. Sonra unutuyoruz. Yazsak mı bunları bir kere? Ben emeklilik duracağım, kişisel gelişim kitapları yazmak. Tamam, peki. Böyle bir şifa var. O zaman geçelim dördüncü kitabımıza. Haydi geçelim.
Diyoruz ki Reşat Nuri Güntekin diyoruz. Çalık Uşu diyoruz. Kalbim yerinden çıkacak. Evet, buyurun. Niye ben buyurayım? Sen istersen biraz anlat. Milli Mücadele romanı olmamasına rağmen Milli Mücadele sırasında yayınlanıp popüler olmayı başarmış bir roman. Yani daha Kurtuluş Savaşı kazanılmamış. Bu roman başarı kazanmış ve Tanpınar'ın dediğine göre Milli Mücadele esnasında insanlara Feride'nin kaderi çok moral vermiş. Tabii.
Feride'nin sanki mutluluğu, böyle milli mücadelenin başarısıyla biraz özdeşleştirilmiş. 1922 yılından sonra doğan çok sayıda kıza Feride ismi konulmuş. Evet. Reşat Nuri Güntekin çok büyük bir şöhret kazanmış. Çok seveni, çok kıskananı, çok çekemeyeni olmuş o yıllarda. Ama çok altın kalpliymiş bu arada. Ben bunu Necati Cumalı'nın bir şeyinde okumuştum. Yani çok altın kalpli bir adam diye bahseder. Reşat Nuri Bey'den. Reşat Nuri Güntekin'den, evet. Allah rahmet etsin. Evet. Şimdi Kamuran ile Feride'nin hikayesi. Kamuran. Şimdi Kamuran, Feride'nin teyze oğlu bir kere. Bunlar kuzenler. Bildiğin kuzen yani. Ama şimdi bak bir dakika, bir dakika, bir dakika. O dönemin şartlarında yani bunun var olduğunu biliyoruz. Bu çok yakın bir arkadaşlık aslında.
Tanıdık kuzenler aynı zamanda. Her kuzenin arkadaşı olur musun? Olmazsa bunlar olmuşlar. Biraz şartlar da onu gerektirmiş. Teyzesinin yanında Feride'nin yaşaması gerekiyor çünkü. Annesi ölmüş. Annesi yok, bir subay kızı ve sonra diyorlar ki biz bu çocukları everelim. Bunlar çok iyi anlaşıyorlar diye. Etrafta bir şey doğuyor. Evet, aslında Cameron zaten en baştan beri Feride'ye olan ilgisinin alakasını zaten hani sezdiriyor. Feride'ye değil ama. Feride hiçbir halt anlamıyor. Çünkü neden? Hadi bakalım. Dönüyoruz, dolaşıyoruz. Çünkü Feride de aynen Emma gibi. Haşere mahaşere. Aynen Hazel gibi. Haşarı mı? Haşarı bir kız. Hatta işte çalık kuşu, neden çalık kuşu? Damdösyon'da yaptığı yaramazlıklardan dolayı kendisine çalık kuşu ismi takılıyor. Evet, yani şeyde de genelde de yaramaz. Ama çalık kuşu böyle çok küçük, tatlı bir kuş. Minicik, minyon. Çok cır cır cır cır öten bir kuş. Feride de öyle. Etmemesi gereken laflar eden bir kız. Ve işte ağaçlara tırmanan, nasıl ki işte çalık kuşu daldan dala konuyor. Feride de öyle. Jen Austen eski bir. Karakter yani. Öyle tabii yine böyle haşarı bir kızdan bahsediyoruz. Ve bu çalı kuşunun bir özelliği de kuş olarak her tür zor koşula dayanabiliyor olması. Yani kar, kış kendine bir ağaç kovuğu buluyor. Orada bütün kışı sağlam geçirebiliyor. Bu da Feride'nin Anadolu'daki macerasını. Evet, yani ne kadar aslında anlamlı, derinlikli bir isim. Yani sadece yaramazlık değil konu. Eminim yani Reşat Nuri Güntekin onu da hesaba katarak... Bir Reşat Nuri kolay olunmuyor. Evet. Tabii.
Şimdi şöyle bir şey olduğunu ben düşündüm. Arkadaşlık ve dostluk ve aşk ilişkisi arasında. Şimdi aşk iki insan arasında o iki insan istese bile kopmayan bağ kuran bir şey aşk aslında. Yani iki insan birbirine aşık olduğu zaman aynı anda karar verseler bile o bağ kopmuyor. Hadi sen yoluna ben yoluna bile deseler o ilişki bitiyor mu? Bitmiyor. Şekil değiştirerek devam ediyor sadece. Evet. Aşkın arkadaşlıktan farkı bu. Arkadaşlık da biter. Hadi sen yoluna ben yoluna bir daha ölüme geldim, ölüme geldim dendiği zaman biter o dostluk. Bir dostluk bitebilir. Ama bir aşk bitmez. Şekil değiştirerek devam eder. Bazen dostluk şekline girer. İşte bazen... Düşmanlık şekline girdiği bile bazı dramatik yapılar da görülür. Ama genel roman dramasında da gördüğümüz de şu var ki... ...aşkın yarattığı kopmaz bir kader bağı var iki insan arasında. Evet, çok doğru. Arkadaşlıktan farkı o. Zaten bu soru gündeme geliyorsa...
Yani arkadaşız ama aynı zamanda aşk mıyız falan filan. Evet hocam, o bağ kurulmuş aranızda ki sen bunu mesele ediyorsun zaten kendine. Yoksa zaten bu meselen olmayacaktı sana. Doğru. Hiçbir şey hissetiyorsaydım. Bir de bunu yazmayacaktınız. Evet, doğru doğru söylüyorsun. Bak, başta söylediğimize çürütmüş oluyorsun.
Ben ikna olmayı ve ikna edilmeyi çok seven bir insanım. Ama ben de şu an ikna oldum. Şimdi Feride ile Kamran da yani hani böyle beraber büyüdükleri için onların arasında da aslında arkadaşlık olarak gelişen bir şey var. İlişki var. Hani ne arkadaşlıkları vardır ki şartlarla yenik düşerler. Bir daha sokakta görürse birbirini tanımaz neredeyse o kadar. Halbuki yani...
Çalık Koşun'un hikayesini eminim herkes biliyordur. Hani Anadolu'ya gider, gezer, orada çalışır. Ne acılar, ne kötülükler yaşar. Bambaşka dünyalar yaşar. Bambaşka dünyalar yaşar. Fakat döner dolaşır ve Kamran hala onu sevmektedir. Ve o da Kamran'ı sevmektedir. Hani dolayısıyla dediğin gibi... Evet, onu diyorum. Aralarındaki bağ kopmamıştır. Sadece şekil değiştirerek devam etmiştir. Çünkü aşkın insana getirdiği o kopmaz bağ vardır. Evet, bir şey söyleyeceğim. Burada dört tane roman inceledik. İstediğiniz kadarına da bakın, ortak bir yanları var. Dördünde de çok bariz bir özellik var. Bu kızların, bu kadın karakterlerinin... Böyle hafif yaramaz, fırlama, dilinin kemiği olmayan... Cimcime. ...cimcime tipler olmaları ve tabii çok önemli akıllı olmaları. Şimdi Feride de mesela çok akıllı bir karakter aslında. Tabii aklı sayesinde kurtulur pek çok zor durumdan. Evet, şeydeki Selen Rune'nin normal insanlığındaki karakterimiz de çok akıllı bir kız. Zaten işte o aklıyla Trinity College'a giriyor. Marianne. Marianne, zenginliğiyle falan değil.
Aynı şekilde Emma da hani aslında akıllı bir kız. Ve diğer kitabımızdaki Hazel zaten, Hazel zaten zekasıyla aslında yaşabiliyor. Yani şunu gördüm ben bu konuyu incelerken. Bu erkekler aslında böyle hani fiziksel özellikler, ay kadının işte kaşı gözü falan filan ya da her neyse diyorlar ama... ...sanki en çok akla mı tutuluyorlar? Yani akıllı olandan vazgeçemiyorlar. Evet, aslında hepimiz biz sahip bir seksüeliz. İtiraf edin, kurtulun bence.
Buna itiraf etmeden bize rahat yok hocam. Bence öyle görünüyor. En nihayetinde onları bu kadar, bu kadın karakterlere bağlayan her tür işte onların defolarına rağmen diyeyim. O kadınların o zekası, o ışıltısı yani zekanın ışıltısı. Seksi bir şey çünkü. O seksi bir şey çünkü evet. Yani işte Victorian dönem öncesinde de yaşansa, 21. yüzyıl Dublin'inde de yaşansa... 20. yüzyıl başları Anadolu'sunda da yaşansa kadına cazibe katan ve bir karşı konulmazlık katan bir şey. Ve bu kitapları okurken bence eğer hani önerdiklerimizi hepsini böyle hop bir anda alıp arka arkaya okursanız... ...muhtemelen öyle bir kadın olmak isteyeceksiniz. Ben istedim meseleyi. Ben öyle bir kadın olmak istiyorum şu anda. Çok geç mi desek yoksa belki de yaşı yok mu desek bilmiyorum Tuna. Altyapın var. Altyapın var. Zeka falan var bunda. Evet. Tamam. Olsun. Her şeyi isteyerek başlarmış. Bakalım bir sonraki hayatta. Hani dördü de çok birbirine aslına benzer kitaplar. Farklı kültürlerden, farklı yıllardan olmalarına rağmen... Evet. Farklı kategorilere konuluyor olmalarına rağmen. Ortak nokta bu. Aynı dermana ve şifaya işaret ediyorlar. Bayağı ediyorlar. Ezgi Hanım çok merak ederiz. Ne karar vereceksiniz? Ya da bir karar verecek misiniz? Zorunda mısınız bir karar vermek? Yani aşkı yaşamak. Tabii çok güzel bir şey var olan bir şeyi yaşamak. Çok güzel bir şey duyguları. Yani bir insanın yanında kendini o kadar iyi hissediyorsan, bilemiyorum yani. Hayırlısı diyelim o zaman. Hayırlısı olsun. Biz daha ne diyelim?
Bizim de etimiz ne buduruz yani. Belki bir nikah davetiyesi falan. Yani merak ederiz. Bize biraz sonra vereceğim e-mailden belki yine şey yaparsanız, yazarsanız ne olup bittiğini çok seviniriz. O zaman ben künyeyi vereyim. Tabii. Tamam, şöyle başlıyoruz o zaman. Joshua Hazel'ın sevgili olmama rehberi. Christina Lauren, yabancı yayınları. Çeviren Bilgesu Yaprak, 264 sayfa.
Normal İnsanlar, Seleruni. Canlı yayınları çevren Emrah Serdan, 264 sayfa. Çalı Kuşu, Reşat Nuri Güntekin. Tabii farklı şeylerden bulunabilir. Ben İnkılap Kitabevi, 544 sayfa olanı öneriyorum.
Ve Emma Jane Austen. Şimdi şöyle iş banka sayılarının var çeviren Hamdi Koç 516 sayfa. Fakat aynı şekilde çevirmen çevirmene karşı sevgili dinleyenler karbon kitaplardan çıkmış. Ve Ayşe Düzkan çevirmiş. İki in çevirmeni, evet. Ayşe Düzkan, bir de hani böyle kadın haklılarına katkısıyla tanınan, yıllarca saygıyla takip ettiğim bir isim. Hangi koç da İngiliz Edebiyatı'na hakim. E tabii o da çok müthiş bir karakter. Ben olsam ikisini de alır, karşılıklı okurdum. Hatta ben benim, niye yapmıyorum?
İyi efendim, bu nedir yani illa ben İngilizcesini okuyacağım? Hayır, al ikisini de oku ve bunu yapacağım. Söz veriyorum. Şu an burada söz veriyorum. Bize e-mail göndermek isterseniz, lütfen biblioterapi.media.com
adresinden gönderin. Aynı zamanda kitapların bilgilerini, linklerini açıklamalar bölümünde bulabilirsiniz. Lütfen onlara da bir göz atın. Dünya halinden sıkılanlar, ruhuna tarahlık arayanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.