Podcast

S1E10: Anneleri Kızları ve Babaları Oğulları

Bibliyoterapi

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bibliyoterapi’nin onuncu bölümünde Aslı ve Tuna, anne-kız ve baba-oğul ilişkilenmelerinden yola çıkarak kuşak çatışmalarına derman arıyor.

Aslı ve Tuna’ya [email protected] mail adresinden yazabilirsiniz.

Bölüm Künyesi:

Elena Ferrante - Napoli Romanları,
Amy Tan - Talih Kuşu,
Ivan Turgenyev - Babalar ve Oğullar,
Yakup Kadri Karaosmanoğlu - Kiralık Konak.

Bonus 1: David Eagleman-Beyin: Senin Hikayen,
Bonus 2: Dr. Norman Doidge-Kendini Değiştiren Beyin.


See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

4.890 kelime · ~24 dk okuma

Dermanı kitaplarda arayanların haftalık podcastı BiblioTerapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tuna Kiremitçi. Malum okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasını inananlar için BiblioTerapi ne yapıyor? Başlıyor.

Merhabalar, ben o zaman hemen sorumuza geçiyorum. Sevgili kitap terapisti, ben yaşını almış bir takipçinizim ve gençleri anlamakta, onlarla iletişim kurmakta zorlanıyorum. Kendi torunlarımla bu sürekli probleme dönüşüyor. Ne tavsiye edersiniz? Zerrin Hanım. Kuşak çatışmasından bahsediyoruz. En sevdiğim konu. Yani şöyle, bence bir kere her şeyden önce Zerrin Hanım'a bu soruyu sorduğu için ben çok teşekkür ediyorum ve kendisini tebrik de ediyorum. Çünkü kestirip atabilir, tamam ben böyle biliyorum, böyle inanıyorum deyip geçebilir. Farkında durumunu yani kendisi? Evet, ve şöyle bir şey var. Yıllar önce bir kitapta okumuştum. Bu David Eagleman mıydı? Bizim meşhur beyin yazarımız diyeyim. Soufflé kitabımı yazarken ilk David Eagleman'ı okumuştum. Zannedersem onun da ilk kitabı o zaman çıkmıştı. Kendini değiştiren beyin. Brain that changes itself. Belki de ilk kitabı değildi, ben o zaman tanıştım. Her neyse, o çok etkileyici bir kitap oldu benim için, çok faydalandı. Şunu hiç unutmam, şeyden bahseder, beyin elastiği sitesinden bahseder. Beynimiz elastik bir organdır, der. Eve bir elastiği sitesi vardır, bu yüzden bir sürü şeyi öğreniyoruz, orada biriktiriyoruz vs. Fakat bir yaştan sonra beyin elastiği sitesini kaybediyor.

Bu da işte bazı böyle hani ne diyeyim? Kireçlenmeye yolaşıyor yani. Evet ve bazılıklara sebep oluyor. Şöyle diyor mesela artık yaşını alan biri muhtemelen biz de öyle olacağız bu arada. Ben oldum mesela.

Transkriptin tamamını oku

Metaversi gördüğüm zaman diyorum ki Allah'tan bunu kavrayabilecek ve içinde yaşayacak kadar uzun hayatta kalmayacağım. Evet, gerçekten. Derken kendimi yakaladım oluyor. Yani çok fizyolojik bir durum aslında. Çünkü beynimiz artık müsaade etmiyor bize. Bazı şeyleri anlamaya çalışmıyoruz, kabullenmiyoruz. Ben böyleyim diye düşünüyoruz. Yorma beni diyor yani. Hatta bu yüzden aslında ırkçılık falan da yaşlandıkça artıyor. Ya da işte taraf tutma. O yüzden hani Facebook teyzeleri, amcaları var ya birbirlerine yazıyorlar, eğleniyorlar, yazıyorlar, eğleniyorlar. Yanko Odası içerisinde. Tabii. Bravo. Böyle bir terim var mı? Yanko Odası diye, evet. Ümit Alan'dan öğrenmiştim ben de. Çok güzel. Yanko Odası, sadece seninle aynı fikirleri savunan insanlarla bir araya gelip birbirini goygoylamak.

Diye tabir ettiğimiz şey. İşte bu farkındaysan daha yaşlandıkça yapılan bir şey. Çünkü artık başka fikri kabul edemiyor zaten. Beyni buna müsaade etmiyor. Tabii bu çok korkunç bir şey. Yani korkunç ama evrimleşmemiz böyle olmuş. Yapacak bir şey yok. O yüzden bu Zerrin Hanım'ın sorusu bence çok önemli. Hemen ben burada kuşak çatışması deyince Sokrates'in o meşhur şikayetini alıntılayarak başlamak istiyorum. Diyor ki Sokrates...

Günümüzün çocukları lüksü seviyor. Görgüsüzler. Otoriteye başkaldırıyorlar. Yaşlılara saygıları yok. Çalışmak yerine bütün gün lak lak etmeyi seviyorlar diyerek yeni nesilden Socrates şikayetlerini sıralamış.

Yazdıkları böyle bir taş üstüne, o zamanın zengin bir adamı tarafından kaydedilmiş mesela. Orada da hep böyle şikayetler var. Ve şeyler de var, hani tavsiyeler de var. Şöyle yapmayın, böyle yapmayın diye. Honori de Balzac da diyor ki, kuşaklar gelip geçerken yollarının üstünde rastladıkları putların artıklarını bile silip süpürür. Ve kendilerine yeni putlar yaratırlar. Evet.

Hepimiz bunu yaşayacağız. Şimdi tabii kuşak çatışması hakikaten önemli bir konu ama gerekli de bir konu. Evrim için kuşak çatışması yaşamamız gerekiyor. Yaşamazsak çok büyük sorun var. Herkes eğer, oh lay lay lom, anneler, babalar, çocuklar birbirlerini çok seviyorlar, eğleniyorlar olursa zaten çok büyük sorun var. Bu çatışma bizi geliştiriyor sürekli, bir adım ileriye götürüyor. Bir meydan okuma sonuçta eskiye karşı. Evet.

Geçenlerde çok da iddialı bir şekilde şöyle bir şey söylemiştim... ...ama iddiamın sebebi bunu da yine bir böyle bilimsel makalede okuduğum için de... ...anne kız çatışması aslında evrime faydalı olan... ...baba oğul çatışmasının bir şeyi yok bizler için. Yani evrimde bir önemi yok. Hayda!

Boş yere çatışıp duruyoruz yani. Yani siz aslında bir şey olsun diye tadı olsun diye hani aman da benim de psikolojik problemim yok demek için babanızla çatışıyorsunuz. Bunu anlatacağım yani aslında neden böyle bir çatışmanızın olmadığını. Şimdi Freudian bakış açısına göre bir hani fallosu var. En önemli mesele bu değil mi? İşte cinsel kimlikte de en önemli mesele bu. Şimdi senin babanın fallosu var. Senin fallosun var. Aslında sizin sorununuz yok.

Evet. Şimdi bizim neden sorunumuz var? Evet derken takip ediyorum anlamında. Yani evet. İnandığın için daha dur bakalım. İkna olmaya çok severim. Biliyorum. En sevdiğim özelliğin. Anne kız arasındaki çatışmaya gelelim. Şimdi bizim aramızda neden var? Şöyle ya şimdi bunlar tabii kesin midir? Ben böyle var, var, var diyorum. Freud böyle söylüyor. Anne kız arasındaki çatışmanın sebebi de şu.

Ben doğdum. Tamam mı? Anneme çok bağlıyım. Aynen oğlan çocuk da anneye bağlı, kız çocuk da anneye bağlı. Ben anneme çok bağlıyım. Hatta onu bir uzvum olarak görüyorum. Uzun süre bebek anneyi uzvu olarak görüyor. Sonra yavaş yavaş fark ediyor. Sonra bir şey fark ediyor. Onun fallosu yok.

Ve buna çok bozuluyor. Ve anneye kızıyor. Sen beni yarattın, neden bana fallosu vermedin? Yani nedir? Penis. Evet. Neden vermedin? Ve anneye zaten oradan gıcık olmaya başlıyor. Babaya hayranlığı da bu. Penis envy deniliyor buna.

Ona büyük bir hayranlık duyuyor. Onda da olsun istiyor. İmreniyor yani. İmreniyor, bravo. Olmadığı için anneye çok kızgın. Şimdi anne ile kız arasındaki çatışma buradan başlıyor. Ondan sonra zaten... Gerisini varın siz düşünün. Siz düşünün. Sizin o yüzden annenizle bir çatışmanız yok. Neden olsun? Çünkü var.

Babanla da yok, çünkü senin de var. Babanla olsa olsa bir güç kavgasına girişebilirsin. Evet, ego savaşı var orada. Evet, orada o var yani. O da ama dediğim gibi hani, evrime de bir katkısı olmayacak. Çünkü ben annemle ne kadar çok çatışırsam, o kadar bir adım önüne geçeceğim. Yeni fikirler üreteceğim demek bu.

Yani illaki, ay oh ben sokağa çıkacağım, daha özgür olacağım demek diye fikir de üreteceğim. Nazım Hikmet'in de sözü var ya ama ben ölmüş babamdan ileri, doğmamış oğlumdan geriyim diyor. Evet, tam olarak böyle. Bu arada bir şey anlatabilir miyim yine? Biliyorsun özel hayatımı anlatmayı çok severim herkese. Evet. Burada bir sen, bir ben, değil mi? Bir de herkes. Evet. Şimdi... Dinleyen milyonlar.

İnşallah. Şimdi geçtiğimiz günlerde Leyla ile yürüyoruz. Dedi ki anne ben dedi bazen hiçbir sebep yokken sana kızmak istiyorum dedi. Baya sana dedi kızmak istiyorum canım istiyor bunu dedi. Ben de dedim ki Leyla'cığım böyle yolda da yürüyoruz çıktı romantik bir an el ele tutuşmuşuz. Böyle ağaçlar falan da var onlara bakarız. Bir itirafta bulundu yani. Tabii, ben de sana çok kızmak istiyorum dedi. Ben de dedim ki, Leyla'cığım bu çok normal bir şey. Bu senin elinde olan bir şey değil. Bu hiç güdüsel. Bunu böyle yaşaman gerekiyor. Ben dedim, bunu çok iyi bildiğim için, hayatın boyunca bana kızacağını bildiğim için... ...ağzımla kuş tutsam kızacaksın, o yüzden alınmıyorum dedim. Kızdı mı? Bir de kızınca tekme atımı yuvarlar, işin kötüsü bana. Ama benim de vardı. Bir de çocuk gücüyle atıyor ya, gücü kontrolsüz güç.

Evet, o yüzden yani böyle hani en azından bu konuda anlaşmamız iyi oldu. Yani sen bana kızacaksın, saçma olduğunu o biliyor. Ben biliyorum ama ben sana darılmayacağım bu yüzden. Ben sana küsmeyeceğim bu yüzden. Ama hani çok da şey abartmazsan sevinirim gibi aramızda bir şey geçti. Şimdi o zaman anne kız çatışmaları konusunda benim ilk önerebileceğim... ...bu işin bence kutsal kitabı olarak evde bulundurulabilecek bir dörtleme aslında. Elena Ferrante. Evet Elena Ferrante'nin Napoli dörtlemesi.

Güney İtalya'ya gidiyoruz ilk kitabımızda yani. Evet, bir yolculuğa çıktık o zaman. Şimdi ben bu kitapları ilk şeyde okudum. Leyla yeni doğmuştu, ben loğussaydım öyle söyleyeyim hani. Ve elimi şeyinden onun yatağının parmaklık aralarından uzatıp üstüne koyup öyle uyutur haldeyim falan. Demek ki biraz daha ileride yani tam loğusalık değil.

iPad'de okuyorum, siyah ekran, üzerine beyaz yazı, yatağın altında okuyorum. O kadar kopamıyorum ki kitaptan. İlk başladığım benim olağanüstü arkadaşım. Kendimi durduramıyorum. Bir hafta içerisinde 1200 sayfa, 4 kitabı ben okudum. Bir hafta içinde? Bir hafta içerisinde hiç uyumadan.

Çünkü gerçekten bir kez başladın asla... İnanılmaz. Ve o dört kitap şöyle vites gibi düşün yani birinci kitap böyle şey gibi başlıyor hani... Dur bakalım ya bu kadar hani dünyayı kasıp kavuran bu konu ne? Ama bırakamıyorsun elini. Yazar da meçhul. Evet, yazar meçhul. Ama o hiç umurumda değil zaten. Yani onu ben mesela hala da sonra dönüp bakmadım. Hani bir açıklandı falan ki umurumda değil. Çünkü kitaplar o kadar kıymetli ki. Şimdi birinci kitabı böyle şey diye okuyorsun. Tamam, çok güzel yazılmış bir kitap. Bırakamıyorum elimden. Ama yani o kadar da büyük bir mesele mi var burada? İkinci kitaba geçiyorsun, resmen vites atıyor. Böyle bir gerilim başlıyor, bir şey heyecan başlıyor ama...

Hep kadınlığa dair meseleler. Bir de Güney İtalya'nın nispeten muhafazakar bir toplum olması söz konusu değil mi? Evet, yani Napoli bir de böyle çok fakir, çok sefil, sokakları berbat. İki tane ana karakter kız var. Bunlar altı yaşlarından itibaren falan galiba başlıyordu arkadaşlıkları. O fakir sokaklarda, işte kömürlüklerde vesaire oynayarak yani hayatları geçiyor bu çocukların. Kadınlığa dair her meseleyi konuşuyor.

Sonunda ben zaten, o zaman Milliyet Sanatı yazmıştım bunu, yani herkesle kavga eder oldum. Annemle kavgalıyım, arkadaşlarıma hırlıyorum, o zaman eski eşimle baya kötü durumdayız. Baya yaramış kitap sana. Şifa olmuş sana bayağı, evet. Yani evet. İyi oldu önerdiğimiz. Ama bak şimdi bir şey söyleyeceğim. Yani aydınlanmak çok önemli bir şey. Yani bazı soruları sormak, evet ilk başta çok zor, korkutucu. Ama çözümlerini bulduğun, cevaplarını bulduğun zaman çok güzel. Ve anne kız konusunu bu kadar güzel irdeleyen acaba kitaplar var mıdır? Şaka yapıyorum canım ben de tabii. Anladım tabii zaten yani, alınmadım merak etme.

Şey yani böyle baş karakter Elena... ...o kadar annesi olmaktan korkuyor ki. Annesi topal. Hani bu sağlam, hiçbir şey yok ama bir gün topallayacağından korkuyor. Yani bir gün bir yerden sonra o da topallamaya başlayacak gibi korkuyor. Fakat o anneye benzeme korkusu onu öyle bir yere getiriyor ki sonunda... ...çok değerli bir profesör oluyor. Çok değerli bir yazar oluyor falan. Böyle yani hani...

...şeyi çok gösteren, çatış annenine. Bir itici güç, bir enerji veriyor yani hayat yolunda. Tabii Zerrin Hanım, yani kusuruma bakmayın, hani hep şimdi gençler tarafından ele alıyorum... ...ama yani bunu hani kabullenmeniz bakımından... ...faydalı olabileceğini düşünüyorum. Çünkü bu kitabı okuduğunuz zaman, bunları okuduğunuz zaman şeyi göreceksiniz...

Ha, yani siz de bunu yaşadınız muhakkak. Yani bu hislerle yapılıyor. Altyapı bu. Alttaki psikoloji bu. Bu yüzden yapılıyor. Bana kastedilmiş bir durum yok. Şahsiye almayın Zerrin Hanım. Şahsiye almayın yani. Sizinle hiçbir alakası yok konunun. Ben yani bu kitapları zaten her halükarda önerirdim ama bu konuda kesinlikle... Evet, 21. yüzyılın en büyük edebiyat olaylarından biri zaten. Evet, öyle oldu. Gerçekten öyle oldu.

O zaman anneler ve kızlar demişken, bu sefer de Amerika'ya, Çinli göçmenlerin dünyasına uzanalım. Helalsiniz. Amy Tan. Amy Tan, daha önce de kendisini bir kez misafir etmiştik. Ettik mi ya? Gerçekten mi? Etmiştik, evet. Daha önceki kitabında. Mutfak tanrısının karısını daha önce şey yapmıştık. Mutfak tanrısı diye dilimize çevrilmişti. Şimdi de orada da zaten sözünü ettiğimiz, Türkçe'ye talih kuşu diye çevrilen. Ama orijinalin adı ne olan?

The Joy Luck Club. Evet. Şimdi bunu film olarak da seyretmiş olabilir bu arada dinleyenler. Gene bir Çin göçmeni yönetmeni olan Wayne Wang tarafından. Ha o mu yapmıştı? Evet. Ben yıllar önce filmi yani kitaptan önce ben filmi seyretmiştim. Böyle yıllar önce dediğim 25 yıl önce falan. O kadar eski bir film olsa gerek. Sonra kitabı okudum. Burada da şöyle bir şey var. Hani Zerrin Hanım tamam anlayış gösterdi onlara. Diyelim ki torunlarına, yeni jenerasyona. Ama bu da karşı tarafa aslında bir şey anlatıyor. Bu sizin beğenmediğiniz, habire çemkirdiğiniz insanlar var ya, anneler var ya.

Aslında onlar da insandı. Küçük bir alıntı yapabilir miyim? Lütfen. Jing Mei kitabın kahramanlarından biri, annesi öldükten sonra komşularla taziye görüşmeleri yaparken şunları düşünüyor. Birden dank ediyor kafama. Bunlar korkuyorlar.

Bende kendi kızlarını görüyorlar. Amerika'ya getirdikleri gerçekleri ve umutları umursamayan bir kız evlat. Anaları Çince konuşunca sabırları tükenen, bazı şeyleri kırık dökük İngilizce ile anlattıklarında kendilerinin budalı olduğunu düşünen kızlarını görüyorlar. Talihin ve kuşun kendi kızları için aynı şeyi anlatmadığını. Amerikan doğumlu bu kapalı kafalar için talih kuşunun bir sözcük olmadığını, var olmadığını görüyorlar. Kuşaktan kuşağa herhangi bir bağlayıcı umut olmaksızın torunlar yetiştirecek olan kız evlatlar görüyorlar.

Şöyle, bunlar böyle dört kadın aslında. Bir de göçmenlik ortamında bu kuşak çatışmasının yaşanması değil mi? Almanya'daki Türkler ya da Fransa'daki Araplar gibi yani. Bir de öyle bir sıkışmışlık da var zaten. Geçen gün neyi?

Okuyordum ben. Ha, Leyla'nın evi. Zülfü Livaniye'li. Bak şimdi, sen bunu söyleyince aklıma geldi. Onda da Roxy diye kız adını söylüyor da... ...aslında başka çok klasik Rukiye galiba adı ama Roxy demiş kendisi. Almanya'da doğmuş, büyümüş. O vardı mesela. Yani ne kadar nefret ediyor dediğin gibi. Ama orada bir de başka bir sıkışmışlık var. Yani göçmenlik var. Evet, göçmenlik ve yerleşik kültürle... ...kendi otantik kültürleri arasında sıkışmış olan bir... ...toplumun yaşadığı kuşak çatışması tabii katmerli... ...bir çatışma aynı zamanda. Burada dört kadın, Jingmei miydi ana karakterin adı? Onun annesi ve üç kadın daha her hafta toplanıp şey oynuyorlar... ...İşte Çin dominosu diyeyim, onun adını ben bilemiyorum. Zor yani söylemesi çok.

Onu oynuyorlar. Sonra bu işte ana karakterin, baş kahramanın annesi öldüğü zaman onun yerine o gitmeye başlıyor bu oyun günlerine. Mahyongmuş oyunlar. Mahyong oynuyorlarmış. Yani bak gerçekten nerd işte oturuyor bunları gerçekten. Eski nerdlerden kim kaldı? Kim kaldı? Vallahi. Orada şeyi görmeye başlıyor. Yani annesinin ondan beklentisi neydi? O kadınlardan yansıyor tabii ona. Bir yandan da o da onları anlamaya başlıyor. Çünkü annesinin hiç bilmediği hikayelerini duyuyor. Gençliğinde ne kadar zor bir hayat yaşadığını duyuyor Çin'de. O da bir anlamaya başlıyor. Hani o da bir sürü bir şey yaşamış bir insandı. Sonra buna dönüştü. Bu işte beyin elastisitesi hakikaten. Yani yapacak bir şey yok. Evet.

Yani ara manimizi okuyalım mı o zaman? Aaa lütfen! Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasını inananlar için bibliyoterapi ne yapıyor? Devam ediyor.

Şimdi o zaman yani ben baba-oğul çatışmasına tabii önemsemiyorum. Çünkü neden? Bana ne? Ben kadınım. Erkeklere dair hemen hemen hiçbir şey önemsemiyorum. Bakalım önemseyenler ne yapmışlar? Evet ama bakalım ne yapmışlar? Çünkü en nihayetinde... Şimdi şu gerçeği de kabul edelim. Dünyayı değiştiren maalesef kadınlar değil. Çok öyle olmasını arzu ediyoruz. Çok istiyoruz öyle olsun.

Öyle olduğu zaman kurtulacağız zaten. Evet, bir fırsat verilse çok acayip şeyler yapacağız ama... Her türlü devrimi denedi insanlık. Olmadı bir kadın devrimi kaldı yapılacak. Bence bu çok önemli. Hayırlısıyla orada çözeceğiz mesela. Yani bugünlerde de gördüğümüz gibi nedir bu dünyayı şekillendiren, maalesef değiştiren, dönüştüren erkekler?

Babalar ve oğullar. Evet yani Putin çıkıyor. Putin'le ilgili çok enteresan bir hikaye var bu arada. Hillary Clinton'ın kitabından olduğunu alıntı olarak okudum ama ne kadar doğru bilmiyorum. Yani bunu kontrol edin. Putin'in annesi 2. Dünya Savaşı'nda ölü diye...

kamyona konmuş götürülüyormuş, babası da Putin'in babası asker, askerden geliyor ve ayakkabılar çıkartılmış bu cesetlerin üzerinden başka bir şeye konmuş götürülüyor. Bir çift ayakkabı görüyor ve onları tanıyor ve karısının olduğundan şüpheleniyor. Durduruyor kamyonu diyor ki ben diyor bir bakabilir miyim bu çift ayakkabı benim karıma ait olabilir diyor. Giriyor bakıyor ve karısı gerçekten ben diyor gömmek istiyorum alabilir miyim karımı. Yardım ediyorlar indiriyorlar cesedi. Ceset ceset değil canlı hareket ediyor. Hastaneye götürüyor ve kadın kurtuluyor.

Kadın Putin'i doğuruyor. Kurtulduktan sonra? Evet. İşte savaş, dünya savaşı böyle bir şey. İnşallah Putin Bey bunu hatırlıyordur. Yani işte ve bugün dünyayı bu adam bir kez daha değiştirmek için harekete geçiyor. Dolayısıyla tabii erkekler dünyayı değiştirdiği için muhakkak ki baba oğul arasındaki çatışmanın da çok büyük önemi var.

Evet, İvan Turganyev 1862'de Babalar ve Oğulları yazmış ve Rus Edebiyatı'nın batıda meşhur olan ilk romanını yazmış bundan yola çıkarak. Yani Babalar ve Oğullar sonra Tolstoy'ların, Çehov'ların, Dostoyevski'lerin geçtiği yolu açmış. Bu kadar da önemli bir. Nikolay Petrovich Kirsanov var, orta yaşlı bir babamız. Bunlar toprak ağaları aslında yani o zaman ve çok önemli bir devrim yaşanmış 1861 yılında Rusya'da. Marabalar yani toprak serflerine özgürlük kazandırılmış. Ya şey çok enteresan değil mi? Aslında Rusya'da o 1860'da yaşanan o devri...

Batı'da 1960'da yaşanan o hani şey var ya özgürlükçü, daha işte demokrat, gençlik hareketi. Aslında o. Böyle bir liberal akım var o zaman Rusya'da ve bu aslında Rus sosyalist devrime giden yolu da açan bir şey. Arkadii Nikolai Petrovic'in oğlu yeni üniversiteden mezun olmuş. Toplumcu görüşleri var ve tabii ki asıl bu kitabın starı olan Bazarov'un.

Nihilizmi popüler eden Bazarov, yani kankası Bazarov'un üniversiteden, onun etkisinde. Ben bunu hiç anlamamışımdır. Bu başka Rus romanlarında da var. Ben küçükken çok Rus romanı okurdum ve yani bezdim. Çünkü hiçbir şey anlamam aslında. Neden anlamam? O kadar çok isim var, hepsinin o kadar çok takma adı var ki. Ben bayılırım Rus isimlerine. Nikolay Petrovich Kirsanov. Petrovich mesele babadan gelen isim. Sen yani Uygureva Erekol oluyorsun. Aslı Uygureva Erekol'sun sen yani. Ama bir de şöyle bir şey oluyor. Ondan sonra onu da kısaltıyorlar. Pitreşka, bilmem noşka. Ve kısaltmaların uzun isimlerle hiçbir alakası olmuyor bazen. Alakası yok. Ben anlamıyorum sonra o ne demek istedi falan. Neyse şöyle bir şey vardı ben küçükken dikkatimi çeken. Hep böyle bir hakikaten baba evine gelen...

Bir arkadaş vardır. Bunlar niye arkadaşlarını alıp alıp evlerine getiriyorlar? Ve o arkadaş onlarla yaşamaya başlıyor. Çok tuhaf. Herhalde o da Bazarov'un etkisi Rus edebiyatına. Belki alabilir, evet. Bu ilk dünyada etki yapan Rus romanı olduğuna göre. Olabilir. Belki de Bazarovlar var. Bir de Kirsanovlar da işte bizim Arkadin'in ailesi. Bazarov topluma karşı duyduğu hınç ve öfke ile... İlk Bolşeviklerden birisi olarak kabul ediliyor. Aynı zamanda nihilist, Rus edebiyatındaki modern örneği falan. Yani babalarına karşı büyük bir tepki duyan iki çocuk bunlar. Yani Arkadiev ve Bazarov zaten ki babaları da çok geri fikirli değiller aslında. Bazarov'un babası daha geleneksel, ortodoks, Rusça bir tip ama... Arkadir'in gariban babası, çok liberal birisi. Bir de iyi bir adam, evet. İyi bir adam. Hatta annesi öldükten sonra kendi hizmetçisiyle evlenmeye çalışıyor. Yani çok aşağı tabakadan gelen bir kız olmasına rağmen... ...onunla evlenip bunu kabul ettirmeye çalışıyor. Bir toprak ağası olarak bir de etrafına. Yani böyle yeniliğe kapalı bir adam da değil. Fakat Bazarov rüzgar gibi esiyor romanın içerisinde. Kendi iç fırtınalarını romana taşıyor. Arkadir'i iyi de dolduruşa getiriyor, amiyane tabirle.

Ve böylelikle çatışmalar birbirini izliyor. Bu aynı zamanda da Rus toplumunun tabi batılılaşma serüveninin de bir etkisi. Şimdi dış etkiler de var tabi baba o çatışmalarında. Şimdi biraz sonra işte Yakup Kadri'de de göreceğiz aynı şeyi aslında. Yani Rusya bir batılılaşma süreci içerisinde ve bu çocuklar batılı çocuklar olarak yetişmişler üniversitede. Batı akımlarına, Fransız edebiyatına, İngiliz edebiyatına falan çok hakim. Yani babalarını hor görüyorlar. Hakir görüyorlar o yüzden. Ve bundan dolayı da her çatışma fırsatını değerlendiriyorlar. Senin dediğine göre aslında işin doğallığına bence her nesil zaten dünyaya bir şeyleri yıkmak için geliyor. Bu bir dürtü. Neyi yıkacakları da o kadar önemli değil aslında.

Çünkü bir şeyi yıkıp yerine yeni bir şey kuracaklar ki kendilerini nesil olarak hissedebilsinler. Ve var etsinler. Var etsinler. Kendi nesil olarak kimliklerini bulmak için bir şeyleri yıkıp yerine bir şeyler kurmak zorundalar. Yani Arkady ve Bazarov'un içindeki motivasyonun ben bu olduğunu düşünmüşümdür. Yetişkinlik yıllarında okuduğumda, yani gençken okuduğumda o kadar şey yapmamıştım da. ...şey yaptığını biliyorum, birkaç kez okuduğunu biliyorum. Sen bu kitaptan sık sık bahsedersin. Evet, doğru. Doğru, seviyorum. Ve toplumların, hele bizimki gibi ve Ruslar gibi Doğu'yla Batı arasında böyle... ...salıncak olmuş, sıkışmış toplumların, dış etkenlerden dolayı da şeyi yaşadıklarını biliyorum. Yani ülkemizde de öyle var. Mesela İslamcı bir ailenin çocuğu, 2000 yılından sonra oluşan Türkiye'deki konjöktürde... Baba zengin oluyor o ortamda, inşaatçılık yapıyor mesela. İhale alıyor, mihale alıyor hükümete yakın olduğu için. Çocuğunu yurt dışına göndermek istiyor. Ama çocuk döndüğü zaman İslamcı olarak dönmüyor tabii. Liberalleşmiş olarak dönüyor batıdan. Onu yapan bir şey var, Osama Bin Laden. Sen Osama Bin Laden'in hit şeylerini gördün mü? Londra fotoğrafları gördün mü 1970'lerde? Herif hippie. Hippie gibi evet doğru. Hippie herif. Rock müzik dinleyen, böyle acayip saçlar uzun bilmem ne bir hippie.

O da o zaman belki yaşıyordu aynı çatışmayı. Yani evet, sonrasında işte başka bir şey dönüştürdü. Arkadıyla Bazarov'u da bıraksan aynı şekilde devam etmeyecekler ki zaten. Belki en muhafazakâr Rus milliyetçisi olacaktır ileride. Çünkü bazı çocuklar vardır bile, o kadar ateşlidirler ki hani niye milliyetçi değil de devrimci oldukları tesadüflere bağlı kalmıştır. Başka abilerle karşılaşmış olsa belki de milliyetçi olacaktır. Çünkü çocuk orada kendini var etmeye çalışıyor aslında.

Yani mevzu orada ideoloji de değil. Mesela benim müzisyen olmamın sebeplerinden biri ailemde müzikten anlayan kimsenin olmamasıdır. Yani babam benim edebiyatçı olmamı istedi her zaman. İyi ki olmamışsın Tuna. Yoksa yani 10 kitap yazmak falan tabii. Maazallah. Çevrilmek bir sürü dile, değil mi? Evet, o da var ama müzikle uğraşmamın arkasında çok farklı bir motivasyon var benim her zaman. Çünkü babam istemiyordu benim müzisyen olmamı. Allah Allah! Evet, ne saçma şey Türkiye'de müzisyen olmak, sürünecek misin falan gibi bir şey. Bu hep var. Çünkü edebiyatçılar sürünmez. Edebiyatçı olduğun zaman gider bir reklam ajansında çalışırsın, oradan paranı kazanır. Hulki Akdınç'a örnek gösteriyordu bana mesela.

Babam bence bu da çok değişik. En azından yine de şey dememiş, benim babam mesela abimi veteriner ol dedi. Abim işte çizim gücü var, mimar olmak istiyor, tasarımcı olmak istiyor. Ziraatçı olduğu için baban olabilir mi acaba? Yok şey dedi ya işte tamam ya iş kolay bir de ama adam görmüş abim gerçekten hayvanlara karşı çok şefkatlidir meğerse sonra anladık bunu da. Olsa olurmuş yani. Olsa olurmuş ama hakikaten daha hani kolay bir şey olarak meslek para kazanması. O yüzden babanı ben yine de takdir ettim. Tabii çatış, gene çatış. Çatış ama hobi olarak çatış. Hobi olarak çatış. O da öyle dedi. Hobi olarak gene yap, müziği de profesyonellik neymiş dedi. Pavel Petrovic de şöyle diyor romanda. Eskiden gençler okuyup öğrenmek zorundaydılar. Cahil kalmak istemezlerdi. Onun için isteselerdi, istemeselerdi çaba gösterirlerdi. Şimdi ise söyleyecekleri tek bir söz yeterli. Dünyada her şeye saçma desinler, yeter. Başarıya ulaşmış olurlar. Nihilist işte, bazalo. Nihilizmle liberalizmin coştuğu zaman. Gençler bu işe sevinmişlerdir. Öyle ya, eskiden böyle tipleri serseri denirdi. Şimdi ise birden nihilist olup çıktılar diye şikayet ediyor Pavel Petrovic. Buradan hemen Yakup Kadir'e geçelim ki benim en sevdiğim yazarlardan biridir. Yakup Kadir'e, Kiralık Konak. Kiralık Konak, evet. Senin için özel bir kitap olduğunu.

Evet, ben o dönem romanlarını, Vakit Hazan adlı kitabımı yazarken... Ben çok tavsiye ederim, en sevdiğim kitaplarından biri senin. Çok teşekkür ederim. O romanı yazarken okuduğum romanlar arasında, Yakup Kadri'ninkiler de...

Ve hakikaten aslında iyi ki okumuşum diyorum. Çünkü pek çok şey anlamama sebep oldu. Osmanlı, Osmanlı'dan cumhuriyete geçiş, yaşadıklarımızla ilgili gerçekten ve o zamanki toplum ne kadar aslında yine de batılı yani, yine de medeni. Evet, bir sıkışmışlık var. Ama şuankinden daha çok batıyla ilişki içinde bir toplum zaten. Evet, şöyle yani biz hani çünkü şöyle düşünerek büyüdük. Aslında Osmanlı berbat bir şeydi. Çok geriydi. İşte yani.

Bak, bu da kuşak çatışmasıyla ilgili bir şey. Şimdi Cumhuriyet Osmanlı'nın oğlu ya. O yüzden babayı reddetmek üzerine kurulu. Çünkü Cumhuriyet de öyle Cumhuriyet olabiliyor. Tabii. Öncekini reddetmesi lazım. Bunu yapmak zorunda. Zorunda. Bu da senin anlattığın bağlamda doğanın şeysi yani. Ama anlamamız da gerekiyor. O yüzden Yakup Kadri çok güzel bir bence adres. Zaten Turganyev Türk olsa kiralık konağı yazardı. Kara Osmanoğlu Rus olsa babalar ve oğulları yazardı diye aklıma geldi. Çok, çok güzel bir tespit. Tebrik ederim. Belki bir gün bunu bir yerde yazarsın da. Dergide bir yerde. Kim bilir.

Anlat bakalım o zaman kiralık konak. Kiralık konak 1922'de çıkmış. Osmanlı'nın çöküş döneminde İstanbul'da batılılaşma ve geleneksel değerlerin kuşakları arasında... ...farklaşan değer yargılarının, yaşam biçimlerinin çatışmasını işleyen bir roman. Aynı zamanda basılmış ilk romanı Yakup Kadir'in. Ve Yakup Kadir'i üne kavuşturmuş olan roman. Naim Efendi'nin ve konağın başına gelenleri anlatıyor. Üç nesil içerisinde. Şimdi şey, Naim Efendi'nin kızı var.

Kızının mı? Seniha. Seniha. Seniha'nın kocasıyla Naim Efendi arasında o baba oğul çatışması var. Şey, Seniha torunu.

Servet Bey damadı. Servet Bey de konakta yaşama işini çok demede buluyor. Şişli'de bir apartmana taşınmak istiyor. Lüks hayat yaşamak istiyor orada. Servet Bey, Sekine Hanım'ın kocası. Kocası ve tamamen batılı bir karakter. Batı kültürü hayranı. Naim Efendi de tam bir Abdülhamit dönemi insan. Peki bu arada Servet Bey'in ne mezunu? Hangi okul mezunu? Gaz Saray tabii ki. Geldik mi yine?

Sizin bu okul vallahi... Abimiz. Evet, sizin. Abimiz Servet Bey. Kaç devresi acaba? Bir. Dört falan. Servet Bey ile Naim Efendi arasında tabii bir çatışma var. Fakat asıl Seniha ile Naim Efendi arasında. Yani torunla. En büyük darbeleri torundan görüyor. Çünkü torun Servet Bey'i de demode buluyor.

İşte çok güzel, o çok güzel. Gerçekten kiralık konakta hiç anne kız çatışması olmaması beni hep şaşırtmıştır. Çünkü kız mesela hiç kimseye söylemeden kalkıyor, Avrupa'ya gidiyor değil mi? Avrupa'ya gidiyor. Avrupa'ya gidiyor, evet. Yani nasıl oluyor da anne burada çıldırmıyor, ayılıp bayılmıyor, kolonyalar dökülmüyor. Kız ama o öyle buhranlar yaşıyor ki zaten kendi genç dünyasında. Ben bunu şeye veriyorum mesela, yani demek ki Yakup Kadri o konuyu... Anne kız çatışmasına herhalde ya hiç çalışmamış, ya umursamamış, ya bilmediği, görmediği bir şey. Dede-torun çatışması üzerine aslında daha çok kurulu. Çünkü Seniha ve Cemil sürekli partiliyorlar konakta.

Cemil de, evet, abisi. Cemil'in bir tane çok serseri, böyle kumar, baz, ayyaş, faik mi? Evet, o da Seniha'nın hayatı, bravo. Seniha'nın hayatına girip, zaten Seniha'daki buhranlara yol açan da kumar, baz, faik. Evde sürekli eğlenceler düzenleniyor. Naim Efendi de tabii bir Abdülhamit dönemi bürokratı olarak gerçek bir Osmanlı. Geleneksel bir Osmanlı ve bu tanzimat kafasına... Tabii ki çok yabancı ve çok rahatsız oluyor bu tanzimat tipi eğlencelerden. Fakat torununa o kadar aşık ki, o kadar seviyor ki Seniha'yı, adamcağız hepsine razı oluyor. Sonra birer ikişer konağın terk edilmesi diğer iki nesil tarafından, Naim Efendi'nin konağında... Kız kardeşin yanına taşınması... Kız kardeşi de konağa artık bir kirayı ver, orada tek başına ne yapacaksın demesi ama Naim Efendi'nin bir türlü buna şey yapmaması. Fakat bir tane de şey var, bir manevi çöküntü romanı yani bu anlamda tezli roman olarak bu şeyi yapmış. İkinci Meşrutiyet'ten Kurtuluş Savaşı, Çanakkale Savaşı'na kadar. Seniha 18 yaşındaymış, Servet Bey 45 yaşındaymış. Hakkı Celis var bir tek, olumlu bir karakter olarak görebildiğimiz şey yaptığımız. Biraz hani Yakup Kadri'yi temsil etmiş Hakkı Celis de. Bu da Seniha'nın neslinden bir çocuk. Seniha da ya da aşık.

Ama çok hoşuma gider sonundaki net duruşu. Evet, çok delikanlı çıkıyor sonunda. Şair aynı zamanda. Yani ne olup bittiğinin farkında olan tek karakter belki de o zaten romanda. Daha sonra Seniha'dan da kendisine yâr olmayacağını anlayınca bu içindeki aşkı vatan millet aşkına çevirip Çanakkale'ye harbe gidiyor. Ve Seniha sonra ona geldiğinde de ben seni artık sevmiyorum diyor. Evet. Yani çok güçlü bir duruş. Seniha için de asır sonu kadın deniliyor. Yani Seniha ve onun yaştaşları o dönemde asır sonu kadın olarak tanınıyorlar. Daha özgür, kafasına göre hareket eden... Hiçbir alıntı yapabilir miyim bu konuda? Tabii buyurun. Yakup Kadir diyor ki, anlatıcı olarak diyor yani, zira bu Franklerin asır sonu diye vasıflandırdıkları bir genç kızda.

Asır sonu yani bir içtimai örnektir ki, harici ve dahili yaşamında, hale ve maziye ait her türlü hayattan ve istikbalin henüz hazırlanan cereyanlarına tabidir. Seniha daima en son çıkan moda gazetelerinin resimlerine benzer. Evet ya bak bunu hatırladım. Bu arada ben dinleyicilerimize şeyi de tavsiye etmek isterim. İstanbul'da olanlara maalesef bunu tavsiye edebileceğim. Atatürk Kütüphanesi'nde Taksim'deki orada muhteşem bir arşiv var. Bu arşivde...

O dönemin kadın dergilerini bulabilirler. İçindeki reklamlar, giyim kuşam reklamları, pudra reklamları... Senihalar yani. O kadar güzel ve öyle şeyleri görüyorsun ki yani hiç tanımamışız.

Hiç bilmemişiz. Neyse ki bir uyanış yaşadı Türkiye bu konuda. Yani geçmişini biraz daha iyi anlamaya çalışmak... Böyle zaten 21. yüzyılda çok coşkulu bir şekilde Osmanlıcılığın geri dönmesinin sebebi de buna bir tepki. Tabi yani. Ayarsızlık var bu sefer de hani cumhuriyette sorun varmış gibi bir durum yaratıldı. Yani onun devamı o anlaşılamıyor bir türlü. Yani Abdülhamid bir yerilir, bir göklere çıkartılır ama kimse adamı anlamaya çalışmaz ya. Evet. Onun gibi bir şey aslında. Bu buradan Zerrin Hanım'dır değil mi dinleyeceğimiz? Evet, Zerrin Hanım. Yani Zerrin Hanım'a şöyle bir şifa belki önerebiliriz. Kuşak çatışmaları evet bireysel olarak var ama toplumsal olarak da var. Yani toplumların içinde yer aldıkları şeyler de bu kuşak çatışmalarını getiriyor yani maalesef ya da iyi ki. Nesiller değişiyor, ideolojiler değişiyor, fikirler değişiyor. İmparatorluklar yıkılıyor, cumhuriyetler kuruluyor. Ve bunlar da tabii ki yeni nesilleri etkilediği için eski kuşakların anlamayacağı şeyler cereyan edebiliyor yani. Yani şöyle aslında bize batılılaşma dayatıldı gibi düşünülüyor ama öyle olmasaydı da biz zaten aslında o şey içerisinde, süreç içerisinde... Bu çatışmalar yüzünden adı batıllaşmak şöyle diyeyim, daha özgür fikirli olacaktık. Evet, zaten Osmanlı'daki Gidişat Doyun demiş ki, Mustafa Kemal Atatürk'ü çıkartmış Osmanlı yani sonuçta. Bütün öyle dünyada olacak, yani her yerde böyle olacak. Halide Edip Adıvar ya da Mustafa Kemal'i çıkartan da Osmanlı yani. O zaman ben Künye'yi vereyim. Ben manimiz sonra evet. Evet manimiz sonra. Şimdi o zaman Yakup Kadir'den başlayayım. Kiralık konak. İletişim yayınları 232 sayfa. Babalar ve oğullar İvan Turgenev. Koridor yayıncılıktan olanını ben tavsiye ediyorum. Çünkü bu karton kapak. Hani böyle güzel oluyor. Daha böyle kaliteli bir kitabı elinde tutmak. Çevirmeni bir de Uğur Büke. Çok iyi bir çevirmen. Rusçadan çeviriyor. O yüzden önemli diye düşünüyorum. 280 sayfa.

Elena Ferrante, benim olağanüstü arkadaşımla başlayın. Zaten sonra duramayacaksınız, devam edeceksiniz. Everest yayınlarından çıkıyor. 408 sayfa. Çeviren Eren Yücesan. O da İtalyanca'dan çeviriyor. Kendisiyle biz bir şekilde ben bu Milliyet Sanata yazdıktan sonra bu kitapları şey kurmuştuk. Bir iletişim kurduk. O zaman bu zamandır da 7 yıldır falan haberleşiriz. Çok iyi bir çevirmendir.

Talih Kuşu can yayınları 286 sayfa Mehmet Doğan çevirmeni. Umarım beğenirsiniz. Lütfen bize sorularınızı biblioterapi... ...at podbimedia.com adresine gönderiniz. Kitaplarla ilgili linkleri ve şeyleri, açıklamaları... ...daha doğrusu isimlerini açıklamalar bölümünde bulacaksınız. Fakat ne olur şunu yapmayın. Çünkü onu anladım birkaç bize gelen mesajdan. Hemen kitaplar oradan bakıyorlar. Tamam ben bu konu başlıktan da biraz anlaşılıyor. Ben bunu buradan okurum falan. Yok öyle yapmayın. Dinleyin yani burada boşuna benim boğazım acımasın.

Evet bizi kandıramazsınız. O zaman bizi dinleyen milyonlar için manemizi okuyalım. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için biblio terapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)