Podcast

S1E18: Kabullenmenin Faydaları #Podbee Dinlesen Duyarsın

Bibliyoterapi

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bibliyoterapi’nin on sekizinci bölümünde Aslı ve Tuna kabullenmekte zorlananlara, kabullenmenin faydalarını anlatarak dertlerine derman arıyor.
Aslı ve Tuna’ya [email protected] mail adresinden yazabilirsiniz.

Bölüm künyesi

Ursula K. Le Guin – Yerdeniz Büyücüsü
Halikarnas Balıkçısı – Mavi Sürgün
Michael J. Fox – Şanslı Adam
Charles Bukowski – İlham Perisine Oynamak


See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

4.603 kelime · ~23 dk okuma

Dermanı Kitaplarda Arayanların Haftalık Podcast'ı BiblioTerapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tunekir Emitçi. Mağlim okuyabilir miyim? Tabii, buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasını inananlar için BiblioTerapi ne yapıyor? Başlıyor.

Merhabalar, hemen sorumuza geçiyorum. Sorum, kabullenmek üzerine. Hayatı, kendimizi, olanı olduğu gibi kabullenmenin şifasını hangi kitaplarda bulabiliriz? Kendimle ilgili küçük bir not. Her gün otuzlu yaşlara bir haza yaklaşıyorum ama içimde on sekizimdeymişçesine bir ateş yanmakta. Zeynep. Otuzlu yaşlara mı yaklaşıyormuş? Hangi huzur evinde kalıyor kendisi acaba?

Ya ama böyle ayıp oluyor. Bak ben bir şey söyleyeceğim. Ben de senin gibi tabii ki ilk tepkim bu. Artık toprağa bakıyor arkadaş kusura bakmasın. Bir gözü gitmiş toprağa. Şöyle ben de senin gibi düşünüyorum ama Engin Ardıç gibi olmayı da hiç arzulamıyorum. Ben direkt Engin Ardıç gibi olmak istiyorum. O kadar sinirleniyordum ki ben küçükken. Küçükken dediğim bu Zeynep Hanım'ın yaşı aslında. 21 yaşlarımda. Siz gençler bilmezsiniz, etmezsiniz. Her yazısına bak, her yazısına Engin Ardıç şöyle başlardı. Şimdi siz bilmezsiniz. Bu böyle böyle olmuştu, şöyle şöyle olmuştu. Diyordum ki ya buna ne gerek var Allah aşkına? Yani bunun başka türlü söyleme yolu yok mu? O yüzden hiç öyle olmak istemiyorum. Bence Engin Ardıç'in en sevimli tarafı bu.

Transkriptin tamamını oku

Fakat Zeynep Hanımcığım, yani hakikaten otuzlu yaşlar bile bence daha bebeklik gibi bir şey. Çok zevkli bir dönem. Daha başlamamış olduğumu ben şimdi anlıyorum yaşama otuzlu yaşların başında. Önce bunu bir kabullenin diyorsun. Önce bunu bir kabullenelim. Evet buradan gerisi nasılsa gelir. Evet, buradan devam edelim. Şimdi tabii insanın aklına hemen varoluşçuluk felsefesi geliyor değil mi? Yani kabullenmek, olanı olduğu gibi kabullenmek gibi bir soru gelince... ...direkt aklım benim buna gidiyor. Öyle düşünmeye başladım Tuna. Hemen böyle dur dedim. Kim vardı? Hangi felsefe? Böyle birbirleri kafamda uçuşuyor bir isimler gibi.

...şeyi düşündüm sonra, böyle diyojenin işte... ...hani hayatı olduğu gibi kabul etmek, olanla mutlu olmak... ...daha fazlasını istememek vs. vs. Ve oradan da aklıma şu geldi, hani kinik felsefe... ...kinik felsefe şu demek, köpek gibi demek, kinik kelimesi. Bu köpek gibi lafından, bak şimdi zincirlemeye bak, aklıma Charles Bukowski geldi.

Çünkü bana göre klinik felsefenin çağdaş edebiyatta... ...gerçekten aslında devam ettiren yazarlarından biri bana göre Charles Bukowski olabilir. İlk kitabımız Bukowski olsun diyorsun yani. İlk kitabımız Bukowski olsun. Onun aslında bir şiirini ben hızlıca okuyacağım. Uzun uzun anlatmayacağım bir şey. Ben bir Bukowski hayranı değilim. Ben çok severim. Edebiyatından çok haz etmem. Ben ederim.

Amerikan edebiyat eleştirmenleri de aslında o öldükten sonra biraz biraz onu sevmeye, beğenmeye, hakkını vermeye başlamışlardır. Türkiye'de Bukowski sevmeyeni dövüyorlardı. Avrupa'da zaten Amerika'da edinemediği ünü Avrupa'da özellikle Almanya çünkü Alman kökenli olduğu için. Polonyalı değil mi? Alman, hayır. Alman mı? Ben Polonyalı sanıyordum. O da kendini bir müddet zaten Polonyalı sanmış. Almanya'da, Fransa'da, işte bizde mesela Türkiye'de falan. Bukowski tabii çok prestijli. Bukowski'nin genel yaklaşımını sevmiyor olabilirim ama bu demek değil ki arada çok güzel, çok değerli, benim de sevebileceğim eserleri yok değil. Alemi kuvvetli. Alemi kuvvetli. Evet, o yüzden ben Bukowski'yi dahil ettim. Evet, buyurun o zaman Bukowski'den başladık. Şöyle, bu şiiri bence herkes bilmeli diye okumak istiyorum. Herkes bilmeli, herkes duymalı. Hatta bence duvarımıza falan asmalıyız bu şiiri. O kadar önemli buluyorum. O yüzden okuyacağım. Bırak sarsın seni.

Huzur ya da mutluluk bırak sarsın seni. Genç bir adamken bu şeylerin aptalca ve basit olduğunu düşünürdüm. Kanım kötü, zihnim çarpıktı. Tehlikeli bir çocukluk geçirmiştim. Granit gibi serttim. Güneşe bile pis pis sırtırdım. Kimseye güvenmezdim. Özellikle de kadınlara. Küçük odalarda bir tür cehennem yaşıyordum. Bir şeyler kırardım, bir şeyleri duvara fırlatırdım. Kırık cam parçalarının üzerine basardım. Küfrederdim. Her şeye meydan okurdum. Kaldığım odalardan sürekli kovuluyor, kodese giriyor, kavgaya tutuşuyor, kafayı yiyordum. Kadınlar düzülecek ve sevilecek şeylerdi. Erkeklerle arkadaşlık etmezdim.

Sık sık iş ve kent değiştirirdim. Tatillerden, bebeklerden, tarihten, gazetelerden, müzelerden, büyükannelerden, evlilikten, sinemadan, örümceklerden, çöpçülerden, İngiliz aksanından, İspanya'dan, Fransa'dan, İtalya'dan, cevizden, turuncu renkten nefret ederdim. Cebir öfkelendirirdi beni, opera midemi bulandırırdı. Charlie Chaplin şarlatanın tekiydi ve çiçek muhallebi çocuklarına göreydi. Zayıflık işaretiydi benim için huzur ve mutluluk, zayıf ve aptal bir zihnin kiracıları.

Fakat sokak dövüşlerini, intiharcıl yıllarımı sürdürüp birkaç kadınla birlikte olurken yavaş yavaş başkalarından farklı olmadığımı idrak etmeye başladım. Herkes gibiydim. Herkes nefret doluydu. Küçük kinler güdüyordu. Ara sokaklarda yumruklaştığım adamların yüreği taştandı. Herkes dürtüyor, itekliyor, kendine azıcık avantaj sağlamak için hileye başvuruyordu.

Yalan bir silahtı ve öykünün konusu yoktu. Karanlık egemendi. İhtiyatla arada sırada kendimi iyi hissetmeme izin verdim. Ucuz odalarda dolap kulplarını seyrederek ya da karanlıkta yağmurun sesini dinleyerek geçirdiğim huzurlu anlarım oldu.

Gereksinimlerim azaldıkça daha iyi hissettim kendimi. Öteki yaşantıdan yorgun düşmüştüm belki. Konuşma sırasında birini alt etmeye çalışmak ilgimi çekmiyordu artık ya da hayatı hüznüne sapmış zavallı sarhoş bir dişinin üstüne çıkmak. Hayata hiçbir zaman olduğu gibi kabullenemedim. Bütün zehirlerini yutamadım hiçbir zaman. Ama alınmayı bekleyen parçalar vardı. Ender ve mucizevi parçalar. Yeni bir formül geliştirdim. Ne zaman oldu bilmiyorum. Tarih, zaman falan. Ama bir değişim gerçekleşti. İçimde bir şey gevşedi, kırışıklıklar ütülendi. Erkek olduğumu kanıtlamam gerekmiyordu artık. Hiçbir şeyi kanıtlamam gerekmiyordu. Bazı şeyleri fark etmeye başladım. Bir kafenin tezgahının arkasındaki kafa fincanlarını ya da kaldırımda tek başına bir köpeği ya da komodinin üzerinde duran fareyi, gerçekten duran, vücudu, kulakları, burnu sabit, kendi içinde yakalanmış bir hayat parçası. Gözleri bana bakmıştı ve çok güzeldiler. Sonra gitmişti. İyi hissetmeye başladım kendimi. Çok kötü durumlarda bile iyi hissetmeye başladım. Ki eksik olmuyordu kötü durumlar. Mesela patron masasının arkasında beni kovacak. İşe gelmediğim günlerin sayısı fazla. Takı bir elbise giymiş, kravat takmış, gözümde gözlüğü var. Seni işten çıkarmak zorundayım diyor. Ziyan yok diyorum ona. Yapması gerekeni yapacak. Bir karısı var. Evi ve çocukları var. Giderleri var. Muhtemelen bir metresi. Üzülüyorum onun için. Yakalanmış.

Göz kamaştan güneşe çıkıyorum. Bütün gün bana ait. Şimdilik en azından. Huzur dalgalarını, kırık dökük mutluluk parçalarını buyur ettim. Ateşli hatunlara, topuklu ayakkabılarına,

Göğe şarkı söylemeye, bütün güzel şeylere sarılır gibi sarıldım onlara. Yanlış anlamayın, kendi çıkarı için bütün küçük sorunları göz ardı eden şaşı iyimserlik diye bir şey vardır. O bir zırh ve hastalıktır. Bıçak gırtlağıma dayandı yine. Bir kez daha hava gazını açmama ramak kaldı. Ama o güzel anlar tekrar geldiğinde, sokaklardaki hasımlarımla dövüştüğüm gibi dövüşmedim onlarla. Bıraktım alsınlar beni. Keyfini çıkardım, evimi buyur ettim.

Aynaya baktığımda bile kendimi çirkin bulan biri olarak hoşnut kaldım gördüğümden. Yakışıklı, evet, biraz yıpranmış, yara izleri, yumrular, tuhaf kusurlar ama her şeye rağmen fena değil. Neredeyse yakışıklı. Bebek poposunu çağrıştıran bazı film yıldızı yüzlerinden iyi en azından.

Ve sonunda başkalarına karşı gerçek duygular keşfettim. Beklenmedik. Son zamanlardan mesela, bu sabah örneğin, hipodroma gitmek üzere evden çıkarken karımı yatakta görünce başının yataktaki biçimi yorganın altında, başının yorganın altındaki biçimi işte. Yaşayanların, ölülerin ve ölmekte olanların yüzyıllar piramitleri hesaba katmayı unutmayalım. Mozart öldü ama müziği orada, odada hala. Otlar büyüyor, dünya dönüyor, tabela beni bekliyor. Karımın başını öyle kıpırtısız görünce yanıp tutuşmuştum onun hayatı için orada, o yorganın altında. Onu alnından öptüm, aşağı indim. Evden çıktım. Harikulade arabama bindim. Emniyet kemerini taktım. Gerisin geri çıktım park yerinden. Parmak uçlarıma kadar sıcacık hissettim kendimi. Gaz pedalına basan ayağıma kadar. Dünyaya daldım bir kez daha. Yamaçlardan aşağı sürdüm. İnsan dolu ve boş evlerin önünden geçtim. Postacıyı gördüm. Klakson çaldım. El salladı bana. İyi oldu. Küçük bir kısım okudun şiirden. Evet.

Hayır, bu bütünü şiirin. Ayrıca kötü şiir nasıl okunurmuş? Bana bir keza hayran olmuşsundur, aşık bile olmuş olabilirsin diye düşünüyorum. Tabii şu anda dinleyen bütün erkekler gibi ben de sana aşık oldum. Ama gerek şiirin tarzından, gerek çeviriden, gerek de senin okuyuşundan dolayı şiir olmaktan çıktı. Güzel bir düz yazıya dönüştü aslında. Ama zaten öyle yani gerçekten. Şiir bu arada çok iyi çevrilmiş. Zaten Manzuna gibi dair şiirden daha çok geldi. Ama yani bu bir de Bukowski gibi bir adamdan gelmesi bunun çok kıymetli değil mi? Bukowski böyle bir adam zaten.

Bukowski'nin... Ama bak en başta hani şiirin bir yerinde diyor ya, hayatı kabullenemedim. Uzunca bir süre kabullenemiyor. Kendi ergenlik sorunlarını biraz uzun süre yaşamış. Evet doğru. Bukowski. Ergenliği nasıl atlattığını anlatıyor aslında. Ama bak sana şöyle söyleyeceğim. Zeynep Hanım da bak, otuzlu yaşlarıma yaklaşırken diyor, on sekizimdeymişcesine ateş yanıyor diyor. Aslında o da hala ergenlik şeyiyle savaşıyor. E tabii canım ben ergenlik... Artık uzun sürüyor. Ben ergenlik bunalımımla orta yaş bunalımımı aynı anda yaşadım mesela. Çünkü aslında... Dolayısıyla çok şiddetli oldum. Aslında uzun sürüyor bir hayli insanın kendini bulması. Hele ki işte Bukowski gibi bir eksantrikse ben buradan başka bir eksantriğe geçeceğim. Buyurun geçelim. Ursula Löge'ni birazdan sonuna bırakacağım. Cevat Şakir Kara Ağaç'tı. Belki de Türkiye'nin gördüğü en büyük eksantriklerden birisi. Adam babasını öldürmüş. Babasını öldürüp ondan sonra bir kere aristokrat. Hem de ne? Büyük bir aristokrat. Şakir ailesi. Evet, Şakir Paşa ailesi. Babası Mehmet Şakir Paşa. Annesi Giritli Sari İsmet Hanım. Sizin de hemşeri oluyorlar. Tabi. Amcası da sadrazam Ahmet Cevat Paşa. Yani bir insan... Abdülhamid'in... Abdülhamid sadrazamı. Bir insan daha ne kadar aristokrat olabilir ki? Ve kardeşleri Fahri Nisa Zeyd. Evet, Şakirpaşa Ailesi diye de bir kitap vardır zaten bu şeyi anlatan. Evet, yani kardeşleri de az baz değil. Yani öyle de birbirinden eksantrik. Yani eksantrikliği Türkiye'ye getirmiş kişi diyebiliriz yani Cevat Şah için. Aliye Belger galiba.

Evet, doğru. Doğru. Yani ve önce ben bu aganta bruno bruneta'yı seçmek istedim. Fakat ondan sonra daha kapsayıcı bir şey olsun diye mavi sürgünü aslında seçtim. Bence çok güzel, çok güzel bir seçim Tuna. Teşekkür ederim. Kabullenmeyi bağlamaya şöyle de çalıştım. Şimdi başta evet babasıyla yaşadığı bir trajedi var ve bu yüzden de mahpus yapmış ve sonra veren hastalığından dolayı yarısında salıverilmiş. Fakat sonrasında da yazdığı siyasi bir yazıdan dolayı... İstiklal Mahkemesi'nde yargılanıyor. Yani az buz değil. İstiklal Mahkemesi'ne gittin mi, gitti gidersin yani sonuçta o dönemde. Devrim yılları çünkü. Ve Zekeriya Sertel ile yazdığı derginin sahibi beraber gönderiliyorlar. Gerçekten de mahkeme başkanı idam edilmesini istiyor.

Fakat son anda devreye Atatürk'ün en yakınlarından Kılıç Ali giriyor. Öyle mi? Ben bunu bilmiyordum. Atatürk'ün hayatta en güvendiği insanlardan Kılıç Ali son anda devreye giriyor. Ve cezalarının sürgüne, kalementliğe çevrilmesini sağlıyor. İşte malum hikaye. Sonra Cevat Şakir, Bodrum'a doğru kalementliğe, oraya doğru gidiyor. Fakat...

Bu sırada da Bodrum'un ismi tabii kendisini hiç iyi şeyler çağrıştırmıyor. Ve çok, Allah'ım ben nereye gidiyorum, ismi bile pek Cenab-ı Hak buranın falan diye düşünüyor. Bir de tabii şöyle bir şey var. O dönem Bodrum, zaten Bodrum'u Bodrum yapan adam da kendisi. Hadi onu da geç. O dönem Bodrum, şimdi bizim bildiğimiz Bodrum değil. Tabii ki yine doğa güzelliği tabii ki var. Ama siz yolun olmadığı...

Hani o güzelliğe nasıl ulaşılacağını bilemediği... Beach'te kokteyl yudumlamaya gitmiyor tabii Cevap Şakir. Gitmiyor. Ve bu arada tabii yol berbat. Gidiş yolu berbat. Bodrum'un adını kafaya takması da şey, yani çok bunalımda yani Bodrum'a. Yani Bodrum diye bir yeri sürüldüğü için zaten hayata küsmüş durumda. Bu arada Bodrum'un ismi nereden geliyor ya da baktım, bilmiyormuşum ben bunu. 1400'lerin başlarında şövalyelerin yaptığı kaleden geliyormuş. Kaleye Aziz Petrus'un isminin Latincisi olan Sanctum Petrum adı verilmiş. Petrum zaman içerisinde hat dilinde Bodrum'a dönüşmüş. Aslında Bodrum'un kendi anlamıyla hiçbir ilgisi yok yani. Zekeriya Sertel de Sinop'a sürülmüş bu arada. Yani tersini yapsalar her şey farklı olacak aslında. Cevat Şakir'i Sinop'a, Zekeriya Sertel'i Bodrum'a sürseler belki de Türkiye edebiyatının şeyi değişecekti. Sonra orada kalebentlik hayatına başlıyor. Fakat zamanla Bodrum'a aşık oluyor.

Yani bir süre orada psikolojik sorunlar yaşadıktan sonra kendi içinde bulunduğu şartları... ...kabullendiği an, geldik, bağlarım, böyle de bağlarım. Bravo. Kabullendikten sonra oradaki varlığı birden anlam kazanmaya başlıyor. Bodrum'da yeni bir insana kendisi dönüşüyor, ismini bile değiştiriyor. Ne kadar güzel değil mi? Bodrum'un gerçek eski ismi olan Halikarnas'ı. Halikarnas balıkçısı olarak kendisini yeniden tanımlayıp... ...kaç kuşaktır ailesinin de getirdiği o kültür birikimiyle... ...çünkü kendisi Robert College artı Oxford yazılı beyefendi zaten. Yani bir de öyle bir şey, Beyaz Türk.

Ve o bütün birikimini edebiyata ve Bodrum'dan ilham aldığı Ege kültürüne akıtmaya başlıyor. Ve sonra Azraer hatlarla falan bir araya gelip mavi yolculuk kültünü oluşturuyorlar. Ve Türk edebiyatında bir Anadoluculuk akımı diye bir şey ortaya çıkıyor ve hala da okullarda okutulan ve edebiyatımıza zenginlik katan bir figür olarak mavi sürgün kitabında da mavi sürgün kitabı da bizim şifa aradığımız kitabımız bu kabulleniş ve kabullenişin nasıl bize yeni pencereler açabileceği ve belki de ...göremediğimiz hayatın imkanlarını gösterebileceğine dair 1961 yılında yayınlanmış... ...anı kitabı Cevat Şakir Hoca'nın ve işte bu İstanbul'daki rutin hayatından gençliğinde... ...çevresinden o çılgın Şakirpaşa ailesinden ve Birinci Dünya Savaşı sırasındaki... ...ortamdan bahsederek başlıyor. Sonra işte ailesinin maddi durumunun kötüye gidişi, yazarak, tasarım yaparak... ...başka sanatlarla ilgilenerek kendini geçindirmek zorunda kalması... İşte bu arada siyasi fikirlere merak sarması başını başarıyla belaya... ...sokması ve İstiklal Mahkemesi'nde yargılanmasıyla beraber de... ...Mavi Sürgün adını verdiği bu uzun yolculuk ve... ...önce inkar sonra kabulleniş başlıyor. Yolculuğun kendisi zaten çok güzel. Yolculuk da zaten dönüşmeye başlıyor. Aslında o zaten başlı başına bir kurgu ya yol hikayeleri. Kahramanın yolculuğu zaten daha yolculukta... ...dönüşmeye başlıyor. Daha önce hiç dikkat etmediği şeylere dikkat etmeye başlıyor. Belki insanların hal tavırlarına o kadar bakmayacak... ...ama bir trenin içinde ne yapsın zaten? Onlara bakmaya başlıyor. Orada daha ufak ufak hikayeler zihnine belirmeye başlıyor. Ben çocukluğumdan beri hep böyle bir kafam karışmıştır... ...benim Halikarnas balıkçısıyla ilgili. Çünkü Hemingway ile karıştırırdım ben küçükken biliyor musun? Hemingway, Halikarnas balıkçısı mı?

Halikarnas Balıkçısı Hemingway'im diye düşünmüşlüğüm benim böyle... İhtiyar Adam ve Deniz'den dolayı belki. Evet yani tam olarak 10 yaşlarında, 10-11 yaşında vardır. Çünkü o zaman İhtiyar Adam ve Deniz'i okumuştum. Ve çok hayran olmuştum. Çok sıkıcı bir şeydir aslında İhtiyar Adam ve Deniz. İkisinin de silahlı külahlı işlere karışmış olmasından da belki. Evet evet yani böyle kafamda o iki karakter benim. Çok böyle birleşmiştir. Bak hiç böyle düşünmemişsin. Doğru. Ve hani denizle olan bağları, doğayla olan bağları, çünkü Halikarnas Balıkçısı müthiş doğayla bir bağ kuruyor. Zaten Bodrum'u güzelleştirmesi, Bodrum'u benimsemesi, sonra onu böyle Türkiye'yi tanıtmasının sebebi o. Doğayla kurduğu bağ, orada işte yetiştirdiği, ne nasıl dikilir...

Meyve ağaçları nasıl dikilir? Onları gösteriyor insanlara. Bu şey vardır ya çünkü hani Ege bölgesinde hep söylenir Akdeniz'de de dağlık alanların ekim biçim için oğlanlara verilmesi. Çünkü oralarda ekimin kolay olması. Bu kıyılardan bir şey olmaz deyip kızlara verilir. Bu kıyılardan bir şey olmaz deyip kızlara verilmesi. Ve paralar damatlara kalır. Evet ve orada hiçbir şeyin ekilmemesi. Şimdi yani Halikarnas Balıkçısı oraya gittiği zaman hakikaten orada bir şeyler ekmeği dikmeyi öğretiyor.

Bütün damatlar otel sahibi olmuştur o yüzden işte. Öyle olmuş işte. Kıyılarda çünkü. Kıyılarda, evet. Ve o yüzden böyle Halikarnas Balıkçısı'nın o duayla kurduğu güzel bağı bana her zaman çok güzel gelmiştir. Ve onu yazma şekli, onu anlatma şekli de çok güzel gelmiştir. Oradan da işte hep kafam karışmıştır Hemingway'le. Hep onları ben bir sayarım. Yani keşke tanışmış olsalardı. Kesin kavga çıkardı.

Silahlar çekilirdi değil mi? Silahlar çekilmese bile yumruklar konuşurdu. Konuşurdu, evet. İki kadeh içip bunlar kavga ederdi ben sana söyleyeyim. Evet, çünkü ikisi de öfke patlamaları yaşayan adamlar. Ekstantrik, öfke patlaması yaşayan ve egosantrik insanlar yani. Aynı çağın adamları keşke tanışmış olsalarmış. Harikulade bir arkadaşlık. Yani şöyle arkadaşlık derken işte kavga, dövüş arsı muhtemelen... Yani 5. Kadeh'e kadar iyi bir arkadaşlık... Sonrasını hatırlamazlar zaten. Fitzgerald'la Hemingway'in arkadaşlığı gibi olabilir herhalde. Ki Mavi Sürgün kitabı da bu kabullenişin ve kabullenişten sonra aslında yeniden doğuşun. Üst versiyonunda Cevat Şakir'in yeniden doğuşunun hikayesi. Yeni kitaba geçmeden önce... Pılavuz gibi yani aslında.

Yeni kitaptan önce bir manimizi okuyalım. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınaları yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Bibliyoterapi ne yapıyor? Devam ediyor. Üçüncü kitabımız da hadi Ursula Le Guin diyelim. Ursula Le Guin'in Yerdeniz Büyücüsü adlı kitabını. Evet. Ben çok ipleri ele aldım bu bölümde. Al, al, al. Tabii ki. Ama bu bölümde çünkü kitaplarımızı seçen sensin. Bunu yani hepsine. Sağ bakmayın. Ben oturdum öyle baya boş boş. Ben bir Bukowski şiirine taktım kafayı günlerdir. Evet. Ha bir onu okuyayım.

Yerdeniz Büyücüsü. Ben bir de Login'i çok severim tabii ki. Evet, sen çok seviyorsun. Yerdeniz Büyücüsü'nün 1968 tarihli Yerdeniz Büyücüsü. Aslında üçleme olarak bilinen ama finalde altı kitap haline gelmiş olan Yerdeniz serisi. Ben her zamanki gibi birincisini okuyup bırakmış bir insanım. Ben şeyleri de öyle yaptım. Yüzüklerin Efendisi'ni de öyle yaptım mesela. İlk Hobbit çıkmıştı. Hobbit'i okudum, hayran oldum, bayıldım. Yani oturup onun o Gandalf'ın resmini falan yaptım kara kalem.

Bir daha hiç okumadım. Dizilerinde sadece ilk sezonunu mu seyredersin? Olabilir aslında ve ben bu arada şeyi hiç seyretmedim de. Filmleri de hiç seyretmedim. Hangi filmleri? Yüzüklerin Efendisi filmi yok mu? Yüzüklerin Efendisi filmi. Mesela onları da seyretmedim. Çok eğlencelidir. Dolayısıyla şeyi de Yerdeniz Büyücüsü'nün de ilkini okudum. Ve yine çok sevdiğimi hatırlıyorum. Devamı yok bende. Yani psikolojiye meraklı birisi olarak okumanda fayda var bence. Çünkü Jung arketipleri üzerine giden bir şey. Rokia adasındaki büyücülük okulu ile tanıştığımız büyük kara parçalarının yerine... ...pek çok adadan oluşan fantastik bir kurga evreni içeren bir yer, Yerdeniz. Büyücülük yeteneklerine sahip fakat bunların tam farkında olmayan bir çocuk var. Günün birinde keşfediliyor ve bir adadaki büyücülük okuluna götürülüyor. Ne hatırlatıyor bu sana? Harry Potter. Evet evet. Aslında Harry Potter'ın... Ben Harry Potter'ı hiç okumadım ve seyretmedim. Hiç yardımcı olmamaya kararlısın bu konuda. Şimdi Harry Potter'ın ilham kaynağı olan hatta ilham kaynağı... Ama bunu biliyorum evet. Artık intihale kadar var. Ben Harry Potter'ı fikri benim aklıma gelse... Lan çok benziyor bu Yerdeniz Büyücüsü. Ayıp olur. Ayıp olur diyerek yazmam yani. Fakat Rowling o kadar zor durumdaymış ki kitabı yazarken maddi olarak çocuklarını geçindirmek için.

Herhalde bu noktayı şey yapmamış. Ama bir de bir şey söyleyeceğim. Edebiyatta yani esinlenme vardır. Olmalıdır. Bu kadar da olmaz ama canım. Yani olur. Bu şey yani bu artık şey beyaz bir balinin peşine düşen.

Asabi bir kaptanın hikayesini yazmak istiyorum ben o zaman yani. Hocam burada yazılmışı var, yapılmışı var. Yerdeğirmenleriyle savaşan bir şövalyenin hikayesini yazmak istiyorum kadar aslında saçma denilen bir hikaye. Foça'da geçiyor değil mi? Foça'da Yerdeğirmenleri var, orada da savaşan meğerse bir tane amca varmış. Ama Rovnik hiç takılmamış bunları, yazmış ve zengin olmuş ondan sonra da. Bak yani bizim gibi düşünse olamayacaktı.

Sonra işte bu büyüye doğuştan yetenek olan ve ileride bu evrenin en büyük başbüyücüsü olacak olan Çevik Atmaca. Yani yeni ustası Ogion'un kendisine verdiği isimle dedin hikayesi. Yunk arketipleriyle ilgili Yunk konusu sizin uzmanlık alanınıza geliyor. Estağfurullah, hiç değil de. Ama bir şey söyleyeceğim, evet. Bu bakımdan gayet psikolojik bir roman. Aynı zamanda bir oluşum romanı. Gedin büyümesinin romanı. Sadece Gedin değil, okuyucunun da büyümesinin hikayesi. Demin Bukowski'nin kendi büyüme hikayesini anlatması gibi. Zeynep Hanım da diyor, otuzlarıma yaklaşırken falan filan. Ursa Leguin'in kitapla ilgili söylediği şeylerden bir tanesi diyor ki, yani bu bir büyüme hikayesi. Benim de büyümem diyor, çok uzun sürdü. Ben ancak otuzlu yaşlarımda diyor, bir şeyleri anlamaya başladım. O bakımdan gerçekten yani hayat çok uzun öğrenmeler silsilesi. Buradan hemen bir Jung'la ilgili bir şey söyleyebilirim. Jung ne der? Yunga göre biz zaten her şeyi içsel olarak biliyoruzdur. Biz bir bütünüzdür daha doğrusu. Her şey bizde zaten vardır. Bunun üzerine koyarak gideriz. Öğrene öğrene gideriz. Ve bu çok uzun bir yolculuktur. İşte bunu nereden öğreniriz? Arketiplerden öğreniriz. Kendi bilinçaltımız devreye girer.

...bireysel bilinçaltı artı kolektif bilinçaltı devreye girer ve bunları öğrenerek devam ederiz. Dolayısıyla bu kitaptaki o büyüme hikayesi... ...Ursula Leguin'in zaten kendi büyüme hikayesiyle çok paralel. Ayrıca Cevat Şakir'in Mavi Sürgül'ü de bir bu. Büyüme hikayesi yani Halikarnas, Cevat Şakir adlı şımırık bir aristokrat çocuğunun... ...olgunlaşıp Halikarnas balıkçısına dönüşmesi hikayesi. Bukovski'nin senin okuduğun şiiri de bir büyüme hikayesi. Bu bölüm bir büyüme bölümü oldu yani böylece. Evet, çünkü büyümek her yeni yılla beraber kabullenmeyi beraberinde getiriyor. Yani bilmediğin şeyler deneyimden karşına çıkıyor.

...sen öğrenmeye devam ediyorsun. Yani burada öğrenmekten kasıt çünkü şey değil. Bir de matematik öğrendim, bir de bir dil daha öğrendim değil. Hayatı öğrenmeye devam etmek. Ve bunun yolu kabulden geçiyor. Çünkü kabul ettiğin sürece... ...tökezlemeden ya da olduğun yerde saymadan... ...onu bir deneyim olarak kabul edip... ...devam edersen, çok da raydan da çıkmadan... ...kendini de çok yıpratmadan... Olgunlaşabiliyorsun. Yerdeniz büyücüsündeki Ged de öyle yapıyor şimdi. Ged çok büyük yeteneklere sahip olduğu için çok hırslı bir büyücü. Aşırı hırslı bir büyücü. Ben diyor kralı olacağım bu ortamların diyor. Ve bu yüzden de bütün tehlikeli büyüleri kullanmaya çalışıyor. Ve bu sırada çok tehlikeli bir gölgeyi serbest bırakıyor. Bu gölge karanlık bir şey ve çok büyük bir karanlık güce sahip. Ve Ged'in baş düşmanı haline geliyor. Ve sürekli o gölgeden kaçarak...

Aslında yaşıyor geç bütün bu oluşum sürecinde. Fakat kitabın sonunda artık kaçmaktan vazgeçip... ...gölgenin üzerine doğru gitmeye başlıyor ve gölgenin kendi gölgesi olduğunu keşfediyor. Harika değil mi? Bu da işte yungun gölge arketipiyle kaynaklanan bir şey. Ve onunla birleşiyor. Gölgeyle birleşiyor. Kendi karanlık tarafıyla birleşiyor ve tamamlanıyor böylece. Yani aslında hatalardan da öğrenmek, yaptığın büyük hatalardan da öğrenmek. Onlara da kabullenmek. Şu değil, ben bunu neden yaptım? Neden yaptım? Yıllarca kendine bunu sormak değil.

Bunu sor, evet ben bunu neden yaptım? Şu yüzden yaptım. Bundan ne çıkardım? Öğrendim, devam ettim. Bunu da kabullenmek çok önemli. Yani kabullenmenin böyle ayakları var. Hepsini kapsamak lazım. Jung diyor ki görmezden gelinen ve kabul edilmeyen gölge gittikçe güçlenir ve tehditkar hale gelir. Gölgemizi kabul etmek, diğer yarımızı kabul etmek demektir. İnsan ancak böyle tüm haline gelir. Bu da olgunlaşmak demektir. Kötü yanlarımızı reddedersek eksik kalmış oluruz. Hem de bu kötü özellikleri başkalarına yansıtabiliriz, diyor. Birinci kitap yani Yerdeniz büyücüsü de Gedin. ...bunu kabul ederek olgunlaşması ve büyümesi üzerine. Evet. Bu benim de çok zamanımı aldı hayatta. Bu arada hani 30 yaşıyla ilgili tatlı tatlı demen espriler yaptık ama... ...Zeynep Hanım'dı değil mi? Yok canım, ben 42'me kadar mesela bunu daha önce de söyledim bence bu programda. Ben anca 42 yaşımda... Aydınlanmaya başladı diyebilirim. Benim de tekamülüm çok geç oldu benimle. Ama şu an ben bakıyorum yani genellikle böyle zaten. Biz sadece tabii biraz acele ediyoruz. Hani ya da işte biliyoruz zannediyoruz, olması gerekiyor zannediyoruz. Bu coğrafyayla da çok alakalı bir şey. Biraz hızlandırılmış bir hayat yaşıyoruz biz burada. Maddi koşullar yüzünden aslında oluyor bu da çok net. Küçük bir anlatı yapabilir miyim kütüpten? Tabii buyurun. Bütün hayatımızı aslında yapmaktan başka çaremiz olmayan şeyleri... ...rızamızla seçmeyi öğrenmekle geçiriyoruz. İşte kabullenişin dik alası. Bütün hayatımızı aslında yapmaktan başka çaremiz olmayan şeyleri... ...rızamızla seçmeyi öğrenmekle geçiriyoruz. İşte büyümek, işte olgunlaşmak. Evet, kolay gelsin diyorum yani. Allah hepimizi bu yolda... Kolay gelsin, çok zor bir şey. Ben bir keresinde şunu dediğimi hatırlıyorum anneme.

Ya neden kimse söylemedi? Neden büyümenin çok zor olduğunu kimse söylemedi? Söyleseler anlayacak mıydı? Ya hiçbir şey anlamam tabii canım. Belki de söylemişlerdi. Evet, bir de sözlük burnumun dikine dikine de gidecekti. Belki de söylemişlerdi zaten. Sen duymamıştın yani. Ama mesela ben kızıma şey diyorum, çok zevkli bir şeye büyümek diyorum bir yandan da. Bence çok da zevkli, çok güzel. Evet, zor, çok sancıl ama çok güzel. Çocukken diyor, gene Ursula Le Guin, büyücülerin her şeyi yapabileceklerini sanıyordun.

Ben de öyle sanırdım bir zamanlar. Hepimiz öyle sanırdık. Fakat gerçek şu ki insanın gerçek gücü, büyüyüp bilgisi arttıkça izleyebileceği yol iyice daralıyor. Ta ki en sonunda sadece ve sadece mutlaka gerekenden başka yapacak şeyi kalmayıncaya kadar. Evet, bu mutlaka gereken lafı benim çok ilgimi çekmişti, işin doğrusu. Mutlaka gereken. Galiba böyle puk kodu gibi hayatın. Mutlaka gerekenleri yap, gerisine fazla takılma. Ama gereksiz bir sürü şey de yapman gerekiyor tabii o noktaya varmak için. Son kitabımıza geçelim mi o zaman? Çünkü çok tatlı, çok sevdiğimiz bir kitabı. Biz Leyla'yla daha yeni Geleceğe Dönüş'ü seyredik. Marty McFly. Nobody Calls Me Chicken. Michael G. Fox. Michael G. Fox'un otobiyografisi Şanslı Adam. Şanslı Adam ne kadar güzelsin. Lucky Guy. Üstelik bu kendine dediği için bu isim verilmiş kitaba. Yani ben diyor şanslı bir adamım.

...yaşadığı dev soruna rağmen, Parkinson hastası olmasına rağmen... ...ve kariyerinin çok erken bitmesi gerektirmesine rağmen... Çok erken, evet. Otuz dokuz yaşında bitiyor. Çok erken. Ve elinden pek çok konforu, lüksü... ...yani hayatla ilgili, maddiyatla ilgili değil mi? Biliyorum. Hayatla ilgili alınmış olmasına rağmen. Bunu söyleyebilen bir adam. Ve bunu kitap haline getirmiş. Ve bunu kitap haline getiren bir adam. Ben şanslı bir adamım diyor.

Harika bir kariyerim oldu, diyor. Harika bir hayatım oldu. Param oldu. Ve ben şimdi bunları hem kendi iyiliğim için... Geleceğe gitti mi, geçmişe gitti mi? Hem kendi iyiliğim için, hem insanlığın iyiliği için... ...Parkinson hastalarını, sesini dışarı duyabilmek için kullanıyorum. Dolayısıyla her şeye rağmen ben...

Şanslı bir adamım. Fakat o noktaya gelmesi hiç kolay olmamış. Bu kitapta bunu anlatıyor. Anlatıyor mücadelesi. Bir kere alkolle mücadelesi var. 29 yaşında Parkinson teşhisi konuyor. Semptomlar kötüleştiği için 2000 yılında oyunculuktan emekli oluyor. Hareket etmekte ve konuşmakta zorlandığı için diyorlar ki çalışamazsın artık. Yani artık oyunculuk yapmanın imkanı yok diyorlar. Ve ciddi bir alkol sorununun pençesine düşüyor. 7 yıl boyunca hastalığı inkar ederek içiyor. Evet. İçiyor ve hastalığı inkar ediyor sadece.

Ve daha sonra bir gün hastalığı kabul edip hayatını değiştirmeye karar veriyor. İçkiyi bırakıyor ve bu kabullenişin ışığında yeniden doğuyor. Diyor ki ben diyor Parkinson hastalığının erken teşhisi, tedavisi ve tedavisinin gelişimine katkı sağlamak için tekrar... ...insanlar arasına dönmeliyim diyerek önce kendini iyileştiriyor. Ondan sonra da böyle bir mücadele içerisine giriyor ve bu kitapta işte o... ...bir taraftan da şeyleri de anlatıyor tatlı tatlı. Hani geleceğe dönüş filmleri. Tabii ilk Kanada'dan çünkü. Kanadalıymış ben onu unutmuştum bak. İlk böyle şeyleri de anlatıyor. Yani o kendi büyüme hikayesini de. Nasıl işte bu sektöre girdi? Nasıl ünlü oldu? Neler oldu? Çok da hızlı ünlü oluyor yani. Hollywood'a geliyor ve bir sene içerisinde falan ünlü oluyor. Aile Bağları dizisi var işte o sırada. O fındık gibi suratla nasıl olmasın? Evet, hatta Aile Bağları dizisinde oynarken Geleceği Dönüş filminden gelip onu zorla alıyorlar falan yani mutlaka oynasın diye. Oralardaki çekimlerde anlattığı şeyler de var. Şöyle yazıyor, kitap hakkında da yazılıyor. Eylül 1998'de Michael G. Fox kendisine dejeneratif bir nörolojik hastalık olan Parkinson tanısı konulduğunu açıklayarak tüm dünyayı şaşırttı. Aslında 7 yıl boyunca bu hastalıkla gizliden gizliye savaşıyordu. Yani o inkar etme ve alkole sığınma dönemini geride bıraktıktan sonra açıklamış dünyaya da yani. Bu haberin dünya çapındaki yankıları sarsıcıydı. Neyse ki Fox tanıyı kabul etmişti ve insanlar onun için üzülmeye başladığında o kendisi için üzülmeyi çoktan bırakmıştı. Çok güzel bu. Bu çok güzel bir ifade. Sekiz yılda işini duyduğu tutku, espri anlayışı ve enerjisinden bir şey kaybetmeden hayatının, kariyerinin ve Parkinson hastalarının tedavisini bulmak için verdiği mücadelenin...

Öyküsünü bu kitapta çok esprili ve samimi bir dille anlatıyor. Parkinson'ın ona verdiklerinden söz ediyor. Harika bir yaşam ve kariyer için şükran duyabilme şansıyla hastalığın tedavisi ve kamu duyarlılığının sağlanması için savaşabilme fırsatı. Hayat harika ama bazen saçmalıklara katlanmak zorundasın, diyor.

Ama biliyorsun değil mi? Zaten bu Kanadalılar çok iyi insanlar diye geçerler. Böyle herkes şey der, biriyle tanışır, der ki işte Amerika'da bu çok olur. Ay harika biri, şöyle kibar, böyle tatlı, bu kadar iyi niyetti falan. Hemen sorarlar, Kanadalı mıydı? Evet, çünkü Kanadalılar öyle bilinir. Ben biraz Ankara'lılara benzetirim Kanadalıları. Yani böyle bir Ankara'lı düzgünlüğü vardır Kanadalılarda da. Bir de şöyle bir alıntısı var, Michael J. Fox...

Sun, bedenimi hareket etmekten alıkoymak benim için neredeyse imkansız hale geldiğinde... ...çünkü hareketini Parkinson kontrol edememe ya... ...bedenimi hareket etmekten alıkoymak benim için neredeyse imkansız hale geldiğinde... ...tek bir yerde duracak huzuru, güvenliği ve ruhsal gücü bulabilmem hayatımın en büyük ironilerinden biridir demiş. Çok güzel.

Bu da böyle arada kafa yorduğu şeyler de var, düşündürücü şeyler de var. Ama o Michael J. Fox'un bütün dünyaya kendisini sevdiren o tatlı kişiliği de... ...kitabın tamamına yayılmış durumda. Ve yani hani düşünün ki bunu kabulleniyor Zeynep Hanım. İnsanlar nelere nelere kabulleniyor. Dolayısıyla... Kabul edin bunu Zeynep Hanım. Kabul edeceksin. Kabul edeceksin.

Kabullenmem. Katlanmam lan. Kuzum neler diyorsun. Sonuç itibariyle bence listemiz çok güzel olmuş. Teşekkür ederim sana. Ellerine sağlık gerçekten. Rica ederim. Künyeleri sizden alalım o zaman. Ben künyeleri okuyayım.

Yerdeniz büyücüsü Ursula Le Guin. Metis yayınları 192 sayfa çeviren Çiğdem Erkal İpek. Mavi sürgün Halikarnas Balıkçısı. Bilgi yayın evi 232 sayfa. Şanslı adam Michael J. Fox. Okuyan us yayınları 357 sayfa. Çevirmenin adını ben bulamadım ama bu benim beceriksizliğim olabilir. Siz bakarsınız.

Charles Bukowski'nin İlham Perisi'ne Oynamak adlı kitabından da okuduğum şiir. Parantez yayınları 384 sayfa çeviren Avi Pardo. Sorularınızı lütfen biblioterapi.podbimedia.com

adresine göndermeyi unutmayın. Kitaplarla ilgili detaylı bilgiyi açıklamalar bölümünde bulabilirsiniz. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)