
4.253 kelime · ~21 dk okuma
Dermanı Kitaplarda Arayanların Haftalık Podcast'ı BiblioTerapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tunekir Emekçi. Maanim okuyabilir miyim? Tabii, buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasını inananlar için BiblioTerapi ne yapıyor? Başlıyor.
Efendim, merhabalar. Merhabalar. Direkt soruma geçiyorum. Yok, hayır, önce şunu söyleyelim. Bu bir sezon finali. Gururluyuz. Evet. Bir o kadar burukuz. Evet. Buruğuz. 19 bölümün sonuna geldik. 19 bölümün sonuna gelebildik. Ya, 1020 yapamadık.
Evet, az kalsın o da olacaktı. Belki yazın bir ekstra bölüm yaparak girmeye yuvarlarız. Evet, öyle bir hayalim var. Foça'da kuş seslerinin altında bir kayıt yapmayı çok istiyorum seninle. Eğer potbiciler müsaade ederlerse öyle bir şey yapalım.
Günümüz teknolojisiyle her şey mümkün. Bence de. Dünya bir noktaya geldi. Evet ama gerçekten ben bugün bir yandan da niyeyse çok böyle şımarık bir hallerim var. Çok neşeliyim falan da kahvemi de burada içeceğim. Hadi hayırlısı. Hiç kimse kusuruma bakmasın.
Alalım sorumuzu o zaman. Evet, sorumuz şu. Pandeminin hayatımızı terk etmeye başladığı bu günlerde... ...biz de yeniden gezmeye başlayalım diyoruz. Hedef Doğu ve Güneydoğu Anadolu hazinelerimiz. Ne okuyalım? Önümde bir Van gezisi, arzulanan bir Mardin turu var. Heybem'de yalnızca canım Murat Amunga'nın Mardini var. Birkaç kitap da sizden. Siz eklersiniz değil mi? Sevgiler Yasemin Kaya.
Şimdi biz şöyle... Bu yüzden Mehmet Uzun geldi aklına. Tabii canım, tabii. Tabii biz şöyle yaptık Yasemin Hanım, kusurumuza bakmazsanız... ...işte sezon finali diye, yaz da geliyor diye, gezmelere doymayalım diye... ...hani artık ne kadar mümkün olursa. Biraz rotamızı genişlettik.
Evet, Güneydoğu'dan başlayabiliriz yine de. Aşk gibi aydınlık, ölüm gibi karanlıkı seçmişsin Mehmet Uzun'dan. Evet, Mehmet Uzun'dan. Şöyle, aslında bunu seçmem de yani Yasemin Hanım'ın şansı diyeyim. Şöyle, ben Mehmet Uzun'u hiç okumamıştım, tanımıyordum da işin doğrusu.
Geçtiğimiz aylarda böyle bir hani hızlıca Foça'ya gittim, geldim ben falan. Babamla oturuyoruz, Urfa'dan konuşmaya başladık. Zaten hep böyle şeyler konuşuyoruz. Hangi yazar, nereli, ne falan. Ben dedim ki ya dedim, Urfa'lı yazar kim var dedim babama. Önce her zamanki gibi hiçbir şey bilmiyor gibi davrandı.
Böyle ne bileyim ben ya falan gibi bir şeyler söyledi. Sonra böyle başladı isimleri saymaya. Sonra Mehmet Uzun'u böyle bayağı bir övgüyle anlattı. Murat Ermugan Mardin'di değil mi? Evet o Mardin'di.
Onları da saydı. Kim, nereli hepsini sonra oturdu tek tek saydı. Sanki hani artık o görevmiş gibi. Mehmet Uzun'dan bahsetti. Çok iyi bir yazar olduğundan bahsetti. Ben tanımıyordum kendisini doğrusu. Babam sayesinde sonra bakma fırsatı buldum. Okuma fırsatı buldum. Ve gerçekten çarpıldım.
Yani Allah rahmet eylesin. Keşke daha uzun yaşasaymış, daha çok eser bıraksaymış. Devamını yazmayı düşünüyormuş zaten. Aşk gibi aydınlık, ölüm gibi karanlıkın ömrü vefa etmemiş. Roni mina evine, tari mina merine. Doğru telaffuz ettim mi? Kürt arkadaşlar kusura bakmasınlar. Evet ben de aynısını düşündüm kendim okurken. Evet, Roni Mina Evini, Tarih Mina Mirini. 1998 tarihli Aşk Gibi Aydınlık, Ölüm Gibi Karanlık. Evet, bu kitabımız nedir ve nasıl bir şifa umuyoruz? Şimdi şöyle birkaç bence bu konunun ayağı var. Mehmet Uzun bir kere bu kitabı Kürtçe yazma cesaretini ilk gösteren kişi. Yani bir kitabı Kürtçe yazma cesaretini gösteren ilk yazar.
Bu yüzden... İlk mi sahiden yoksa ilklerden biri mi? Ben ilk diyebiliyorum. Yani yaptığım araştırmalar, babamla uzun konuşmalar, anladığım kadarıyla ilk. Baban öyle dediyse öyledir zaten. Kendisi biliyorsun Google'dan büyük uyulu var. Şimdi şöyle yani bu bakımdan önemli yazar olarak... ...kitabın önemi şu, bize o coğrafyayı başka bir bakış açısından anlatıyor. Yani orada yaşanan başka bir kültürün bakış açısından anlatıyor.
Bu çok önemli. Çünkü biz hala daha böyle bu şeyi, Kürt meselesini azar azar sanki böyle tam böyle dolu dolu konuşamıyoruz. Konuştuğumuz kısmı sadece siyasi kısmı. Aslında o bir kültür. Yaşam tarzı, o bir kültür ve çok güzel bir şey.
Ve biz sanki hayır hayır öyle şeyler yok gibi davranıyoruz. Bir de etkileşim içinde bir kültür yani diğer Mezopotamya kültürleri ve Anadolu kültürleriyle yani Kürt olmayan kültürlerle de yüzyıllardır etkileşim içerisinde alışveriş içinde olan bir kültür. Evet ve ben hani istiyorum ki... O kültürün bakış açısından da bir bakabilelim. Yani sadece... ...bir İzmirli olarak bakmayayım. Başka bir gözle de bakayım. Mesela... ...şimdi bu arada tabii kitabın... Alegorik bir kitap aslında. Evet. Baz ve Kevok'un hikayesi. Evet.
Kürt topraklarını sömürgeleştirmiş bir ülkede geçen bir hikaye var. Allegorik bir ülkenin içerisinde geçiyor. Ama neresi olduğunu hepimiz anlıyoruz. Orada bir tanesi asimile olmuş, diğerisi olmamakta direnen iki arkadaşın... ...mücadele içerisinde karşı taraflarda karşılaşıp... ...ne yapmaları birbirleriyle ilişkiye ve diyaloga geçmeleri üzerine. Bir aslında çok da didaktik de olabilecek... Ama dili değiştiriyor işi. Çünkü çok şiirsel. Bütün kitap bir şiir gibi yazılmış. Yani yazılmış derken öyle okunuyor. Şöyle bir girişini sadece bir okuyabilir miyim? Tabii, lütfen. Yani eğer bu girişi dinleyip beğenmeyecek biri varsa... Zaten o zaman hakikaten kitaba hiç bakmasın ama... ...bana göre benim kalbimi titreten bir yanı var.
Baz, kevok. Birine baz, öbürüne kevok diyeceğiz. Baz ile kevok. İki ad, iki insan, orta yaşlı bir adam ve genç bir kadın. İki ad, romanımızın iki asıl kahramanı.
Romanımız, Baz ve Kevok'un başından geçenler hakkındadır. Baz ile Kevok. Baz, 41-42 yaşlarında bir subay. Kevok, yenilgi ve umutsuzluk günlerinde Baz'ın yoluna çıkan aşktır ki, 21-22 yaşlarındadır. Baz ile Kevok. İlginç bir ilişki, belki de aşk ki, zorunluluktan meydana gelmiş, zorunlulukla yaşamış ve zorunlulukla ölüyor.
Baz ile Kevok, iki yolcu, yolunu kaybetmiş iki insan, iki tutsak, iki kurban. Baz ile Kevok ölecekler. Ölümle, ölümleriyle başlayacağız maceralarını anlatmaya. Öldürülecekler. Şimdi ölüm yoluna girmiş haldeler.
Bazı biliyor bunu, tecrübelerinden biliyor ki... ...ölüme doğru gitmekteler. Kevok bilmiyor daha. Kevok başka birçok şey gibi bunu da bilmiyor. Bir masalcı, bir anlatıcı gibi adeta değil mi? Hiç değil mi ya? Yani gerçekten ben hani böyle...
Bu anlatım tarzı çok karşımıza çıkar bir şey değil. Yanılmıyorsa. Dengbeş tarzı bir anlatım gerçi. Evet. Yani storyteller aynı zamanda. Evet. Sanki karşısına insanları oturtmuş... ...hikayesine başlamak üzere olan... ...birinin ses tonu. İşte bu, evet. Birinin ses tonu. Yani böyle olunca tabii... ...okuma isteğini çok arttıran bir kitap. Kitabın devamı da gerçekten aynı özenle...
...aynı akıcılıkla devam ediyor. Çevirisi de güzel demek ki. Ha tabii, tabii. Bunu da akılla tutmak lazım. Evet, Türkçe'ye yansıtılabilmiş Mehmet Uzu'nun sesindeki müzik. Evet. Hani burada bir şifa zaten şu an biz aramıyoruz. Bu bizim artık biblio terapimizin şifa bölümü değil.
Şifayı bulmuşuz. Pandemi bitmiş. Herkes şifasını bulmuş. Bakalım şimdi ne yapacağız? Gezerken ne okuyacağız bölümü. Ama şunu da söylemek isterim. Yol bence çok şifalı bir şeydir. Yolculuk çok şifalı bir şeydir. İster tek başına, ister birlikte birileriyle birlikte.
Her yol çünkü aslında senin kendi içine yaptığın da bir yolculuktur ya. Evet. O arada düşündüklerin ne bileyim, benim en sevdiğim şeylerden biri mesela... ...trende pencere kenarında oturup... ...o tıkır tıkır tıkır tıkır tıkır giderken... ...orada dışarıyı seyredersin ama sürekli kendi içine dönersin. Biri dışarıya biri içeriye doğru iki yolculuk beraber yaşanır. Evet beraber yaşanır ve bunun muhakkak ki şifalı bir yanı var zaten. Bunun şifası vardır evet. Güneydoğu zaten hani böyle bizim gerçekten bilge topraklarımız diye düşünüyorum ben. Kadim topraklar. Evet, kadim topraklar. Onun çıktığı topraklar. Bu yüzden zaten eğer... ...bütünsel bir bakış açısıyla bakılırsa... ...tek taraflı değil. Yani işte bir orada yaşayan Kürdünle bakış açısıyla bakılırsa... ...çok şey anlaşılabileceğini düşünüyorum ben. O topraktan bize, beynimize, kalbimize bir bilginin akacağını düşünüyorum.
Kendimizi açarsak, kendimizi açık tutarsak. Kendimizi açarsak, evet. Burada işte o ön yargıların kırılmış olması, hiç olmaması... ...çok önemli. Zaten her şey aslında iki kişinin oturup... ...birer çay içmesine bakar ya bütün ön yargıların da kırılması için. Evet. Bana göre hani kitapları okumak çok böyle bir şey. Yani o hiç tanımadığın biriyle oturup o çayı içmek gibi. Siyasetten kurtulduğumuz zaman zaten o iletişim başlıyor. Çünkü siyasetçiler... İnsanları ayrıştırarak ekmek yiyorlar. Yani siyaset mesleğinin zaten raconu insanları ayrıştırmak. Ayrıştıracaksın ki bizler ve onlar olarak bölünelim ve siyasetçiyi de dükkanı döndürecek ekmek çıksın. Ama bizim bundan menfaatimiz var mı? Yok. Bizim neye menfaatimiz var? Bizim oturup çay içip birbirimizin derdini...
Dinlemekten ve anlamaktan bir çıkarımız var, illa varsa yani. Bugünlerde bir kitap çeviriyorum, Epsilon'a. Kitabın adı çok güzel, Şeytanın Tarihi. Daniel Defoe yazmış, 1650'ler falan, yani öyle 1600'lerde yazmış kitabı. Çok enteresan, çok müthiş bir mizah anlayışı var adamın. O mesela şey diyor ki, bunu hep sen de söylersin.
Ya diyor bu şeytanın diyor Hristiyanlık dinine verdiği hizmeti diyor... ...hiçbir dindar vermemiştir. Hani olmasa diyor zaten kim niye korksun en az? Sistem çeker. Tabii sistem çeker. Çok önemli bir şey bu pozisyonda. İşte senin biraz önce dediğinden aklıma geldi. Siyasette öyle bir şey. Yani orada duracak ki böyle tepemizde... ...bir iblis gibi. Biz şey yapacağız. Evet. Yani birbirimizi kırdırıp... Birbirimizi de korkutacak. Evet, birbirimizi de korkutacak. Evet, çok fazla dağılmadan istersen Yaşar Kemal kendini anlatıyor. İkinci kitap alarak onu seçmişsin. Allen Buskey ile görüşmeler. 1957'de bir Amerikan dergisine söyleşi yapmak için bir araya gelmişler üstadlar, tanışmışlar.
Ondan sonra birbirlerini bir sevmişler, bu devam etmiş daha sonraki yıllarda da. 1984'e gelininden, pardon onu tamamlayayım, artık yakın dost olduğu Yeşer Kemal'in kendini anlatması fikri gelişmiş Buzge'nin kafasında. Yazışmalarla yürüyen bu söyleşi, 30 tane soru ve cevap etrafında örülmüş ve 1989'da tamamlanmış. Yaşar Kemal kendini anlatıyordu. Yaşar Kemal, masal söylelerle bezenmiş çocukluğundan... ...Anadolu topraklarının tarihine, demokrasi kesintiye uğrayan bir ülkede yazar, birey, insan olmaktan... ...kendi acılarına dek, kendini ülkesiyle, insanlarıyla, beslendiği kaynaklarıyla birlikte... ...evrensel yazarı, dünya yazarları ve edebiyat hakkındaki görüşlerinde çekilmeden... ...açık, seçik dile getiriyor. Evet. Şeyi hatırlar mısın? Geçtiğimiz haftalarda doğru şimdi hani bir kitap yapmıştık. Öğretmeniyle, eski hocasıyla Hersal'a buluşmaları yapıyordu... ...şey, yazarımız. Aslında bu da onun gibi. Yani hani böyle... ...bu tip şey adamlarla, bilgi dolu, kültür dolu... ...kalp dolu, ruh dolu yazarlarla yapılan...
Ya da insanlarla diyeyim yani, akademisyen olabilir. Yahut sadece... Nehir Söyleşi. Nehir Söyleşi diyelim, evet. Hani o kitap bir söyleşi değildi ama... ...bunlar her zaman çok faydalı oluyor aslında. İnsana pek çok şey anlatıyor. Bu da demin okuduğum uzun cümlede de bir anlatım bozukluğu var. Neydi o diye ona bakmaya çalıştım da. Bir yerinde varmış gerçekten. Yaşar Kemal Öznesi'yle başlayıp sanki... ...Alem Buskeli bitiyormuş gibi. Tanıtım metninde anlatım bozukluğu yapmışlar.
Olabilir, evet. Yaşar Kemal kendini anlatıyor kitabında. Şimdi şöyle, biz hani Çukurova'lı diyebiliyoruz tabii, Yaşar Kemal'i. Evet. Oysa Vanlı, Yaşar Kemal. Annesi, babası Vanlı. Bir köyünden, oradan kalkıp Adana'ya geliyorlar. Ben de aslında Yasemin Hanım hani orada bir Van lafı etti diye...
Onu kurcalayıp oradan yola çıktım ve Yaşar Kemal'in bu kitabını vermek isterim. Çünkü çok güzel bir yeri var, bir alıntı. Bunu okuyabilir miyim? Tabii lütfen. Şimdi şöyle, Yaşar Kemal'in anası, babası Van'dan geliyorlar. Hurşit Bey göndermiş Yaşar Kemal'in babasını. Tapudaki bir mevki sahibi biriyle konuşuyorlar, tamam mı?
Bak, kürdün oğlu, sana bir konak veriyorum ki kasabanın en güzel konağı. Sana tarlalar veriyorum ki ovanın en bereketli toprakları. Sen kardeşimiz, büyük hürmet ettiğimiz Hurşit Bey'den geldin çünkü. Ben ona senin gibi bir adam göndersem, o da benim gönderdiğim adamı baş tacı eder. Ben de sana semavilerin konağını, tarlalarını veriyorum. İstemem.
Arif Bey bir deli bir kemik adam, sinirli mi sinirli. Öyleyse niçin geldin buraya, bu mektubu niçin getirdin? E beni bir yere yerleştir diye. E yerleştiriyorum ya işte, hem de en iyi eve. Ben ev istemem. Niçin? Anam dedi ki...
Arif Bey kürklere biniyor. Anan sana ne dedi? Anam dedi ki, yuvasından atılmış kuşun yuvası başka kuşa hayır getirmez. Onlar kuş değil, Ermeni. Babam kuş, Arif Bey Ermeni. Kuş, Ermeni, Ermeni, kuş. Bu tartışma bir süre sürmüş gitmiş. En sonunda Arif Bey çileden çıkmış. Hurşit Bey'in mektubunu yırtmış. Öfkeyle de çiğnemiş.
Bütün sesiyle bağırıyormuş. Mektubu ayaklarının altında çiğnerken, ''İşte böyle olur Hurşit Bey, bu vazalak Kürtleri bana gönderirsen, işte böyle olur.'' Hemen oradan iki jandarma çağırmış, babamı göstermiş, ''Bunları alın, doğru Kayalık-Hemite köyüne götürün.'' demiş. O zamanlar Hemite, Osmaniye'ye değil, Kadirli'ye bağlıymış. Jandarmalar bizimkileri Kayalık-Hemite köyüne götürmüşler. Babam her zaman her yerde söylermiş, Allah anamdan, ermeniden, kuştan razı olsun. Beni bol kayalıklı Hemite köyüne gönderler. Ben bol insanlıklı bir köye düştüm.
Çok güzel. Evet, yani sen Aynur Doğan'ın konseri hakkında yazmıştın ya sanki... ...bir ses ortaya çıkmak için onun vücudunu şey yapmış gibi diye. Sanki Doğan kendi ses şarkısını söylemek için Aynur Doğan'ın vücudunu seçmiş gibi. Aynur'un şeye ihtiyacı yok. Onun sesinin, onun vücuduna ihtiyacı yok. Yaşar Kemal'in kaleminin de Yaşar Kemal'in vücuduna ihtiyacı yokmuş. Evet, evet. Ve yani bu işte ne kadar güzel bir hikaye.
...kültürün, o toprakların daha doğrusu kültürünü bize çok güzel anlatan bir hikaye. Geçmişini, nereden geldiğini. Yaşar Kemal'in nereden geldiğini. İşte yani hani yine bu gözle bakılması için. Ben öneriyorum. Zaten Biblioterapi'nin en başından beri bulmaya çalıştığımız şifanın en alası da zaten o toprakların içerisinde var. Bu kitaplarda o topraklardaki şifayı sezmemiz için bize rehberlik edebilecek eserler diyebilir miyiz? Deriz hocam. Evet, çünkü Biblioterapi'de bu yüzden yerlerini almışlar. Evet, dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifası inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Devam ediyor.
Üçüncü kitabımıza geldik. Biraz şey yapalım mı? Biraz fırlamalık yapalım bence. Yolculuğun kapsamını genişletmek ya da yoldan mı çıkalım, ne yapalım?
Ben diyorum Ferhan Şensoy, değil mi ben Ferhan Şensoy? Sen artık gerisini anla. Bir fırlamalık bahsediliyorsa fırlamalıktan... ...benim aklıma ilk gelecek isimlerden gelir mi? Ferhan Şensoy. Bir de Ferhan Şensoy ve Gezi kitabı tabii. Yani gezmek söz konusuysa Yasemin Hanım'ın dediğini ben... ...başka bir taraftan şovullayarak Ferhan Şensoy deyimiyle... ...kendisinin Küba gezilerini anlattığı Hacı Komünist kitabına şandelledim.
Kitabın hikayesi de çok matrak. Günün birinde Ferhan Şensoy ve Rasim Öztekin ve orta oyunculardan bir grup kişi bir sinema filmi çekmek üzere Küba'ya gitme fırsatı buluyorlar. Ferhan Şensoy'da hayatta bir daha biz ne zaman Küba göreceğiz diye kabul ediyor. Fakat anlatımından anlıyorsun ki aslında senaryoyu da çok beğenmemiş. Yani filme film olarak çok ümitli değil. Fakat Rasim Öztekin'de ikisi de diyorlar ki bir daha hayatta biz ne zaman Küba göreceğiz.
Hatta Zeki Alasya da var ekipte. Şans Kapıyı Kırınca filminin çekimleri için Küba'ya gidiyorlar. Ayrı zamanda Ferhan Şensoy'da bir komünist olduğu için... ...komünizmin faal olarak uygulanmakta olduğu bu son memleketlerden bir tanesini görüp hacı olmak peşinde. Yani bir Ferhan Şensoy'un bu hacı olma çabası diyorlar ki yani... ...nasıldı Küba diye soruyorlar döndüğünde. Güzeldi, çok güzeldi. Hacı komünist oldunuz mu bari diyor.
Oldum elhamdülillah. Al sana getirdim bu şişeyi diyerek Kiba'dan getirdi. Havana Kulüp Rom şişesini çıkarıp çantasından uzatıyor. Zemzem suyu gibi değil mi? Ne bu abi diyor. Rom, zemzem yok Kiba'da, Rom var.
Sonra işte Küba gözlemlerini anlatmaya başlıyor Ferhan Şensoy. Bir taraftan da filmden bahsediyor çekmekte oldukları. Fakat bir noktadan sonra anlıyoruz ki Küba gözlemleri filmden çok daha önemli bir hale geliyorlar. Ve sonunda kendi hacılık macerasını ve bir Küba'yı anlamaya çalışma denemesi aslında. Anlayabiliyor mu bari? Kısmen anlayabiliyor, kısmen anlayamıyor. Anlayamadıklarını da zaten söylüyor. Ferdan Şensoy'un üslubu, şahane gözlemleri, harika dalga geçmelerinin yanı sıra... ...aynı zamanda Küba ve komünizm tarihiyle ilgili gerçekçi saptamalarla dolu bir kitap. Yani acısıyla, tatlısıyla. Bu senin söylediğin mi, yoksa tanıtım mı? Yok, benim yorumum bu. Senin yorumun, çünkü sen bu kitabı çok seviyorsun. Çünkü bir başyapıt ve başucu kitabı ve herhangi bir gezide insanın eline alıp hem gülerek hem düşünerek okuyabileceği, yani insanlığın... En büyük şifa ideallerinden biri olan komünizmin nasıl uygulanabildiği ya da ne kadar uygulanamadığı üzerine kendi gurur duyduğu şeyler de var. Yani Fidel'in sözüyle başlıyor zaten. Ülkemiz insana maddesel zenginlikler sunmak için çok yoksul olsa da onlara eşitlik duygusu, insanlık onuru sunamayacak kadar yoksul değildir diyen adamın adasının öyküsü diyor. Fidel Castro'nun.
Ve Küba'yı anlamak çabası aynı zamanda. Püro nasıl yapılır? Komünizmin tanımı, Şeker Kamuş'undan yapılanlar ve insanlığın yapamadıkları üzerine... ...böyle bir kara mizah dolu bir kitap. Zaten kitabı daha böyle okumaya başlayınca, ben bu arada Ferhan Şensoy'un... ...pek çok kitabını bir gezide okumuştum ben de. Dört gün bir tatilim vardı. Kuzenim de sağ olsun bana devre mülkünü, anahtarını verdi. Sen git dedi, orada dedi dört gün tatil yap. Bodrum'da işte bir yer.
Ben o dört gün boyunca hani Bodrum'da şuradan şuraya gitmedim. Evden çıkıyordum, hemen böyle aşağıya bir koya iniyorsun. Aynı şemsiyenin altındaki aynı şezlonga oturuyorduk. Aynı garson çocuktan, aynı patates, aynı bira istiyordum ve üst üste Ferhan Şensoy kitapları okudum. Ve hani bu kadar eğlendiğim, bak yıllar geçti. Bu dediğim benim yirmi iki yıl önce falan.
Hayatımda bu kadar eğlendiğim dört gün hatırlamıyorum. Ferhan Şensoy ve ben aslında baş başayız. Öyle söyleyeyim sana. Kendisinin bundan tabii haberi yok. Benim çok Atatürkçü bir arkadaşım Selanik'e gitmişti mesela. Dedi ki dönüşte ben Hacı Kemalist oldum.
Doğru, hakikaten. Düşündüm şimdi şey olarak, mesela hacı kapitalist olmak için de Londra'ya gitmek lazım herhalde, değil mi? Dur ya, bir dakika, o iş biraz karışık. Londra mı, New York mu? Yani New York'ta... Sanki bence New York gibi. Londra'da o iş biraz bulanır gene. İrlandalılar falan gelir, işi karıştırırlar. Paris'e gidip hacı eksistansiyalist olabilirsin. Başka?
Viyana'ya gidip hacı psikiyatristi olabilirsin mesela. Çok saçma bir fikir yapmışsın. Varşova'ya gidip... Varşova'ya gidip hacı piyanisti olabiliyorsun mesela Şöpen. Bravo, evet. Sen bunları bayağı oturdun düşündün mü? Evet, ciddi ciddi bunları düşündüm gerçekten. Harika bir zihnin var ya. Mesela Roma'ya gidip hacı fütürist oluyorsun. Moskova'ya gidip hacı konstrüktivist olabiliyorsun. Ondan sonra New York'ta hacı postmodernist de olabilirsin. Evet, olabilirsin. Doğru. Japonya'yı merak ettim. Ne olabilir?
Hacı şintoyist. Hacı şintoyist olabilirsin orada. Dünyanın her yeri bize hacılık imkanları sunan. Sunuyor ya, biz niye bir tane bir yere taktık o zaman ki? Doğru. Tamam, doğru. Biz o zaman gezeriz. Nasıl hacı olunur bölümü olarak ele alırsak Yasemin Hanım'ın sorusundan gelen bu biblio terapiyi. Ferhan Şensoy sağ olsun bize bu imkanı, bu kapıyı açtı. Bu kapıyı açtı. Bu vizyonu bize verdi ki ona da bu yakışırdı zaten.
En başta şey diyor ya kitabın en başında böyle. Diyor ki işte şeyde oturuyor, Şarabi'de oturuyor. Ferit geliyor, Feritli galiba değil mi? Garson Ferit. Hayır, hayır garson değil. Bir tane arkadaşı Ferit diyor ki işte Ferit Bey diyor dünden ödemediğiniz şey var diyor, fatura var diyor, hesap var diyor.
Ne kadar, diyor. 198 milyon lira, diyor. Tabii Özal Biliyom var ya. Yarısını da hatırlamıyor içtiklerini. Şimdi diyor ki 198 milyon diyor. Diyor ki, mümkün değil o kadar. Ne içmiş olabilirim ki, diyor. Garson diyor ki, ne içmediniz ki Ferit? O arada da Ferhan Şansoy da orada oturmuş, Küba'ya gidecek ya. Elinde şey var, İspanyolca sözlük var, onu çalışıyor.
Diyor ki çok ya diyor, çok bildiğimiz kelime var diyor, İspanyolca diyor, şey var diyor, balkon var, banyo var, Fidel Castro var. Gerçekten müthiş bir zeka ya, yani gerçekten harika bir deha. Ben zaten hani Yasemin Hanım'a derim ki... Küba'ya belki gitmeyeceksiniz. Hacı olunacak yer mi yok? Ama nereye gidersen git, bence kendi deneyimimden biliyorum ki Ferhan Şensoy çok iyi bir arkadaş, yol arkadaşı. Bir de Urfa'da da Mardin'de de bir şeyin hacısı oluyordur insan zaten gidince. Bir kere şey olursun, muhakkak arkeoloji hacısı olursun. Hiçbir şey olmasan hacı arkeolojist olursun. Gerisini bulmayı da Yasemin Hanım'a bırakıyoruz artık ve... Evet. Geliyoruz dördüncü kitabımıza. Dördüncü kitabımıza. Anadolu'dan olmayan, yani yazarı Anadolu'dan olmayan tek kitap diyelim. Görünmez Kentler, Italo Calvino. Ben bunu seçmek istedim. Evet. Senin çok sevdiğin bir kitap bu, ben biliyorum. Sen bundan daima bahsedersin. Türkiye'de de çok sevilen bir kitap. Türkiye'de çok sevilmiş. Özellikle mimarlık öğretmenleri tarafından. Mimarlık öğrencilerine bol bol tavsiye edilen, bu yüzden de hep gündemde olan, farklı baskıları yapılan, basılmalara doyulamayan bir Italo Calvino kitabıdır. Görünmez Kentler 1972 tarihli bir kitap, modern edebiyatın masalcısı Italo Calvino. Şimdi kitap nasıl?
Anlatması da çok zor. Çünkü şiir kitabı gibi biraz ama Kanlı Moğol İmparatoru Kubilay Han var. Bu fetihler yapa yapa milleti asa kese çok büyük bir imparatorluğa dönüştürmüş ve bir sürü gezgin ve ulaklar var dolaşıp duran bu sınırlar içerisinde. Fakat hiçbirinin ağzı Marco Polo kadar laf yapmıyor. Marco Polo'yu dinlemek istiyor. Burada beraber santraç oynuyorlar ve Marco Polo'yu da hafiften de tehdit ederek gezdiği, gördüğü şehirleri kendisine anlatmasını istiyor. Marco Polo da sen misin bunu isteyen diyerek hem Kubilay Han'ın sınırsız imparatorluğu içindeki kentleri hem de sınırları dışındaki camdan, demirden, ahşaptan, kumdan, topraktan ve diğer yapı malzemelerinin karışımından
Ve bazen de sadece ruhtan, inançtan ama daha çok da hayalden ve rüyadan yapılmış kentleri başlıyor anlatmaya her hamlesinde. Bunu sen mi yazdın gene soruyorum? Ya bu benim derlediklerim aynı zamanda da kendi hatıralarım. Keşke bunu yazsaymışsın. Evet çok güzel. Ve Santraç oyunları esnasında gerçekleşen sohbetler konu alınıyor. Sohbetler Marco Polo'nun gezileri üzerine anlatılan yerler her birine birer kadın ismi verilmiş kurmaca kentler. Çok değişik o da böyle. Ya anlatılmaz yaşanır Yasemin Hanım. Ben bu kitabı doğrusu nasıl anlatacağını merak ediyordum. Şu ana kadar çok iyi iş çıkarttın. Ben anlatamam mesela. Evet, yani bir de burada aslında görünmez kentlerde New York'u, Los Angeles'ı, Roma'yı, İstanbul'u, Paris'i, Londra'yı anlatıyor Marco Polo. Hayır, aslında Italo Calvi'ni anlatıyor yani. Orijinal isimleriyle değil de Maurilia, Despina, Zoira...
Doreta, Irene, Armilya ve Andrea gibi İtalyan-İspanyol karışımı kadın adları vererek yapıyor bunu. Hatta bazen lamburda İstanbul'u mu anlatıyor, Roma'yı mı anlatıyor? Burası Viyana mı? Yoksa burası Kahire mi? Falan diye şeylerde ikilemlerde kalıyorsun. Calvino'nun kendi dünyada yaptığı şeylerden de zaten gezi. Bunların bir kısmını da Erdinç Akkoyunlu'nun Ogito dergisindeki İtalya Calvino'nun görülmez kentlerini niçin okumalısınız adlı yazısından alıntıladığımı da söylemek isterim. Çok harika bir yazı. İtalya Kalvino ve Görünmez Kentler üzerinde onu da tavsiye ediyorum. Bir de kitap çok sonlu değil mi? Yani öyle şey yok. Hani son içinde son var. Bir son yok zaten. Sırayla okumak bile şart değil. Fakat sanki bir şey gibi, şiir kitabı gibi istediği sırayla insanın okuyup hayali bir yolculuğa çıkabileceği bir kitap. Mesela bir tanesini alıntılamak isterim müsaade edersen. Tabii buyurun.
Bir şehir için diyor ki biz canlıların cehennemi gelecekte var olacak bir şey değil. Eğer bir cehennem varsa burada çoktan aramızda her gün içinde yaşadığımız birlikte yan yana durarak yarattığımız cehennem. İki yolu var acı çekmenin. Birincisi pek çok kişiye kolay gelir. Cehennemi kabullenmek ve onu göremeyecek kadar onunla bütünleşmek. İkinci yol riskli. Sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor. Cehennemin ortasında cehennem olmayan kim var? Ne var? Onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek. Ben bunu yaparım işte. Bütün şehirlerde bunu arıyor. Birbirinden bağımsız elli beş şehir. Neydi Sartre'nin lafı? Cehennem. L'enfer se les autres. Evet. Cehennem diğerleridir. Başkalarıdır.
Bir de hatırında kaldığı kadarıyla anlatıyorum diyorduk. Marco Polo zaten uydurmaya da bir kapağı çekmiş kendisi. Yarı uydurarak, yarı hayal ederek, yarı hatırlayarak Kubilay Han'ı eğiliyor. Yani aslında Binbir Gece Masalları gibi. Yani Kubilay Han kendisine bir şey yapmasın diye onu eğiliyor ve ona hiçbir zaman görmediği, ele geçiremediği, fethedemediği ya da fethettiği ama içten ele geçiremediği...
...şehirleri anlatarak aslında bir atlas seriyor onun önüne. Ve Kubilay Han'ın da böylelikle hayranlığını kazanarak Paça'yı kurtarıyor. Evet, bence bundan daha iyi anlatılamazdı. Bunun üzerine söyleyecek söz bulamıyorum. Ayrıca bundan daha iyi bir gezi kılavuzu da düşünemiyorum. Evet, Erdin Şakkoyun diye de tekrar teşekkür ederim. Kendisini de yardımıyla anlattım çünkü ben bu kadar. Ve tam gezide okunacak kitap. Tam evet. Yani dediğim gibi hani zaten illa bir destinasyon seçip yani bir şehir seçip oraya gittiğin zaman aslında o şehri yaşamıyorsun sadece.
İçinde senin ne duygular varsa, neler varsa hepsi birden ortaya çıkıyor, ortaya dökülüyor. Ve belki orada duyduğun bir koku, gittiğin bir yerde duyduğun bir koku sana bambaşka bir yeri hatırlatıyor. Bir tat, bir lezzet seni başka bir yere götürüyor. O yüzden böyle şey gibi şehirler arası bir yere yolculuk, pek çok yer şehirler arası yolculuk gibi bile olabiliyor. Sadece bir tetikleyici unsur var. Bu olduğun, durduğun yerde de olabilir.
Değil mi? Mesela evde oturuyorsundur, hiçbir yere gitmiyorsundur. Orhan Pamuk gibi. Orhan Pamuk hani pek böyle bir yerlere gitmeden yazıyor ya. Evde otur, hiçbir yere gitme. Ama diyelim ki Manav'dan bir kilo salatalık almış ol. Soy salatalığı bir anda nereye gideceğini bilemezsin. Yani kendini işte benim gibi foçada bulabilirsin. Kendini...
Çok bir zamanlar önce bir masada bir rakı masasında oturmuşsundur birden orada bulabilirsin. Hayat eve sığar diyorsun yani. Ne iğrenç bir laf bu ya. Bence ya olduğu kadar iyi bir slogandı. Yani şimdi o şartlarda ne yapsınlardı? Yani bu zaten hani bu kadar bir küçücük bir yerde bile olabiliyorken... ...bir de düşünün yola düştüğünüzde bu bir tetikleyici unsurdur. Siz bir yere gidiyorum zannedersiniz, çok yere gidersiniz aslında. O yüzden... Açık olduğumuz takdirde tabii algılarımızın ve gönlümüzün... ...buna açık olması, yani kafayı sadece ulaşacağımız menzile takarsak... ...aradaki şeyleri kapanırsak... ...o zaman yolculuğu da yapmamış oluyoruz ya aslında. Yani bir yerden bir yere moleküllerimizi ayrıştırıp... ...tekrar birleştirip ışınlanmış gibi oluyoruz yani. Yol iyidir. Ben hayatımın çok büyük kısmına yolculuk eper geçirmiş bir olarak söyleyebilirim ki. Yol iyidir. Bodler'in de dediği gibi gerçek yolcu gidebilmek için gidendir.
Deyip kapatalım mı o zaman? Kapatalım o zaman. Sezon finalimiz böyle olsun efendim. Bol gezmeli bir yaz olsun herkese. Evet, gezelim, tozalım. Evet, tabii paramız yettiğince ama artık bulacağız bir yolunu. Pandeminin ruhumuzda açtığı yaraları gezerek, yolculuk ederek şifalandıralım. Ben Künye'yi okuyayım. Tabii ki. Sen ondan sonra maneni oku. Tamam. Ferhan Şen sayın şu şeyini bir ezberden okur musun?
Yok, onu değil de ben şeyi seçtim aslında. İsmet Özel'in Mataramda Tuzlusu. Onunla bitirmek istiyorum. Uzak nedir? Kendinin bile icrasında yaşayan benim için gidecek yer ne kadar uzak olabilir? Başım açık, saçlarımı ikiye ortadan ayırdım. Kimin ülkesinden geçsem şakaklarımda dövmeler beni ele verecek. Cesur ve onurlu diyecekler. Halbuki suskun ve kederliyim. Korsanlardan kaptığım gürlek nara işime yaramıyor. Rençperlerin o rahat ve oturmuş lehçesinden tiksinirim. Boynumda bana yargı yükleyenlerin utançlarından yapılma mücevherler, sırtımda sağır kantarı gizli bilgilerin. Mataramdaki suya tuz ekledim, azığım yok, uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
Ah sen var ya sen nasıl hemen bu şiirleri hepsini ezbere bilip... ...hepsini böyle bulup getiriyorsun konuya uygun. İsmet Özel deyince... Evet. Peki şimdi künyemizi okuyorum. Hacı Komünist by Ferhan Sensua. Ferhan Sensua, Okta Oyuncular Yayınları. Okta Oyuncular Yayınları, 302 sayfa.
Italo Calvino, Görünmez Kentler, Yapı Kredi Yayınları, 203 Sayfa, Çeviren Işıl Saatçıoğlu. Mehmet Uzun, Aşk Gibi Aydınlık, Ölüm Gibi Karanlık, 360 Sayfa, İtaki Yayınları. Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor, Alem Buske. Alem Buske. Yapı Kredi Yayınları, 188 sayfa. Efendim, kitaplarla ilgili ayrıntılı bilgiyi açıklamalar bölümünde bulabilirsiniz. Biz bir müddet buralarda olmayacağız ama bize sorularınızı göndermeye lütfen devam edin. Biblioterapi.edpotbymedia.com
adresine. Bir tık kadar uzağın yakınınızdayız. Öyle derlerdi ya böyle şeyler bulunduğu zaman. Telefon bankacılığı. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.