Podcast

S2E1: Hiçbir Şeyin Uzmanı

Bibliyoterapi

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bibliyoterapi'nin ikinci sezonuna Aslı ve Tuna, her konuyu biraz bilse de hiçbir konuda uzmanlaşamayan ve bu sebeple kendini kötü hissedenlerin derdine derman arayarak merhaba diyor. Keyifli dinlemeler!

Aslı ve Tuna’ya [email protected] mail adresinden yazabilirsiniz.

George Eliot-Middlemarch
Benjamin Franklin'in Özyaşamöyküsü
Gustave Flaubert-Bilirbilmezler
Azra Erhat-Mavi Yolculuk


See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

5.594 kelime · ~28 dk okuma

Dermanı Kitaplarda Arayanların Haftalık Podcast'ı BiblioTerapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tunekir Emitçi. Maanim okuyabilir miyim? Tabii, buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasını inananlar için BiblioTerapi ne yapıyor? Başlıyor.

O zaman tekrardan hoş geldik diyelim mi? Tekrardan hoş bulduk, hoş geldik. Bulutlu bir Eylül günü. İstanbul bizi sonbara hazırlıyor ve ülkü temel yazın bittiği her yerde söylenir diyor. Müsaadenle okuyayım.

yazın bittiği her yerde söylenir böyle kırmızı kalkan görülmemiştir ölüleri örten yapraklardan başka çünkü sahiden yaz bitmiştir göle bakmaktan usanır insan kora tutmaktan yol gözlemekten çadırlar toplanır yaralar sarılır durgun bir yolculuk uzun bir şapka artık yaprakları beklemektedir Çok güzel, çok da severim. Acayip severim. Her yaz sonunda hatırlanası şiiriyle. Evet, ben hemen hemen aslında her yaz sonunda bunu Instagram'dan paylaşırım. Bir çadır görüntüsüyle beraber. Aldım puanları yine. Aldın vallahi. Evet, bonus points ile başladım yeni sezona. Belki aslında bir dahaki sefere bir de bir yaz maceralarımızı da anlatırız. Ama şimdi direkt sorumuza girelim. Geçelim, evet. Dinleyicilere bu arada çok teşekkür ederiz. Yazın kesinlikle bizi yalnız bırakmadılar. Sorulara da devam ettiler. Motivasyona da hani ne zaman dönüyorsunuz? Hadi gelin artık. Hepsini dinledim. Üç kere dinledim. Beş kere dinledim diye. Şimdi... Genel istek üzerine yeni sezona başlıyoruz. Sevgili kitap terapisti. Birçok konuya ilgisi olan ancak hepsinden biraz bilgi sahibi olup... ...hiçbirine uzmanlaşamayan, İngilizce tabiriyle... ...Jack of all trades, master of none kişiyim. Ne okumalıyım? Kayra. Master of none. Jack of all trades, master of none. Yani şey diye çevirebiliyorum ben bunu. Her şeyden biraz anlayan ama hiçbirini tam bilmeyen.

Transkriptin tamamını oku

Tam uzmanlaşmamış hiçbir konuda yani. Tam uzmanlaşmamış, evet. Herhangi bir konuda uzmanlaşmamış olmaktan rahatsızlık mı duyuyor dinleyicimiz? Kayra, evet. Şey diyor, herhalde bir yerle yanlış yapıyorum. Ne yapayım? O zaman musluk tamirciliği üzerine bir kitap okuyarak bir konuda uzmanlaşabilir mesela. Uzmanlaşabilir. Şimdi yanlış hatırlamıyorsam, 1592 yılında Robert Greene ediyor bu lafı. Jack of all trades must have none diye.

Bunu tiyatroda çalışan, İngiltere'de, Londra'da tiyatrolarda çalışan... ...28 yaşındaki genç bir adam için söylüyor. Bu adam işte kuliste her şeye koşuyor. Sufle de veriyor, dekoru da yapıyor, dikiş dikiyor. İsviçre çakısı diye... İsviçre çakısı, aynen. Öyle bir adam bu genç adam. Daha sonra işte bu Robert Greene yazdığı bir broşürde... ...bu tiyatroyla ilgili bu genç adamdan aynen böyle bahsediyor. Bu genç adam kim?

Kim bilir kim, sürpriz bir son mu var? Shakespeare. Shakespeare! Shakespeare'in dünya edebiyat tarihinde ilk adının geçişi böyle. Kendisi çok ünlü bir oyun yazarı, oyuncu olmadan önce... Perde arkasında getir götür yapıyormuş. Perde arkasında getir götür yapan genç bir adam. İşte bak bir Shakespeare kolay olmuyor. Adam çekirdekten yetişme. Ben işte buradan giriş yapalım dedim. Şimdi Kayra Hanım'ın kötü zannettiği bu özelliği belki de çok çok iyi bir özellik. Ya zaten bu aşırı iktisatlaşma ve uzmanlaşma 20. yüzyıldaki kapitalist sistemin insanlara dayattığı bir şey. Abi sen kendi işini dibine kadar bil ama başka hiçbir şeye kafa yorma deniliyor insanlara. Mesela o yüzden yazılımcılar ortaya çıkıyor ya da mühendisler ortaya çıkıyor. Adam hayatında edebiyat namına hiçbir şey bilmiyor mesela. Hatta şeyin içinde bile var bu. Sanatın içinde bile var. Adam edebiyatçı, müzik dinlemiyor.

Evet ya da hani edebiyatçı sadece atıyorum polisiye yazmış. Başka da bir şey okumuyor, başka da bir şeyle ilgilenmiyor zaten. Yani ben geçenlerde hatırlarsan böyle ufakçaplı bir sinir krizi geçirdim. Araba bozuldu. Yani iki şey olabilirdi. Bir tanesi elektrikli araba, elektrikli aküsünde bir nemlenme olmuş olabilirdi. Bir de süboplarında bir nemlenme olabilirdi. Ben böyle otoparkta ya araba.

Oradaki otoparkta çalışan adamların günde hani kaç araba sen park ediyorsun? Yüzlerce araba park ediyorsun. Onların uzmanlığı araba park etmek. Evet yani. Hepsi de adam adam. Hani bir tanesi bile şeyi bilmiyordu mesela. Sibop ne yani? Sibop... Bizim işimiz araba park etmek abla, biz gerisini bilmeyiz. Siboplar diyorum şu mu bu mu falan filan, bilmem ne diyor. Mesela yanıma arabalar yaklaşıyor, yardım etmek istiyorlar. Buyurun bir şeye yardımcılığa ihtiyacınız var mı hanımefendi diyor. Sibop nerede diyorum, ha bilmiyorum ben diyor, gidiyor. Nereye gidiyor Türk otoparkçılığı? Türk otoparçılığında kan kaybı. Türk erkeğinde kan kaybı. Gerçekten artık sadece araba kullanmayı biliyor demek ki. Arabanın eskiden benim hatırladığım, bizim babamız jenerasyonu açardı kaputu, açardı bir şeylere de bakardı yani. Giderdi oraya.

İyice bozardı ya da o da olabilir yani. O da olsun bence bir çabadır. Nitekim işte ben önce bir YouTube'a baktım. YouTube'dan bir şeyler anladım. Onu çektim bunu çektim. Sonra da ta İzmir'den telefonla bağlantı kurduğum bir kişi bir yardımcı oldu ve araba öyle tamir oldu. Uzaktan tamir oldu yani araba. Aynı şekilde doktorlar için de mesela bence bu büyük sıkıntı. Yani tıp konusunda da büyük sıkıntı. O yüzden bütünsel tıbba insanların ilgisi çok büyük. Doktorlar da buna kızıyor. Bütünsel tıp nedir falan. Ama yani ben sana geliyorum, sen diyorsun ki ha ben diyorsun kanserciyim, ben beyinden anlamam. İşte uzmanlaşmanın temelinde iş bölümü ve uzmanlaşma var ya hani kimse birbirinin işine karışmasın. Herkes kendi işini dibine kadar bilsin. Kimse kendi işi dışında bir şeyden de çok fazla haberdar olmasın. Sistemde böyle tıkır tıkır işlesin diye. Ama gel gelelim 21. yüzyılda bu rönesans insanı tiplerinin tekrar ortaya çıkmaya başladığını da görmüyor değiliz. Her neden dolayı olduysa bu. Yani gene farklı disiplinlerden anlayıp onlar arasında bir ilişki kurmaya çalışan... 21. yüzyılda var mı dersin? 21. yüzyılda biraz daha, ya da 21. yüzyıl bunu dayatıyor bize, böyle olmaya zorluyor. Yani bu bilişim çağında, yani abi ben müzikten çok fazla, ekonomiden çok fazla anlamam, iş dünyasını çok bilmem abi ben yazarım, edebiyatçıyım falan demek mümkün olmamaya başladı artık.

Her şeyden biraz anlayabilmek mi? Her şeyden biraz anlamak ve bunlarla beslenmek gibi bir şey geliyor. Ama sonuçta her şeyden biraz anlayıp da sonunda illa bunlardan bir şey ortaya koymak da mecburiyet değil tabii ki. Şimdi zaten Forbes bir araştırma yapmış. Forbes'un araştırmasına göre her şeyden biraz biraz anlayan, her konuya biraz ilgi duyan insan çok daha başarılı oluyormuş iş hayatında.

Çünkü farklı bilgileri kullanabiliyor. Ama bu bize kötü bir şey diye öğretildi değil mi? Ama işte her şeyden biraz anlıyor. Hiçbir şey tam bilmiyor bu da ya falan. Hani hiçbir konuda uzmanlığı yok onun. Yani bu bizim sistemde işimize yaramaz diye bir şey yapma yani. Öteleme. Sadece battan geçen kapağı takma işi verilirse insanlara yıllar boyunca. Şarlo'nun vardır ya bir tek vida çevirir şeyde. O vidayı çevirmeyi biliyor adam yani. Başka bir şey bilmiyor. Bir tek bu iş verilirse tabii ki hani o mentalite bize de yerleşir. Psikolojik yanına bakarsak işin aslında uzman psikologlarda şöyle bir şey söylüyorlar. Farklı konulara ilgi duymak, farklı konuları denemek, onda uzmanlaşmaya hani çalışmak yani kendi bilgi birikiminle ya da bir şeyler yapmaya çalışmak. Aslında diyor sizin zayıf yönlerinizi ve güçlü yönlerinizi anlamanızı sağlar. Yani bir müddet sonra sen bir şey denersin denersin o konuya ilgilenirsin bakarsın okursun ne bileyim botanik konusuna merak sararsın. Kitaplar okursun bu konuyla ilgili fakat... Bahçeye indiğinde aslında beceriksizsindir, yapamıyorsundur. Tamam zayıf yönünü keşfettin, başka bir şeye yönelebilirsin. Yani biz tabii şu an dediğin doğru olabilir, biraz farklılaşıyor olabilir. Hani 18 yaşında üniversiteyi seçmek zorundaydık, ne yapacağımızı bilmek zorundaydık. 22 yaşında, 23 yaşında çalışmaya başlamak zorundaydık falan. Çok erken seçimde bulunmak zorundaydık. Eleme yöntemimiz yoktu. Şuna ilgi duyuyorum, aa yok bu değilmiş. Bunu ele, şunu ele falan filan.

Şimdi biraz daha farklı. Yeni jenerasyon bence bu konuda güzel devrim yapıyor. Bilişim teknolojisinden sonra bize de yansıyor. Ben mesela biliyorsun ikinci dünya savaşı üzerine bir merakım var ve bir sürü şey biliyorum ama bu ne işime yarayacak? Hayatta hiçbir fikrim yok yani. Bu bir romanda mesela işine yarayacak. Yani aslında şu an Kayra Hanım'ın sorusuna böyle yavaş yavaş şey veriyoruz, cevap veriyoruz. Aslında bitirdik biz konuyu da alalım yani evet.

Bu senin muhakkak yazdığın bir romanda işine yarayacak. Bir de şöyle bir şey var bazen çok alakasız bilgi senin olmadık yerde hayatını kurtarabiliyor. Hocam bu bilgi gerçek hayatta ne işimize yarayacak? Hayatını değiştirebiliyor. Ben bunu daha önce anlattığıma eminim bir programda. Benim İstanbul'da var olan eski binaların yüzdesini bilmem benim İngiltere'de kitabımın yayınlanmasına sebep oldu.

Onu bilmem, bir editörün gözünde beni çok saygın kıldı. Bunu gerçekten biliyor olmama çok şaşırdı. Benimle çok ilgilendi. Konuştukça benim ne kadar harikulade bir insan olduğuma kanaat gelirdi. Ona ne şüphe. Ve ondan sonra İngiltere'ye döndü ve dedi ki, Aslı Perker diye genç bir yazar var ve kesinlikle bunun kitabını yayınlamalıyız. Yani şimdi o bilgiyi benim bilmem.

Belki başka hiçbir işime yaramayacaktı. Gerçi vakit azan kitabımda kullandım ama esas hayatımı bu yönde değiştirdi. Fazla bilgi göz çıkarmaz diyoruz o zaman. Hiç göz çıkartmaz. Şimdi ilk kitabımıza mı geçsek? Ne yapacak? İlk kitabımıza şöyle geçelim. Göte'den bahsetmek istiyorum. Göte... Buna polimat deniliyor aslında bu arada bir de. Yani rönesans insanı, rönesans insanından önce bunun adı polimat. Polimat aslında tam olarak şu demek, ansiklopedi ile bilgilenerek kendini eğitmek demek. Ya ansiklopedi kuşağı tabii, o çok farklı bir... Ve o bambaşka bir aslında... Taleti ruhi. ...ve bir döneme damgasını vurmuş bir şey. Ansiklopedik uşağınlar çünkü, evet. Tabii, okursun mesela der ki... ...işte 1812 yılında doğdu. Sadece işte şu kadar yıl okuyabildi. Sonra halasının kütüphanesindeki kitaplarla... ...işte kendisine bir yol çizdi. Pek çok kadın yazar mesela böyledir. Babasının kütüphanesi yahu zengin bir halanın... ...kocasının zengin kütüphanesinden... Ansiklopedik bilgi diye bir şey vardır bir de. İşte tabii yani... O da bazen küçümsemek için söylenir. Doğru. Ama ansiklopedik bilgisi çok fazla ama işte o kadar da yaramaz falan diye. Halbuki ansiklopedik bilgi aslında en sağlam bilgilerden biridir. Yani küçümselecek bir yanı yok. Onu kalple birleştirmekten belki bahsediyorum. Bir ruhu olsun diyorlar.

Yani şöyle bir lafı vardır Kemal Tahir'in, şimdi aklıma geldi. Hayatta çok fazla bir şey bilmek önemlidir. Önemli olan o bildiklerinden bir senteze varabilmektir derdi. Yani o bilgilerden bazı sentezler üretebiliyorsan zihninde, bazı sonuçlara varabiliyorsan o bilgilerden hayır gelir. Ben şimdi o zaman buradan da bak göteye bağlayacağım. Çok güzel oldu. Göte de aynen böyle düşünüyor. Göte de bir polimat.

Her konuda bilgisi var. Hazar Fen kimyadan anlıyor, bilimden anlıyor, zaten edebiyattan anlıyor, çok iyi bir şair. Bir arada hukuka kafayı takıyor ve hukuk eğitimi almamasına rağmen davalara gidip avukatlık yapıyor. Fakat o kadar çok dava kaybediyor ki vazgeçiyor.

Dükkanı kapıyor yani. Hani biraz önce dediğimiz şey aslında zayıf noktası. Müşteri bulabilmiş olması da ilginç. Ama çünkü çok saygın. Mürekkeli bulabilmiş olması da ilginç yani. Tabii çok saygın bir adam. Şimdi ben burada gençverdenin acıları yahut faustu önermeyeceğim. İsteyen bunlara da bakabilir tabii. Çünkü Göte'nin o dehasının nereden geldiğine dair bir bilgisayarım olmak için bunlara bakabilir. Ha bir de Göte de işte şöyle bir laf ediyor bir de diyor ki... Bir sanatçının yazdığından çok o sanatçının karakteri aslında belirleyicidir diyor. Renkli bir karakter, sıra dışı bir karakter zaten diyor hani sanatçı olma yolunda ilerlemektedir. Ve aslında yazdıkları o karakterin eseridir. O yüzden o karakter çok önemlidir. Üzerinde düşünmeye değer bir şey. Hiç böyle düşünmemiştim. Evet. Beni çok sevindirdi bu iş. Bunu okurken seni de düşündüm. Sen de sıra dışı bir karaktersin. Aman efendim. Böylelikle bak ne kadar güzel şeyi bulabiliyor insan. Ama yani ben yazarım, müzisyenim, sıra dışı karakterim. Bak götönenemiş yani karakter önemli. Doğru. O yüzden... İnanmak istiyorum.

Yani işte üstüne düşünsen de herkes gibi. Göte'nin ben etkilediği insanlardan birinin kitabından bahsetmek istiyorum. Biraz derine indim. Mevzuum biraz derine indim. Biraz karıştırdım. Farkındayım ama ben böyle oyunları bilirsin çok severim.

Şimdi Goethe çok fazla yazarı etkilemiş bir Alman şair mi? Ne diyeyim işte her şey. Alman insan. Şair, düşünür, entelektüel, aydın. Bilim insanı da yani filozof. Her şeyi söyleyebiliyorsun. Çok etkilediği insanlardan biri de İngiliz edebiyatını çok etkilemiş bir kere. İngilizce çok çevirisi yapılmış. Onun çevirisini yapanlardan biri de Almancadan zaten İngilizceye tercümeler yapan George Eliot.

George Elliot Almanca'yı nerede öğreniyor? 20 yaşında kendi öğreniyor. Yani Mary Ann Evans. Aslında evet, Almanca'dan çevirileri Mary Ann Evans adıyla yapıyor. Yıllarca o isimle pek çok çeviri yapıyor. Kadınların çeviri yapmasında sorun yok o zaman yani Victoria çağında. Aslında o dönemde kadınlar kendi isimleriyle kitap da yayınlıyorlar.

Fakat bu bir çevirmen olarak ve bir edebi kritik olarak o kadar çok eleştiri almış ki çünkü o çevirilerle beraber biraz dinden uzaklaşıyor. Biraz agnostikliğe doğru gidiyor ve bunu da açık açık söylüyor. Çok taşlanıyor. Bu sebepten ismini değiştirmek istiyor. Bir de şunun için ismini değiştirmek istiyor. Evet yani bir kadın olarak yazacağı herhangi bir eserin ciddiyetle zaten satın alınmayacağını düşünüyor.

Yani şöyle diyeceklerini düşünüyor. Aman romantik hikayeler yazmış, aşk hikayeleri yazmış bir kadın daha. Oysa sen Middlemarch'tan bahsetmek istiyorsun. Ben Middlemarch'tan bahsediyorum. İngiliz edebiyatının başyapıtlarından. Başyapıtlarından. Ben Middlemarch'ı okuduğumda çok etkilenmiştim. Middlemarch nedir? Hayali bir kasaba İngiltere'de öncelikle. Bu kasabanın içerisindeki olaylara tanık oluyoruz.

Şimdi bir büyüme hikayesi gibi bu da aslında biraz anti büyüme hikayesi gibi değerlendirilirken bir yandan da büyüme hikayesi... Baş karakter Dorothy'nin büyüme hikayesi. Bireysel trajediler, küçük başarısızlıklar, küçük zaferler, sıkıntılı evlilikler ve seçimlerin önemi gibi meselelerle aslında sadece bir kasabanın sakinlerine değil tüm insanlığa ışık tutuyor George Eliot, Maslow, Mahlust, Marian Evans. Evet, şimdi şöyle Göthe'nin Wilhelm Meister'ın Çıraklığı diye bir kitabı var. Çıraklık Yılları diye çevirmiş galiba. Evet. Oradaki Wilhelm'den ilham alıyor. Wilhelm bu bir büyüme hikayesi bildiğiniz zaman. Wilhelm'den ilham alıyor. Karakterin adını William işte Helm'e denk düşen neyse şimdi hatırlamıyorum. Yani okuduğunda böyle Wilhelm gibi de okuyabilirsin. İsmi soyadı anlatabiliyor muyum? Onu resmen... Tamam. Ona uyarlıyor ve Goethe üzerinden aslında bu romanı çalışıyor. Yani sen Middlemarch'ı Goethe'nin romanlarıyla karşılaştıracak olursan... ...karşılaşmalı edebiyata giriyor. Oturup ikisini beraber okuyabilirsin. Çünkü George Eliot daha Marianne Evans ismiyleyken Almanya'ya gidiyor. O zamanki sevgilisiyle beraber. Almanya sadece Göthe'yi çalışmaya gidiyor. Aylarını kütüphanede geçiriyor ve Göthe çalışıyor. Ve Göthe'nin o karakteri onu çok etkiliyor. Farklı... Çok yönlü karakteri. Çok yönlü karakteri, çok etkiliyor. Ve ondan sonra onun o karakterinden etkilenerek... ...Middlemarch'ı yazıyor. İşte Goethe diyor ya hani karakter önemlidir diye. Esas bir sanatçının karakteri belirleyicidir diye. Goethe'nin karakterinden çok etkilenerek Middlemarch'ı yazıyor. Ben de dolaylı yoldan diyorum ki... ...Middlemarch'ı okursanız... ...böyle bir insan olarak başkalarını nasıl etki ediyor onu da görebilirsiniz. Nasıl bir şifa arıyoruz'a geldik. Ona geldim. Biliyorum çok dolaylı ama ben edebiyatın bu böyle oyun hallerini çok seviyorum. Yani hani Allah'ın George Eliot'u nereden kalkıyor da gidiyor Almanya'ya da göteye çalışıyor da ondan çok etkileniyor da onun karakterinin ismine uygun isim buluyor da falan da filan da bilmem ne. Ben bu oyunları çok seviyorum çünkü bunların hepsi aslında bize bir şey anlatmaya çalışıyor. Durup dururken yapmıyor bunu. O yüzden Kayra Hanım'a diyorum ki bu yanınızın başkalarına çok iyi gelebilme ihtimali var. Size direkt olarak bir faydası olmasa bile. Olmayabilir ama başkalarına büyük faydası olabilir. O yüzden bu kitabı bir kere George Eliot'ın bu kitabını bu yüzden öneriyorum. Evet 945 sayfa olmasını da söyleyelim. Baştan ki sonra niye söylemedin demesinler yani. Ama şey, yani şöyle bir şey var. Ben kitabı İngilizce okumuştum. Hiç öyle bana çok uzun okunmayacak gibi gelmemişti. İçerisinden çok aldığım notlar var. Belki yine daha önce başka bir yayında da söylemiş olabilirim, eminim. Çünkü her yerde söylerim. Çünkü bunu Sufli adlı kitabımda da kullanmıştım zannediyorum. İnsan yeni biriyle yepyeni bir hayata bile başlayabilir diye mesela benim çok beğendiğim bir şey var, lafı var.

Evet, Aslı Perker diyorsa vardır bunda bir bildiği diye. Evet. Ben de şey yapmıyorum. İkinci kitabımıza geçelim mi? Evet, Benjamin Franklin otobiyografisi. Ona mı geçelim? Olur. Ona geçelim. Tamam. Benjamin Franklin bugünlerde bizim görmekten çok hoşlandığımız bir insan. Öyle mi? Evet. Çünkü yüz dolarların üzerinde resmi var biliyorsun. Dolarında 19 liraya doğru gittiğini düşünürsen. Tabii ki. Benjamin Franklin'i görmek şöyle bir içimizi açıyor, ruhumuzu ferahlatıyor. Evet şu an. Adeta diyebiliriz. Görüyorsun önümde de kitap var. Gördüm bir hoş oldum zaten kapattı kendisini. Ama bu daha genç hali gördüğün gibi. Evet bir de şöyle bir ironi var burada adam demiş ki bir sürü böyle özlü sözü var ya Benjamin Franklin Amerikalılar alıntı yapmaktan çok hoşlanıyorlar. Kurucu babaları olduğu için Amerika'nın insan paranın sahtesini yapar. Para da insanın sahtesini yapar demiş. Ben bilmiyordum şu an. Evet, tarihin bir ironisi olarak ama 100 doların üzerinde şu anda kendisi. Oradan bize böyle hınzır hınzır gülümsüyor. Evet, ama yani bunu Amerikaların yapması normal. Çünkü Benjamin Franklin'i bir yandan da kapitalizmin zaten kalesi olarak görüyorlar. Hatta polisiye filmlerde vardır. Böyle barmene bilgi toplamak isteyen dedektif arkadaşın Benjamin'i tanıyormuşsun falan. 100 dolar uzatır ve karşılığında enformasyon alır.

Doğru. Şimdi ben bu kitabı da... 1793'te yayınlanmış Benjamin Franklin. The Autography and Other Writings kitap. Türkçe adısı. Benjamin Franklin öz yaşam öyküsü. Şimdi öz yaşam öyküsü... Şimdi kim Benjamin Franklin? Onu bir şey yapalım. Bir dakika. Diğer yazdıkları var mı kitapta bilmiyorum. Yani burada benim elimdeki çünkü orijinalinde mektuplar da var. Bazı mektuplar da var. Benjamin Franklin kim biliyor musun? Kim?

Evet. Amerika'nın kurucu babalarından. Kuşbaşkanlık yapmamış ama kurucu babalarından. Declaration of Independence yani bağımsızlık bildirgesini yazan adam. Benjamin Franklin. Yani yazan insanlar var. Galiba 13 kişilik bir grup hatırlamıyorum ama Benjamin Franklin bizzat aslında yazan adam. Bir Püritan yani nedir Püritan? İngiltere'den kopmuş gelmiş. Oradaki Katolik inanca karşı durmayı seçmiş. Protestan olan bir adam.

O kalkıp gelmemiş. Babasının ilk çocukları İngiltere'de doğuyor galiba. Sonra Amerika'ya taşınıyor. Benjamin Amerika'da doğuyor. Nedir? Matbaacı bir kere, yazar, bilim adamı, mucit, devlet adamı, diplomat. Evet. Dahası da var. Mesela Yıldırım düştüğünde... Ne denir ona? Paratoner mi? Paratoner icat etmiş. Ben Amerika'yı kuruyorum. Arada da paratoner icat edeyim de inşallah. Benjamin Stove diye bir şey var. Bir fırın da icat etmiş. Farklı bir fırın da icat etmiş.

Kartli bir soba icat etmiş kendisini. Evet, evet, evet. Şimdi Benjamin Franklin sadece iki yıl okula gidiyor. Çift odaklı gözlüğü icat etmiş bir de. Evet, evet, evet. Gulf Stream sıcak su akıntısının haritasını ilk defa o çıkarmış. Bunları yaparken de arada Amerika'yı kurmuş.

Hadi olsun diye yani. Şey yani bu şey vardır. Life, liberty and pursuit of happiness. Amerika'nın üzerine kurulu olduğu üç kavram vardır. Hayat, özgürlük ve mutluluk hakkı. Bu kavramları da kendisi buluyor. 13 erdemi var. Ölçülü olmak, sessizlik, düzen, kararlılık, tutumluluk, çalışkanlık, samimiyet, adalet, ılımlılık, temizlik, sükunet ve alçak gönüllülük. İşte Amerika'yı Amerika yapan değerler bunlar. Ben bak bunları unutmuşum. Bunları şimdi sen söyleyince hatırladım. Bir Amerikalı olarak bunları hatırlamanı beklerdik. Yok, ben Amerikan tarihi de okuduğum için yani Amerikan Kültürü ve Edebiyatı bölümü mezunuyum ya. Oradan evet, bunu unutmuştum tamamen. Şimdi Benjamin Franklin sadece iki yıl.

Eğitim alıyor çünkü çok asıl fakir bir ailenin mum yapan bir babanın 17 çocuğundan biri yani. Öyle de bir ailenin çocuğu. Dolayısıyla paraları falan yok. İki yıllık eğitiminin ardından sağa sola gitmeye başlıyor. Philadelphia' yı da Philadelphia yapan adam. Philadelphia onun sayesinde gelişiyor, büyüyor ve bir ticaret şehri oluyor. 1771 ile 1790 arasında yazmış bu biyografiyi ve 1916 tarihli baskının giriş bölümünde editör F.W. Pine adlı bir kişi bu biyografiden kendi kendini yetiştirmiş insanlarımızın tüm olağanüstü tarihlerinin en dikkat çekeni diye bahsetmiş.

Evet, öyle gerçekten. Şimdi ben mesela bu otobiyografi elimde. Şöyle söyleyeyim, bak bölümlerden bahsediyorum. İşte diyor ki, eş seçen bir arkadaşa tavsiyeler. Ama aynı zamanda nasıl bir evi yıldırımlarda karşı korunaklı hale getirebilirsin? Uçurtma deneyi. Ondan sonra zenginliğe yolculuk. Prusya kralıyla ilgili bir bölüm. Satranç konusunda etik kurallar. Yani aklına ne geliyorsa...

Kayra Hanım gibi bir insanmış bu yani. Evet, yani bunların hepsini çalışıyor, saatlerce oturuyor, yazıyor, düşünüyor. Sekiz saat çalışıyormuş, sekiz saat uyuyormuş. Sekiz saati de dünyevi işleri ayırıyormuş. Yani eğlenmek, gezmek, tozmak falan gibi. Evet. Ve bu arada bütün bu yaptığım her şeyin temelinde okuma ve yazma sevgisi var. Özellikle okuma sevgisi diyor.

Yani okumayı çok sevdiği için aslında her şeye dadanıyor. Oturuyor işte ne bileyim ondan sonra şeyler hakkında da kitap okuyor. Uçurtma hakkında da kitap okuyor ve bu arada... Bugün olsa nerd der miydik acaba Benjamin Franklin? Tabii canım kesinlikle nerd. Ve bu arada ilk zannediyorum yanlış hatırlamıyorsam ilk public library, halk kütüphanesini de okuruyor zaten. Yani halk kütüphanesi kurucusu. Ve eylem adamı da aynı zamanda. Sadece bilgi toplamakla yetinmiyor. Bunlarla bir şey yapıyor yani. En önemsiz konu o zaten, halka faydalı olmak. Hatta çok enteresan, kendi yakınlarıyla ilişkisi maalesef o kadar sağlam değil. Mesela kız kardeşi var, üç yıl görmüyor kız kardeşini. Kız kardeşinin buna yazdığı böyle bir şiir gibi bir şey var. Acaba beni unuttu mu? Acaba bir daha beni görmeyecek mi? Falan gibi. Böyleyken... El iyisi yani, el iyisi dediğimiz.

Evet, kendini daha çok şeye adamış yani... ...Kamıngıt'ın ya da işte nedir o hani genelin iyiliğine... Vatana millete adamış kendisi. Vatana millete adamış bir adam. Bu da var tabii yani. Çok bayıldım bir sözüne. Bir kızın kusurlarını öğrenmek istiyorsanız onu bir kız arkadaşına övünüz diyor.

Ooo çok güzel. Harika. Yani Kayra Hanım'ın ben bu e-mailini okuduğum an aklıma bu kitap geldi. Çok da net hatırlamıyordum. O yüzden oturup bir daha bakmak zorunda kaldım. Yani doğru mu hatırlıyorum ben acaba her şeyi diye? Evet doğru hatırlıyormuşum. Çok bana göre inanılmaz harika bir karakter. Sivilesi bir karakter, evet. Sivilesi bir karakter ve hiç şeyin zararını görmemiş. Pek çok şeye ilgi duymanın zararını hayatında hiç görmemiş. Yani demek ki bu kötü bir özellik değil. Değil, evet. Ve kesinlikle tavsiye ediyorum.

Tamam, yarıya geldiğimize göre manimizden bak, manimiz o kim? Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar... ...kitapların şifasını inananlar için yeni sezonunda Biblio Terek ne yapıyor? Devam ediyor. Evet,

şimdi senin hemen bu konuyu sana söylediğim an aklına gelen kitabı söyleyeyim ben. Azra Erhat, Mavi Yolculuk. Hayır bir tane daha gelmiş de, Gustave Lobe. Gustave Flaubert, Bilir Bilmezler. Evet. Sen konumuz ne olacak dedin. Ben sana e-mail'i okudum. Sen hemen Gustave Flaubert, Bilir Bilmezler dedin. Bouvard-Epecouchet. Bilir Bilmezler adıyla Tahsin Yücel tarafından çevrilmiş. Hatta sen böyle Bouvard-Epecouchet dediğin için sonra Bilir Bilmezler dedin. Bir şey dedin ben hiçbir şey anlamadım. Bouvard-Epecouchet, Bilir Bilmezler deyince arka arkaya tabii saçmalıyormuşsun gibi oluyor da. Buvar-Epekuşe, parantez içinde bilir bilmezler. Yani Türkçe'ye çevrilme adı bilir bilmezler. Hani Gönül Çelen gibi. Bence çok güzel bir isim bulmuşlar bu arada, bilir bilmezler. Sonra Buvar-Epekuşe diye ayrı bir çevirisi de başka bir çevirmen tarafından yapılmış ama ben Tahsin Hoca'nınkini okumuştum. Frader'in 1880'deki ölümünden sonra 1881'de yayınlanabilmiş, aslında yarım kaldığı düşünülen bir kitap. Ama değerli toplu bir soru da var. Buvar ve Pekuşe karakterlerin isimleri onu söyleyelim. Evet şimdi bu var ve Pekuşe. Bu var ve Pekuşe diye iki kafadar bunlar. 47 yaşında iki kafadarlar orta yaşlı iki adam.

Daha tanıştıkları anda bankta oturup zaten saçma sapan bir mühendislik işinden bahsediyorlar. İkisi de nerd bunlara aslında. Çok harikalar. Kafaları alakasız bilgilerle dolu ve birbirlerini buluyorlar ve sıkı dost oluyorlar tabii ki. Sonra işlerinden birine miras kalıyor bu vara. Bunlar da hayallerini gerçekleştirmek için kırsaldaki bir çiftlik evine taşınıyorlar. Burada tarımdan, peysaja, konservecilikten, işte arkeolojiye kadar tıbba, tarih, edebiyat, doğabilim, felsefe her konuda okuyup araştırıyorlar. Gerçi ilgilendikleri hiçbir konudan fayda görmüyorlar. Yani pratik bir fayda görmüyorlar. Çünkü şöyle oluyor hep, bir konuyu inceliyorlar, inceliyorlar, inceliyorlar. Ondan sonra diyorlar ki, ya bir dakika dur şimdi bunun bize bir faydası olmadı. Çünkü acaba diyor, kimya bilmediğimiz için mi anlamadık diyor. E o zaman ne yapalım diyor, e kimya çalışalım. Başlıyorlar bu sefer kimyaya sarıyorlar. Günler, gecelerce, aylarca kimya çalışıyorlar bu sefer. Evet, doymak bilmez bir şekildeler gerçekten. Evet, ben bu arada kitabı okumamıştım. Sen söyledikten sonra paniğe kapılıp, yine bunun da İngilizcesini buldum ve öyle okudum.

Ve gerçekten hayatımın en güzel vakitlerinden birini geçirdim. Öldüm gülmekten. Çok komik, çok eğlenceli iki karakter. Bölüm başlıklarını söyleyeyim. İşte birbirine iyi gelen ruhlar. Ondan sonra tarım konusunda deneyler. Ondan sonra amatör kimyacılar. Kendileri çok ciddi zaten. Arkeoloji konusunda araştırmalar. Biraz romans ve drama. Ondan sonra insanların isyanı. Sürekli böyle acayip konular. Lessons in Art and Science, bilim ve sanat konusunda dersler. Aynı zamanda Flaubert'in bütün bu konularla ilgilenmiş olduğunu da gösteriyor bize. Şimdi şöyle, Flaubert bu kitabı yazarken delirmiş.

Ama en sevdiği kitabı kendisinin. Çünkü demiş ki ben bir başyapıt yazacağım. Demiş bu başyapıt için önce araştırma yapmam lazım. 1500 adet kitap okumuş. Hey maşallah. O yüzden bitirememiş, bitiremeden ölmüş. Yani kitap okumaktan konuyla ilgili yazamamış. O yüzden bitiremeden ölmüş. Bir de aynı zamanda basma kalıbı çıkmış. Bir de basmakalıp düşünceler sözlü diye de ilave bir şey hazırlıyor aynı zamanda. Yani kendi döneminde aydınların ve halkın kafasındaki basmakalıp düşünceler yani işte Almanlar yenildiği için biz de yenilmiş sayıldık gibi böyle saçma sapan basmakalıp düşünceleri topladığı böyle bir aynı zamanda kara mizah kitabı üzerinde de çalışıyor. Bir taraftan ona da çalıştığı için de zamanı yetmemiş olabilir ki onu da bazı yayın evleri ilk başlarda yanında şey yapıyorlar kitabın yanında onu da ilave olarak

Güvenen yayın evleri olmuş. Ben şimdi hani bu öyle şeyi okuyunca bin beş yüz adet kitap okudu... ...bu kitabı yazmak için diye okuyunca merak ettim. Şimdi daha doğrusu merak ettim.

1500 kitap nedir yani? Evet ve o gözle okudum. Hani biliyorsun ben de bir kitap yazmadan önce çok fazla kitap okurum, araştırırım ama hiç 1500 kitap okuduğumu zannetmiyorum. Benim de çok rahat 150 kitap okumuşluğum falan vardır ama. Ama zaten bu kitap bilgiyle ve uzmanlaşmayla dalga geçen bir kitap olduğu için tabi malzemesi bilgi kitabının esasında. O gözle okudum. Evet, sürekli böyle beş cümlede bir kitap ismi geçiyor zaten. Şu kitapta da dendiği gibi diyor. Şimdi o kitapta da dendiği gibi demesi için o kitabı zaten okumuş olması gerekiyor. Bir de o yıllarda şimdiki gibi hop aç internete, hop yap iç gibi bir şey olmadığı için. Bilgi üzerine bir roman. Yani ana malzemesi bilgi olan bir roman. Ve buna rağmen de sıkıcı olmamayı başaran çünkü niye komik.

Çok komik. Karakterler gerçekten muazzam. Bu bilgilerle boğuşuyorlar devamlı çünkü. Birbirleriyle iletişimleri çok güzel. Çok birbirleriyle net konuşuyorlar. Böyle iki Asperger sendromlu gibi. Dandan birbirlerine bir şey söylüyorlar. Aa alındın mı falan diyor. Niye yani?

Çok tatlı kağıtlar, çok beğendim. Buradan nasıl bir şifa devşirebiliriz? Sonuçta bu iş eğlenceli bir şey. Yani farklı disiplinlerde birbiriyle ilgisiz bilgiler edinmek, boşa vakit kaybı ya da ben bir yere varamadım dedirtebilir bizi ama sonuçta bilgi eğlenceli bir şeydir. Hem öyle hem de Kayra Hanım oturup bildiklerini yazabilir. Belli mi olmuş? Öyle bir kendisine tavsiyede bulunduk. Ben illa böyle bunun şifası ne diye düşünmüyorum çünkü. Bir şekilde konuyla ilgili konuşmak da istiyorum ama... Evet oturup bildiklerini bir şeye dönüştürebilir. Yahut mesleğini yazmamış tabii. Atıyorum avukattır. Bildiklerini o konuda kullanabilir. Yani ben bugüne kadar bildiğim şeylerin hiçbir zararını görmedim. Her zaman faydasını gördüm. Demek ki bir gün bir yerde işe yarıyor. Bir de insanın geleceğiyle ilgili. Bazı bilgileri benim silinsin geliyor. Yani 1982 yılındaki Sovyetler Birliği milli takımının ilk on birini hala ezbere sayabilmem. Ne işime yarıyor ben onu bilmiyorum. Keşke bunları silebilecek bir sistem olsa. Bence öyle değil. Bir an gelir biriyle oradan bir bağ kurarsın. Ne bileyim oturursun bir Rus yazarla konuşuyorsunuzdur. Ya Rinat'ta sevgi bir kaleci gelmedi falan diye başlarız. Baktın kitabın Rusça'ya çevrilmiş. Belli olmaz yani. Bunu tabii biz böyle bir kazanç düşüncesiyle yapmıyoruz ama gerçekten belli olmaz. Hayatın algoritması diyorsun. Hiç bilmiyoruz. Bir de senin geleceğini oluşturuyor olabilir. Sen daha belki de bilmediğin bir şeysin ileride. Henüz bilmiyorsun. Şimdi kendini zannediyorsun ki ay 50 yaşına geldim, yazarım, müzisyenim oldum. Ben tamam kendimi de buraya koydum. Hiç belli olmaz. Hayat çok uzun. Hep söylerim.

Güzel konuştun. Bir başka güzel konuşan insana geçelim o zaman. Bu sefer kendi kültürümüzden, toprağımızdan, özümüzden gelen Azra Erhat ve Mavi Yolculuk. Azra Erhat gerçek bir cumhuriyet aydınıdır. Cumhuriyet aydınlanmasına ve aydınlatmasına gönül vermiş aydınlar kuşağının. Belki de en simgesel isimlerinden bir tanesi. Kendisi bu mavi yolculuk meselesini icat ediyor. Mavi yolculuk nedir? Bugün turistik bir şey olarak anılır değil mi? Gel vatandaş, gel mavi yolculuğa çıkalım. Burada süper eğlenirsin diye. Mavi yolculuğu icat etmiyor aslında. Mavi yolculuğu icat eden Halil Karnas balıkçısı değil mi? Sabahattin Eyüboğlu adını koyuyor. Evet, Halil Kaynası Balıkçısı icat ediyor. Sabahattin Eyüboğlu adını koyuyor. Azra Erhat da kitabını yazıyor. Evet, çünkü şöyle oluyor. Hatta ilk başta Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat'ın çok sevdiği bir adam. Çok hayran, hocası. Ona babamdı, abimdi, hocamdı, her şeyimdi diyor. Öyle kesinlikle aralarında romantik bir ilişki yok. Fakat aynı zamanda Sabahattin Eyüboğlu biraz böyle klasik bir adam. Zaten şey diyor, biz klasiktik, balıkçı diye bahsediyor Halik Arnaz balıkçısından. Balıkçı bize çok kızardı diyor. Bunlar böyle klasik tipler. Sabahattin Eyüboğlu bunun tekneye çıkmaması gerekiyor. Yani kadın diyor tekneyle yolculuğa çıkmaz diyor.

Uğursuzluk getirir. Ondan da değil yani. Eski bir demici. Eski bir demici inanışı ama ondan değil. O tutucu olduğundan balıkçı çok kızıyor. Olmaz öyle şey. Azra da gelecek diyor ve ilk mavi yolculuğuna Azra Erat bu sayede çıkıyor. Diyor ki mavi yolculuğu anlatmak zordur. Mavi yolculuğu yaşamak gerek. Tam 20 yıldır onlar 15'er kişilik gruplarla dünyanın birçok ülkelerinden gelme genç yaşlı insanlarla mavi yolculuk yaparız. Aramızda sanatçılar, öğretmenler, yazarlar, her meslekten insan bulunur. Bir çoğu öğrenci ya da çocuktur ama nereden gelmiş olurlarsa olsunlar çevreleri, yaşları ne olursa olsun hepsi 2-3 hafta süren mavi yolculuk dönüşünde başka bir insan olarak çıkarlar karaya. Gözleri güzellikle, gövdeleri sağlıkla, ruhları mutlulukla,

Dolmuştur. Ayrıca Türkan Saylan, Cengiz Bektaş, Şükran Kurdakul, Erol Uras gibi pek çok dönemin aydını da mavi yolculuğu yolcusu olmuşlar. Mavi insanlar diyorlarmış kendilerini. Yani Cengiz Bektaş'ın dediğine göre mavi yolculuğa kabul edilmek için öncelikle mavi insan olacaksın. Ne demek mavi insan? Şirinler. Şirinler olacaksın. Yani gargamer olmayacaksın. Mavi insan olmak, yurdunu ve coğrafyasını seven, tanıyan ve tanıtan kültürün adamı olan insanlar mavi insandır. Kitapları, şiirleri, tezleri konulmuş sanırım. Tabii o zaman bilinmeyen coğrafya orası. Yani şöyle hani böyle denizden o yolculuk yapılmadığı için şimdiki gibi her tarafta yatlar, tekneler yahut işte herkesin katıldığı turlar yok. O yüzden o güzellik onları gerçekten vuruyor. Denizin ve yeşilin buluşma anları.

Kayalıklar ve sonra bunları alıp bir şeye dönüştürüyorlar. Bunları anlatarak yani bu ülke ne kadar güzel bir ülke. Bu ülke ne kadar kullanılabilecek değerleri olan bir ülke. Bu ülkenin turizmi ne kadar aslında önemli olabilir. Bunları anlatmaya çalışıyorlar. Bir de şöyle bir şey var. Türkiye'nin Akdeniz'de olmak istediği yıllar bunlar. Evet doğru. Yani şimdi Türkiye dandik bir Orta Doğu ülkesi olmaya doğru gidiyor ya. Hani sanki böyle bir karar vermiş gibi. Hayır, Türkiye'nin bir Akdeniz ülkesi olma ihtimali ve güzelliği her zaman var. Bu insanlar da aslında bunu savunmuşlar. Akdeniz uygarlıklarıyla Türk kültürünü hep buluşturmak ve Türk kültürünün kökenlerini Akdeniz uygarlıklarına bağlamak gibi bir hediyelerin peşindeler aslında. Peki, hadi bakalım sorayım. Bundan ne gibi bir şifa bekliyoruz? Hadi bakalım, bundan nasıl bir şifa bekliyoruz?

Bu kitabı sen önerdin. Ben kendimce bir şey buldum çıkarttım. Söyle. Ya şöyle bir kere Azra Erhat da aslında bahsettiğimiz gibi bir kadın.

Hepsi öyleler. Buradakilerin hepsi öyle. Maviye sanmışsınız, Kayra Hanım. Mavi yolculuğa sizi kabul ederlerdi üstadlar büyük ihtimalle. Olsalardı, evet. Ve yani hani yine oradan damıtılan bilgiyi çünkü bize aktarıyorlar. Yine bunun büyük bir fayda olduğunu gösteren bir yanı var. Bir de mavi yolculuk sayesinde bence Azra Erhat'ı tanımak güzel bir fikir. Azra Erhat çünkü çok az aslında bence

Yani tanınan, bilinen ve çoğu insanın adını duymadığı bir akademisyen diyeyim, yazar diyeyim, filozof diyeyim. Yani onu tanıyıp da hayatında çok önemli bir yere koymayan herhangi biri yok. Çok akıllı bir kadın ve o da sizin gibi bilgiye aç ve okumaya aç. İlla bir işe yarayacak diye bilgi edilen birisi değil. Yani bu aslında bu faydacılık da aslında 20. yüzyıl kapitalizminin bize dikte ettiği bir şey. Hayatta bu bilgiler ne işimize yarayacak? Hocam sorusu var ya, yaramayacak lan bir işlere. İnsan olmana fayda olacak, zihnin bir formasyona girmesine şey olacak. Çevirileri de var Azra Erhat'ın değil mi? İlyada. Tabii İlge'de antik Yunan kültürü zaten çok üzerinde durdukları şeyler. Yani işte Akdeniz kültürüne bağlamak gibi Türk kültürüne bir şeyleri var ya o Fenikelilerin... Bütün şeylerin, Tanrıcaların Anadolu'dan çıktığını zaten söylüyorlar. Hatta buradan yana da biraz şey dayakta yiyorlar. Yani her şeyi Anadolu'ya bağlamaya çalışmalarından dolayı eleştirilenler de oluyor onları. Kıskanmışlardır, gemiyi almadıkları tiplerdir onlar. Sen mavi insan değilsin, yeşilsin falan demişlerse. Ama sonuçta şey, Türkiye'de yeni fikir öne sürdüğün zaman... ...dayak yemeyi göze alacaksın zaten. Çünkü insanlar prensip olarak bizde yeni fikirden çok hoşlanmazlar. Her yerde öyledir. Her yerde. Yeni fikir öne süren insanlar önce bir dayak yer. Zaten bunu umursamayan insanlar sonra hatırlanır. Bunu umursayan insanlar unutulur, gider hemen. Vazgeçer.

Ben kendi adımı hemen Mavi Yolculuk kitabından bir şey çıkarttım. Buyurun. Buraya not aldım. Notu okuyacağım. Konumuzla alakası yok. Şu yüzden okuyacağım. Ben mesela bir sonraki kitabımda bunu hemen bir cümle olarak, bir alıntı olarak yani. Bir karakter, hangi karakterin söyleyeceğini de biliyorum. Kime söyleyeceğini de biliyorum. Mesela şu. Oraya kadar kafada kurdun romanı yani. Kurdum, tabii tabii. Şunu söyleyecek.

Güzelliği korumak, böylece doğanın bütün verilerinden gereğince faydalanmak bir bilgi, bir kültür işidir. Günlük ekmek kaygısı içinde bunalan köylüden bunu beklemek yersiz olur. Elbette tabii. Bence çok güzel bir nokta bu arada. Doğru. Yani biz hep kızıyoruz ya arkadaş atmayın şuraya pet şişe niye atıyorsunuz ya sen bilmiyor musun? Bak bu sana daha sonra zarar verecek senin insanlığına, yaşantına, hayatına, denizine. Daha orada değil ki adam. Ama adam daha orada değil yani günlük ekmek kaygısıyla onu düşünecek durumda değil. Çetin Altan derdi ya rahmetli üç temel ihtiyacı güvence altına alınmamış insandan. Bilgi sahibi olmasını bekleyemezsiniz. Yani yeme, barınma ve üreme. Bu üç temeli ihtiyacı güvence altına alınacak ki insan ondan sonra bilgi edinme ihtiyacı duysun. Bravo, çok güzel. İşte bak mesela senin Çetin Altan'ın bu lafını bir gün duymuş olman, okumuş olman, kafaya not etmiş olman bugün başkasına fayda, bana fayda hiçbir şey olmasa şu an.

Doğru yani sonuçta pirmat gibi yaşıyor adam zaten. Üç tane temel şey güvence altında değil. Yani şimdi gidip sen ondan bir fazilet bekleyemezsin. Ben bağlamıştım ama sen oradan yine çıktın. Ben konuyu bağladım hocamla. Tamam bravo. Evet burada Çetin Altın'ın sözünü hatırlamamız kendiliğinden sana konuyu bağlama şansı verdi. Bağlama şansı vermişti ki. Bozma diyorsun. O zaman zannediyorum ikinci sezonun ilk bölümünü böylelikle bitirmiş oluyoruz. Evet künyeler.

Hah, tabii ya. Ben bu arada döndüğümüz için çok memnunum. Ben de çok memnunum. Sonbaharı zaten çok seviyorum. Evet. Bilir bilmezler. Gustave Flaubert. Can Yayınları. Çeviren Tahsin Yücel. 360 sayfa.

Benjamin Franklin öz yaşam öyküsü Fihrist Kitap 229 sayfa çeviren Derya Engin ya da Ergin diye kendi yazımı okuyamadığım için George Elliot Middlemarch Yapı Kredi Yayınları 952 sayfa çeviren Ünal Aytürk Mavi Yolculuk Azra Erhat Can Yayınları 288 sayfa Bu kitaplarla ilgili ayrıntılı bilgiyi açıklamalar bölümünde bulabilirsiniz. Bize sorularınızı göndermeye lütfen devam edin. Adresimiz www.biblioterapi.media.com

Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi'nin yeni sezondaki ilk bölümü şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)