Podcast

Bu Ramazan Hakikaten Geçmiş Ramazan’lardan Çok Farklı Mı? I Konuk: Şeref Oğuz

Hakikaten

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Hakikaten’in bu bölümünde Sidar Gedik, konukları Yazar Şeref Oğuz ve Ipsos Tüketici Panelleri Araştırma Direktörü Elif Argun ile birlikte Ramazan ayını içerisinde bulunduğumuz ekonomik kriz çerçevesinden tüketiciye yansımaları ile ele alıyor.
See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

4.929 kelime · ~25 dk okuma

Merhaba, ben İPSOS Türkiye'den Siler Gedik. Gündemdekilerin bir kısmı hakikat, bir kısmı ise hakikat ötesi. Bizler de bu podcast serimizde çeşitli konuları İPSOS araştırmalarının ve konunun uzmanlarının yorumlarıyla, hakikatin ile başlayan sorularımızla ele alıyoruz. Hakikaten hazırsak başlayalım.

Merhabalar. Hakikaten podcast serimizin bir başka bölümünde tekrar sizlerle birlikteyiz. Bugün Ramazan'ın içindeyiz ve dolayısıyla da Ramazan'la ilgili bir kayıt yapmak istedik. Hakikaten nerede o eski Ramazanlar konusunu ele alacağız burada hep beraber. Bugün bizimle birlikte ekonomist, gazeteci Sayın Şerif Oğuz var. Hoş geldiniz hocam. İyi yayınlar diliyorum. Ve bizim şirketimizden araştırma verilerini bizimle paylaşmak üzere... ...tüketici panelleri, araştırma direktörlerimizden Elif Argun var. Merhaba Elif, hoş geldin. Merhabalar, hoş bulduk. Bugün birkaç tane araştırma verisinin... ...farklı farklı araştırma verisini de kullanaraktan... ...Ramazan'ın toplum üzerindeki geçmiş Ramazan'lara kıyasla... ...nasıl farklı etkileri var ya da var mı? Ve tabii içinde bulunduğumuz dönem itibariyle de... ...farklı açılardan da bakabilir miyiz Ramazan'a? Biraz bunlardan bahsedeceğiz. Dünya genelinde yaklaşık 2 milyardan fazla Müslümanın heyecanla beklediği bir dönem, Ramazan dönemi. Birçok duygunun, birlik beraberliğin ön planda olduğu, en azından öyle olması gerektiğine inandığımız bir aydayız. Tabii bizim açımızdan, ülkemiz açısından özellikle Şubat ayında yaşadığımız deprem felaketinin arkasından bu duygular daha da önemli hale geldi. Biraz bunlardan bahsediyor olacağız. Ramazan deyince aslında hani bizim genelde araştırmalarda karşımıza çıkan duygulardan bir tanesi nostalji duygusu. Nostalji öyle bir duygu ki geçmişe özlemi ifade ediyor ama geçmişte de var olan bir duyguydu. Her zaman insanoğlu kendinden önceki dönemi böyle bir özlem içinde. Dolayısıyla bu dönemde nostalji acaba zaten sadece bu döneme has bir duygu muydu? Yoksa bunun bir takım gerekçeleri, dayanakları var mıdır? Biraz da bunlardan hep birlikte bahsedeceğiz.

Ramazan tabii işin dini pratiğini de içinde barındıran bir ay. Oruç gibi bir kavramı karşımıza getiriyor. Türkiye'de oruca yaklaşım, işte oruç tutma niyeti son yıllarda tartışılıyor. Bu anlamda bir gerileme olduğu toplumda oruca dair hem oruç tutma niyeti hem de orucu pratikte gerçekten hayata dahil etmeyle ilgili daha azaldığına dair hatta bunun da ötesine giden tartışmalar da var. Yani dindarlığın da gerilediğine dair tartışmalar var.

Transkriptin tamamını oku

En azından bizim araştırmalarımızda bunun bir karşılığı var mı, yok mu? Bunu konuşarak başlayabiliriz. Elif, sen istersen bize bundan biraz bahseder misin? Siler Bey, aslında biz oruç tutma oranının yılları itibariyle gelişimine baktığımızda çok büyük bir değişim görmüyoruz. Rakamla somutlaştıracak olursam, Ramazan boyunca ya da Ramazan'ın belli günlerinde oruç tutanlar Türkiye'de her on bireyden sekizi. Dolayısıyla bunun yıllar içerisinde azaldığını söylemek bizim sonuçlarımıza göre çok mümkün değil. Hemen hemen sabit kaldığını söyleyebiliriz.

En azından beyan ve niyet üzerinden baktığımızda insanlar Ramazan boyunca veya Ramazan'ın bir kısmında oruç tutacağını ifade ediyorlar. Yani bu da toplum %80'e denk geliyor gibi bir durum vardır. Aynen öyle, evet. Hocam sizin bu konuyla ilgili yorumlarınızı alabilir miyim? Nostaljiden başlayayım. Ben 50 senedir bu işi yapıyorum. 50 yıl öncesinde de yine nerede o eski Ramazanlar vardı? Bir kere bunu onaylıyorum. Reşat Ekrem Koçu'nun bir İstanbul Antiklopedisi vardı. Bundan 100 sene öncesini İstanbul'un anlatıyor. Onların metinlerinde de ah eski kahvehaneler, eski kıraathaneler kalmadı dedi. Onları da geriye refer ediyor. Yani çok doğru bir tespit. Herkes içinde yaşadığı çağın daha öncesini bir özlem var. Bu aslında içinde bulunduğu zamanın getirdiği sorunları henüz herhalde baş edemediğinden dolayı geçmişe kaçmak diyorum. Kullanışsız bir geçmiş algısı var herhalde psikolojik bir işe yarıyor. Şiirinde bunu görürsün, türküsünde bunu görürsün, atasözlerinde bu vardır ama genelde de şunu söyleyebiliriz ki eski ramazanlardan şimdiye doğru da bir değişim var. Belki o iyiydi kötüydü, nerede o eski ramazanlar derken hani onun özlemiyle değil de değişimine belki vurgulamak gerekiyor. 50 yıl öncesinde falan hatırlıyorum. O zaman Ramazan inanılmaz bir panayır ayıydı. Çadırlar kurulur, şehir ona göre tasarlanır, evler ona göre kurulur. Mesela direkler arası falan diye bir eğlence türü vardı. Televizyonda TRT o zaman bunlara çok önem verirdi. Hatta Karagöz Hacivat dediğimiz şey de sanki bu Ramazan'da ortaya çıkan bazı eğlenceler vardır. Karagöz Hacivat budur. Güllaç da böyle bir şeydir. Güllaç da biliyorsun Ramazan'da var olur sonra. Halbuki güzel bir şeydir ama diğer aylar da sanki yenmezmiş gibi ortadan kalkar.

O dönemde sadece Karagöz, Acıvat değil, fakat aynı zamanda çok fazla vaizler, geçici vaizler köy köy dolaşır, insanlara nasihat ederlerdi. Bu nasihat ama böyle dini vaazdan ziyade sosyal gelişim vesaireleri içerirdi. Bunlar ortadan kalktı. Meddahları izlerdik. Meddahlar vardı, çok güzel. İnsanlar o Ramazan'da... İzlerdik derken televizyonunu izlerdik. İzlerdik tabi. O dönemde TRT'de de zaten onlar söz konusuydu. Ancak başka bir şeyler oldu. Televizyon renkliye geçti.

İnsanlar başka gailelerle Ramazan eğlencelerini özlemeye doğru ittiler ama yaşamak başka bir yerde şekillendi. Özellikle köyden kente geldiğin zaman kentte Ramazan ve köydeki Ramazanlar çok farklı. Köyde çok daha rahat kendini Ramazan için başka bir moda alabiliyorsun. Biliyorsun yılı dolaşıyor. Her 33 yılda birde de yılı dolaşıyor. Her yılın hasadına mı geliyor, kışına mı geliyor, renk değiştirmekle birlikte ama şehirde geçim gaylesi, sofrayı kurmanın bir maliyeti, bir de komşuluk dediğimiz birliktelik kavramının yönü değişti. Şimdi bir ekranda toplanır olduk. Evlerde toplanıp Ramazan eğlencelerinde tombala oynamak vesaire gibi yapılar gitti. Onun yerine hepimiz aynı ekrana kilitlenip Ramazan programlarını izler olduk. Hatta o dönemde daha yakın zamanlarda sahur programları da devreye girdi. Şimdi ben iş dünyası olarak da ekonomi gazeteciliği yapıyorum işte. İş dünyası olarak da Ramazan iftarları var ama bu iftarlarda eskiden çok daha fazla oruç tutan

Vardı. Şimdi çok daha az oruçlu iftarlar oluyor. Kendi gözlemimi söylüyorum. Tabi bir araştırma birimiyle, araştırma insanlarla bunu söylemek ne kadar doğru bilmiyorum ama izlenimi söyleyeyim. Seksen yirmiye düştü. Yirmi tutanlar var. Seksen iç dünyası için iftarlarında tutmuyorlar. Zaten onu anlıyorsunuz.

Kendisi de beyan ediyor saklama ihtiyacı da istediğini. Bu kötü bir şey de değil. İnsanlar istediğini tutar tutmaz ama fakat bir şey daha var. Bu şimdi iş dünyası iftarları sahura da kaydı. Geçen sene ben ya iftarlarınızda zaten evimizde bizi alıkoyuyorsunuz. Sahur nereden çıktı? Mesela önceki cumartesi akşamı Nakkaştepe'de sahurdaydım. Sahur korumları da şöyle oluyor. Gece 12'de başlıyor. Gece yarısı başlıyor. Sabah 5'e kadar sürüyor. Fakat ne oluyor? İş dünyası insanları böyle Manisa sürayesi gibi diziliyorlar.

Ondan sonra günlük soru neyse onlar konuşuluyor. Sanki gündüz konuşmuyormuşuz gibi. Ondan sonra da işte sahura yakın, imsaka yakın yemeğe geçiliyor ve dağılıyor. Yani şimdi geldiğimiz nokta bu. Bir başka şey de eskide Ramazan ayı boyunca çok daha fazla bir hoşgörülü ortam varken şimdi biraz daha bu azaldı. Eleştirilerin dozunda düşme vardı. Mesela Ramazan'da kötü söz söylemeyeceksin, Ramazan'da kırıcı olmayacaksın gibi. Tartışmalar ertelenirdi. Ertelenirdi, bravo. Ertelenirdi doğru kelime. Hatta çok fazla nasihat dolu şeyler vardı. Şimdi ben hatırlıyorum Karagöz ve Hacivatlardan. Bir tanesini okumak istiyorum. Karagöz ve Hacivat aslında biliyorsunuz biraz cahil, halaylı olan Karagöz ile Hacivat da okumuş ve ukala. Ama bunların vasıtasıyla topluma mesajlar aktarılıyor. Mesela bunlarla ilgili sadakat konusunda bir şiirle başlardı genellikle Hacivat ve Karagöz Ramazan'da. On kere demedim mi? Sevme dokuz yar. Sekizde vefa, yedide safa, olmaya zinhar. Altı ile beş, dört ile hiç başa çıkılmaz. Üçün ikisini terkede gör, taa kala bir yar. Bunlar mesela aklımda kalan güzellikleri vardı. Yani şimdi bunların yerine açıkçası sosyal medyanın gelmesiyle birlikte ben şunu görüyorum. Sosyal medyayı çok yoğun kullanan biriyim. İmsak vakitlerinde, sahur vakitlerinde Twitter biraz hareketleniyor.

Ama o kadar. Çünkü insanlar sosyal medyada Ramazan'ı kesinlikle gündemlerin dışına atmış durumdalar. Bu Ramazan tabii özellikle biraz daha farklı. Şimdi siz komşuluk dediniz ya aslında oradan alalım. Yani bizim eski Ramazan'ları özlemekle ilgili orada neyi özlediğimize dair de elimizde veriler var. Onları da bize anlatırsan harika olacak.

Evet aslında hocam sizin de dediğiniz gibi geçmiş ramazanlara özlem bizim araştırmalarımızda da ortaya çıkıyor. Bireylerin yüzde 85'i geçmiş ramazanları özlediğini söylüyor. Burada özellikle işte ramazan demek, birlik demek, zengin sofralar, bir araya gelmek demek. Son birkaç yıldır zaten pandeminin gölgesinde maalesef bu sofraları kuramıyorduk. Şimdi de ekonomik zorluklardan dolayı her üç bireyden biri aile birlikteliğinin daha güçlü olduğu günler. komşularını, sevdiklerini davet etmeyi, zengin sofralar kurmayı özlediğini söylüyor. Yani toplamda bakacak olursak 10 kişiden 7'si bir arada geçirdiği Ramazanları özlüyor diyebiliriz. Yani biz geçmiş Ramazanları özlüyoruz ama aslında özlediğimiz en önde gelen şey o birliktelik, beraberlik, bir arada olabilme şansı, fırsatı. Bunun giderek daha azaldığını düşünüyoruz. Yoksa aslında ritüeller elbette çok önemli. Hani o biraz önce konuştuğumuz panayırlar veya işte diğer eğlenceler. Ama bunların daha ötesinde çok temel bir şeyi özlüyoruz biz aslında. Bir arada olabilmeyi, geniş büyük sofraları ve bunları yapamayacağımızı düşünüyoruz. Şimdi bu sosyal medyanın bu konuda etkisi olduğunu şahsen düşünüyorum. Şimdi aslıkçası herkesin dünya çapında yayıncı fakat kendi izleyicisinin 150 ile sınırlı olduğu tuhaf bir dünya burası. Bedenini bırakarak girdiğin bu dünyada

Sevdiğini öpemiyorsan ama düşmanından da yumruk yeme tehliken yok. Bu da yeni bir, mesela WhatsApp grupları olsun, bilmem neler olsun. Yeni bir birlikteliği de getiriyor. Yani aslında biz ihtiyaç ortadan kalkmış değil. Bir arada olma ihtiyacı. Bunu karşılama argümanları ve aletleri değişti. Ramazan'da eskiden bir araya gelirdin. Yapacak başka bir şeyin de yoktu. Kaldı ki herkes de buna gayret ederdi. Yetmiyor, hadi dış kirası var. Gelip ben de dişlerini yorduğun için giderken de şu hediyeyi götür diyecek kadar, zarafete kadar inmişti. Son 20-25 senedir şu var, davetine icabet etmeyenlikten şikayet eden insanları çok fazla görüyorum. Yani herkes açıkçası imtina ediyor. Gelmiyor. Niye gelmiyor? Ben diyor insanlara ziyafet veremiyorum. İftara çağırıyorum. Gelemiyor. Gelmiyorlar, gelemiyorlar. Kırgınlıkları dahi oluyor. Bunun sebeplerine ben biraz da bakıyorum. Sadece ekonomikle ilgili olmadığınız. düşünüyorum. Biraz da ilgi çok fazla seçenek sebebiyle kaymış durumda. Yani elinde çok fazla günü değerlendirecek yokta var. Halbuki Ramazan'ı insanlar sabırsızlıkla beklerlerdi. Özellikle dini ritüellere fazla bağlı olsun olmasına, teravih denen başka bir toplama alanı vardı. Sizin araştırmazda teravihle katılım oranı diye bir araştırma yaptınız mı bilmiyorum ama benim de gördüğüm şu teravihler şimdi eskisi kadar dolu değil. Niye? Özellikle teravihe gençler, çocuklar çok fazla meraklıydılar. Gelirlerdi hatta cami cami dolaşan insanlar, İstanbul özellikle Ramazan turizminde Anadolu'dan gelen insanlar Eyüp Sultan'da adım atamazdın. Şimdi adım atabiliyorsun. Bu sadece ekonomik krizle, pandemiyle de açıklanacak bir durum değil. Sanıyorum alternatiflerin de arttığıyla ilgili bir kanaatin var.

Bu genel olarak aslında bireyler arası, hatta ailenin kendi içindeki iletişimin sosyal medya yüzünden zayıfladığı, insanları birbiriyle sohbet etmek yerine hani herkesin küçük bir ekrana hapsolduğu bir dönem zaten var. Hani Ramazan'da bundan ister istemez payını alıyor. Bizim Ramazan özelinde bir araya gelmeyle ilgili aslında en önemli okazyon tabi iftar sofrası. Yani bizim gördüğümüz, halkın, insanların bu manada özellikle bir handikap yaşadıklarını, yaşayacaklarını düşündükleri alan da yine bu. Yani biraz bununla ilgili verileri de paylaşırsak belki daha resim ortaya çıkacak değil mi Elif? Evet, az önce de belirttiğim gibi pandemi engeli ortadan kalkmasına rağmen zengin sofralar kurabilme, misafir ağırlayabilme, maalesef çabalarımız birazcık daha geride kalıyor çünkü ekonomik sebeplerden dolayı. Bireylere sorduğumuzda işte bu sahur iftar harcamalarının bu giderlerin artacağına olan inancından dolayı geçen yıla kıyasla bir %20'lik gerileme söz konusu. Her 10 bireyden 7'si zengin sofra kuramayacağına, 6'sı ise herhangi bir misafiri davet edemeyeceğini. Çok yüksek bir rakam. Bu arada geçen sene de yüksekti ve yükseliş devam ediyor. Yani geçen sene insanların yarısından fazlası böyle düşünüyordu. İşte yüzde elli elli beş civarında. Yani ben bu yıl ekonomik nedenlerden dolayı zengin sofralar kurabileceğimi düşünmüyorum diyen insanlar. Bu sene bu yüzde yetmişe doğru tırmandı. Bir yüzde yirmilik artış söz konusu. Ama enteresan iftar sofrasına bir başka ifade kullandınız. İftar daveti veremeyeceğim diye bambaşka yani zengini bıraktım. Evet tabii. Misafir davet edemeyeceğini söylüyor. Misafir davet edemeyeceğini söylüyor. %60 böyle düşünüyor. Evet ama açıkçası çarşı pazara dolaştığınız zaman... ...ya da ev geçindiren biri olarak bunun gayet anlaşılabilir... ...bunun doğrudan ekonomiyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Yoksa eğer insanları davet etmiş ve çağıracaksa... ...bunu bir lütuf olarak görmek yerine... ...şimdi maliyet olarak görme eğilimine geçtiklerini anlıyorum bu araştırmada. Bunu da biraz önceki bulguyla bağlantılandırırsak... ...yani bir arada olmayı özlüyoruz çünkü bir arada olamayacağız. Diye düşünüyoruz. Çok güzel. O da bir nostaljik unsur olarak işe yaramaz kavramlar galerisinde yerini almış gibi gözüküyor. Değişir mi bu? Kuru bir nostalji değil. Kuru ha tabi kuru altı dolu bir nostalji. Peki bu değişir mi? Araştırmanızda böyle bir hep geriye hep kötü yani gidiyor da bildiğim bir laf vardır. Neden baki, ne gam baki. Ne sıkıntılar sürgittir, ne de mutluluklar sürgittir. Ama şimdi gam içindeyiz yani. Hanede gam var. Gelme ey sürür diyor. Olmaz bir hanede mihman, mihman üstüne. Kalbimde diyor şu anda hüzüm var diyor. Ey sürür, ey gönül açıcı insan. Misafir misafir üstüne olmaz. O gitsin de sonra sen gelirsin diyor. Gelecek mi hanemize? Ne dersiniz? Ben de bunu size sorayım ya da talepkar olayım.

Onunla ilgili şöyle, bugünkü konumuzda yanımızda yok ama ben söyleyeyim yani, bizim yakın zamanda önümüzdeki birkaç ay içinde gerek ülke ekonomisinin gerekse kişisel ekonominin düzeleceğine inananların oranı çok ciddi derecede düştü. Yani bu bir zamanlar diyelim, ülkenin daha iyi dönemlerinde, çok eski dönemlere de gitmeye gerek yok. Bundan diyelim ki 10 yıl önceye kadar falan gittiğimizde, %30'lar 40'lar civarında her zaman ülkede bir iyimser grup vardı. Şimdi bu onlu rakamlara hatta bazen tek aneli rakamlara kadar gerilemiş durumda. Ülkenin kendi kişisel ekonomisinin kısa vadeli geleceğinden umutlu olanların oranından bahsediyoruz. Yani bizdeki birkaç ay içinde daha iyisini yaşayacağını düşünenlerin, bu umudu besleyenlerin oranında çok ciddi bir azalma var. Yani sorunuza dönecek olursak düzelecek mi? Toplumun çok büyük bir kısmı kısas dönemde düzeleceğini düşünmüyor. Onu söyleyebilirim. Yani bu da bizim gelecekle ilgili olarak tasavvurumuzu da etkiliyor şüphesiz. Ama yani umut, umudu var etmek gerekiyor. Gerçi biz umudu var ediyoruz da umut her şeydir fakat asla bir yöntem değil. Galiba yöntemlerimizde bir sıkıntı var. Pandemi, ekonomik kriz, afetler, kuraklık şimdi kimse bunu konuşmuyor. Bunlar üst üste geldiği zaman biz galiba bir yönteme çok daha acil ihtiyacımız var. Yani seçimlerden ziyade bu umutsuzluğu umuda çevirmek için yöntemlere daha fazla ihtiyaç olduğumuzu görüyorum. Bizim bu podcast de daha önce de gündeme gelmiş bir konu bu. Ben o zaman da söylemiştim. Daha önce dinleyenler için belki tekrar olacak ama Chehov'un Vişne Bahçesi'ndeki karakterinden birinin lafı bu. Bizi çalışmak kurtarır. Evet, çalışmak evet. Ben ona işte o şeyi ekliyorum. Bizi umutla çalışmak kurtarır. Yani bu olumsuz, bu işte karamsar tablodan ancak umutla çalışarak

Umut ve çalışarak. Umut tek başına. O zaman umut her şeydir ama yöntem değildir derken çalışmayı yöntem olarak içine koyduğun zaman laf daha güzel oluyor. Çehov haklı o konuda bizi. Peki ben merak ediyorum bu sizin araştırmanızda kamuoyunun geleceğe dair umutlarının bu kadar zayıf olduğu bir ortamda acaba dini faktör, dini ritüellerde bir gerileme, ilerleme vs. konusunda bir şey var mı?

Yani biraz önce, şimdi Ramazan üzerinde konuşuyoruz ya, yani Elif de paylaştı. Oruç tutma niyeti itibariyle bir farklılaşma yok. Yani bizim toplumumuzun dini hassasiyetlerinde bir gerileme olduğunu söylemek mümkün değil. En azından beyan üzerinden. Tabii pratikte gerçekten hayata dönüyor mu, dökülüyor mu, bu yaşanıyor mu? Onu tespit etmek, araştırma yaparak yani anket yaparak çok kolay değil. Ama niyeti, beyanı sorguladığınızda bu anlamda bir gerileme olduğunu söylemek zor.

Şu şeyi bağlamak açısından ben merak ettiğim için sormak istiyorum. Tamam, peki biz büyük iftar sofraları kuramayacağımızı düşünüyoruz. Bu yani daha fazla oranda insan bu anlamda olumsuz düşünüyor. Peki bunun yansıması var mı? Yani alışveriş alışkanlıklarında ne oluyor? İnsanlar buradan harekette ne yapıyorlar veya yapamıyorlar? Elif? Evet Sida Bey, bu sadece düşüncede kalmıyor. Alışveriş davranışlarımıza da yansıyor. Normalde bizim hane paneli verilerine göre Ramazan alışverişi genelde Ramazan başlamadan bir hafta önce yoğunlaşır. Özellikle bayrama yaklaştıkça o hazırlıklarla birlikte Ramazan'ın üçüncü haftasında en yüksek seviyesine çıkar. Ancak biz bu sene Ramazan başlamadan bir alışveriş yapmayı planlıyor musunuz diye sorduğumuzda 10 kişinin 6'sı özel bir alışveriş yapmayacağını belirtiyor. Geçen seneye kıyasladığımızda bu alışverişte bir düşüş söz konusu.

yapmayacaksınız diye sorduğumuzda da %65'i bize ekonomik sebeplerden dolayı, alım gücünün düşmesinden dolayı yapamayacağını söylüyor. Dolayısıyla evet hala oruç tutuyoruz, hala Ramazan sofrası kurmaya çalışıyoruz ama alışveriş davranışı olarak baktığımızda geçen yıla kıyasla değişiklikler söz konusu soframızda. ...böyle Ramazan'la özdeşleştirdiğimiz işte bazı kategoriler vardır özellikle... ...Ramazan döneminde daha fazla alışverişini yaptığımız hurma gibi, tatlılar gibi... ...süt, yoğurt gibi hani soframızda özellikle yer almasını istediğimiz... ...bu kategorilerin alımlarında geçen yıla kıyasla düşüşler gözlemliyoruz... ...bu ekonomik sebeplerden dolayı.

Dolayısıyla aslında biraz önce konuştuğumuz hani endişe, biz geniş iftar sofraları kuramayacağız endişesi alışverişe yansımış durumda. O kadar böyle altı boş bir endişe değil, pratikte alışveriş rakamlarında biz bunu tespit ettik. Bunu biraz da ben kendi pratiğimden, ekonomi haberciliğimden dolayı söyleyeyim. Neticede bizde iki yüz elli kişi vesaire gazetemizde ve Anadolu'nda tüm verileri bir bakıma haberlere erişiyor. Haber akışımızda çok fazla gelen şu. Eskiden Ramazanlardan önce, eskiden dedim yani 5 yıl öncesine kadar yani çok da yakın geçmişte, Ramazan geldiği zaman esnaf aşağı yukarı 25 ile 35 arasında ürünlerine zam yaparlardı. Biz bunu eleştirirdik tabii Ramazan zamanı. Hatta bununla alakalı etin fiyatı durduk yerde neden yüzde 10 kesinlikle artardı. 20 artardı. Hatta bundan dolayı işte ben hatırlıyorum başbakanın, cumhurbaşkanının talimat verdiğini eti indireceksiniz Ramazan'a pahalı yedirmeyelim falan filan diye.

Bu Ramazan'da çok enteresandır, esnaf bu zamları bu kadar yapamadı. Çünkü durgunluk denen bir şey, alım gücündeki bu kadar dehşet düşüş, asgari ücretin %55.2 artmasına rağmen insanların bunu ayıracağı paylar, gıdayı ayıracağı paylar ne yazık ki olmadığından dolayı zam da yapamadılar. Yani biz ekonomik durgunluk sadece hani halklarından, gelirlerindeki düşmekten kaynaklanmıyor. Esnaf da bunu kabullenmiş ve fırsat zamlı, Ramazan fırsat zamlı derdik bunlara. Onlara da eskisi kadar kolay yapamadıklarını görüyor. Bu da bir başka ekonomik argüman.

Evet, tabii bu işte biraz önceden beri konuştuğumuz birkaç tane konuyu birbirine bağlıyor. Yani işin bir ekonomik boyutu var. Ekonomik boyutundan dolayı biz istediğimiz alışverişi yapamıyoruz. Bundan dolayı o istediğimiz sofraları kuramıyoruz. O sofraları kuramadığımız noktada komşuyla, dostlarla, akrabalarla bir araya gelme ihtimalimiz düşüyor ve bunun yarattığı da bir mutsuzluk hali, bir tabii geçmişe doğru da özlem hali hasıl oluyor.

Buradan da hani tabi bu Ramazan'a özel olarak Ramazan'ın yaşandığı şu an içinde geçtiğimiz dönem itibariyle biraz da bir kısmetsizliği de söz konusu gibi geliyor bana. Çünkü zaten bir ekonomik kriz yaşanıyor. Yeni de değil. Birkaç yıldır giderek etkisini de arttıran bir şekilde bu arka planda sürekli olarak var. Üstüne biz çok büyük bir deprem yaşadık, büyük bir felaket yaşadık. Bunun etkileri hala devam ediyor ülkenin üzerinde ve önümüzde de bir seçim var. Dolayısıyla bir taraftan da siyasi tartışmaların gündemi kaplamaya başladığı bütün bunların arasında aslında bir Ramazan'ı idrak etmeye çalışıyoruz toplum olarak. Tabii bu Ramazan'ın işte geçmiş Ramazan'lar kadar coşkuluğu,

belki daha o kadar mutlu bir şekilde yaşanamamasına da etki ediyor. Mesela biz bunun bir somut etkilerinden bir tanesini ramazandaki yardımlaşma oranlarında görüyoruz. Geçmiş ramazanlara kıyasla bu ramazanda yardım yani işte bir kurum üzerinden veya bir bireyler üzerinden yardım yapmayı düşünenlerin oranında da bir farklaşma var değil mi Elif? Evet bu sene anti kriz sonuçlarına baktığımızda Sider Bey toplumun %65'i Ramazan ayında bir yardımda bulunabileceğini söylüyor. Yardım çeşitlerine baktığımızda da özellikle doğrudan yardım öne çıkıyor. Depremin maalesef hayatımıza yakın zamanda girmiş olmasıyla birlikte her 10 kişiden 6'sı bu yardımlarını bir kuruluşa yapacağı yardımı da deprem bölgesine yönelttiğini belirtiyor bize.

Bu anlamda baktığımızda hala yardım etmeye çalışıyoruz ama yardımın içeriğinde deprem dolayısıyla bir değişiklik söz konusu geçmişe kıyasla. Ben burada birkaç şey söyleyeyim. Eskiden Ramazan bayrama yaklaştığı dönemde müftülükler o ilin geçim standartlarına göre eski bir İslami ölçüden yola çıkarak hurma hesabı üzerinden fitre ve zekat verirlerdi. Fitre yardım demek. Zekat da malum İslam'ın beş şartından biri olan varlığı olan insanların bunun yüzde iki buçuğunun ona ait olmadığı yani kırkta bir.

bunu vermesi gerekti. Bunu Ramazan'a denk düşürürlerdi. Ben şunu da görüyorum bu Ramazan'da, az önceki sizin araştırma neticeleri benim hissimi bir bakıma rakamlara, ete kemiğe bürünürdü. İnsanlar kurumlara yardımdan vazgeçtiler. Mesela Kızılay bunlardan bir tanesidir. Afat özellikle deprem o dağında inanılmaz bir yardım toplamış olmasına rağmen o da depreme yönelik Ama Ramazan'ın fitre ve zekat noktasında doğrudan bunu birilerine adresleyerek, bu da herhalde sanıyorum toplumdaki genel güvensizliğin, her şeye karşı olan güvensizliğin, karamsarlığın getirdiği bir sonuç olarak görüyorum. Yani insanlar adını sanını bildiği ya da yerine gideceğinden emin olduğu yerlere yardımını, fitresini vermek

Ama eskisi kadar da mesela üçte iki hala bunda diyorsunuz ama ben sanki o da azaldı gibi mi geliyor? Yani beni umutlandırdı hala yardım. Şöyle mesela biz azalmayı şuradan hareketle söylüyoruz aslında. Yani normal koşullarda filtre ve zekat vermek isteyenleri yine niyet üzerinden konuşacak olursak bu %85'lere varan bir oran Türkiye'de. Çok iyi bu. Bu tabii yine altını çizeyim. Yani niyetten bahsediyoruz. Gerçekte gerçekten ne kadar olup olmadığını bilemeyiz. Ama bu dönemde burada bir tabii bir aşınma var. Bunu iki şeye bağlamak lazım diye düşünüyorum. Bir tanesi yine ekonomi ister istemez. Bir diğeri ise bu anlamdaki bütçesini işte gücünü aslında depremle ilgili olarak toplum kullandı ve kullanmaya devam ediyor. Bu ramazan üzerinde söylüyoruz.

Yani Ramazan zaten öyle bir döneme denk geldi ki Ramazan'ın en önemli ritüellerinden biri Fitre ve Zekat ise ki öyle, bu iki taraftan kuşatma altında. Bir taraftan ekonomik tarafından kuşatma altında, diğer taraftansa depreme yönelik zaten insanlar bu bütçelerini kullanıyorlar, kullandılar. Deprem zaten o dağımızı aldı. Ama Ramazan ayında paylaşımın getirdiği, dilin yüceldiği dönemleri özlüyorum ben açıkçası.

Çünkü herkesin Ramazan'da ben şunu biliyorum ya ben zekatımı verecek kimse bilmem ne olur sen bana bir isim verir misin? Yani zekatını vermenin sorun olduğu zamanlar var. Veremiyorum. Bana birini bulun. Şehirde tabi ilişkiler. Adres gösterin. Bana adres gösterin. Şundan emin olmak istiyor. Bir yardıma muhtaç olunduğundan emin olmak istiyor. İkincisi de o yardımının iletileceğinden emin olmak istiyor. Yoksa bu duygu mesela yüce bir duygu. Ramazan'da bunun depreşiyor olması hatta bir zamana adresliyor olması bence bu kültürün güzel bir unsurlarından bir tanesi. Ancak sizinkine ilave olarak ben güvensizliğin de galiba bu yardımların sadece deprem yönünde değil deprem faktörünü çıkardığın zaman çok daha azaldığını görüyorum. Ben yardım yapmak istiyorum ama niyetle fiiliyata dönüşte orada da bir lokaj var. Hani eski kültür bize şöyle söylerdi. Varlığın zekatı paylaşmak, güzelliğin zekatı iffet, gücün zekatı tevazu, bilginin zekatı da alçak gönüllü.

Tevazuya verdim onu. Bilginin zekatı da öğretmek. Bir de şöyle bir dipnotla da koyarlar. Her şeyde zekat kırkta bir. Sadece bilginin zekatı yüzde yüz. Yani ne biliyorsan tamamını vermek. O yüzden sizin bu ne biliyorsanız aktarıyor olması bana göre bilgi zekatınız konusunda iyi bir örnek oluyor. Biz evet bu vesileyle üstümüze düşeni yapmış olduk diyelim. Sevindim ben buna.

Önce şimdi yalnızlık duygusu yani dayanışma duygusundan bahsettiniz. O bence deprem döneminde bizim tespit ettiğimiz önemli şeylerden bir tanesi. Biz çok sık bir şekilde bu araştırmayı yapıyoruz. Yani her hafta bu antikriz araştırmasını yapıyoruz. Adını da özellikle kriz koymadık. Antikriz koyduk. Bu krizle başa çıkmakla ilgili ne yapılıyor? Umut üzerinden kurduk. Orada insanların hissiyatlarını sorduğumuz zaman genelde negatif duygular paylaşılıyor. Yani işte bıkkınlık, yorgunluk vs. gibi. O negatif duygulardan bir tanesi de yalnızlık duygusuydu. Çok uzun zamandır karşımıza çıkan. Fakat depremden sonra özellikle Şubat ayının içinde, diyelim depremin hemen sonrasındaki haftalarda gerileyen tek olumsuz duygu, yani daha az dile getirilen tek olumsuz duygu yalnızlık oldu. Çünkü orada muazzam bir dayanışma yaşandı bütün ülke çapında. insanlar düşündükleri kadar yalnız olmadıklarını gördüler. Böyle büyük bir felaket karşısında herkesin kenetlenebildiğini, böyle bir potansiyelin bu toplumda hala var olduğunu gördüler. O çok önemliydi. Ve o dönemde bir başka şey daha vardı. Daha önce hiç karşımıza çıkmamış. Ülkenin en önemli sorunu sizce nedir diye sorduğumuz zaman hemen hemen hiç dile getirilmeyen iklim, doğal afetler konusu bir anda tabii ülkenin gündemine giriverdi. Çok uzun zamandır neredeyse tek başına gündem teşkil eden ekonomi başa baş bir noktaya geldi. Doğal afetler ülkenin en önemli sorunudur konusu. Fakat biz şimdi yine dönüyorum yani Ramazan'a doğru yaklaşırken maalesef ekonomi tahtına tekrar kuruldu. Doğal afet konusu, deprem insanın biliyorsunuz en önemli meziyetlerinden biri unutabilme meziyeti. Biz onu unutmaya başladık. Kaldı ki bu coğrafyanın vebasıdır unutmak diye Ali Şeriat'ın da güzel bir lafı var. Özellikle bizde unutmak. Evet ama ben genel olarak da insanın böyle bir meziyet olduğunu düşünüyorum. Yani bazen de iyidir, bazen de iyidir yani. İşe yarardır ama neyi unuttuğuna bağlı biraz. Tabii çok doğru.

Hatta Mart ayının ilk yarısıyla ikinci yarısındaki sonuçları bile karşılaştırdığımızda... ...tekrar yalnızlık duygusunun artışa geçtiğini, ekonominin yeniden ilk sırada ve açık ara farkla doğal asetleri. Depremde yalnızlık duygunun gerilemesi yeniden artmaya mı başladı? Evet, onu söyleyecektim. Biz Ramazan'a doğru yaklaşırken hem o yalnızlık duygusu tekrardan yükselmeye başladı. Depreşti. Evet.

Hem de ekonomi tekrar ülkenin tek ve en önemli sorunlu noktasına doğru döndü. Doğal afetler ortadan silindi diyebiliriz. Yani şu an kimse tekrar dile getirmiyor. Ve fakat bu sefer de önümüzdeki takvimde yer alan seçim ve seçim üzerine tartışmalar ülkenin en önemli konusu siyasettir. siyasi sorunlardır diyen bir grubun küçük bir grupta olsa belirmesiyle ortaya çıktı. Yani şu an bir seçime bugün biz bu kaydı 10 Nisan Pazartesi günü yapıyoruz. Hani dinleyenler açısından önemli. Dün milletvekili listeleri Yüksek Seçim Kurulu'na verildi. Aslında seçim kampanyalarının yükselişe geçeceği bir döneme giriyoruz. Ama öyle bir sokaklarda öyle bir hareket görmüyoruz değil mi henüz? Bundan sonrasında büyük ihtimalle göreceğiz diye düşünüyorum. Ama sokaklarda ama ekranlarda bir şekilde bunu göreceğiz diye düşünüyorum. Dolayısıyla bunu şunun için söyledim. Hani ülkenin önemli sorunu siyasi tartışmalardır, siyasettir diyen grup henüz daha bu kampanyalar başlamamışken bunu söylüyorlar. Anladım. Şimdi durum daha değişik. Bundan sonrasında önümüzdeki 35 günlük gündem içinde bu belki de başka bir noktaya doğru evrilecek. Yani depremin bu yalnızlık konusu, deprem açıkçası bize bir ayna tuttu. Kendimizi çok yalnız hissederken gördük ki aslında o kadar da yalnız değilmişiz. Bunu çok iyi yaşadık, bu bizim hasletlerimizden bir tanesi. Şöyle diyor şair, ister gülüm dersin, ister ölüm dersin, yeter ki ses gelsin. Ses geldi, hakikaten anladık ki hepimiz aslında burada hassas olalım ama unutuyoruz. Çok kısa sürdü. Ben sürekli olarak yayınlarda, gazetede, yazılarda falan depremi gündeme getirmeye, bir vesileyle getirmeye çalışıyorum. Nitekim burada da gelmiş olmasanız son derece mutlu oldum ama ekonomik kriz üstüne geldi. Şimdi seçim kavramı da yağlı bir battaniye gibi hepsinin üstüne serildi sanıyorum. Bu haziran ayına kadar sürecek çünkü 28 Mayıs'ta ikinci tur var. Büyük ihtimalle de onun gözüküyor. Hatta ondan sonra da mazbataların alınması, hükümet tartışmaları oydu budu deyince sanıyorum biz depremi unutmayacağız. Unutma riskiyle karşı karşıyayız. Halbuki onu unutmamamız lazım. 104 milyar dolar ekonomiye sadece bilinen şeyi ama 50 binden fazla insanımızın vefat etmiş olması unutulacak bir şey değil. Ve üstelik oradan ders çıkarmamız gerekirken unutarak onunla baş edebileceğimizi sanmak bana göre yenisinin devamının geleceğini. Yani eğer oradan ders çıkarmazsak şunu söyleyebilirim. Ders biz öğrenene kadar devam edecek.

Mutlaka ben buna %100 katılıyorum. Burada tabii seçim dönemi içinde Ramazan'la da ilişkilendirerek konuşacak olursak... Biraz önce dediniz yani dine yaklaşım itibariyle hani toplumda bir değişiklik var mı diye. Hani biz bir şeyi sormuştuk bizim Türkiye Anlama Kılavuzu araştırmasında. dini inancın siyasi tutumunu ne kadar belirleyip belirlemediğini sormuştuk. 2021 yılında sorduğumuzda insanların %24'ü dini inancının siyasi tutumunu etkilediğini söylüyor Türkiye'de. Bu önemli bir oran bu arada. Bu oranın 2023 yılına geldiğimizde gerilediğini görmüyoruz. Hatta bir miktar çok az da olsa %28'e doğru yükseldiğini görüyoruz. Yani Türkiye'de dindarlık ve hatta dini inancın siyasi tercihe, oy tercihine yansıması tavrında bir gerileme yok. Yaşadığımız, yani son iki yıllık süreç içinde bahsediyorum. Ama fakat bir taraftan da şöyle bir şey görüyoruz. Türkiye'nin siyasi anlamda iyiye gittiğini düşünenler, yani yerinde saydığından veya kötüye gittiğinden bahsetmiyorum, iyiye doğru gittiğini düşünenlerin oranı 2021'de %20. Bu çok yüksek bir oran değil. 2023'e geldiğimizde %18'e giriliyor bu oran. Yani ümit varların oranı 20'den 18'e gerildi diye anlıyorum ben. Deprem bölgesine baktığımızdaysa bu düşüş biraz daha keskin. Depremin yaşandığı olağanüstü hali olarak ilan edilen 11 şehirde yaptığımız araştırma da bizim. Burada da yaklaşık 1500 kişiyle görüşerek yaptığımız bir araştırma bu. Yani küçük de bir örneklem de değil. Oldukça temsilciliği yüksek. Bu Türkiye genelindeki 2 puanlık gerileme. Hani siyasi anlamda iyiye gidiyor diyenlerin önündeki 2 puanlık gerileme, deprem bölgesinde 5 puana çıkıyor. Oradaki gerileme daha fazla. Yine önemli bir soru vardı. ''Türkiye'yi yöneten kişilerin dindar olmasını tercih ederim.'' Bu ifadeye katılım oranını soruyoruz. Mesela dini, inancı, siyasi tutulma etkiler diyenlerin yaklaşık 4'te 1 oranında olduğunu biraz hatırlatayım. Bu kadar güçlü bir dini yaklaşımla bakmayan ama yine de ülke yöneten kişinin dindar olmasını tercih eden de bir grup var. Onları topladığınız zaman 2021'de oran %38'lerde imiş. Şimdi 35'lere girilemiş durumda. Dolayısıyla özetle şöyle diyebiliriz. Ramazan ayı içinde değerlendirirsek konuyu hani dini gündemimize alarak da değerlendirirsek. Türkiye'de hala dini inancının siyasi tutumunu etkilediği noktasında önemli bir kitle var. Toplumun %4'te birinden fazlası bu şekilde düşünüyor. Üçte birinden fazlasıysa ülkeyi yönetenlerin dindar olmasını tercih ediyor. Benim burada bir ilavem şu olabilir. Çok fazla dolaşıyoruz ve bu başına gelenlerin, olup bitenlerin Tanrı'dan geldiğine inananları çok fazla rastlıyorum. işi kadere bağlayıp işin içerisine çıkıyorlar. Yani madem Ramazan biraz o terminolojiyle konuşuyor, imanın altı şartından bir tanesi kadere imandır. Fakat bu Türk toplumunda bu kaderi aslında o kadar da fazla ciddiye almıyoruz bu imanın bu şartını. Kaderin adını felek diye değiştirip kahpefelek, zalim felek diye sayıp sövüyoruz. Felek de çarkı felek yani gökyüzündeki zodyak kuşağının adı ve felek. O anlamda ben kadere bağlayanların sayesinde yalnız bir biraz sanıyorum öfkeyle beraber azalmaları da hissediyorum ama sizin araştırma diyor ki... Azalma var ama sonucu böyle geçen senelere kıyasla etkileyecek kadar muazzam bir azalma olduğunu söylemek zor. Yani halkla ilişkiler kötü olunca halkla ilişkiler biraz artıyor galiba biz yine kolayına kaçıyoruz işte.

Yani buradaki tespit tabii yani biz bunu hani Ramazan kapsamında da değerlendirerek konuşuyoruz şu anda. Bir tarafta Ramazan var, bir tarafta seçim var. Dolayısıyla dini inancın siyasi tutumunu etkisini değerlendirmek için düzgün, doğru bir zamandayız diye düşünüyorum. Yani baktığım zaman dini inancın siyasi tutumunu etkilediğine dair bir aşınma yok. Toplumda insanların dörtte biri bu şekilde düşünüyor. Yani dini inancı, siyasi tutumunu.

tercihini değiştirdiğini düşünüyor. Ülkeyi yönetenlerin dindar olmasını tercih edenlerin oranında evet çok küçük bir gerileme var ama hala yüksek bir oran. Üçte birden fazlası bu şekilde düşünmeye devam ediyor. Ve fakat buna rağmen Türkiye'nin siyasi anlamda iyiye gittiğini düşünenlerin oranında da gerileme var. Bu zaten düşüktü yirmilerdeydi on sekizlere gerilemiş durumda. Ama benim gördüğüm şu seçimle geçim arasında kaynayan bir Ramazan yaşıyoruz. Çok iyi oldu bu. Çöme gitti dediğini ben böyle seçimle geçim arasında ramazan kayboldu gitti. Çünkü dikkatlerimiz ki dikkat aklın odaklanması demektir farça bir kelime. Ve rikkatlerimiz kalbin odaklanması demektir. O da farça bir kelime. Genelde dikkati kullanız da rikkat kalplerimizin odaklanmasından herhalde vazgeçtik. Bu dönemde ramazan da değil. Deprem orada. Onu da bir bakıma geride atabilecek seçim ve bir tarafta da geçim arasında sıkıştık kaldık. Doğru oldu bu. Bence bu...

Bizim bugünkü kaydımızın son cümlesi olabilir. Yani seçimle geçim arasında kaynayan Ramazan'ı idrak ediyoruz. Çok teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim davet ettiğiniz için.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)