
8.052 kelime · ~40 dk okuma
Merhaba, ben İPSOS Türkiye'den Sidar Gedik. Gündemdekilerin bir kısmı hakikat, bir kısmı ise hakikat ötesi. Bizler de bu podcast serimizde çeşitli konuları İPSOS araştırmalarının ve konunun uzmanlarının yorumlarıyla, hakikatinle başlayan sorularımızla ele alıyoruz. Hakikaten hazırsak başlayalım.
Merhabalar, bugün hakikaten podcast serimizin bir başka bölümünde sizlerle beraberiz. Biz bu podcast serisini post-truth yani hakikat sonrası, hakikat ötesi kavramından yola çıkarak oluşturduk. Daha önce de bundan bahsetmiştim. Yani algı yerine araştırmaya dayanan hakikatleri konuşmak için başladık.
Bugün aslında konuşacağımız konu sürdürülebilirlik olacaktı. Ancak bugün 22 Şubat 2023, Kahramanmaraş depremlerinin acısını ve yasını hala yaşıyoruz. Dolayısıyla bu noktada bulunduğumuz bu günlerde deprem haricinde bir şey konuşmayı pek bulamadık yani kendimizde o gücü. O yüzden de bugün deprem sonrası süreci göz önünde bulundurarak hayatı sürdürmek üzerine konuşmak istiyoruz.
Bugün benimle birlikte programda şirketimizden Yasemin Özen Gürelli var. Bizim kilit müşteri programımızın lideri. Çift klant ofisörümüz. Merhaba Yasemin. Merhaba. Ve konuğumuz Mert Fırat. Oyuncu, senarist, yönetmen ve aynı zamanda bir sivil toplum görüntüsü aktivisti. Pek çok sivil toplum kuruluşunda aktif olarak çalıştı, çalışıyor. Son dönemde de kurucularından biri olduğu İhtiyaç Haritası Sosyal Kooperatifi ile çok aktif. İki gün öncesine kadar deprem bölgesindeydi.
Oradaki çalışmalara bizzat katıldı. Anladığım kadarıyla hemen zaten bu akşam tekrar G'ye dönecek. İlk elden gözlemleri var. Daha önce yaşanan depremlerde de bildiğim kadarıyla yine sahadaydı. Sohbetimize başlamadan önce ben öncelikle kendi adıma ve bir vatandaş olarak belki de hepimiz adına teşekkür ederek başlamak istiyorum. Estağfurullah. Ve depremlerde hayatını kaybedenlere rahmet diliyorum. Yaralılara şifa, yakınlarına ve tüm halkımıza da başsağlığı dilerek başlamak istiyorum.
Dediğim gibi bizim burada hakikatin ötesini konuşmak üzere yola çıktığımız bir podcast serisi ama deprem ülkemizin en acı hakikatlerinden biri ve konu deprem olduğunda hakikat sonrasını değil de hakikat öncesini de konuşmak gerekiyor. Burada bir toplum olarak bir öz eleştiri yaparak başlamalıyız herhalde diye düşünüyorum. Yaraların iyileşmesi ve yeni yaraların açılmaması için ilk adım bu olmalı herhalde. Çünkü depremin sonrası evet olağanüstü önemli. Bunu son dönemde hep beraber gördük. Ama öncesinde yapılması gerekenleri de ıskalamamak, hafife almamak da çok önemli. Depremin vurduğu bölgeleri, şehirleri yeniden inşa ederken, hayatı yeniden kurarken bu çok önemli. Ve elbette bir deprem ülkesi olarak tüm yurdumuz için de, sadece deprem bölgesi için değil, tüm yurdumuz için de önemli.
Buradan hareketle hani depremin öncesine gidelim diye düşünüyorum. Daha genel bir çerçeveden bakalım. Biz toplum olarak 2023 yılında böyle bir afet bekliyor muyduk acaba sorusuyla başlayabiliriz. Şimdi aslında biz senin de dediğin gibi başlığında sürdürülebilirlik konuşmaya için hazırlanmıştık. Niyetimiz o yöndeydi. Ama aslında bugün depremle birlikte sürdürülebilirlik çok geniş bir konu. Ve birçok aslında kendi içinde alt konuları barındıran büyük bir mesele.
Biz bugün aslında dayanıklı toplumlar yaratmak üzere yine sürdürülebilir bir yaşam oluşturmak üzere halkımıza bir takım verilerden bahsediyor olacağız. Mert Fırat'ın da bu anlamda yorumlarını alıyor olacağız. Şimdi dediğin gibi aslında biz hazır mıydık? Zaten durum ortada. Çok hazır değilmişiz. Bununla ilgili yaptığımız bir takım araştırmalar da var. Bu hem globalde yapılan araştırmalar hem de Türkiye'de çok yeni yaptığımız
...sosyal araştırmalar uzmanlarımız tarafından yapılan bir araştırma verilerinden yola çıkacak olursak şöyle özetleyebiliriz... ...global tarafta yani 36 ülkede yaptığımız bir çalışma var ve 2023 yılına ait beklentilerini sorduk biz bu çalışmada insanlara... ...2022 yılında yaptığımız çalışmada. Ve burada bir sorumuz var aslında hani ülkenizde yakın zamanda bir afet bekliyor musunuz? Yönelik bir soru var ve burada baktığınız zaman Türkiye'de büyük bir afet bekleyenlerin oranı yüzde 66 ve bu dünyada bu 36 ülke içerisinde ikinci sırada yer aldığımızı görüyoruz.
Ve işin acı tarafı da 2021'de benzer bir soru sorduğumuzda 8 puanlıkta bir artış olduğunu görüyoruz. Yani her geçen gün aslında bir tedirginlik yaşadığını biliyorduk halkımızın. Ve daha çok yeni 14-16 Şubat arasında 1000 kişiyle 10 il harici tabii ki afet bölgeleri dışında bıraktığımız, illerde yaptığımız çalışmalarda da yine benzer soruyu sorduğumuzda gördük ki insanların çok büyük bir kısmı %85'i yani %66 demiştik geçen sene. Bu sene bu oran %85'e çıktı. Daha çok yeni.
Böyle bir afetin hali hazırda çok yakınlarında olduğunu hissettiklerini, beyan ettiklerini görüyoruz. Ve özellikle Marmara bölgesinde bu oranların yüzde doksanların, doksan beşlerin üzerine çıktığını İstanbul'da yüzde doksan altı seviyesinde böyle bir tedirginlik olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla aslında biz deprem gerçeğinin farkındayız ama bununla ilgili neler yapıyoruz, ne yapmıyoruz? Yani bununla ilgili sahada olan biri olarak neler paylaşabilirsiniz?
Ya şimdi öncelikle şöyle hani biz zaten bir deprem ülkesiyiz. Yani bu içinde bulunduğumuz fay hatları bilimsel olarak neredeyse her sene güncelleniyor. Onların hareketleri tespit ediliyor. Bununla ilgili oturmuş kurumsal çalışmalarımız var aslında hem globalde hem Türkiye'de. Bir de bu bir insanlık problemi yani sadece hani Türkiye'nin de değil tüm dünyada aslında deprem ciddi bir problem ve yer kabuğunun hareketi kaymaları sadece deprem de değil uzun vadede yaşayacağımız şeyler, deniz seviyesinin yükselmesi de aslında bir başka yer kabuğu hareketi. Yani aslında biz afetler olarak da bakmamız gerekiyor genel itibariyle. Orada bir Birleşmiş Milletler raporu var. 2020 ile, 2000'den başlayıp 2020'ye kadar uzanan o 20 yılı baz alıyor. Orada afetlerin genel itibariyle oranı %800 artmış. Yani 20 yılda %800 bir artış var daha önceki yıllara oranla.
Bu insan etkisi de var o zaman diye düşünebilir miyiz? Tabii. İnsandan kaynaklı iklim krizi diyoruz. İşte küresel ısınma diyoruz. Küresel ısınmanın doğurduğu, yani biliyorsunuz aslında her reaksiyon belirli ısı değişikliklerine de tabidir. Yani hani kimyaya, fiziğe, aslında coğrafyaya, dolayısıyla daha makroya, mikroölçekte. anlayabileceğimiz çok fazla harekete aslında tabidir bir şekilde. Doğada hiçbir şey tesadüf değildir. Yani beklenmez ama tesadüf değildir. Beklenmeyen şeyler gerçekleşebilir. Dolayısıyla aslında çok bilimsel veriler ışığında kendimizi koruyabileceğimiz bir dünya düzeninde ve teknolojide yaşıyoruz aslında. Hani hep Japonya örneği veriliyor ama sadece Japonya'da değil, hani Şili'de, işte ne bileyim dünyanın birçok ülkesinde, Amerika'da yine aynı şekilde. Meksika'da. Meksika'da, Endonezya'da. Çok benzer durumları görüyoruz ve sürekli de aslında hem ARGE hem ÜRGE yani hem üretim teknolojileri aslında bir şekilde depremle mücadelede ya da afetlerle mücadelede birçok üretilen yeni yazılımlar, materyaller, işte cihazlar, hani çok fazla eğitimler diyelim. Dolayısıyla bambaşka bir alan, bambaşka bir sektör de var afetle ilgili mücadelede hem depremle.
Şimdi Türkiye'ye dönüp bakacak olursak, Türkiye işte hani dedik ya deprem ülkesi, 99'da çok ciddi bir kayıp verdik. 18.250 kişiyi kaybettik aslında. Ve benim ilk depremle aslında gerçek bir şekilde saha çalışmam o zaman olmuştu. İşte ben de o zaman 18 yaşındaydım. İlk Alanya'dan çıkıp birlikte çalıştığım ortamdaki arkadaşlarımın kayıpları için, çünkü onlar da Gölcük tarafındalardı, Gölcük depremi için hep beraber oraya gittik.
Galiba İstanbul'a varmamız neredeyse 18 saat, 24 saate yakın aldı. Çünkü inanılmaz bir trafik ve oraya girmek bile çok zordu. Ben orada işte 3-4 gün kalabildim. Zaten ciddi bir süreç oldu. Tüm Türkiye durdu, İstanbul durdu.
Kabinde işte ondan sonraki süreçte de yani sivil toplumda zaten çok erken yaşlarda çalışmaya başlamış bir halk evi geçmişim var. 12 yaşında başladım. Şimdi işte 42-41'i idrak ettiğim bu günlerde 30. yılımı kutluyorum. Hala devam ediyor.
O tarafta da yani hem bizim köy enstitülerinin öğretisi, hem halk evlerinin pratiği, hem köylerde, kasabalarda, işte kentteki bu anlamda sivil toplum etrafında örgütlenme. Kamuyla, yerel yönetimle sivil toplumun bir üçlü sac ayağının farkındalığı, karar mekanizmalarından sahaya çıkmaya kadar bu süreçlerdeki dahiliyet, yani sosyal sorumluluk aslında ve sivil toplum. Bunun farkındalığı çok küçük yaşlarda bende hasılı oldu ve hiçbir zaman kendimi ne kamu, ne yerel yönetim, ne de sivil toplumda hissettim. Tam üçünün birlikte olduğu bir yerde hissettim aslında. Çünkü üçünün bir uyum içinde çalıştığı şeye zaten aslında toplum diyoruz. Yani ona işte devlet diyoruz aslında, ona vatan diyoruz falan. Aslında onların hepsinin çok çeşitli isimleri var. İşte aslında hepsi bu üçlüye tabi.
Şimdi Türkiye işte bu tarafta çok çeşitli hazırlıklar yaptı, yapıyor. İnanılmaz bir tecrübesi, sağ tecrübesi var. Bu anlamda çok ciddi sivil toplum ve kamu da aslında envanteri var, geçmişe dayalı bilgisi var. Fakat bunu iyi kullanamıyor. Yani ne sivil toplum tarafında tam anlamıyla iyi kullanıyor, ne kamu tarafında, ne de yerel yönetimler tarafında. Ve bundan dolayı da hazırlıksız yakalandığımız durumlar oluyor. İhtiyaç haritası 2015'in Ekim ayında Birleşmiş Milletler Etkinliği'nde lanse edildi ve kuruldu. Ve kooperatif olarak kurmamızın derdi de aslında bizim için şeydi, bir buluşma noktası olmak, bir çatı örgüt olmak değil. Tam tersine yatay bir hiyerarşiyle, yani olmayan bir hiyerarşiyle aslında, birinci günden bir saatin ayırmak isteyen sivil toplum yönelicisiyle
30 yılını ya da 50 yılını buraya vermiş sivil toplum görüntüsünün eşitlenebildiği, aynı yerde olabildiği bir düzlem kurabilmekte aslında dert. Şimdi işte 350'den fazla sivil toplum örgütü bir aradayız orada. İhtiyaçları giriyoruz. Ve o örgütlerden en az bir tanesi, iki tanesi olmadan ihtiyaç haritasının hiçbir işlevi yok. Çünkü tam da biz aslında bu yardımın, iyiliğin, organizasyonun, operasyonun doğru buluşmasını öncülük etmek yolculuğundayız.
Tabii bu yol içinde bir sürü başka şeyler de çıktı, sorumluluklar da çıktı. Üstümüze alabileceklerimizi aldık, alamayacaklarımıza girmedik. Şu anda onu yönetmeye çalışıyoruz. Buralarını anlatmak önemli diye bir yandan söylüyorum. Bizim Festogether diye bir festivalimiz oldu. Biz dedik ki böyle kırk sivil toplum örgütü bir araya gelelim, bir festival yapalım. Ve Bob Geldof'u çağıralım. Hani Life Aid'i yapan, böyle Afrika'da çok ciddi 1983 gibi falan galiba. Ben canlı izlemiştim Eşek Televizyon'dan.
Evet, evet. O zaman 89'dur falan diye uzatıyor. Geçen seneydi. Evet, evet. 87 ya da bilmiyorum. Onun yaptığı etkinliği de böyle biliyorum. İşte çok yakın zamanda bir filmde yine hatta finalde böyle Queen'in filminde... Bohemian Rhapsody. Bohemian Rhapsody'nin finalinde vardır hatta stadyum konseri. Evet.
Sonra dedik ki yani Bob Geldof gelse keşke biz eğit için, yardım için, sivil toplum için bir arada eğlenebilsek. Çünkü bir arada eğlenebilen, bir arada üzülebilen, bir arada olabilmek, acıyı bir arada kucaklayabilen bir topluluk olmak çok önemli farklı bakış açılarında da olsak. On bin kişinin katıldığı böyle sabahtan akşama kadar süren bir festival oldu. Ve böyle içeride işte vegan ürünler vardı falan. Neyse, oradaki o kültür gelişince biz aynı masada, aynı fikirde olmamamıza rağmen birbirimizle çalışabilme kültürünü geliştirdiğimiz o toplulukla Elazığ Depremi'nde bir araya geldik. Elazığ Depremi'nde ilk güne ihtiyaç haritası sahaya gitti. Çünkü Elazığ'la birlikte bir çalışma da yürütüyorduk halihazırda belediye nezdinde. O gün yani depremin gününde zaten bizim orada olmak gibi bir şeyimiz vardı. Biz ertesinde olabildik hemen. Arkasından ticaret odası, oradaki kamu kuruluşları, AFAD, onlarla birlikte bir ortak depo, ortak bir alan oluşturduk. Akabinde de bütün bu arkadaşlarımıza, festival alanında birlikte olduğumuz arkadaşlarımızla bir arada mücadelemizi başlattık. Ve orada AFED platformu dedik aslında. İhtiyaç haritasının hem fikir taşlarından biri olduğu.
Hem paydaşların hem kurucularından biri oldu. Afet Platformu çıktı ortaya. TİDER gibi, Çorbada Tuzun Olsun gibi, TEGEV gibi birçok kurumun da içinde oldu. Bir platform kuruldu. Sonra arkasına Elazığ Depremi, sonra İzmir Depremi. İzmir Depremi de bir kira bir yuva diye bir uygulama yaptık. 200 milyon liradan fazla bir meblağ toplandı ve binlerce insan evlere yerleşti. Orada böyle herkes birbirine evlerini açtı. İzmir o anlamda hani çok komşu ilçeleri olan ve komşu ilçelerde de çok fazla ev ve stoğu olan bir şehirde böyle bir avantaj vardı. Sonra Van, Düzce, arkasından Yangın ve hani bütün Antalya biliyorsunuz Manavgat, Marmaris, Orman Yangınları. Orada da 400'den fazla evin onarılmasına Nef ile birlikte çalıştık. Orada bir kırsal kalkınma projesi yürüttük, hala devam ediyor.
Dolayısıyla bu tarafta böyle gördüğünüz gibi hani şu sadece 5 yılı 4 yılı bile konuştuğumuzda ki işte 8. yılına geliyor ihtiyaç haritası burada. Ama şu hani 2019'dan beri bugünü konuştuğumuzda kaç tane afet yaşamışız? Ve aralarında bazı sel felaketleri var. Karadeniz'deki. Buralarda çok hızla yapabileceğimiz bir şey olmuyor çünkü bazen. Bunları arka arkaya saydığımızda çok ciddi bir afet aslında, potansiyeli söz konusu özellikle bizim topraklarımızda. Son bir şey söyleyeceğim bu afetlerle ilgili. Birleşmiş Milletler diyordu ki, 2020 yılından 2030'a kadar 200 milyon insanın yer değiştirmesini bekliyoruz diyordu. Biz 2023'teyiz, 200 milyon insan yer değiştirdi. Yani beklenti yarı yılda, yarı hedefte, neredeyse 5 yılda, 4 yılda gerçekleşti.
Dolayısıyla afetler ve şu an içinde bulunduğumuz durum çok hızla ilerliyor. Biz zaten hep şey diyoruz da insandan kaynaklı. Aslında insanın trajedisi bu. Biz topluluklar olarak buna hazır olmazsak zaten bu bizim trajedimiz olarak devam edecek. Gezegen çok farklı değişimlere uğradı. Türlerin yoğunluğu arttı. İnsan da bir tür, bir canlı türü arttı ve azaldı.
Şu anda biz aslında farkında mıyız bilmiyorum ona ama bir varlık mücadelesi veriyoruz. Ve bu deprem de aslında bu 10 il kapsayan, 350 kilometreye 300 kilometrelere kadar uzanan fay hattı aslında bir varoluş mücadelesinin uzantısı diye de düşünüyorum. Ve bunu sadece bir değişken olduğunda düşünmüyorum açıkçası. Dolayısıyla bir hali hazırda hazır bir sistemin içinde varım olsak türümüzün yani bütün her şeyin çok ciddi tehlike altında olduğunda düşünüyorum.
Burada tabi hani girişte paylaştığımız üzere hani aslında toplum böyle bir depremde hani şu an yaşadığımız bir deprem tabi çok büyük bir boyutta ama ondan önce de zaten çeşitli depremler yaşamış hem biraz orta vadede biraz daha yakın vadede çeşitli depremleri yaşamış bir toplum olarak Geçen sene daha, senenin sonuna doğru yapılan araştırmada zaten her üç kişiden ikisi... ...bu yıl için kendi bulunduğu şehri bir afetin vuracağıyla ilgili beklentisi var. Türkiye için konuşuyoruz. Tabii buradan şeye geçecek olursak yani tamam bekliyoruz. Şimdi bu hani yüzde seksenlere hatta yüzde yüzlere varıyor bazı. İstanbul'da yüzde doksan altı, doksan yedilere varıyor şu an geldiğimiz noktada. Zaten son günlerde hepimiz takip ediyoruz. Yani özellikle akademisyenler artık bununla ilgili...
Belki de yarın noktasına gelmiş durumdalar. Peki biz ne kadar bilgiliyiz? Yani toplumda insanlar ne kadar bilgili bu konuda? Bekliyoruz ama ne biliyoruz, neyi biliyoruz, nasıl hazırlıklarımız var veya var mı?
Öncelikle şeyi söylemek istiyorum ekleme anlamında Mert Bey'e. Gerçekten bizim sürdürülebilirlikle ilgili... ...özellikle Türk toplumu içerisinde yaptığımız çalışmalarda... ...genelde bu kavram hep iklimle örtüşüyor. Ve yaptığımız birçok çalışmada şunu çok net görüyoruz. Yani ben bireysel olarak ne yapabilirim? Çünkü hani burada aslında hep sorumlu başkaları, markalar... ...ya da hükümetler, belediyeler, işte büyük kurumlar olarak atfediliyor ama... Bunun temel nedeni de bireysel olarak benim atacağım adım aslında hani iklime ne kadar, iklim krizine ne kadar fayda sağlayabilirkiden yola çıkarak... ...bilgilenmek istiyor, daha fazla bu konuyla ilgili aslında donanmak istiyor. Bu noktada da aslında hem sizin gibi kurumların, hem markaların, hem hükümetlerin, devletlerin, belediyelerin, kamunun... yapabileceği çok şey var çünkü halk bu anlamda aç. Peki biz bu deprem konusunda hazırlıklı mıydık, bilgili miyiz diye baktığımız zaman yine son yaptığımız araştırmada daha çok yeni yaptığımız araştırmada maalesef hani deprem anında nasıl davranacağımız konusunda çok bilgi sahibi olmadığımızı görüyoruz. Bu noktada gerçekten bilgi sahibiyim diyenler ya da bilgi sahibiyim diyenlerin yüzde otuz sekiz
...civarında olduğunu söyleyebiliriz. Bu noktada bir parça daha gençler ön plana çıkıyor ama... ...halk olarak genel anlamda bilgi seviyemiz yani ne yapacağımız noktasında bilgiliyiz. Bu aynı hani sürdürülebilirliğin iklim, kaynak kullanımı ya da toplumsal... ...dayanıklı toplumlar geliştirme anlamındaki konularda da olduğumuz gibi bizim birazcık daha... ...toplum olarak bilgilenmeye ihtiyacımız var. Bu deprem konusunda da aynen geçerli.
Yine binaların yıkılmasının nedenleriyle ilgili... ...birkaç tane soru sorduğumuzda orada da hani ön plana çıkan... ...yönetmelikler konusunun ön plana çıktığını görüyoruz. Yönetmeliklere uygun olmayan... ...kaçak yapılaşmanın çok ciddi anlamda yüzde yetmiş beş oranında... ...en çok belirtilen nedenler arasında yer aldığını görüyoruz. Yine yapı denetim firmaları... ...bu noktada yüzde yetmiş bir ile ikinci sırada en çok belirtilen konularda... ...yer alıyor ama toplumun beşte biri de yani beş kişiden biri de aslında... Ya bu o kadar büyük bir afetti ki biz ne yaparsak yapalım çok da önlenebilir değildi bu hani yaşadığımız katastrofik durum diye düşünüyor. Hani yüzde yirmi iki oranında böyle bir kitlede var.
Hazırlıklı mıydık? Bir kere yani hala hazır mıyız diye baktığım zaman... ...şu an hani yaşanılan semtteki deprem hani toplanma alanları var. Bunların bilenlerin oranı yüzde elli üç. Yani sadece toplumun yarısı bunun farkında. Deprem anında ne yapacaksın, planın var mı dediğimiz zaman... ...yine aynı kitle gibi düşünüyorum. Yüzde elli dört yine... Bu arada şeyi de bence bir kez daha altını çizmek lazım. Bu araştırmayı yaşadığımız son karavan araştırma depremlerinden bir hafta sonra yaptık. Bu kadar sıcak bir gündemde dahi hala iki kişiden biri... ...yaşadığı semtteki toplanma alanını öğrenmemiş durumda Türkiye'de. Yani bu kadar büyük bir uyandırma çağrısına rağmen... Türkiye tarihinin gelmiş geçmişe gafletine rağmen... Bir hafta sonra yaptığımız, çok taze bir bilgiyle aslında insanlar karşımıza çıkabilecekken... ...yine iki kişiden bir tanesi hala kendi bulunduğu semtteki toplanma alanını öğrenmemiş halde.
Burada çok incecik, küçük bir şey söyleyeceğim. Lütfen unutmayın sözümüzü. Devamlı çünkü ben de çok merak ediyorum. Psikoloji diye bir durum var gerçekten. Hani şu anda afet psikolojisi. Bilmezsem olmaz. Evet, reddeden bir bünyede var. Yani hani gerçekten eğer bilmezsem yerini... Belki de olmaz, başıma gelmez. Belki de olmaz, evet. Yani belki de başıma gelmez durumu da var. O gerçekten bir yandan da bir reddetme bilgisi.
Çünkü bununla yaşayabilecek psikolojiye hazır olmakla da ilgili bir yolculuk var. Yani bu parantezi açmış olayım. Bir de 90'lı yıllara gidelim hep beraber. 90'lı yıllarda hani yakın jenerasyonlardayız. Yaşlarımızı da düşünüyorum. Hani orada hatırlarsak böyle bir afet okullarda bizim sürekli bir afet şeyimiz vardı. Tatbikatımız. Hani kovalar yangında dizili olurdu. İşte ne bileyim. siyah alarm, kırmızı alarm, sarı alarm, turuncu alarma kadar giden böyle bir farkındalık süreci vardı. Bunları sadece okullarda değil, kurumsal şirketlerde de vardı. Bu genel oluşturulan 90'lı yıllardaki, çünkü deprem de yaşamıştık çok ardı ardına. Dolayısıyla o tarafta böyle bir bilinçlenme ve neredeyse hani belirli günlerde yaptığımız bir uygulama da vardı. Bu tabi bambaşka bir şey yaratıyor. Hani bilinç yaratıyor, bir farkındalık yaratıyor.
Oralara geri dönmek, hatta daha da hızla geri dönmek durumundayız. Yani Japonya'da artık bu neredeyse kurumlar için bir müsabakaya dönüşmüşken, hani afet durumunda böyle hani kurtarma ekipleriyle çalışmalarında bir sürü rekabete dönüşmüşken ve depremden bu kadar mağdur olmuyorken Japonlar, bizde de o kültürün inşası zorunlu gibi görünüyor. Evet. Ben psikolojiye çok inanıyorum bu anlamda. Kendim de aynı şeyi yaşadığım için deprem çantası hazırlamalısın Yasemin deyip... ...sürekli kapının önüne bir tane bir şey çanta koyup ama... ...içini hani sanki o çanta orada olunca hani bir şey olacakmış hissiyatı var. İnsanlara da sorduğumuzda toplumun yüzde 31'i bu anlamda deprem çantasını hazırlamış şu an. Hani hali hazırda var ama hala yüzde 73'ü benim gibi niyet içerisinde yani. ...niyet etmiş ama henüz gerçekleşemediğini görebiliyoruz. Bunun dışında belki şeyle ilgili bilgi verebilirim hızlıca. Depreme karşı dayanıklı olduğunu düşünüyor mu konutunun? Şu an sadece her üç kişiden biri yaklaşık yüzde otuz yedi gibi bir oran dayanıklı olduğunu düşünüyor. Bu da bence hani insanların psikolojisi anlamında hani tedirginlik yaratan konulardan bir tanesi.
Ve yüzde seksen dördü de aslında bir risk varsa binasında taşınmayı... ...düşünürken yüzde kırkı da İstanbul'da ya da herhangi bir yerde kendi ilinde... ...bulunduğu bölgede deprem olacağı netse buradan taşınma fikrinde şu an. Yüzde kırk gibi bir oran bu da. Bu da oldukça önemli bir aslında belki ilerleyen zamanlarda konuşacağımız... ...göç konuları ya da yer değiştirme konuları ya da kurumların yer değiştirme... ...konularını daha fazla gündeme getirecek bir başlangıç noktası olabilir.
Aslında biraz önce hani girizgah yaptınız yani. Şimdi böyle bir durum var. Hazırlığımız da yok. Evet, bunun bazı insanlar için psikolojik çekinceleri var. Hani onu reddederek yok etmeye çalışmak gibi bir yola da gidiyor olabilir ama... ...bir taraftan da hani bunun üstesinden gelmenin tek yolu üstüne gitmek. Yani bunu herhalde yok farz ederek hayatımızın dışına çıkartamıyoruz fayları maalesef. Dolayısıyla baktığımızda hani insanların çok büyük bir kısmı yani bizim araştırmada sadece insanların dörtte biri bulunduğu binanın depreme dayanıklı olup olmadığına dair bir test yaptırmış gözüküyor. Ve deprem çantasından bahsetti Yasemin. Deprem çantası olmayanlarında içinde hala dörtte birine yakın bir kısmı hiçbir zaman da hazırlamayı düşünmediğini belirtiyor.
İşte okullarda hazırlık olması lazım diye konuştuk biraz önce. Şeyi çok merak ediyorum, yani daha önceki depremlerde sahada olan biri olarak o bölgelerde özellikle öncesinde ve sonrasında bulunabildiniz mi? Öncesine göre sonrasında oralarda, insanlarda bilinçlenme anlamında, hazırlık anlamında daha farklı bir kültür oluştu mu? Aslında Van bunlardan iyi bir örnek. Gölcük keza öyle. Hani oradaki topluluk biraz daha fazla önemsedi. İşte müteahhitin kimin yaptığını. Orada biliyorsunuz çok fazla böyle işte imarla ilgili, müteahhitlerle ilgili birçok konu çıktı. Van'da işte olumlu bir gelişme görüyorsunuz. Hani halk çok daha bilinçlenmiş durumda. Oradaki böyle geri dönüşleri alıyorsunuz. Yani bir şekilde hani daha büyük farkındalıklar oluyor. İşte ne bileyim, kamu binalarının güçlendirilmesiyle ilgili daha çok çalışma yapılıyor. Afet yaşamış bölgelerde. Çünkü yani bu yaşadığımız depremde de Van'da da bir önceki depreminde kamu binaları daha çok zarar görmüştü. Bir sonraki depremde kamu binalarının zarar görmediğini şahit olduk.
Bu tarafta kamunun ve yerel yönetimlerin binalarının sağlam durması çok önemli. Yani gerekirse tamamen çelik konstrüksiyonundan yapılması ve hani bir şekilde çünkü sığınacak bir yer ve yardım alabileceğimiz bir yer. Bir sistemi ayakta kalması için. Bu 10 ilde tabi ki gerçekten bu afet bambaşka bir yere koyuyoruz. Burada tam işte şeyi gördük yani Hatay'da hani gerek AFAD binası, gerek işte askeri binalar, gerek belediye, gerek son depremde valilik de ağır hasarlıydı o da tamamen gitti. Defne'deki en son 6.4'ten Hatay depreminden sonra Antakya depremi. Yani burada görüyoruz ki o kamu binaları
...tamamen çelik olduğunda yani içindeki aslında o personel insanlar... ...aynı zamanda bir de oralılar yani onların da yakınları var. Dolayısıyla hani nöbette olan askerler bile buna maruz kalıyorlar. Yani bir de öyle bir şey var hani saat aralığı. Bu da çok ilginç ama bu diğer hani söylediğimiz o Van depremi ve Gölcük depremi de... ...benim gözlemlediğim kadarıyla bu anlamda geri dönüşleri gördüm ama Elazığ'ı tekrar ziyaret etme fırsatım olmadı. İzmir bu anlamda çok ciddi stratejik hamlelere adım attı. Yani böyle yenilenmesiyle ilgili farklı ilçe belediyelerinin, Büyükşehir Belediye'yle yaptığı çok nitelikli çalışmalar oldu ve olmaya da devam ediyor o anlamda. Değiştirilen, tahliye edilen, onarılan, güçlendirilen yapılar söz konusu o tarafta. Maalesef başımıza gelmeden çok adım atmadığımız bir süreç var. Başımıza geldikten sonra çok derinleştirmediğimiz süreçler var.
Velhasılı yani şu burada hazır paranteze açılmışken oraya girmek istiyorum. 10 ilin yaşadığı şey benim gözlemlediğim şu. Ben ilk günü gittim yani hani saat dörtte oldu deprem. 6-6 buçuk gibi uyandım. Ondan sonra arkasından durumun yani ne kadar vahim olduğunu görünce hemen araca atlayıp yola çıktık ve ancak akşama orada olabildim. Bütün bu yolculuk içinde de hani Antakya'ya direkt gittim. Ama sonra aynı gece Antep'e hiç durmadan neredeyse böyle hani Maraş'a
Adana'da işte yakınlarım vardı birçok yere. Hani Diyarbakır'dan böyle bilgi aldık neler olduğunu. İşte Malatya falan derken Maraş, işte Malatya, Adıyaman. Şunu anlamış olduk ki yani aslında o şehirlerdeki herkes o gün mağduru işin. Yani şöyle ki yani enkaz altında o insanlar, ekipler normalde şöyle olur. Bir ya da iki ili etkiler bu deprem. Çevrelilerden hemen destek yardım gider. Ama şu anda birbirine en yakın ve birbiriyle en ilişkide olan 10 tane ilin
Yani çok rahatlıkla birbirine giden on tane ilin böyle bir afetin içinde bir arada olduğu... Yardımcı olacaklar da depremize de o haline düştü. Evet, evet. Yani biz hani Malatya'dan mesela Elazığ'a destek çektik daha önceki depremde. Diyarbakır'dan gönüller çektik Elazığ'daki depremde. Yani hani oralara böyle gönüller, çevre illerden bir gönüllü seti oluşturduk. İzmir'de keza öyle oldu.
Şimdi Malatya artık bir afet bölgesine dönüşünce, bu 10 ilin içindeki tüm kamu personelleri, tüm yerel yönetim personelleri ve vatandaşları... Ya bu 4 ilde özellikle çok ciddi bir yoğun yıkım olunca da... Yani şimdi ortalama 93 bin, 91 bin, 97 bin değişen rakamlar var ama 92 bin diyelim. Binanın aynı anda yıkıldığı bir ortamda kaç tane personeliniz sahada bilinçle ayakta kalmasını bırakın. Hani Türkiye'nin dört bir yanında doksan bir bin tane kurtarıcının olması gerekir. Yani ya da ne bileyim üçte biri kadar. İki bin hatta. İki bin. Ya otuz bin ekibimizin olması gerekir.
Yani dolayısıyla gerçekten hani bir yandan hiç kaderce yaklaşmayacağımız bir konu bu konular. Ama bir yandan da şey imkanlar bazında düşündüğünüzde kimsenin baş edemeyeceği kolaylıkla işte bu üçlü saca yağının her zaman hazır olması gereken de bir konu. Vatandaşın bu anlamda bilinçli olmasını ben şurada yani depremin olma anında ya da sürecinde içinde bulunduğu evin standartları, kalitesi, yaşam alanlarının standartı, kalitesi ve bununla ilgili bilinçli ve sorumluluk sahibi olmakla ilgili bazı alanları var. Onda da maddi konular devreye giriyor. Yani onda da aslında bir deprem fonunun oluşmasıyla ilgili yani DASK deprem sigortası gibi halihazırda gerek kamu bankaların gerek özel sektördeki bankaların çok uzun yıllardır konuşulan bir konu bu. Aslında tamamen binaların iyileştirilmesiyle ilgili bir ciddi deprem fonunun oluşması gerektiği.
Bu da şuraya varıyor. Konuyu biraz dağıtmış olabilir mi? Lütfen durdurun. Yok, yok. Bence tam doğru bir rotadayız. Gayri safi milli haslının yüzde dokuzuna tekamül eden bir bölgeden bahsediyoruz. Yüzde 10 kadarını diyelim. Dolayısıyla ekonominin de yüzde 10 kadarını etki eden bir şeyden bahsedelim. Şu anki minimum 18 milyar dolarlar civarında. Şu an sadece bu durma. Şu an doğradığımız zarar. 10 yıl sonra 5 yıl sonra çok daha net rakamlar çıkar ortaya belki hani. Fakat şimdi baktığımızda 40-50 milyar dolarlık bir zarardan bahsediyoruz aslında önümüzdeki 2 yıl 3 yılda koyarsak hesaba.
Dolayısıyla bunun beşte biri kadar bir rakamla belki de hiçbirimiz ekonomist değiliz ama... ...hani yarısı kadar bir rakamla önümüzdeki elli yılı, yüz yılı değiştirebilecek bir değişim söz konusu olabilirdi orada. Yani biraz galiba İstanbul üzerinde de böyle bir şey var. Dünyada da böyle örneklerini görüyoruz. Yani köle yapılan mimari yapıları görüyoruz. Onların ne standartlarda, nasıl çelik kazıklarla yapıldığını, nasıl inşaat süreçleri yaşadıklarını görüyoruz.
Japonya'da çok benzer örnekleri görüyoruz. Demin sıraladığımız gibi. Bu teknolojilerin genel ekonomiye, genel insana yakışır sanayileşme, insana yakışır büyüme diyoruz ya aslında, sürdürülebilir esaslarından bir tanesi de o. Demek ki biz insana yakışır bir oranda büyümedik. Biz insana yakışır bir şekilde sanayileşemedik.
Ve bununla ilgili de inisiyatif alıp tüm kamuoyuna hesap sormadık. Yani burada kendimiz de katmamız gerekiyor. Kamuyu da katmamız gerekiyor. Sivil toplumda yani o kendimiz dediğim kısım orası. Sacağın bütün... Bütün bütün bütün ayakları yani hepimizin bir sorumluluğu var. Biraz o hani geniş bir anlayış değişikliği ve ben bunun bir umarım yani herkes için bu kadar ciddi kayıpların verildiği gerçekten hepimiz için bir tarihsel bir afetin içinden en azından Türkiye'nin yeniden inşası noktasında İstanbul'un bölgenin yeniden inşası anlamında çok önemli bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Bir start olması açısından yani çok doğru. Burada tabii şeyi hani toplumun verdiği reaksiyonla alakalı biraz da konuşmak istiyorum. Bölgedeki insanların sadece bir şehirde olmadığı için, diğer şehirleri de etkilediği için ve aslında yani yardıma koşacak insanların da deprem zede durumuna düştüğü, hatta işin kurbanı haline düştüğü durumları yaşadığımız için...
Ülkenin geri kalanının, rolünün çok daha kritik olduğu bir süreç yaşadık, yaşıyoruz. Ve sadece bir bölgenin içindeki yardımlaşmayla veya şehrin içindeki dayanışmayla çözülebilecek bir şey değil. Hatta belki ülkenin bile el ele vermesinin yeterli olması olup olmayacağı tartışılır. Dünya çapında ele alınması gereken de bir afet söz konusu.
Biz hani araştırmamızda, geçen hafta yaptığımız araştırmamızda hem bu yaşanan afetin toplumun ruh haline nasıl yansıdığını ve sonrasında da nasıl reaksiyon verildiğini de araştırmıştık. Yasemin rica etsem o konuda da biraz bize bir şeyler anlatabilir misin? Aslında bunu ikiye ayıralım bence. Bir duygusal boyutu var işin, bir de deneyimsel boyutu var. Duygusal boyutuna baktığımız zaman zaten maalesef çok uzun zamandır yaptığımız, düzenli olarak toplumun nabzını örttüğümüz çalışmalarda çok net toplumun yorgun, bıkkın, biraz aslında hani olumsuz bir hava içerisinde olduğunu zaten takip ediyorduk. Çok da anlaşılır bir şey tabii. Yani pandemi yaşamışız. Üstüne büyük bir enflasyon problemiyle başa çıkmaya çalışıyoruz. Zaten toplum olarak bizim ruh halimiz olumsuzdu. Evet, maalesef hani böyle bir şeyin üstüne bir de böyle büyük bir afet eklenince... ...tabii ki şu an içinde bulunduğumuz ruh hali çok olumlu değil. Hatta çok daha kötüye gitmiş durumda. Neler en yoğun hissediyoruz diye baktığımız zaman... ...yorgunluk ve endişenin çok ciddi anlamda arttığını görebiliyoruz.
Burada bir tek dikkatimizi çeken hani gerileyen konulardan bir tanesi bence çok önemli. Çünkü bu sadece Türkiye'de değil ama dünyada baktığımız zaman yalnızlaşıyor insanlar. Bireyselleşiyor, haneler küçülüyor. Kontakta bulunduğumuz insanlarla yüz yüze değil artık. ...farklı mecralar üzerinden yani daha bireyselleşen bir dünya var ve bu tarz... ...afetlerde de aslında gördük ki bu yalnızlık bireysellikle birlikte gelen yalnızlık aslında... ...düşen bir hissiyatı olmuş ve daha birlik beraberlik bu yardım kampanyaları... Her kesimden her türlü insanı bir araya getirerekten buluşturmuş. Yalnızlık bu dönemde daha azalan bir duygu olarak ön plana çıkmış. Hani duygusal anlamda baktığımızda yorgunuz, endişeliyiz ama en azından yanımızda birileri var, birlikteyiz. O gücü birilerinden alıyoruz. Bunu net bir şekilde görebiliyoruz çalışmadan.
Bir de deneyimsel olarak baktığımız zaman yani deneyimsel derken hani bir yardımda bulunma vesaire gibi baktığımız zaman yüzde 89'u deprem bölgelerine yönelik yapılan yardım kampanyalarına katıldığını beyan ediyor. Bu oldukça büyük bir oran aslında. Ve ne tür yardımlar yaptınız diye sorduğumuz zaman da tabii ki ağırlıklı olarak... ...nakit yardımlarda bulunduğunu beyan ediyorlar. Yine aynı yardımlar da oldukça ön plana çıkıyor. Burada tabii ki bölgeye gitme ya da işte yardım paketleme, ayrıştırma konularında... ...birazcık daha az tabii ki katkıda bulunulduğunu görüyoruz. Doğal olarak hani o bölgeye zaten herkesin gitme imkanı olmadığı için. Tabii ki burada diğer memleketlerden, ülkelerden gelen yardımları da sorduğumuz zaman... ...orada da dörtte üçü bunu oldukça olumlu karşılıyor. Yani yeterli bulduğunu, bu anlamda da bir minnet duygusu içerisinde olduğunu söyleyebiliriz. Aslında bu son sözden alıp tekrar topu atacağım da yani bu mesela dünyanın... ...verdiği reaksiyon, dünyanın çeşitli ülkelerinden arama kurtarma ekiplerinin gelmesi... ...konunun gündemde birinci madde olarak kalması ve kalmaya devam etmesi... Bizim o yalnızlık duygusunun gerilemesinde etkili olan etkenlerden bir tanesi diye düşünüyorum. Yalnızlık kavramı bir de yalnız kalma ve yalnız bırakma diye de ayrıştırılabilir. Bir araya gelme, o dayanışma, o kampanyalar sadece yalnız kalmayı değil, yalnız bırakma tarafını da gerilettiği için aslında hani
Bütün o olumsuz duygular içinde yalnızlık duygusunun gerilemesini önemsiyoruz biz açıkçası. Yani bütün olumsuzluklar içinde bir olumlu bir şey yakalamaya çalışıyoruz aslında. O açıdan önemli olduğunu düşünüyorum. Bir de bizim yaptığımız araştırmada şey de vardı. Yani deprem bölgesi haricinde yaptık tabii biz bu araştırmayı demiştim biraz önce. Görüştüğümüz insanların yüz kişiden dördüne yakını ki bu çok aslında düşük bir rakam gibi görünmekle beraber bir taraftan da çok büyük bir kitleye tekabül ediyor aslında. Hani kabaca baktığımızda belki on binlerce, yüz binlerce insana tekabül eden bir orandan bahsediyoruz. Bu kitle aslında bölgeye doğrudan giderek orada kurtarma ve destek çalışmalarına katıldığını belirtti. Siz de oradaydınız. Yani bu manadaki gözlemleri ve saptamaları da paylaşırsanız sevinirim.
Bu çok değerli bu katkı. İnsanların çok hızla aslında reaksiyon gösterip yollara çıkması. Biz yola çıktığımızda Ali Ercan Özgür ile o ihtiyaç haritasının kurucularından bir tanesi İzmir'den. Ben de buradan ihtiyaç haritasının birçok ekibiyle birlikte İstanbul'dan yola çıktık araçlarımızla. Bir yandan da kar yağıyordu. Hani yollarda Bolu yolu falan çok tıkalıydı. Pozantı gene öyle Adana'ya yaklaştıkça. 14-15 saatleri bulan yolculuklar oldu birçok insan için. Ve yollar, yardım tırları ya da yemek kamyonları, ondan sonra halihazırda seyyar mutfaklar, itfaiyeler, tabi ambulanslarla doluydu. Hepsi oraya doğru intikal ediyordu aslında. Şimdi orada inanılmaz bir trafik yoğunluğu oldu Hatay'da. Yani bir yerden bir yere gitmeniz normalde 5 dakikada 10 dakikada alacağınız yolculuğu 3 saate falan vardıran bir trafik söz konusu oldu. Çünkü kapasiteler tabi bu yükü kaldıramıyor. Adıyaman, Malatya'da da ve Maraş'ta da benzeri durumlar söz konusuydu. Yani özellikle ilk 3-4 günün, 5 günün depremden etkilenen insanların şehirleri terk etmesi süreci, şehirlerin aslında bir biçimde tahliyesi
Bir yandan kurtarma ekiplerinin gelişi, bir yandan diğer destekçilerin ve vatandaşların gelişi şehirde acayip bir şey yarattı aslında, trafik yarattı şehirlerde. Bu çok, tabi bu insanların teveccüh edip oraya gelmesi, el vermesi çok değerli ama bir yandan da bu da yönetilmesi gereken bir durum. Organize bir güç lazım. Organize bir güç lazım buna. Hani bazen böyle hani tırların bir kısmını içeri almıyorlarmış gibi hani sanki birileri içeri almak istemiyormuş gibi verilen haberler. Aslında oradaki insanların kurtarma ekiplerinin çıkan insanların farklı hastaneleri nakli için bile gerekli.
Yani aslında böyle tahliye yollarının açık tutulmasıyla ilgili bir hikaye aslında. Ya da organize olamamış depoların önüne yanaştırılan 40-50 tır. O tırların 2 gün, 3 gün beklemeleri. O tırların içindeki ürünlerin doğru tahliye edilmemesi gibi süreçler. Bu geçtiğimiz 2 gün, 3 gün, 4 gün noktasında çok yine unik bir örnek olduğu için de bu afet. Yine 10 ili kapsadığı için her seferinde söylüyoruz. Tek şehir için olsa bu dersiniz ki yönetilemedi.
Ama burada on şehir olduğu için, herkes de çok iyi niyetli olduğu için. Bir de bu öyle bir on il ki, herkesin hani bölgesel olarak böyle bir bağlantısının olduğu. Göç veren iller. Göç veren, evet. Türkiye'nin dört bir tarafına göç veren iller. Dolayısıyla o göçle işte şehirleri, büyük şehirleri göç etmiş insanların, akrabalarının yakınlarını, sempati duydukları insanları aslında bir şekilde ya da hiçbir sempati duymasalar da sadece destek için gelen insanları çok ciddi bir oranda büyüttü. Uzun vadede tahliye yollarının, yani ne kadar bizim bu otobanları işte çift şeritli yolları vesaire filan kullanırken, şehirleri bu anlamda geliştirirken bir yandan da orman yollarını ve tahliye yollarının ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Yani bizim o orman yollarının bakımını yapmamız, onu takip etmemiz, eski yollarını artık kullanmadığımız o yolların bakımının, onarımının ve her daim çalışır halde olmasının bir şehir için, bir şehire yardım gitmesi için ne kadar önemli olduğunu gösterdi.
Ya da tek bir havalimanının açık durmamasının, İstanbul özelinde mesela her iki yakada da belki ikişer havalimanı olması gerekiyor, bilemiyoruz. Fay hattının üstünde olmayan ya da tahliye havalimanlarının zaten var. Hani özel havalimanları İstanbul özelinde var. Ama daha çoğunun böyle bir 20 milyona yaklaşmış bir şehirde, neredeyse bir ülke ölçeğinde bir şehirde, ne kadar önemli olduğunu gösterdi bize.
Oraya gelen insan kalitesi ve gücü gerçekten inanılmazdı. Hem yurt dışından hem yurt içinden. Yurt içinden de direkt inşaat işçilerinin geldiğini gördük. Mesela bizim bir destekçilerimizden bir atış yapı var. Atış Vakfı rahatlıkla söyleyebiliyorum hani şirket olmadığı için. Nef Vakfı yine aynı şekilde. Hani sahada aynı zamanda sadece destek için değil, inşaatçılarıyla da birçok canı kurtardılar aslında.
Yani dolayısıyla aslında bakarsanız bizim hani bir çok hızla örgütlenebileceğimiz insan kaynağımız ve gücümüz bir biçimde var. Ama gel gelelim ölçek böyle olunca iş biraz yani gıdanın dağıtımı bir merkezden bir alana doğru yönelmek, depoların organizasyonları, insanlara hayatta kalanlara çok hızla barınabilecekleri alanları yaratmak, göçük altında kalanlar için verilen mücadeleler, hali hazırda var olan hastaneler, başka tahliye yolları, alternatif havadan tahliye yolları. Güvenlik, çünkü güvenlik açığı da ister istemez devreye giriyor. Çok iyi niyetli bir insan kitlemiz olsa da aynı zamanda her toplumda olduğu gibi problemli bir topluluk da var tabi. Günün sonunda bu ciddi bir organizasyon ve insanların o taraftaki çok iyi niyeti bazen çok ciddi gecikmeleri ya da işte organize olamama süreçlerine de dönüştü.
Ama bu yönetilebilir bir şey. Yani herkesin geldiği ve çok ciddi katkı sunduğu, bugün 16. gününe giriyoruz ve hala insanların orada olduğu ve önümüzdeki bir ay, iki ay önce süresince de orada olacaklarını umduğum, beklediğim, aslında hiç şüphemiz olmadığı bir süreç söz konusu. Küçük depreminden sonra benim hatırladığım bölgeye yerleşen insanlar oldu. Yani o dönemde oraya gidip kurtarma ve daha çok aslında destek çalışmalarında yer alıp ama sonrasında da bölgeden ayrılamayıp yani ayrılmamayı tercih edip hayatın geri kalanını o zamandan beri orada geçiren yani bütün o rehabilitasyon çalışmalarında yer almaya devam eden insanlar oldu.
Burada da olacaktır diye düşünüyorum. Burada da olacak diye ben de düşünüyorum. Çünkü ben tabi bölge insanıyım. Yani bir Antakyalıyım, bir Hataylıyım. Ama mesela Adıyaman'a ve Malatya'ya ve Maraş'a daha önce gitmiş bulunmakla beraber... ...şimdi yine gitmek istiyorum. Yani ne oluyor merak ediyorum. Ve hani iyi olması için de orada olmak istiyorum. Ya bu bensem hani benim gibi işte araştırmada yüzde dörde, yüzde beşe varan bir oran var. Ve çok ciddi bir oran sayı olarak.
Yine bir ülke sayısı kadar insan bu durumda ilgilenmiş. Yani fiziksel olarak gitmiş. Ülkenin tamamı ilgilenmiş ve buna destek vermiş. Bir kişi bile neredeyse geride kalmamış oranlara böyle bakınca. Dolayısıyla bu tarafta bu şehirlerin yeniden yapılanması ve sorumluluğunu almamız noktasında çok değerli, çok umut vadeden ileri doğru bir aslında bakış açısı. Ben hani o anlamda hükümetin ve aslında devletin, yerel yönetimlerin de böyle fırsatlar sunacağını düşünüyorum.
Hani gerek sanayide gerek eğitimde aslında şu anda eksik olan her şeyde neredeyse bir şehrin kurulması için. Yeniden bir fırsat olduğu gibi birçok topluluğun da oraya doğru yatırımları yani şimdiye kadar yapılmamış yatırımları ve yapılmamış yatırımlardan dolayı da o bölgelerin doğru kalkınamaması süreçlerini İnsanca sanayileşmeme süreçlerini yeniden gözden geçirip bu anlamda hem teşvik hem de o bakış açısıyla yani Diyarbakır'a kurulması gereken, Maraş'a sanayi anlamında Adıyaman'a kurulması, Malatya'ya, Antakya'ya, Hatay'a kurulması gereken çok ciddi oluşumlar var. Yan sanayinin tamamen bittiği bir şehir artık Hatay. Yani dolayısıyla o tarafta... Küçük esnafın. Küçük esnafın, tabii Kobiler'in tamamen ciddi zarar gördüğü bir bölgeden bahsediyoruz.
Aslında buradan şeye geçebiliriz diye düşünüyorum. Devamında hayatın yeniden kurulmasıyla ilgili bölgede ve tabii insanların kendi kendi kişisel gelecekleriyle ilgili neler yapmayı düşündükleriyle ilgili de bizim elimizde bir takım veriler var. Şu an tabii çok hala çok taze yaşanıyor. Biz bu veriyi daha sonrasında tekrar güncelleyeceğiz, tekrar bakacağız. Şu an oldukça büyük bir reaksiyon var. Büyük bir tepki veriyor toplum yani. Olumlu manada konuşuyorum. Bunu ileride devam edip etmediğini de ölçmeye devam edeceğiz biz şirket olarak. Ama şu anda gerçekten büyük bir reaksiyon var değil mi Yasemin?
Evet aslında. Hem büyük bir reaksiyon var. Bu aslında güzel bir şey de bir yandan. Yani önümüzdeki döneme... ...ilişkin bize olumlu bir perspektif de veriyor diyelim. Çünkü baktığınız zaman yüzde 64'ü şu an toplumun genel anlamda... ...bir takım şeylere katılmak istiyor. Geleceğe yönelik çalışmalara katılmak istediğini beyan ediyor. Bence bu çok pozitif durumlardan bir tanesi.
Ve yine yardımda bulunmak isteyenlerin büyük bir çoğunluğu parasal yardımda bulunmak istediği gibi... ...özellikle gençlerin gönüllü olarak, fiziksel olarak bu konunun içinde olmak istediğini görüyoruz. Aslında burada demin Mert Bey de bahsetti. Yani bu eğitim, bu alttan yetiştirme bizim eski zamanlarda çocukluğumuzda olduğu gibi daha bilincin arttırılması kadar belki... Hani biz bir deprem ülkesiyiz ve bu gerçeği kabul etmeliyiz. Bunun için illaki tabii ki alttan yetiştirmek, eğitmek çok önemli ama... ...şu an mevcutta da teşvik etmek, insanların şimdi belli başlı belediyeler, kurumlar... ...bu anlamda gönüllüleri eğitiyorlar ve bunun daha fazla teşvik edilmesi. ...daha fazla insanların hayatına dahil olması... ...özellikle şu an çok önemli bir konu olarak gündemdeyken... ...motivasyon bu anlamda insanların arttırılması gerekiyor. İlla ki alttan gelenleri yetiştirerek hareket etmeye de gerek yok. Beklemeden hızlıca bütün toplum bu anlamda eğitilmeli. Çünkü ilk yardım eğitimi almayı düşünenlerin yani istiyor böyle bir şeyi yüzde 81. Toplumun çok büyük bir kısmı yine bu anlamda niyetli. Dolayısıyla bir reddediş yok.
...bunu desteklemeliyiz hep birlikte. Aynı zamanda arama kurtarmaya katılmak isteyen çok büyük bir grup var... ...yüzde yetmiş yedi oranında ama bu insanlara bir yol gösterici... ...nereden başlayacağını, nereye gideceğini, nasıl hareket edeceğini... ...göstermesi gereken aslında kurumlar, bizler, sizler gibi yapılar olsa gerek.
Burada ben yine şöyle bir pas atmadan önce şeyi söyleyeyim. Yani Yasemin'in söylediğini vurguyla gerçekten hem bölgeye dair hem de insanların kendi kişisel geleceklerine dair herkes bir şeyler yapmakla ilgili çok istekli. Yani bölgede yapılacaklara maddi destek, Fiziksel destek ya da düşünce, zihinsel destek, uzmanlığıyla ilgili. Belki gidip inşaatta çalışamayacak orada ama... Psikolojik destek verecek. Kendi uzmanlık alanıyla ilgili, masa başı destek de dahil olmak üzere. Bunu vermeye istekli geniş bir kitle var. Kendi kişisel önlemlerini almakla ilgili de, ilk yardımın da ötesinde arama kurtarma eğitimi. Çünkü çok detaylı bir eğitim de bir taraftan. Buna dahi şu anda olumlu bakan yapmak isteyen geniş bir kitle Ama var. bir yandan da şöyle bir şey de gördük biz. Yani bütün bunların sonunda, hatta burada ne olursa olsun, bu önlemlerin ileride yeterli olmayacağına dair de bir yılgınlık duygusu da var. Yani evet, biz bunu yapalım, edelim. Ama hani günün sonunda hani bunların hepsi, bizi bu deprem gerçeğiyle, deprem... ...tehlikesiyle ileride tam anlamıyla hazır olduğumuz noktasında bizi getirmeyecek... ...diyen bir kesim de var. Yani neredeyse toplumun yarısı aslında bu düşüncede. Hatta yani alınacak önlemlerin yetersiz olduğunu düşünenler var. Bir de hiç doğru düzgün bir önlem alınmayacağını düşünenler var. Alınsa da bir şey olmayacağını düşünüyorlar. Ve gençler arasında bu çok yüksek. İkisini topladığınızda yani yüzde yetmiş seksene varan bir kitle yani ya önlemler yetersiz olacak ya da zaten hiçbir önlem alınmayacak duygusu içinde. Dolayısıyla bir taraftan bu pozitif yaklaşım ama bir taraftan da bu yılgınlığı yönetecek, mobilize edecek. İşte o üçlü ayağın rolü herhalde önümüzdeki dönemde bu manada çok kritik. Yani bu motivasyonu ayakta tutup işte o yılgınlığa izin vermeden bunu devam ettirmek gerekecek herhalde. Burada da iyi örnekler devreye giriyor.
Yani Hatay'ın yıkılmayan bölgeleri var. Yani bölgeleri derken bir tane var. Şimdi başka iyi örnekler de vardı. Daha önce hani Gölcük tarafında. Zaten hep diyorlar ya hani bina öldürür aslında, deprem öldürmez diyorlar. Tabii ki hani biz içeride programdan önce kendi aramızda konuştuk ya hani 200 metre, 300 metre uzunluğunda yanıkların 50 metre derinliğinde işte çöküntülerin olduğunu söyledik. Ama onlar zaten fay hattı üzerindeki çöküntüler. Şimdi 2011'de keşfedilmiş bir fay hattından bahsediyoruz.
2011'den bugüne kadar on iki yıl var. On iki yılda mutlaka iyileştirmeler yapılabilirdi. Ama on iki yılda az bir süre. Hani on iki yıl şu anda dile kolay. Ama bir yandan bir dönüşüm içinde yine az bir süre. Demek ki bazı yerlerde tahliyeler gerekiyordu. Bu şimdi büyük ölçekli bir karar. Yani bir yerel yönetimin tek başına alabileceği bir karar değil. Kamunun dahi bazen tek başına alabileceği bir karar değil. Çünkü aslında yani topluluğa sormak gerekir belki de. Aynı referandum gibi. Yani bütçe yönetimimiz katılımcı bir bütçe. Diğer türlü siyasi bedelleri de oluyor. Tabii yani katılımcı bir bütçe yönetimimiz bizim en başından yer yer zaman zaman göründü ama daha da katılımcı bir bütçe yönetimimiz olsaydı, şu geçtiğimiz 70 yıl, 50 yılı da kapsayan bir süreçten baktığımızda bambaşka bir şey de olabilirdi belki. Velhasılı bunların hepsi şöyle olabilirdi, böyle olabilirdi. Yani şu anda hani kimseyi bu anlamda hani suçlamanın şu anki güne yapacağı bir şey yok. Çünkü bu bir sistem problemi. Yani vatandaşın, toplumun sistemi olan inancının kaybı demek bu.
Ve sistemi de sadece dediğim gibi kamuyu, sivil toplumu, yerel yönetimi dahil edemezsiniz. Her birimizin her birine olan güveni demek aslında o sistem problemi. Ve bu sistemin kurucuları da biziz. Her ne kadar kendimizi dışarı atsak da, ya hayır desek de şöyle değil desek de, günün sonunda öyle oluyor. Dolayısıyla geleceğimiz için, çocuklarımız için, Türkiye için, aslında tüm coğrafya için, Türkiye çünkü coğrafya için de çok önemli bir figür.
Bu tarafta alınacak kararlar atılacak çok net adımlara ihtiyaç var. Yani bu işin ne umutsuzluğu var, ne şakası var, ne işte küstüm oynamıyorum var. Öyle bir şey yapabileceğimiz bir yerde değiliz. Ciddi bir şehir plancılığı problemi var. Yani biz daha önceki süreçlerde şehir bölge planlamayla ilgili Türkiye'nin geliştirdiği adadan tutun. Hani binlik haftalardan işte on binliklere, yüz binliklere. En büyük ölçeklerdeki paftalara kadar, 500 binlik paftalara kadar aslında iyi bir şehircilik süreci var. Şehircilik aslında sürekli devam eden bir şey. Bir bilim dalı şehir bölgeyi planlama. Ve bu bilim dalının aslında bir tarafında içinde mimarisi de yatıyor. Aslında şehrin coğrafyası da yatıyor. Yaşamı, yönetişimi de yatıyor. Tahliyesi de, her şeyi yatıyor, bütün kapsamları. Yani aslında bizim sürdürebilirlik maddelerinin tamamı o şehirde var. 17 maddenin, en çok da 17.sini seviyorum bile, ortak bir problemi çözmek de aynı masa etrafında toplanmak diyor. En önemlisi o çünkü. Eğer o masa etrafında toplanamıyor, bununla ilgili suç sende, hayır sende, hayır sizde, hayır 1900 bilmem kaçta, hayır 2000 şurada falan gibi bir yerden gidiyorsak, bunlar lafı güzaf. Bunlar birbirimizi oyalamak, bunlar birbirimize yalan söylemek ve tam da ondan dolayı aslında bedelleri üstümüze almak.
Çünkü diyoruz yani 2011'de keşfedilmiş bir fayattı ve bunun süresinin 10 il üzerinde uygulanmasının imkansızlığı ya da belki imkanlıydı ama belki de orada bir seferberlik gerekiyordu. Şimdi İstanbul var. Hani 3 yıl diyoruz. İstanbul yeni yok ki. İstanbul 99'dan beri de yok. İstanbul 1509'dan beri var. Yani daha öncesi de var da. Şimdi küçük kıyamette 1509'da İstanbul Bolu'dan Tekirdağ'a kadar uzanan 13.000 kişinin, nüfusun %10'unu kaybettiğimiz bir deprem yaşamış.
O küçük kıyamet diyoruz biz ona. Nüfusun yüzde ona kadar bir kayıba uğramış. Yani çok yeniden kurulması yılları almış. Ve bir söylenci de değil. Tarihsel verilerle şehrin başına, kentin başına neleri geldiğini bildiğimiz bir süreçten bahsediyoruz. Dolayısıyla işte tam da bundan bahsediyorum. Bunu ben biraz şeye benzetiyorum. Mesela eğer altyapı çalışması diyorsanız Türkiye'de kimse ona para harcamak istemiyor.
Çünkü görünmüyor. Yani diktiğiniz bir bina görünüyor. Diktiğiniz bir kütüphane, o, bu, şu, her şey görünüyor. Ama park görünüyor. Ama alta koyduğunuz ya da yaptığınız festivaller, bilmem neler, onlar, bunlar, o şehir geziyoruz, bu şehir, o caddeden, bu caddeye falan hepsi görünüyor. Güzel de haber oluyor ama kimse şey demiyor. Ya şu an İstanbul'un ya da işte ne bileyim Hatay'ın ya da ne bileyim Denizli'nin, Antep'in altyapı sorunu tamamen çözüldü.
Bunun haberini yaptığınızda o kadar talep de görmüyor olabilir. Vatandaştan da. Halbuki bizim buna bakıyor olmamız lazım. Yani şu mahalle bazında deprem raporu hazırlandı. Buradaki kritik nokta, yani biraz bu topyekun bir hareket. Topyekun bir inşilenme. Yani bununla ilgili bir dergi çıkarsanız Türkiye'ye hiçbir sorun olmaz. Satması gerekir. Ama satması gerekir normalde. Ama o zaman zihinsel bir baştan, zihinsel bir dönüşüme ihtiyacınız var. Tabii zihinsel bir dönüşüme ihtiyacımız var. Gördüğümüzden ziyade sağlam...
İşte ama biz, o biziz. Yani aynaya baktığınızda o Mert, onun karşısındaki öbür Mert. Aslında biz o kadar yüzde elli, elliyiz. Yani dolayısıyla bu tarafta biz hani eğer toplumda böyle bir reaksiyon varsa... ...ve böyle bir umutsuzluk varsa yüzde elli, dört yüzde elli kadar. Yüzde elli, dört de çok kritik. Demek ki o dörtte yani kendine de bir pay olduğunu biliyor. Yani sıfır nokta dördü kadarında aslında yine o toplumun yüzde dördü kadarında yine kendine de pay biçiyor. Tam yüzde ellisi de değil yani. Günün sonunda demek istediğim, bizim burada bilinçlenmenin ötesinde bu işin lobisini, siyasetini üstümüze alıyor olmamız lazım vatandaş olarak. Yani bir diziyi... Sorgulayıcı noktada da olmak lazım. Bir maçı, evet, bir diziyi, bir hatırayı, bir dedikoduyu birbirimize anlattığımız gibi. Dedikodu kötü değil de edebiyatı geliştirir. Yani ilk öyle başlar zaten aslında söylence dediğimiz şey. Ama biraz konuştuğumuz konuları, hayatımızdaki odakları, kendi yaşamımıza, insan yaşamımıza, hani topluluğumuza ve hani çocuklarımıza, gençlerimize gerçekten o tarafa doğru çekmemiz gerekiyor bu konuları. Biraz buradan vakit almamız gerekiyor. Vakti ve süreci, zamanı, bütçeyi böyle yönetirsek, neyi popüler yapacağımız biraz daha konuşursak...
Hani o bizi başka bir yere taşıyacak. Dünyada böyle oluyor. Biz iklimi çok konuştuk. Küresel ısınmayı çok konuştuk. Onun getirdiği veriler ve yarattığı etkiler üzerine çokça makaleler paylaştık. Bunlar çok döndü. Bir kamuoyu oluştu. 72'lerde başladı süreç. Şimdi bugün neredeyiz? Neredeyse bir kırk yıl geride bıraktığımız, otuz yıl geride bıraktığımız bir hani böyle yoğun bir şey var. Aslında süreci var. Hani elli yılı ama hani böyle bir yoğun çalışma sürecini otuz yıl diyebiliriz. Bunun etkisini şimdilerde topluyoruz. Eskiden bir milyar, beş milyar dolar olan, euro olan kaynak, aktarılan kaynak şu an beş yüz milyar dolarlara geldi. İklimle ilgili, küresel ısınmayla ilgili. Dolayısıyla AFET tarafında da eğer kamuoyu, akademisyeninden işte tüm paydaşlarına kadar burada bu meseleyi devam ettirir, sürdürür ve buraya doğru ilgiyi çeker ve odaklarsa... Siyasetçiler de, karar vericiler de, işte o Dünya Bankası gibi, aslında ne bileyim, fonların iyi bir yerdiği gibi, Asya Kalkınma Bankası gibi dünyanın tüm her tarafında olan fonlar da bu tarafa doğru dönerler. Ve burada bir potansiyel oluşturur aslında yapı. Ve burada bir o dönüşme hareketi başlar. Bunun birçok ayağı var kısacası. Ve orada da üstümüze düşen birçok sorumluluk var.
Gömleğin ilk düğmesi herhalde bu şekilde bağlanacak. Biz vatandaşlar olarak sorgulayıcı olacağız, talep edeceğiz. Sonrasında takip edeceğiz. Bizim de araştırmalarını yapacağız ve bunun sık sık bu şekilde gündemde kalması için en azından sosyal olarak bize düşen bir sorumluluk varsa onu yerine getirmeliyiz. Çok özür dilerim, ekliyi eklemekte istiyorum şurasını. Yani ee şimdi sadece vatandaş mı diyoruz da yani seçen, yöneten, dahil olan, içinde olan, bir sonraki siyasetçiyi yetiştiren, yöneticiyi yetiştiren hepsi vatandaş. Yani bugün yirmi beş yaşındaki arkadaş, onun çocukları bir sonraki kuşağı besleyecek ve yönetecek. Bir şekilde birlikte ortak bir paydanın içinde, bir ortak toprağın içinde bir şeyin parçası olarak sorumluluklar alıp yönetecekler.
Dolayısıyla evet yani her birimizde. Yani o ateşten gömleği kimse giymek istemiyor. Ama bir yandan da aslında biz o ateşten gömleği zaten giydik. Yani ekonomik olarak da öyle, sosyal olarak da öyle, psikolojik olarak da öyle. Biz istesek de istemesek de o gömlek zaten hep üstümüzde. Dolayısıyla bunun farkındalığıyla bir şey hareket etmek lazım. Bunun farkındalığıyla bir sözü söylemek, arkasına durmak ve yapıcı da olmayı önemsiyorum. Yani burada şeyden bahsetmiyorum, uyumlu olalım. En sevmediğim şey uyumlu olmak zaten normalde.
Uyumlu olmak, uzlaşmak değil. Uzlaşmak ama bir şeyin etrafında, bir kararın etrafında, bir hareketin etrafında uzlaşmak. Ve tamamen toplum yararına. Yani ben sivil toplumun içinde çok farklı seviyelerde oldum. Ve her zaman siyasetler üstü düşündüm bir tarafıyla. Çünkü gerçekten özellikle insan canının, hayatının, bir neslinin devamının söz konusu olduğu bu durumlarda siyaset yapabilecek durumda değiliz. Yani insanların hayatları üzerinden manipülasyon yapamayız. Bu bize yakışmaz. Yani sivil topluma ve bizlere yakışmaz. Olmaz, olamaz artık o kadar da değil. Dolayısıyla burada teknolojilerin bu tarafa doğru geliştirilmesi gerekiyor. Hani insanları öldürmek için değil de yaşatmak için nasıl teknolojiler var edeceğiz?
Yani dolayısıyla burada parayı biz nereye harcayacağız? Biz uzaya gitmek için yüz otuz beş milyar dolar mı harcayacağız? Bütün topluluk olarak insan topluluğu olarak yoksa insanları daha iyi şartlarda yaşatmak için yüz otuz beş milyar dolar harcayacağız. Yani o paraya yön vermek yine bizlerin okitesinde bizim gücümüzle bizim yaratacağımız kamuoyunda saklı.
Evet. Çok teşekkür ediyorum. Bence iyi bir noktadayız bırakmak için. Buradan ben hani vatandaş olarak, en azından Sidar olarak, vatandaş olarak kendi adıma şunu söyleyebilirim. Yani ülkeye sahip çıkmamız lazım. Hatta dünyaya sahip çıkmamız lazım. Ama ülkelerin sahipleri devletler değil. Kesinlikle. Halklar. Dolayısıyla biz öncelikle halklar olarak, insanlar olarak, bireyler olarak yani hangi kimliğimizle olursa olsun, tüketici kimliğimizle olabilir, seçmen kimliğimizle olabilir, her kimliğimizle öncelikle bulunduğumuz ülkeye ve sonrasında dünyaya sahip çıkmamız lazım. İşte o ateşten gömlek dahi olsa o gömleği bile o bilinçle taşımamız lazım. Çünkü bizden başka taşıyacak da kimse yok. Çok teşekkür ediyoruz. Ben teşekkür ediyorum. Teşekkürler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.