
1.422 kelime · ~7 dk okuma
Hadi, Pegasus'ta görülecek daha çok yer, gezilecek daha nice rotalar var. 150'den fazla şehirde maviliklere dalmak, doğayla baş başa kalmak, farklı kültürlerin izini sürmek, uygun fiyatlarla uzakları yakın etmek var. Herkes hadi deyince gidebilsin diye 20 yıldır Pegasus seni hayallerine ulaştırmak için var. O zaman hadi, Pegasus'la... Peki, şimdi nereye?
Alo, Kayıp Eşya Bürosü, buyurun. Bir saniye, aktarıyorum. Saat gece bir buçuk. Uyku tutmayan bir gece. Herkesin başına gelmiştir. Teoman'ın mesela bu dertten muzdarip olduğunu senelerdir biliyoruz. Uykusuz Her Gece isimli şarkı kendisine ait sanıyoruz. Halbuki ilk Ajda Pekkan söylemiş 1983 senesinde. Demek ki Ajda Pekkan'da da var bir uyku problemi ettiği ki. Bende yok. Bu gece diğer gecelerden farklı hiçbir şey yok. Uykunun tutmaması için bir bahane arıyorum bulamıyorum.
Akşam yemeğini tam 19.00'da yedim. Bitki çayı içtim, telefonumu salona bıraktım. Yatak odasının sıcaklığı, yastığın yüksekliği, nevresimdeki yumuşatıcı kokusu, sokağın sessizliği... Güzel bir uyku için herkes her şeyi el ele vermiş durumda. Ben uyku olsam bu ambiyansı görür görmez tutardım.
Hatta beni belimden kavrayıp kendime çekerdim. Öyle bir çekim yaratırdım ki sevgilim birden ürpererek uyanır ve telefona sarılırdı. Şey, kötü bir rüya gördüm de bir sesini duyayım dedim. İyi misin? Evdesin, değil mi? Tek misin? Hayvanlar gibi sabaha kadar horul horul uyuyabilirdim yani. Hazırdım buna, iliğimle, kemiğimle hazırdım. Nedir? Ne oluyor?
Rabbim bir anda bu hayatta yeterince uyuduğumu düşündü de ömrümün geri kalanında uyumaya ihtiyacım olmadığına mı karar verdi? Ay abart! Her şeyi de duy! Joker hakkımı meditasyondan yana kullanıyorum. Salona gidiyorum. Bilgisayarı açıyorum. Facebook'a giriyorum. Facebook çoktan terk edildi. Farkındayım, biliyorum. Mahallenin komşu ağlarını kullananlar, eşya takas edenler ve Doğu Avrupa ülkelerinde Erasmus yapanlar olarak biz bize kaldık.
İyiyiz vallahi, idare ediyoruz. Arkadaş listemi açıyorum. Bir zamanlar arkadaş olduğum insanlara bakıyorum. İlk bakışta adını falan okuduğumda mesela yüzü gözümün önüne gelmeyenler, silinmeye mahkum gözüküyor. Sıradan başlıyorum. Benim meditasyonum da bu. Teyzemin yazlığında beş sene önce akşam çayı içtiğimiz emekliler. Hoşçakalın.
KYK yurdunda yan odada kalan, arada gelip kahve falı bakan kız. Yolun açık olsun. Hoşça kal, çocuğun çok çirkin. 2014'te Tumblr'dan tanıştığım çocuk. Allah Allah. Niye burada ki bu? Gitsin. 3 ay tezgah tarlık yaptığım mağazadaki ayakkabı sorumlusu. Zaaaten. Ve son olarak Darül Bedai Oyunculuk Atölyesindeki asistanlar. TRT kariyerinizde başarılar dilerim.
Buraya kadar gelmişken beğendiklerim sekmesine uğramamak olmaz diye düşünüyorum. Müzeye giren duygu öz aslan gibi dolaşıyorum burada. Ay neler neler var. Bir hevesle kurulmuş sanat kolektifleri, müzik grupları, kafeler, yoga stüdyoları, Lost dizisi, Harika Uygur falan. Eski bir vesikalığıma bakıyor gibi oluyorum. Evet, bu da benim. Ama şu an kesinlikle daha iyiyim. Uyku yok. Uyku nanay.
Telefonu alıp sevgilime yazıyorum. Uyudun mu? Evet, yapıyorum bunu. Uyumasana, konuşalım, diyorum. Uyumuş, konuşamıyoruz. Sağlıklı ilişkinin de bu su var işte. Bir dezavantaj. Gözlerimi
kapatıp koltuğa uzanıyorum. Bütün günü gözümün önünden geçirmeye başlıyorum. Sabah erken kalktım. Kahve almak için dışarı çıkmaya karar verdim. Evde kahve yok muydu?
Var da olmaz olur mu? Dolu. Paketlerce öğütülmüş vakumlu kahve. Ekonominin gidişatı ve enflasyonun serseri mayınlığı beni küçük bir istifçiye dönüştürdü. Seneler içinde, ufak ufak, bir süredir bu böyle. Hangi dolabı, hangi çekmeceyi açsam burnumun ve damağımın asla ayırdığına varamadığı bazı notalara, alt notalara, bitişlere, kreşendolara sahip paket paket kahveyle karşılaşıyorum.
Kahvelere ne zamandan beri bir valide eserin muamelesi yapıyoruz o kısmı hatırlamıyorum. Çekmeçelerin birinde aromalı kahve görüyorum. Çikolata aromalı filtre kahve. Hemen yanında da kahve aromalı çikolata duruyor. Burada bir... Değil mi? Durum var.
Anlamlı mı? Komik mi? Buna karar veremiyorum. Birdenbire çekmeceye doğru... Aromalı
olan şeyleri düşününce gözümün önüne varoşluk, bitiklik ve metrelerce polyester kumaş geliyor. Yarımlar, nargileler, kondomlar, kayganlaştırıcılar... Dünya tam olarak hangi noktada çilekli kayganlaştırıcıya ihtiyaç duydu da bunun üretimine başladı bilmiyorum. Pudinglerden arta kalan çilek aroması fazlasını okyanusa dökmek yerine kayganlaştırıcıya katmak isteyen bir inovasyon ustasının eseri mi acaba diye düşünürken birden kendimi ayakkabılarımı giymiş bir şekilde buluyorum. Dört kat merdiven ineceğim. İki sokak yürüyüp kahve alıp gerisin geri eve döneceğim.
Tüm bunların beş bin adıma denk geldiğini hatırlayıp küçük bir esnaf gibi seviniyorum. Siftahımız bol olsun diyorum, günlük adım ciromuzu tek seferde yaralayacağız. Yola koyuluyorum. Bu ara ne çok yürüdüğümü düşünüyorum. Yürümekle ilgili bir kitap almıştım, iyi de gidiyordu. Nerede bıraktığımı hatırlamıyorum.
800 adıma yaklaşırken muhteşem bir koku başımı döndürüyor. Kendimden geçiyorum, dişlerim kamaşıyor, ağzım sulanıyor. Hamur kokusu bu. Fırın kokusu, ekmek kokusu. Ya diyorum Özgem, sen adeta Brooklyn'deymişsin gibi kahve ve belki de bir buket çiçek alıp salına salına evine dönmek isterken hayat karşına ekmek fırını çıkarıyor ve sen DNA'na işlemiş unlu mabulin çağrısını duymazdan gelemiyorsun. Çizgi filmlerde gördüğüm gibi burnuma çengel atan ekmek kokusuna bırakıyorum kendimi.
Yürüyorum, yürüyorum, yürüyorum. Adımlarım 2000'e yaklaşıyor ama faydası yok. Zaten az sonra yiyeceğim ekmeği yakıyorum, avans veriyorum. Fırına ulaştığımda bir ekmek alabilir miyim diyorum. Karşımdaki kadın tabii diyor, hangisinden istiyorsunuz? Burada da bir seçenek terörüyle karşı karşıyayım. Kara buğday, tam buğday, kara kılçık buğdayı, siyez buğdayı, sarı buğday, mısır ekmeği, çavdar ekmeği, paket ekmek, çiçek ekmek, tuzsuz ekmek, glutensiz ekmek, hey! Orada dur.
Orada dur bakalım bayan. Ne seçmem gerektiğini bilmiyor olabilirim. Ama ne seçmemem gerektiğini gayet iyi biliyorum. Bu hayatta en iyi bildiğim şey, neyi yapmak istemediğim. Eğer bir ekmek yiyeceksem, onuruyla, gururuyla, gluteniyle yiyeceğim. Ekşi mayalı iki küçük paket ve bir susamlı ekmek sardırıyorum ve terk ediyorum fırını. Eve bir çiçek buketiyle dönüyorum. Ekmekten bir çiçek buketi. Paket ekmeğe biraz tereyağı, biraz ahudu reçeli sürüyorum evde.
Doğuya giden gemimde yüzümü batıya döndüğüm küçük bir an yaratıyorum. Kahve demliyorum. Ne de olsa Etiyopya'da iki dönüm arsanın hasadınan uçlarımda tutuyorum. Günde sadece iki bardak. O da sabahları şekersiz ve sütsüz kahve içen biri için biraz endişe verici bir miktar. Yanlış anlamayın, kafein bağımlısı değilim. Sadece biraz köylüyüm. Yokluk korkum var. O da DNA'mı işlemiş durumda.
Böyle unlu mamurla sırt sırta vermişler. Bakın şöyle yakından bakarsanız seçiliyor. Dememe kalmadan davul zurna çalmaya başlıyor. Yaşadığım sokakta birdenbire sabah sabah gümbür gümbür zangır zangır. Hemen ceplerimi kontrol ediyorum. Eyvah diyorum genlerimden birini yolda düşürdüm de sokakta baş mı verdi acaba? Çünkü ben 5 yıldır bu mahallede yaşıyorum daha ilk kez uyuyorum. Reçelli ekmeği ağzıma atıp doğuya giden gemide yüzümü de doğuya dönüyorum.
Ne yalan söyleyeyim, biraz rahatlıyorum. Boynum ağrımış, çaktırmıyorum. Davul zurnayı duyunca belli belirsiz, buruk bir halay çekme isteği duyuyorum. Babası halk oyunları dansçısı bir kadın olarak...
içimde halay çekme isteği uyanmasından daha normal ne olabilir ki diye düşünüyorum. Halay çekme isteğinin bir burukluk yaratmaması olabilir. O şekilde çok normal olur. Dikkat çekmez. Gel gelelim. Ben küçükken elektriklerin kesildiği bir akşam babamın buzdolabından iki adet beyaz silindir mum alıp bizi eğlendirmek için çayda çıra oynayarak mutfaktan gelişiyle başlamıştı her şey. Canım babam sadece biraz güldürmek istemişti bizi.
Biz de gülmüştük bu arada. Buraya kadar bir sorun yok. Çayda çıra, yani birbirlerine kavuşabilmek için gece vakti ellerinde mumlarla bir çayın kenarında dolaşan iki sevgilinin çayda boğulması sonucu ortaya çıkan bu Elazizli Romeo ve Harputlu Juliet tragediyesi küçük Özge'mizin o akşam övre övre kusmasına sebep olmuştu. Mumların yağlı ve ağır kokusundan mı yoksa o gün yediğim bir şeyden mi bunun sebebini asla bilemeyeceğiz. Ve ilgilenmiyoruz da.
Çayda çıra istifrasını, babamın boş vakitlerinde arkadaşlarıyla buluşup halaya durmasından mütevellit çıkan tartışmalar, asık suratlı, mutsuz bir anneyle geçip giden sayısız pazarlar izledi. Ailemizin huzurunu tetteden şeyin ihanet, kumar, içki, iflas değil de Bitlis, Elazığ, Malatya, Erzincan yöresi oyunlarının olması da gerçekten eşsiz bir detay. Küçük aklıyla annesini mutlu etmek için uzun yıllar hiç halay çekmemiş biri olmayı ben de çok isterdim. Oradan çok güzel hikaye çıkardı. Ama ailesinden bir beklentisi olanlar ailesini mutlu etmeye çalışır. Geri kalan tüm çocuklar kendi başının çaresine bakar. Ve en iyi hikayeleri de onlar yazar. Ne zamanda huzuruna duysam ayaklarım 3 sağa 3 sola adım atmak istiyor. Ama içimde bir yerlerde gündüz vakti beyaz floresanlar yanıyor.
Ve bu absürtlük beni inanılmaz güldürüyor. Diz kır çek, baskır çek miymiş dediği şu yüzden benim payıma düşen. Gerçekten mi? Psikoloğumun karşısına oturup iç Anadolu yöresinin halk oyunları eşliğinde hüngür şakır ağlarken mi bulacağım kendimi? Doğuya giden bir gemide yüzümü de doğuya dönmüşken biri elime bir de tulum peynirli bir lavaş tutuşturmuş gibi hissediyorum.
Buradan çıkışım asla yok diye düşünürken sonra bir şey oluyor. Hiç beklenmedik bir şey. Bir şey fark ediyorlar. 20 sene sonra. Annemle babam. Hayır hayır. Çocukluğumun istisnasız her pazarını kendi problemleriyle sikip attıklarını fark etmiyorlar. Fark ettikleri şey halayı beraber de çekebildikleri. Pazar günleri birlikte kursa gidiyorlar. Çay içiyorlar. Ben evde yokken birbirlerini seviyorlar. Benle kardeşime de
Canımdan çok sevdiğim bu iki denyoyu yazmalar ve kuşaklar içerisinde ellerinde çıralarla yan yana dans ederken izlemek düşüyor. Bu güzel manzara karşısında gözyaşlarımı ve öğürmelerimi tutamıyorum. Tuvalete koşuyorum. Açıp kalmış tüm flörasanları patlatıyorum. Rahatlıyorum. Gözlerimi açıyorum. Koltuktan kalkıp mutfağa gidiyorum. Çiçek ekmeğin içini çıkarıp yiyorum. Ağzımda ekmek.
Gödümde bıçak, bebekler gibi uyuyorum. Kayıp Eşya Bürosu Özgü Özel. Sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.