
2.179 kelime · ~11 dk okuma
Hadi, Pegasus'ta görülecek daha çok yer, gezilecek daha nice rotalar var. 150'den fazla şehirde maviliklere dalmak, doğayla baş başa kalmak, farklı kültürlerin izini sürmek, uygun fiyatlarla uzakları yakın etmek var. Herkes hadi deyince gidebilsin diye 20 yıldır Pegasus seni hayallerine ulaştırmak için var. O zaman hadi, Pegasus'la... Peki, şimdi nereye?
Alo Kayıp Eşya Bürosü, buyurun. Bir saniye, aktarıyorum. Herkese merhaba, hello, bonjour. Kayıp Eşya Bürosü'ne tekrar tekrar tekrar hoş geldiniz.
Sabahlarla ilgili bir durum var. Fark ettiniz mi bilmiyorum. Sabah olmasıyla alakalı genel olarak bir durum var benim çözemediğim. Güneşin doğmasıyla ilgili bir takım spekülasyonlar dolanıyor. Yani güneşin doğmasıyla beraber sıfırlanan bir şeyler varmış da işte güneşin doğması bir umut kaynağıymış da gibi bir algı operasyonu içerisindeyiz. Herkesi ayık olmaya davet ediyorum.
Çok sevdiğim bir şiiri var Nazım Hikmet'in. Ara ara açıp okurum. Evet, ben hala şiir okuyorum. Biraz bana da garip geliyor bunun hala yapılıyor olması ama sonuçta yani gücenilecek bir şey yok. Neticede sesle okumuyoruz şiiri de içimizden okuyoruz. Ne bileyim sesle okuyup bürümcük şal takıp şiirlerimize klipler çekmiyoruz terk edilmiş yazlıklarımızda mesela. Böyle bir şey de yapabilirdik.
Yapmıyoruz. Bu da çok büyük bir kazanımdır. Düşününce şiir camiasının sıfırdan bugüne kadar yine çok iyi geldik, çok şükür. Ya mesela şiir kasetimiz falan olsaydı, Allah korusun. İbrahim Sadri mesela şu an ne yapıyor? Bence hiçbir şey yapmıyor. Google'lamadım bile adamı yani. Bu hayat İbrahim Sadri'yi nereye getirdiği en ufak bir ilgi zerresi barındırmıyorum. Listemde yok, yedek listemde de yok. Bence zaten şiiri de tıpkı insanlara uyguladığımız tarifeyle sevmek en sağlıklısı gibi geliyor bana. Hak ettiği değerden fazlasını vermeyeceksin şiire.
Ne demişler? Acıma yetime, döner korgut. Ne alaka şu an? Neyse, Nazım Hikmet'in diyordum, bir sevdiğim bir şiir. Yani çok sevdiğim bir şiiri var da. Neyse, söz konusu olan başka bir şiir var. Şu an ben ondan bahsetmek için oturdum bunu yazdım. O şiiri de sesle okumak zorunda kalacağım. Aslında deli gibi de okumak istiyorum bu arada da işte hiç istemiyormuş gibi yapıyorum. Lalalalala yapıyorum yani. Lolo yapıyorum ya da. Lele yapıyorum.
Aslında hiç uyum değildir. Bu arada, dalga geçmek falan ama hiç benim yaptığım şeyler değildir. Şiir bence etkili bir şey. Heh, iyi yakaladım. Buradan tekrar devam edebilirim. Şiir bence çok etkili bir şey. İyisi var, kötüsü var. Orası beni ilgilendirmez. Ağır kesiciler gibi düşünebilirsiniz. Nasıl parol bisiklimize yaramıyor ama mocazikledinme akan sular duruyor. İşte onun gibi bir şey. Sanırım şiir nedir ne değildir biraz daha düşünürsem ve hatta birazcık kafiye de kazarsam şiir hakkında bir şiir yazmış olacağım. Halbuki şu an tek istediğim Güneş'in doğması.
''Neden bir umut membağı?'' sorusunu sordum da aklıma düşen Nazım Hikmet şiirini okumaktı. Ve şu an o şiir zihnimin çok da uzak olmayan bir köşesinde duruyor, onu görebiliyorum. Baya birbirimizle göz konta halindeyiz. El sallıyor bana, satırlarıyla böyle sere serpe uzatmış. ''Okusana beni'' diyor, okunmayı bekliyor. Benim durduğum köşeye de bu arada çok yakın bir köşede. Yani elimi uzatsam alırım. Şu an istesem bir çırpıda okuyabileceğimi biliyorum ben o şiiri.
Bir şey yapabileceğini bildiğin zaman da o işi yapmayı ertelersin. Bu her zaman böyledir. Yani bir işi yapabileceğini bildiğin anda dersin ki madem istediğim her an yapabiliyorum, o zaman istediğim her an yaparım ve bu da şu anki bulunduğum noktaya, en uzak noktaya bir yere tekabül eder. Ondan sonra sen o işi yapmak için gerçek bir aksiyon alırsın. Aldığın gibi de karşına beton gibi bir engel çıkar. Dersin ki işte keşke aklıma ilk düştüğü zaman yapsaydım.
Bu senaryoda şiiri okumak için attığım ilk adımda benim karşımda beliren Beton Engel, Genco Erkal'ın sesi oluyor bir usulün gülleri. Çünkü Genco Erkal'ın sesi olmadan okuyabileceğiniz Nazım Hikmet şiiri üçtür, beştir, başka da yoktur diye düşünüyorum. Yani gerçekten Allah uzun ömür versin Genco Erkal öldükten sonra Nazım Hikmet'in hiç gün yüzüne çıkmamış bir şiiri falan ortaya çıkarsa ben Genco Erkal'ımdan gerçekten çok üzülürüm. Biraz da gülerim bu arada. Suç değil, günah değil.
Ben içeri düştüğümden beri... Yok, olmuyor. Gönce Erkal'ın sesi olmadan hiçbir Nazım Hükmet şiiri okunamıyor. Gönce Erkal da benim zihnimde tabii ki bulunduğu için benle konuşuyor. Diyor ki, hop diyor, ne oluyor sen bu şiiri ayırdın, niye okuyorsun? Abi diyorum, içimden okuyacağım sevdiğim bir şiir, müsaade edersen ben de bir satır okuyabilir miyim? Oku ama diyor, içinden oku diyor.
E ben de içimden okuyacağım da yani yine de onun sesiyle yani benim içimde Genco Erkal'ın sesinin ne işi var? Sanki çok hiçbir şey yokmuş gibi bir onun sesi eksikti benim içimde. İçeri düştüğümden beri şiiriyle Genco Erkal böyle etle tırnak olmuş ayıramıyorsunuz işte. Bu tırnağın neyle arttı da? Fazla sayın arkada piyanonun başında oturduğu ve nota bastığı anıdır. Nazım
Hikmet şiirlerini Genco Erkal'ın sesinden ayırdın diyelim. Yapamazsın da. Hadi diyelim bir deli kuvveti geldi, elinle cart diye ortadan ikiye ayırdım, şiirle tekrar yüz yüze kaldım. Sonra arkadan Nazım'ın kadınlarla ilişkisi hakkında yıllar içinde haiz olduğun bilgiler giriyor araya. Bu da çok zorlaştıran bir şey, biliyor musunuz Nazım'ın şiirlerini okumayı? Yani sanatçıyı eserinden tam olarak ayıramamak beni ne olursa olsun gerçekten çok derinden yaralıyor. Şimdi Allah var, günahını da almayayım, Nazım'ın da daldan dala atlayan bir adam olması yine tüm senaryolar içerisinde bence, yani bu işin bencesi, en zararsız, en kabul edilebilir olanı gibi geliyor bana.
Yani sevdiğim adam 12 sene hapisten benle mektuplaştıktan sonra ziyaretine gelip giden dayı kızına yanmasın ve beni terk mi etsin? Bir seçenek. Yoksa saçmalama piraya sen kafanda kurmuşsun, kuzenim diyorum ya, deyip batılı anlamda manipülasyonu mu yapsın? Tabii ki de ek seçenek herhalde buna ikinciyi söyleyecek olan yoktur. Kalptir kırılır, yapacak bir şey yok yarası sarılır. Candır acır, acısı da soğur.
Nazım'ın hayatındaki kadınlar ülkenin dört bir yanında meyhanelerin isim anası olduğunu bilse nasıl hissederdi acaba? Bazen bunu düşünüyorum. Yani meyhane sahipleri acaba şöyle mi düşündü? Yengem kusura bakma bizimki yaptı bir hıyarlık. Ben onun adına senden çok özür diliyorum. Sakın yanlış anlama Barış'ın diye değil zaten hepiniz öldünüz. Ben naçizane bu şekilde bir özür dilemek istedim. İsmini bu meyhaneye vererek gönlümden koptu. Buyurun bu da dondurmalı irmik helvası ikramımızdır. Başta kendiniz olmak üzere tüm ölmüşlerinizin ruhuna değsin diyerek mesela. Bir meyhanecinin işletme açarken oturup bunları düşündüğünü hayal etmek şu an bana çok iyi geldi. Bir sonraki hamlesi de herhalde toptan vanilyalı dondurma siparişi vermek olmuş olabilir gibi düşünüyorum. Neticede hem yani seni Allah kahretmesin deyip hem de şiirlerinden etkilenmeye devam edebildiğiniz nadir sanatçılardan biridir. Nazım Hikmetran. Bu şekilde zaten bir tek Nazım var, bir de System of a Down var. Yani System of a Down şarkıları.
Şarkıları dedim de iki tane zaten. Chopsu ve Ariel dışında System of a Down diskografisine hakim olan varsa gerçekten şu an herhalde akmarda ruhu dolanıyordur gibi düşünüyorum. Fakat gün ışıdı her şeye rağmen. Şiirin bir kısmındaki alacağım satı işte buydu. Çıktı kendiliğinden uğraşmayı bırakınca kendi kendine geliyor. Fakat gün ışıdı her şeye rağmen. Ve onlar ağır ellerini kaldırımlara basıp doğruldular yarı yarıya. Sonlara doğru yine geliyor yapacak bir şey yok.
Bu satırlar bu ara benim kafamda çok dönüyor. Demek ki diyorum insan bu hayatta ne yaşıyor olursa olsun, nasıl bir mücadele veriyor olursa olsun uykusunu iyi alınca yapamayacağı bir şey yok diyorum. Yoksa yeni güne bu kadar anlama atfetmek milyonlarca yıldır bir noktada tükenirdi. Yani tükenmez miydi? Her şeye rağmen gün ışıyor, sen ne dersen de dünya dönüyor. Yarın oluyor, hayır oluyor. Ama en sevdiğim it oğlu itler rahatsız oluyor diye Güneş doğmaktan vazgeçmiyor. Demek ki Güneş bize bir şey anlatmaya çalışıyor. Yani ben doğana kadar diyor uykunu almış olursan sevinirim. Aksi takdirde hiçbir başarısızlığında sorumluluk kabul etmiyorum mu diyor. Ne diyor? Bak ben kaç yaşında yıldızım. Bu sabahta ışığımayım demiyorum. Sen de biraz çabala mı diyor.
ben sizin için ışıyorum çocuklar yoksa ben milyonlarca yıldır ben doğudan doğarım batıdan batarım benim maaşım yatar da diyor olabilir güneşin bize kanaat notu epey yüksek gibi anlıyorum sağ olsun eksik olmasın ama yani kendi battı diye uyuyalım kendi doğdu diye uyanalım bu da bana biraz problematik geliyor ilişkisel anlamda güneşin red flaglerinden biri bence bu Ama biz insanlar da hemen boyun eğmedik zaten, o konuda içim rahat. Yani gece çalışanlar, öğle uykusuna yatanlar falan bunlar bak samanyoluna bir isyan bayrağıdır bir noktada. Buna bıraksalar ben zaten milyonlarca yıl uyurum yani belki sadece olduğu gibi. Yüzüstü uyurum, sırtüstü uyurum, yan yatarım, cenin pozisyonunda uyurum, metronun klima serinliğinde uyurum, trende, uçakta, araba yolculuğunda, vapur seferlerinde uyurum. Yani yeri gelir ayakta uyurum ama bu zaten bir de deyim aynı zamanda. İşte ayakta uyuyorsun, yani seni silkelediler, arkandan işler çevrildi, oyunlar oynandı kardeşim manasında. Bu ağları aslında inceltmem gerekiyordu ama şapka koymamışım, o yüzden baştan alamayacağım.
E madem yatay vaziyette uyusaydım, madem arkamdan iş çevriliyor, böyle ayakta kaldım çünkü hiç hoş olmadı, neyse yine olan uyku kalitesini oldu. Bana bıraksalar ben uyurum, uyanırım, su içerim, bir şeyler yerim, tekrar uyurum, bir rüya görürüm, bir rüya daha görürüm, üst üste bir sürü rüya görürüm. Zaten bu rüya görme işinin bu kadar normalize edilmesi, hak ettiği değeri görmemesi de beni çok üzüyor. milyarlarca insanız bak hepimiz uyuyoruz ve hepimiz hepimiz rüya görüyoruz çeşit çeşit rüyalar görüyoruz yani hepimiz saniyesi dakikası bilmiyoruz ki bir gecede kaç rüya görüyoruz ve kaç milyar insanız totalde kaç tane rüya ediyor sen görüyorsun ben görüyorum Taylor Swift görüyor Meryl Streep görüyor Zeynep Ocak Zimbabwe nüfusu esnaf ve sanatkar odasına kayıtlı herkes hayatta kalan Beatles üyeleri Paul McCartney'de Ringo Starr en dandikleri hayatta kalmış gerçekten tüm Playboy kızları, TikTok fenomenleri, Cumhuriyet başsavcıları, halı yıkamacılar, Marti mitingine katılan herkes, Angela Merkel, zenginlerin bindiği batık denizaltının kumandasını tutan adam mesela, haksız yere hapiste olanlar, haklı yere hapiste olanlar, Alzheimer hastaları da görüyor. Hacı Savancı falan, hepimiz rüya görüyoruz. Keşke anlatsak birbirimize, düzenli olarak. Mesela toplansak bir ilçede.
Yani o ilçede ikamet eden herkes böyle kocaman bir kolezyum gibi bir yerde, ayda bir kolezyumla abartıldığında, kolezyum mu kaldı her ilçede? Şişli kolezyumunda buluşuruz gibi bir şey yok tabii ki. Ne olur? Konferans salonu olur. E işte toplanıp birbirimize rüyalarımızı anlatsak. Mesela sabah niyetine hayırları vesile olsun diye diye. Ne bileyim, ne işe yarardı hiçbir fikrim yoktu. Öyle bir düşünce, bir merak yani. Kendi halini bırakınca geçiyor.
Mecliste de yapılabilir bu arada bu etkinlik. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde full katılımlı bir oturum, tüm milletvekilleri sırayla kendilerine ayrılan sürede rüyalarını anlatıyorlar kürsüden. Bak bunu isterdim işte. Yani rüyasında dişleri dökülen, birden insanın içinde kendini çıplak buluveren, saçlarının kesildiğini gören milletvekilleri hemen ertesi günde bir önergeler veriliyor falan. Yani birazcık ne bileyim, bilmiyorum. Rüyanda saçlarının kesildiğini görmek de oldukça yaygın bir şey.
Sanıyordum. Bu arada ama bunu googledim, ilk beşte bile değilmiş. Diş dökülmesi var, yılan görmek var, hamilelik görmek falan gibi şeyler var. Ama saç kesilmesi yok. Ben buna da bayağı gücendim. Bugün benim bayağı gücendiğim ve üzüldüğüm bir gün. Niye bilmiyorum işte, böyle de uyanmamıştım. Neyse, yarın sabah uyanırız ve belki de geçer, öyle değil mi?
Neyse yani ben bu saç kesilmesini hepimiz görüyoruz zannediyordum. Yani ben böyle çok görüyorum saçımın kesildiğini rüyamda. İnsanlığın kitsel bilinç altından bir şeyler aşırıyormuşum. Bir çeşit bağlantı kuruyormuşum atalarımla ya da işte ne bileyim dünyanın öteki ucundan birisiyle falan gibi sanıyordum. Ama gördüğüm kadarıyla bir alakası yokmuş. Gerçi benim saçlarımı birinin kestiğini görmem rüyamda çok normal bir şey çünkü ben saç kestirmeyi sevmem.
Hiç sevmedim yani. Bir türlü ait olamadım o dünyaya. Bak manikürcülerle ilişkim geç oldu, güç olmadı. Onlarla aram gayet iyi. Ağdacılarla da öyle. Lazercilerle bile bir yere kadar aynı masada oturabiliyorum ama kuaförler no. Bir türlü olamadık.
Yıllarca gidilenme ismine hitap edilen o kuaföre ben sahip değilim. Yani arayıp böyle telefonuna, ''Murat yarın boş musun? Öğlen gibi gelsen bir fönü alır mısın beni araya?'' falan diyen kadınlardan olamadım maalesef. Çok da özendiğim bir şey. İnanılmaz bir bağlılık, inanılmaz bir ilişki. Böyle kendi aralarında özel bir dilleri var, saçlarına ne yaptığını biliyor, üç ay önce neydi, şimdi neyi denemek istiyor, ona ne gider, nedir, ne değil, ya bilmiyorum. Gerçekten güzel bir ilişki ama bende yok.
Aynı durum berberler için de geçerli, erkek berberler için. Bir sürü erkek arkadaşım bir saat yol gidecek de olsa illa o berbere kestirmek için saçını uzatıyor mesela. Çok garip, papaz gibi dolaştığı çok haftalar gördüm. İlla ki gidecek o Bakırköy'deki adama kestirecek diyor. Ben de böyle bir şey gördüğüm zaman aklımdan geçirmeden edemiyorum. Ulan şerefsiz, sizin bağlanma probleminiz yok o zaman. Sizin gareziniz bize diye düşünmeden edemiyorum ama sessiz söylemiyorum tabii ki. Çünkü o an fark ediyorum ki benim kuaförlerle aramdaki şey tam olarak bu. Bilmiyorum, ben bağlanamıyorum kuaförlere galiba. Her şeyi çözdüm, bütün ilişkilenme. Arkadaşlarla çözdüm, annemle, babamla çözdüm. Sevgililer, bilmem neler, üstler, otorite. Bu yeni çıktı.
Kuaförlerle aramda bir... Bilmiyorum, bir fuck buddy gibi falanım galiba kuaförler dünyasında ya. Beni bir gören bir daha görüyor mu acaba? Birbirlerine soruyorlar mı mesela hani... Şöyle bir kız gelmişti, saçlarını kestirdim, çok da güzel oldu, beğendi, paylaştı falan ama bir daha gelmedi falan. Çünkü gerçekten bir gittiğime bir daha gitmiyorum. Neyse bunu... Burada bir mevzu. Bunu sonra detaylıca şey yaparız. Kayıp Eşya Bürosu. Özgözel. Sevgiler.
Kandilli'de, eski bahçelerde, akşam kapanınca perde perde, bir hatıra zevki var kederde. Artık ne gelen ne beklenen var. Tenha yolun ortasında rüzgâr, teşrin yapraklarıyla oynar. Gerekçe derinleşir saatler Dikkatle yavaş yavaş ve yer yer Sessizlik daima ilerler Ürperme verir hayale sık sık Hep bir kapıdan giren karanlık Çok belli ayaksızından artık Gözlerden uzaklaşınca dünya Bin bir geceden birinde güya Başlar Rüya içinde rüya.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.