
1.362 kelime · ~7 dk okuma
Hadi, Pegasus'ta görülecek daha çok yer, gezilecek daha nice rotalar var. 150'den fazla şehirde maviliklere dalmak, doğayla baş başa kalmak, farklı kültürlerin izini sürmek, uygun fiyatlarla uzakları yakın etmek var. Herkes hadi deyince gidebilsin diye 20 yıldır Pegasus seni hayallerine ulaştırmak için var. O zaman hadi, Pegasus'la... Peki, şimdi nereye?
Alo Kayıp Eşya Bürosü buyurun. Bir saniye aktarıyorum. Herkese merhaba, hello, bonjour. Kayıp Eşya Bürosu'na tekrar tekrar tekrar hoş geldiniz.
Çok arada kaldım bu bölümü kaydederken. Bir kere zaten bölümü kaydedip kaydetmeme konusunda arada kaldım. Kayıp eşya, büromuzu kapatalım mı, yoksa tekrardan dolaşıma sokalım mı, bu arada kaldım. Bir şekilde buradayım, arada kaldım ama. Yani genel olarak arada kaldım. Bu hayatta bir fiil olsaydım zaten bu olurdum, arada kalmak olurdum. Yani birisi gelse dese ki, Özge Hanım, size bir sorun var dese mesela, sokaktan bir ankötör gelse.
kendi dilinizde sizi tanımlayan, en iyi tanımlayan fiil hangisidir diye sorsa bana, ben hemen acaba inat etmek mi beni daha çok tanımlıyor yoksa üşenmek mi daha çok tanımlıyor diye dakikalarımı harcardım. Bu ikisinin arasında arada kalırdım ve işte anladınız? Arada kalmış olurdum. Hasta olduğumda falan da mesela, ben bilirim ki bir yerlerde farkına varmadan arada kalmışımdır. Ya iki pencere arasında şöyle güzel bir cereyanda kalmışımdır, ya da iki insan arasında kalmışımdır. Bu ikisi de beni yüzde yüz hasta eder, bunu bilirim yani. Yaşantıma geçmiş artık, karakterime, bedenime, soyut somut her bir zerreme altın harflerle kazınmış bu. Bu arada kalmamayım, ben gözümü buna açmışım gibi arabeske varan söylemlerde de bulunmak istemiyorum ama gerçekten elimizdeki bilgi bu. Doğduğum sabah mesela gökyüzünde dolma ayı varmış.
Evet, kışın doğmanın artılarından bir tanesi bu. Ayla güneşi aynı anda görebiliyorsun. Başka da bir artısı olduğunu düşünmüyorum kış mevsiminde doğmanın. Ama annem hep şöyle anlatıyor. Özge, sen doğdun. İşte aldılar, temizlediler, kucağıma getirdiler. Hiç sesin çıkmıyor. Böyle gözlerin fal taşı gibi açık. Tabi o zaman şimdiki gibi değil bir odada 4-5 kadınız hastanede aynı odanın herkes yeni doğum yapmış onlarınki nasıl ciyak ciyak ağlıyor bebekler sen hiç çıtın çıkmıyor etrafına bakıyorsun böyle kaşlarında çatık nereye geldin bunlar niye ağlıyor kim bunlar der gibi öyle izledin etrafı E bebeksin
Kelimenin tam anlamıyla ananın namından yeni çıkmışsın. Yok seni siliyorlar, ediyorlar, gözlerini açıyorsun. Tabii ki soruyorsun yani. Diyorsun ki neredeyim, nereye düştüm, neresi burası, kim bunlar? Diyorlar ki dünyadasın. Nerede dünya? İşte uzayda, tamam uzayda da nerede? Uzayın neresinde, tam lokasyonu alabilir miyim diyorsun. Ayla güneşin arasında o sırada. Bam, dakika bir, koy bir.
Neyse, yine böyle büyük, göz alıcı bir arada kalışla bu hayata başlamak da herkese nasip olmaz diyeceğim. Her ay olan bir şey, Dolunay ve Dolunay günü Doğan hepinizin yanaklarından öpüyor. Neyse, benim için bir onurdur diyeyim. Arada kalmanın kendisi kavram olarak iki seçenekten birini bile tam yapamamak gibi bir anlama gelebiliyor bazen bunun farkındayım.
Böyle kalakalıyorsun, gözüne fener tutulmuş tavşan gibi. Özellikle daha depresif, karanlık, ağır zamanlarda. Böyle bardağa bakıp boş tarafını görüyorsun, bardağın boş tarafını kendine kontaklens yapıyorsun falan. Öyle zamanlarda böyle geliyor. Ensemde sürekli bir ses konuşuyor böyle. Seç işte birini, ne kadar zor olabilir, bir karar ver.
Bazen de böyle olmuyor, bazen nasıl diyeyim, tam nasıl anlatabileceğimi bilmiyorum ama iyisin yani, iyi hissediyorsun. Bardağa bakıyorsun, dolu tarafını görüyorsun, diyorsun ki bugün çok az su içtim, kalkıyorsun iki litrelik şişeni ikinciye dolduruyorsun falan, öyle günler de var. İşte o zaman cevap hakkı doğuyor. Dönüyorum ensemdeki sese, tam dönemiyorum. Tabii ki egzorsist olmadığım için öyle bir dönüş mümkün değil ama hani sol omzumun üzerinden bakabildiğim kadar geriye bakarak onunla konuşmaya çalışıyorum. Diyorum ki, yani kusura bakma da bu önüme koyduğun iki seçenek de tek başına bir sikime yaramıyor. Biraz susarsan ben üçüncüyü bulacağım. İşte böyle zamanlarda ortaya çıkıyor. Sütlü çikolata mesela. Ya da tam olarak böyle zamanlarda eşit ağırlık diye bir alan açılabiliyor. Belki bilmeyenleriniz vardır. Eğitim sistemimizin önceki versiyonlarından birinde böyle alanlar vardı. Sözel, sayısal, eşit ağırlık gibi. Bence böyle alanlardan birinde bulundu eşit ağırlık.
Bu arada gündemin ağırlığını üzerinden atamayanlar için küçük bir uyarı geçmem gerekiyor. Podcast'ın buraya kadarki olan kısmı bir Muharrem İnce virali değildi. Muharrem İnce kesinlikle viral bir şey. Onu da hemfikiriz. Ama bağışıklık sisteminiz kuvvetliyse endişelenmeniz gerektiren bir durum yok. Buraya bir yere bir tanıtım sokabilirler gibi düşünüyorum.
Lisedeyken felsefe kulübüne katıldığım bir dönem var. Birincisi, felsefe hocamı çok seviyordum. İkincisi, evde sıkılıyordum. Ve sonuncusu da tabii ki üst sınıflardan hoşlandığım çocuk da tabii ki felsefe kulübündeydi. Biz bu sapyoseksüelliğe topraktan girdik, üstüne kat çıktık kardeşim. Biz de öyle bir sapyoseksüeliz. Sokakta bulmadık.
Neyse, bizim gibi böyle yedi sekiz ergenliğine oluşan bu felsefe kulübü nasıl olduğunu asla anlamadığım bir şekilde bir üniversite etkinliğine konuşmacı olarak davet edildi. Liseler arası bir şeydi galiba tam hatırlamıyorum. Konumuz da tarih yazımı idi. Evet, biz bir grup liseli felsefe kulübünde tarih yazımında felsefi yaklaşımlar üzerine... ...tarih yazımında tekrar ediyorum, tarih yazımında felsefi yaklaşımlar üzerine... ...yani şu anki aklım olsa what the fuck diyebileceğim bir konu, ne alaka? Ama o dönem nasıl göründüğün çok önemli olduğun için... ...ve akıllı görünmek her şeyden önemli olduğun için üstüme düşeni yaptım.
kararıma hala çok şaşırıyorum çünkü tarih nasıl yazılırı çalışacak kadar da hoşlanmıyordum ben o çocuktan yani o yaşlarda bir çocuktan hoşlanıyorsan maksimum kötü bir elektro gitar solosu dinlersin ya da işte kayalıklarda bira içersin belki solcu olursun eğer aşkından ölüyorsan atıyorum hani sokaklara düşüp meczup olmaktan korkuyorsan hani günün gecen her nefesin o çocuk olmuşsa belki belki yüzüklerin efendisi izlersin üçünü birden Belki. Ama hiçbir şekilde 16 yaşında bir kız, sırf hoş çocukmuş aslında ya dediği 17 yaşında başka bir çocuk için bir felsefe konferansında saat sabah 10.30'da tarih yazımında Hegelci bakış açısı çalışama çalışa böyle bir şey yok. Çalışamaz. Aynı anda hem muhteşem ve hem saçma sapan olan bu deneyimden bana kalan tek cümle şu oldu. Tez, antitez, sentez.
Sonra sentezin teze dönüşmesi. Sonra tekrar tez, antites, sentez. Bu böyle gidiyor. Tez, antites, sentez, tez, antites. Tarih bu çatışmalar toplamıymış, Hegel'e göre. Tarihe dair aklımda kalan şeyler listesinde ki bu listede sadece iki madde var. Birincisi bu. İkincisi de Malazgirt Savaşı. Bu kadar. Başka hiçbir şey yok bu konuda kafamda.
Ama galiba bu bilgi sayesinde arada kalmanın o kadar da kötü bir şey olmadığını öğrendim. Yani siyahla beyazın çok kuvvetli iki kavram olmasına karşın ikisinin de renkten sayılmaması ama birbirlerine girdiklerinde green'in ortamlara renk olarak, burayı tırnak içinde aldım, girişi... Bence gayet özetliyor. Ben çok arada kaldım. Genel olarak bu kadar senedir hep arada kaldım yani. Ayla güneş arasında kaldım. Annemle babam arasında kaldım. Sayısalla sözeli arasında, kendimle bir başkası arasında, kalple akıl arasında, geçmişle gelecek arasında kaldım. Kaldık. Hep beraber kaldık bu arada. Tam olarak burada kalmıştık. Geçmişle gelecek arasında. Hatta gelmişle geçecek arasında kaldık.
Valla çok uğraşıyorum umutsuz hissettiğim diye. Gerçekten uğraşıyorum. Ama olmuyor. Sabah kalkıyorum aynada kendime. Kendi yansımama. Bakıyorum Özgem diyorum neden mutlusun? Mutlu olunacak hiçbir şey yok. Kötüye gidiyor her şey. İyiye giden bir tane şey sayamazsın şu an uğraşsan. Küçücelerin bile yenilenmeyi durdurmak üzere hakikaten yok. Hiçbir şey yok. Yani birazcık mutsuz olabilirsin. Ne bileyim, eski mutsuz günlerine geri dönebilirsin. O zaman da mutsuz olacak o kadar şey yoktu. Ama işte 15-20 yaş arasında bir şekilde mutsuz olarak geçirdik. Onları biraz hatırlarsan diyorum, belki işin yükü... Ama yok, olmuyor. Kesinlikle böyle hissedemiyorum. Bir laf var, böyle zamanlarda çok girer dolaşıma. Bu ülke bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi. Tezer Özlü'nün lafı bu.
Ben emin değilim mesela bu ülke bizim mi yoksa bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi mi bilmiyorum. Rakamsa olarak biraz başa baş gibiyiz çünkü kapanın elinde kalacak gibi bir durum var herhalde bilmiyorum. Ya da belki üçüncü bir grup var onu da bilmiyorum. Hiçbirinden haber alamıyoruz ya da oy kullanamıyoruz. Neyse yani.
Bu ülke kimin ülkesi bilmiyorum. Ülkeye sorsan belki de beni bu menşından çıkarın diyecek ülke. Ben hiçbirinizin ülkesi değilim diyecek. Değilim ya, ben hiçbirinizin ülkesi değilim. Ben burada kendi halimde takılan bir kara parçasıydım. Üç tarafım denizlerle çevri şekilde duruyordum. Yok jeopolitik önemmiş, yok yeraltı kaynaklarıymış. Biri diyor kıtasahammı, ötekisi diyor boğazlar, adalar. İkisi de deli gibi ettiniz kendinizi.
Benim bir ayağım İran, bir ayağım Yunanistan. Burada dur. Asıl ben arada kaldım. Onu gönderdiniz, bunu aldınız derken dertsiz başınıza dert aldınız üç günlük dünyada. Derdi. Mülke belki. Bu ülke bizim ülkemiz. Arada kalanların ülkesi. Kayıp Eşyabüros. Özge Özel. Sevgiler. Arada kaldım. Tam aralar.
Arada kaldım, burada arada Arada kaldım, ağlar kılınır
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.