Podcast

S1E25: İşini Yapmak I Konuk: Ozan Açıktan

Sepin Kafası

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

İş, güç ve ana dair. Bir önceki bölümün devamı olarak konuğumuz Ozan Açıktan.











Tüm bölümler ve daha fazlası için !

------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.600 kelime · ~18 dk okuma

Herkes benimle mi? Burası Sepin Kafası. Hepiniz hoş geldiniz. Ya şunu soracağım. Bu da biraz böyle baya klişe bir soru olabilir ama valla çıkıyor içimden.

Bir şekilde böyle işte yaralarımız var, onlar var, bunlar var, kendi meselelerimiz var. Ve bazen şunu görüyorum naçizane. Mesela işte kendi hayatında yüzleşmesi gereken şeylerle yüzleşemeyen insanlar çok büyük yüzleşme işleri çıkarıyorlar mesela sinemada. Toplumsal yüzleşmeler. Bir değil, iki değil, üç değil yani bütün filmler bunlarla alakalı oluyor farklı temalarda. Ama işte aynı konu etrafında. Ya biraz sanat şey mi acaba diye düşünüyorum bazen. Yani bizi sıkıştıran konuyu başka bir yoldan ifade etme şeklime. Ve o zaman şöyle bir şey geliyor içime. Ya bu tamamen zaten benim ne haddime yani bunu eleştirmek. Ama yani bunu yapanın bir şekilde kendi hayatında da oraya dönmesi lazımmış gibi geliyor ve böyle olmayan durumlar, haller ikiyüzlülük gibi geliyor bana. Sen genel olarak ne düşünüyorsun bu konu hakkında? Ben pek öyle düşünmüyorum. Bir kere ikiyüzlülüğün böyle bir şey olduğunu düşünüyorum.

Yani yaptığın şeyle kurduğun ilişkide senin nasıl bir kişisel emek verdiğin... ...o hizalanmayı yapıp yapmadığın kişisel ev ödevini... ...ne bileyim kişisel yüzleşme diyelim ya da kendi meselelerine bakma işini yapıp yapmamanla... ...anlattığın hikayede onu yapıp yapmaman arasında bir bağ olduğunu düşünmüyorum. Bu kimilerinin içgüdüsü olarak zaten yaptığı bir şey öncelikle.

Transkriptin tamamını oku

Diğeri de o işleri işte diyelim ki büyük filmler yapıyor adam ama işte ailesiyle arası kötü, kötü bir baba falan. Bunun bir hipotez olduğunu düşünüyorum. Yani tanımıyoruz o insanları. O insanların gerçeğini bilmiyoruz. Yaptıkları filmleri biliyoruz sadece. Bunlar üzerine düşünmemeyi seçmiş olabilirler. Yani örneğin Polanski'nin röportajlarının hepsini hemen hemen izledim galiba. Annesinin Auschwitz'de alınmasından tuttu. Sharon Tate hikayesine, oradan geldi 14 yaşındaki kız hikayesine kadar ki... ...bütün konularını analiz etmemeyi seçtiğini söylüyor.

Ama kendi hikayelerinde şeytanla, işte kötülükle, karanlık tarafla ilgili şeyler seçmiş hep. ''Bunun bir bağı var mı?'' diye soruyorlar. ''Bununla ben ilgilenmemeyi seçiyorum.'' diyor. Çok haklı çünkü bu retrospektif bir bakış. Yani geri dönüp benim senin onun işleri hakkında söyleyebileceğimiz, onun işlerinin kendi hayatıyla kurduğu paralellik üzerine söyleyebileceğimiz bir şey ama dışarıdaki insanın yapabileceği bir şey. Yapan insanın bu ödevi yapıp yapmaması kendi bileceği şey.

Önemli olan şu bence. İki yüzlülük üzerinden gideceksek yani işte samimiyet diye bir kavram var ya. Ben o gün orada elimden geleni yaptım mı? Bunu yaparken kendime dürüst müydüm? O izalanmayı bir şekilde buldum mu? Olduğum insan olarak. Yani olduğum insan işte babasıyla yüzleşmeyi seçmemiş insandı. Ben de oradaydım ama kendimi tamamen verdim mi?

Tamam verdim işte bitti. Bence tek izahlanma bu. Yani haysiyetle ilgili bir şey bu. Ben kendimi orada verdim mi? Anlatabileceğim, anlatmak istediğim şeyin içinde tam olarak var mıyım? O tam ne? Onu kimse bilemez. Çünkü dışarıdan gidip hani ya kardeşim sen kendi meselelerini daha çözmedin ama nasıl bunları anlatabiliyorsun demeye hakkı kimsenin yok.

O hikaye bana ulaştı mı, ulaşmadı mı? Ha, ulaşmıyor. Çünkü sen kendi meselelerini çözmemişsin. Okey. O bir yorum olabilir. Ama yine sondan geliyoruz. Yani izleyicinin ya da eleştirmenin yapabileceği bir şey bu. Yapan insan, işiyle uğraşan insan o yöntemi kendisi buluyor ve seçiyor. Ben onu deşmeyi seçenlerden olabilirim. Ya da hiç oraya bakmayan, bambaşka bir yerden onu bulan adamlardanım belki de.

Buradaki hikaye şuna bağlanacak. Sen o hikayeyi anlatmayı seçerken zaten kendinle ilgili bir bağı kuruyorsun. Yani neden durup dururken altı ayını, bir yılını, üç yılını bu hikaye verdiğini zaten aslında anlatıyorsun. O yüzden orada bir ikiyüzlülük asla yok. Tanınmamışlık, kendini tanımamazlık olabilir, evet. Ama sonuca yansımıyorsa ya da başka türlü yansıyorsa kimin umurunda yani. Pek oraya takılmıyorum ben.

Biraz bence daha rahat konuşuyorsun çünkü sen kendinle uğraşan bir adamsın. Yani ben bunun birazcık da şimdi linç yemeyim ama yani iyi edebilirim. Erkeklik meselesi olduğunu da düşünüyorum. Bu söylediğim çok erkeğe dair bir şey. Yani Türkiye erkekliğine dair bir şey olduğunu düşünüyorum. Aslında sen Türkiye erkekliğinden çok uzak bir profilsin benim gözümde. Nasıl bir yerden böyle olduğunu düşünüyorsun? Biraz da merak ettim çünkü. Yani Ozan'ın anlattığı daha böyle mesafeli bir yerden. Senin erkekliğe karşı bağladığın yerin arası.

Yani ben Türkiye'deki yaşamın, Türkiye'deki tahakkümün yani sonuçta hepimiz farkındayız ki Türkiye erkek egemen bir yer değil mi? Ve birçok konuda sadece sanatta değil birçok konuda da çok ciddi bir samimiyetsizlik diyebiliriz, ikiyüzlülük diyebiliriz. Yani bir olmamışlık, tam verememişlik hali var ya bunun da bazen böyle sanattaki izdüşümlerini görüyor gibi hissediyorum. Tamamen yanılıyor olabilirim. Yok bu dünyada böyle bir problem. Şey olarak yani Rami'yi izlediğimde çok mutlu olmuştum. Rami bir Mısırlı Amerikan ikinci kuşak olarak büyüyor ve işte kendi dinini sorgularken seks, bütün ilişkiler, kariyer, bok çuvalı gibi bir hayat yaşıyor.

Bunun bir Müslüman kadın gerçeğinde olduğunda o kadının bir Müslüman olup 31 bağımlısı olmasının imkanı yok. O kendi inanç koşulunda, seksle yaptığı ilişkide ya da kariyeriyle. Bunu anlatamazsın. Büyük ihtimalle tüm dünyada anlattığında böyle bir Orta Doğu ya da böyle bir seni kalibreleyen bir kültürle geldiğinde anlatman imkan dışı. Türkiye'de yaptığımız ya da böyle dünyaya vurabileceğimiz bir şey diye de düşünüyorum. Ama bunu bir kim gelirse ya da bir kadın ya da bir erkek ya da bir insan... ...bunu bir kuir bunu seçerse, o yine onun tercihi olacaktır gibi de hissediyorum. Evet ben bunu kendi kültürümden, kendi düşüncemden anlattım. Ama eğer bunu anlatmıyorsa, başka bir şeyler yapıyorsa... ...o da o insanın, sanatçının tercihi gibi hissettiriyor bana. O yüzden dediğini duyuyorum. Ama galiba erkekliğe tek bir reçeti olarak kesmek istemiyorum galiba. Yok muhakkak öyle. Yani ben birazcık vurguyu da yapabileyim diye oradan anlattım ama... Benim bu gerçek takıntımla da alakalı olabilir bu söylediklerim. Bir şeyi biliyorsun ve onu söylemeyen işlerden mi bahsediyoruz? Bu çünkü var, bu hepimizi kaşındıran bir şey yani. O öyle değil ya da yani izlediğin şeyi görüyorsun ve bu böyle değil diyorsun ama öyle gösteriliyor bir medya izleyin de. Bu gibi bir yerden mi? Yok daha çok şundan bahsediyorum şimdi her konu hem bireysel hem toplumsal değil mi? Herhangi bir konuyu sadece bireysel bir konu olarak ele almak sığ oluyor işte veya sadece toplumsal bir konu olarak ele almak sığ oluyor ve ben Türkiye'de bu ikisi arasındaki... Mesafenin bizim hastalığımız olduğunu düşünmeye başladım ve bunun da bir takım bazı izdüşümlerinin sanatta da, Türkiye'de yaratılan sanatta da olduğunu düşünüyorum. Edebiyatta da öyle, sinemada da öyle, açık arep erkekler var. Yani erkekler konuşuluyor. O yüzden biraz daha Türkiye erkekliğinin meselesi olabilir diye yaklaştım.

Tamamen yanılıyor olabilirim. Yok bence yanılmana imkan yok. Çünkü bu bir insanlık durumu. Yani kendine bakamıyorsun. Yani işte ne bileyim bir siyasetçisin ve kendini topluma adıyorsun ama aile hayatın kötü. Örneğin yani bu gayet bildiğimiz hikayeler bunlar. Yani var etrafımızda biliyoruz değil mi? Dolayısıyla bence gerçek bu söylediğin şey. Ama bu yapılan işin içine bir şey katmıyor benim için. Yani artı ya da eksi. Bununla pek ilgilenmiyorum. Biz çok girift her şeyi bildiğimiz için... ...izlenen işle, işte yapan insan arasındaki ilişkileri kurduğumuz için böyle düşünüyoruz bazen ama... ...benim pek umurumda olan bir konu değil bu yani. Öyle değerlendirmiyorum izlediğim işleri. Ama kendi yolculuğumda elbette yani ben sadece kendisiyle uğraşan biriyim. Hatta biraz daha toplumsal meselelere baksam daha iyi olur.

Herkes yani Batur Cahine'yi kendi seçebilir hepimiz için. Evet, ben onu hep çok küçük olmasından muzdaribim galiba. İğnenin mi? Evet, evet. İşte falan herkes tarihe bakıyor falan. Neler kaldı Sırpıncı? Evet, şeyi soracağım. Seni canlı hissettiren şeyler nedir? Ya ben hani anda olduğumda yani şimdi kendimi izlemiyorum... ...ya da bu durumu izlemiyorum dediğim her yerde çok iyi hissediyorum kendimi. Harika bir his.

Yani böyle işte ilk kısa filmimi çekerken buna benzer bir şey hissetmiştim. Zaten o yüzden devam ettim. Hani biz onu yapıyorduk. Ev sahiplerinin kiracılara bıraktıkları üzerine diye bir film yapmıştım. Richard Brown Tegan'ın romanından uyarlama. Bana bak.

Ne diyorsun? Üniversite 2'de Richard Brotigan'ın romanından kısa film ayarladım. Richard Brotigan'ın haberi yoktu. Yani orada o işi yaparken orada bir hal oldu. Ne zaman ona girdiğimizi ve ne zaman çıktığımızı unuttuğum bir oluş. Birliktelik. Bir evrilme, yuvarlanma, yaralanma, kalkma, düşme, koşma, gülme falan neyse yani. Ama bir oluşun içindeydim yani. O akış halinin bağımlısıyım. Sonra çocuklarım doğduktan sonra onun olduğunu, işte Femra diye bir kadınla tanıştıktan sonra...

olduğunu falan hissettiğim yerler oldu. Onun bağımlısıyım. O çok... Seçemiyorsun da onu. Ya tabii ki profesyonel artık seçiyorsun. Bir hikayeyi heyecanlandığında biliyorsun ki 2-3 aya içinde kaybolacaksın bunun ve ne olduğunu ondan sonra umursamayacaksın. Tabii ki artık biliyorum onu. Ya da işte Roman'la, Milas'la, oğullarımla vakit geçireceğim bir saatte artık hani bu anda olacağım dediğim hani okuldan aldığım araba kullanıyorumdan bahsetmiyorum da bu anda kalacağım dediğim anları tabii ki artık seçebiliyorum ama

Hani ilk şeyler onlardı, basketbol oynarken. Profesyonel basketbol oynadım ben uzun süre. O dönemde de içinde kaybolduğum anlar vardı. Sanırım o benim için. Bir roman okurken de oluyor tabii. Ama hani daha az. Çünkü o bir iç şey ya, iç diyalog. Yani orada okuduğun kelime seni bir yere yolluyor. Sen oradan başka yere gidiyorsun, sonradan başka bir şey hatırlıyorsun. Okuduğun sayfayı unutuyorsun, geri dönüyorsun falan. Yani meta bir an var orada. O yüzden çok anda kalamadığın bir şey aslında roman okumak.

Film izlemek. Onlarda pek aslında anda değilsin. Filmin içinde kayboluyorsun elbet ama o kaybolma seni bir yere götürdüğü için. Yani bir zaman yolculuğu mu yapıyorsun? Bir kıyas yolculuğu mu yapıyorsun? İşte neyse. Ama diğerleri yani bir şeyin yapma hali, icra, işte anda olma beni tamamen iyi hissettiren bir şey.

Yani pretty much 24 saatini tarif ettin. Devamlı canlı hissediyorsun sanki. İki çocuk olduğu için hayatımda evet yok. Tabii ki öyle değil. Çünkü o hani işte o dört tane zindan diyorlar ya işte ben şöyle biriyim yolculuğu. İşte bu şöyle olmuştu zaman yolculuğu. Bu doğru bu yanlış eleştiren yolculuk. Ondan sonra bir de işte kıyas. Buna göre şöyle şuna göre böyle. Onların içinde esas kayboluyorsun bence. Onları istemediğim, onların olmadığı anda mutluyum. O da az bir süre aslında. Şimdi şey soracağım, tamam. YouTube kanalıma hoş geldi sorusu. O zaman 24 saat, yani 24 saatte uyuyorsun belli bir kısmında da nasıl geçiyor günün? Yani film çekiyorsan farklı, belki bu aralar nasıl geçiyor?

Yani ben biraz rutin seven ama rutini sürekli değiştiren biriyim. Dolayısıyla günümün nasıl geçtiğini aslında mesela birkaç ay önce yeni yıl rezolüsyonlarında bir planlama yaptım. Hani bu sene bir rutin kuracağım diye bir rutinim var şimdi. Haftalık bir rutin bu. Yani ritmi hafta belirliyor, gün değil. Onun için de bir şeylere zaman ayırıyorum ve tekrar etmeye çalışıyorum rutini. Çünkü yaptığım iş rutinin çok dışında ya. Yani sabah kalkıp hep gittiğim yer aynı olmayabiliyor ya. Yani bir gün ormana gidiyorum, bir gün Söke'ye gidiyorum, bir gün Rize'ye gidiyorum falan. O yüzden de rutine dönmek istiyorum ki bir merkezim olsun. Onun gibi o yüzden haftalık bir rutinden bahsedersek hani onun içinde işte spor var, okuma zamanı, ayırma var. Mesela izlemeye hala yeterince adam gibi vakit ayıramıyorum. Adam gibiden kastım. Perşembe günleri şu saatte şunu izlerim diyemiyorum yani. İmkansız. Onu demediğin zaman ama Şeval aslında bir bakıyorsun bir hafta hiçbir şey izlememişsin. Evet evet.

Ve geri dönüp ya ben bunu sevdiğim için aslında bu işlerin içindeyim dediğim böyle bir suçluluk hissi var yani. O bir eksik. Onun dışında hani haftalık rutinimi anlatayım mı emin değilim. Çok değerli bir şey değil. O yüzden zaten şey yani gencillik de olmasın. Bir rutin kurmak ve onu tutmak üstüne çabalıyorum. Hayatımın diğer kısmında çok rutinden uzak olduğum için.

Peki böyle bir sanatçı olarak işte kendinle date gibi bir şeyin var mı? İki çocuk dedin. Bu aslında böyle merak ettiğim bir şey. Rutinin arasında hani kendinle date'e çıkıp hani ya Ozan bugün bir eğlenelim be falan gibi bir şey oluyor mu? Evet. Yani kişisel zaman diyebilirim ona. Evet. Kendimle date güzelmiş. Kişisel zamanım evet. Mümkün olduğunca rutinin bir parçası aslında. Ya süper. Yani giriş çıkışlarında rutinlerin. Çok iyi. Biraz ritüele benzeyen bir şey aslında.

Sepin'le sabahın konuşuyorduk. Bir süredir böyle 26 yaşının böyle şavusunu aslında şu anda artık bitti. Fikrim bitti. Bitti yani. Çünkü böyle artık tencereyi sıyırdım. Bütün üniversite, lise falan ayarlarını sıyırdıktan sonra böyle kendimi dürtüyorum. Ne yapmak istiyorsun falan hiçbir şey gelmiyor şu anda aklıma. Galiba biraz o date'lere çıkara çıkara galiba. O yüzden de biraz sorduğum bir şey. Ya bence bir geçiş zamanına kimse önem vermiyor. Yani programı, her şeyi şey yapıyoruz. Şurada yapılacak, bu saatte başlayacak, bu saatte bitecek. Aslında o saatte başlayıp bitmiyor. Onun bir geçişi var. Senin yetişkin programındaki oryantasyonuna referans vereceğim yani. Bir oryantasyon şansı kendimize vermiyoruz. Girdik, başladık, bitti falan diyoruz. Aslında vücut, halimiz, uyaranlar, tempo, neyse aslında o hizalanmayı bizden istiyor. Bir bekle, bir dakika dur. Şimdi işte bu podcast kaydını yapacağızın önünde. O sokaktan gelmenin, az önce işte park yeri buldum bulamadımın üstünden gitmesi gibi daha geniş bir zaman. Üniversitenin bitirilmesi, bir romanın bitmesi falan. Bunların o, hani ben çok fazla İngilizce kelime kullandım. Özür dilerim ama başka türlü düşünemiyorum. Çünkü senaryo yazarlığında benim senaryo doktorum Amerikalı. O yüzden İngilizce çok var hayatımda. Orada bir buffer zone aslında, bir tampon bölge var. Onları kendimize aslında ritüel haline getirmemiz gerektiğini düşünüyorum. O clean up işi, temizlik zamanı, buffer'ı biraz öyle anlıyorum. Evet, aynen. Yani bir dur ya, bir bekle bakalım, bir geçsin şu şey, az önce yaşananların etkisi ya da üstüne düşündü falan.

Onlar bence daha değerli hale geliyor yavaş yavaş. Öbür türlü çünkü yapma etme zamanları herkesin planı belli. Pazartesi gideceksin şunu yapacaksın. Salı bilmem nereye başvuracaksın. Esas o da. Sana ne oldu? Onları yaparken, yaptıktan sonra yapamazken sana ne oldu?

Oraya zaman ayırmıyoruz. O esas zaman. Seni yapan, bir sonraki tutkunu belirleyen esas zaman o. Bence ritüel esas öyle olur. Kesinlikle bu doğru. Oriyanti olmak tekrardan hayatla bağlanmak bir şeyi kaçırıyor hissiyatında. Çünkü kafan gömülü hiçbir şeyle ebele ebele falan diye geçip gidiyor yani. Bir de sürekli kaçırıyoruz zaten yani. Hiçbir şeye yetişme imkanımız yok. Oraya girdik mi bittik yani. Evet. Bu gündelik hayatta geçişleri kaçırınca hayatın büyük geçişlerini de çok büyük kaçırıyoruz. Mesela eskiden ergenliğe geçiş diye bir konu varken şu an lafı bile geçmiyor. Ergenlikte doğuluyor falan gibi bir şey olabilir. Aynı şey doğum için var, ölüm için var. Bunlar da böyle çok hızlı geçiliyor ve bence çok ciddi yara bırakıyor insandan. Ama işte gündelik hayatta bile yapmadığımız bir şey. O yüzden o pratiğimiz de yok.

Evet, yani illa yaradı olmasına gerek yok. Hani dönüştürücü bir gücü var. Yani başarının, başarısızlığın, yatsın, kutlamanın. Ona bir vakit vermek gerekiyor. Oysa bizim için o event, o olay bittiğinde bitti sayıyoruz. Esas ondan sonra başlıyor. Sinemayla ilgili bir şey söyleyebilirim. Burada çok beni böyle paylaşmaktan mutlu olduğum bir şey. Duygunun, oyuncunun içi olmadığını söyleyen bir ekole inanıyorum ben. O da ne demek? Biz bir iş yaparken aslında duyguyla yapmıyoruz. Bir iradeyle yapıyoruz.

Duygu izleyici de çıkıyor ortaya. Yani oyuncu oynuyor sahneyi. Hangi duyguyla oynadığının aslında hiçbir önemi yok. Çünkü biz onu seyircide uyandırmak için yapıyoruz değil mi? Dolayısıyla sen yapman gerekeni yapıyorsun. Oyuncu olarak yönetmen de yönetmesi gerekeni yönetiyor. Yazar da orada bir duygu parametresi kuruyor. Onu da isteklerden kuruyor yani.

Ve duygu, biz oynadıktan sonra sahneyi oluşan şeyin adı. Anda olmuyor yani. Bunu anladığında çok şey değişiyor. Bizim oyunculuk ekolünde çalıştığım insanlarla. Yani aslında sen buraya, Sepin'e bir şey anlatmak için geliyorsun.

Bir duygu varsa da o onunla birlikte geliyor. Sen sadece anlatmaya çalış kendini. Sonra şevvalde bir duygu bu sahneden çıkacak. Yani duygu aslında anda olan değil. Sonrasında bir çabanın, bir denemenin, bir iradenin, bir hamlenin sonrasında karşımıza çıkan şeyin adı. İşte engel olabilir, atlama olabilir, engelli neyse. Bu çok enteresan. Biz duyguyu içinde olduğumuz şeyi zannediyoruz ama bence sonradan geliyor.

Peki bu ekolle veya buradan senin yönetmenliğin nasıl fark ediyor? Yani ne yapacakken mesela yapmıyorsun veya ne diyecekken demiyorsun veya ne demeyecekken diyorsun? Şöyle işte Sepin bir sahnede oynayacak şimdi. Bu sahnenin duygusu şu diye bir cümle asla kurmuyorum. Çünkü o seyircinin işi. Ya da sen burada şöyle hissediyorsun diye bir şey kurmuyorum. Çünkü sen böyle bir şey hissetmiyorsun.

Sen sepinsin, buraya geldin. Önünde ezberlediğin laflar var. Karşında oynayacağın şevval var. Onu oynayacaksınız işte. Senin onu nasıl yaptığın, hangi duygulu yaptığın benim umurumda değil. Seyircinin ne hissedeceği benim umurumda. O yüzden senin görevin duygulanmak değil benim açımdan.

Senin görevin iradene, samimiyetle, dikkatini ve niyetini koymak. Ben bununla ilgileniyorum. Bunun temposunu, tonunu, zartını, zurtunu ayarlarız. Onu konuşuruz. Ama ben asla senin bir duyguyla bir sahnede olmanı istemiyorum. Sen yapabilirsin bunu. Senin yönteminde bu olabilir. Ama bu benim işim değil. Duygu üstünden konuşulmaz gibi geliyor bana. Çünkü şey demek gibi. Gülsene şimdi.

Gül demek gibi bir şey. Kimse gül deyince gülemez. Oyuncular da gül deyince gülmeyi becerirler. O da yılların içinde öğrendikleri bir numara. Çok inandırıcı güldüklerini sanırlar ama asla özgün gülmezler aslında. O ana ait bir gülme değildir.

Bunun gibi bir şey. Kimseden bunu istemiyorum yani. Neye etki ediyor dediğin o. Anladım. Çok net aslında. Çok netlik var yani bu anlattığında. Yani umarım. Ne istediğimi biliyorum en azından. Ona bir netlik diyebiliriz. Ama o netlikten çıkan şey asla kontrol edemediğimiz bir şey. Çünkü o sepinin o anki gerçeği oluyor. Yani ister heyecanını işin içine katarsın... ...ister görev duygunu katarsın... ...ister karşındaki insanı etkileme arzunu katarsın. Ben ona bilmediğim için o bilinmeze birlikte gidiyoruz. Ve o çok heyecan verici bence.

Birazdan olacak şeyi bilmiyoruz yani. Yazılı da. Sen de ben de o anın içinde kaybolacağız birazdan. Beni bu çok heyecanlandırıyor. Şimdi seçimler geliyor, seçimlerle yatıyor, seçimlerle kalkıyoruz. Bu aslında çok absürt bir şey. Çünkü bütün her şeyi etkilemiş vaziyette.

Yani Türkiye her zaman her şeyi etkiliyor. İşte geçenlerde gene hangi kayıttaydı hatırlamıyorum da bu Steven Jenkins'in işte gelecekti bir ara buraya. Tamamen seçime göre bir program etrafında konuşuyorduk ve böyle bir yerde şey dedim Steven'a ne kadar saçma bir şey ya bu yani senin Türkiye'ye gelişini Kanada'dan Türkiye'ye gelişini daha o zaman 14 Mayıs tarihi belli değildi. işte seçim yapılacak mı, ertelenecek mi? Tamamen onun etrafında program yapmaya çalışıyoruz ve yani o kadar alışmışız ki bize normal geliyor ama aslında hiç normal bir şey değil. Yani bu basit bir örneği ama Türkiye'ye yaptığımız her şeyi etkiliyor. Gene böyle belki çok klişe bir soru olacak ama istediğin yerden cevapla. Yani Türkiye'de yaptığını Türkiye'de yapıyor olmak nasıl geliyor sana?

Şimdi hani geleceğin zaten bir öngörülemezliği var hayatın gerçeği olarak. Biz de bu. Artık yani dibini gördük ya. Yani hiçbir şeyin hayalini kurdurmayan bir ülke oldu burası. En acısı bu yani. Geleceğe dair... bir umudu geçtim bir planlama yaparken bile. Konu seçim değil. Konu her an siyasetle sokağın, kendi gündelik hayatımızın siyasetle kurduğu ilişkinin bu kadar kısa ve mesafesiz olması. Yani kocaman bir aile burası ve o akşam yemeğe baba gelecek mi gelmeyecek miye göre hani bir şey konuşuluyor. Baba şöyle dedi, dedi demedi. Yani bu baba burada Recep Tayyip Erdoğan'dan bahsetmiyorum. Siyasetin kendisi. Bu ailenin babası.

Ve yani o otoriter hani toksik baba yani hani böyle eski algıdan bahsediyorum. Yemeğe gelecek mi? O yemeğini böyle sever mi? İşte bakalım o ne diyecek? Bir karar veriyorsun. Bakalım ona bir soralım. İşte bilmem ne istiyorsun. Bakalım o ne diyecek? Orada bir öyle bir figür var. Her şeyi o belirliyor yani. ...odamıza geçip kendi başımıza bir şey yapamıyoruz yani. Ya da arkadaşlarımıza bir program evin dışında yapamıyoruz falan. Böyle baskıcı bir babanın evdeki ruh hali her şeyimizi belirliyor yani. Korkunç bir şey. Bu negatif kısmı burada yapıyor olmanın. Pozitif kısmı da bence burada... Garip bir şey ama burada olmanın aynı bu doğrudanlığı gibi... ...yaptığımız hikayelerin gerçeğe dönüşme kısmında yani... ...gerçekleştirilebilirlik kısmında da çok inanılmaz bir döneme denk geldik yani.

Hani üniversitede iki film yapılıyordu. Yılda, yılda Türkiye'de iki film yapılıyordu. Ben geçen sene iki film yaptım. Şimdi bu da her yerde olmuyor işte. Başka coğrafyalarda da bu yok. Yani Almanya'da büyüseydim siyasetten biraz daha uzak ve geleceğim daha planlı. Hayallerimle o siyaset bu kadar yan yana olmayacaktı belki ama hayallerime ulaşma anlamında da bu kadar...

...fırsatların içinde, bir evrilmenin içinde belki olmayacaktım çünkü orada başka bir tempo var. Şimdi biz öyle olmadı yani benim üniversiteden buraya kadar geldiğim yolculukta... ...çok hareketli, çok fırsatlarla bürünmüş, örülmüş bir yoldan geldim ben buraya yani. Tabii ki yeteneğim ve kim olduğum bu fırsatları değerlendirmeme sebep verdi ama... ...yani sadece rakamlara baktığımızda bile benim yaptıklarımı boş verin. Türkiye'nin katettiği mesafeye bakın. Bu mesafe de yani az değil.

Çok sağ ol bu arada güzel sohbet için. Teşekkür edeceğim ayrıca ama son dediğin biraz bence bizim neslimize dair bir şey. Yani inşallah benim inşallahlarla falan konuşmaya başlayınca bazen bende dalga geçiyorlar. Yani işte Şevval gibi daha genç arkadaşlar için de aynı fırsatlar hep olsun. Yani biz bence dediğin gibi ben kendim için de aynı şeyi çok hissediyorum. Bir böyle fırsatlar denizinden de yürüdük, yüzdük neyse. Ve ne yaptığımız, şu an neler yapabildiğimiz çok bize sunulmuş yani Türkiye'nin bakir bir halden işte bugüne gelişindeki fırsatlar denizi bize yardımcı oldu gibi geliyor. Yani ben kendi adıma konuşayım, senin adına konuşmayayım. Anlatabiliyor muyum neleri? Çok haklısın. Bu aslında bence sadece dönemsel ve fiziki bir şey bahsettiğimiz şey. Yani Orta Doğu'da bu dönemde bazı şeyler denk geldi bizim kuşağımıza. Konu tamamen bu yani. İnternetin bulunuşu ile başlayıp, bir sürü örneğini verebileceğim bir sürü şeyin ortasına biz denk geldik. Daha kurulu, daha statik ülkelerde bunlar daha yavaş hayata etki etti. Sağlıklı olan da o tabii ki. Az önce bahsettiğimiz tampon bölgeler sebebiyle de sağlıklı olan o. Hukuki sebeplerle de sağlıklı olan o tabii ki. Ama biz o rüzgarın içinde kendi yolunu bulabilme fırsatı edinmiş insanlar olduk bir kuşak olarak.

Bunu söyleyebilirim yani coğrafi anlamda bir şey bu. Yoksa Türkiye'yle olmakla ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Bir macera. Ozan'cığım çok çok teşekkür ederim sana. O kadar keyif aldım ki. Senle böyle en son size yemeğe geldiğimde de böyle Pemran bir ara uyutmaya gitmişti galiba binası. Böyle bir kısa bir tek başınalımız olmuştu. Ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum ama ya ne güzel sohbet ettik olmuştu. İyi gelmiştim. Bana böyle anlatabiliyor muyum? Yine aynı hisle gerçekten kalkacağım. Çok çok teşekkür ediyorum. Ben de çok teşekkür ederim. Kırmadığın için geldiğin için de. Estağfurullah. Bayıla bayıla. Yeni filmlerin de vakti geldiğinde diyelim. Zaten devamlı üretiyorsun. Yine izlemeyi istiyoruz. Çok çok sağ ol her şey için. Ben teşekkür ederim. Çok sağ ol. Çok memnun oldum Ozan. Ben de Şeval.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)