
3.869 kelime · ~19 dk okuma
Herkes benimle mi? Burası Sepin Kafası. Hepiniz hoş geldiniz. Merhaba herkese. Bugün Sepin Kafası'nın hikaye serisinde Ozan Açıktan'ı ağırlıyorum. Çok mutlu bir şekilde. Hoş geldin Ozan. Hoş bulduk. Ben gene tabii ki biraz heyecanlıyım. Alışıksınız buna. O yüzden de rahat rahat yani içimden ne geliyorsa rahat rahat demeyeyim ama heyecanlı ve rahat bir şekilde söyleyeceğim. Ben Ozan'ı çok seviyorum.
Oradan başlamak istiyorum. Ozan daha önceden tanıdığım biri ve gerçekten nasıl söyleyeyim? Tevazu demeyeceğim yani tam tevazu değil büyük ihtimalle onun karşılığı ama durduğu hali çok seviyorum. Çok teşekkür ederim. O yüzden özellikle bunu da açmak istedim. Ozan'la tanışıklığım, onu da anmış olalım. Pemra üzerinden. Eşi Pemra üzerinden. Pemra'ya da sevgiler. Pemra inşallah dinlersin. Daha sonra Ozan benim eğitimime gelmiştin seneler önce. Sonra, onun ne alakaydı hatırlamıyorum. Sen, ben ve Mert Fırat yaz üzerine, hatta mavi filmi üzerinde, o da senin en sevdiğin filmmiş değil mi? Filmlerden biri, evet. O film odaklı bir sohbet yapmıştık. Onu niye yaptığımızı hatırlamıyorum ben bu arada. Ben, sen davet ettiğin her şeye geldiğim gibi ona da katıldım. Bir de Blue üstüne konuşmak çok zevkliydi. Dastas'ın falan bir organizasyonu, bir de kalma, pandemide bir şeydi o. Evet, evet. Pandemi zamanı yaz çok öne çıkmıştı değil mi? O yüzden öyle bir şeydi. Aynen. Filmi de sen önermiştin. Çok da güzel olmuştu. Bayağı tatlıydı yani. Ondan sonra da işte bir şekilde zaten görüşüyoruz çoluk çocuk neyse. Ozan Açıktan'ı çoğunuz tanıyorsunuzdur diye düşünüyorum. Ama işte Yılbaşı Gecesi, Karl, Silsile, Annemin Yarası ve çok daha fazla sayıda filmin yönetmeni uzun metraj filmler çektiği gibi öyle mi deniyor? Tamam reklam da çekiyor.
Ama şey, sana genelde de böyle yapıyorum. Yani sen nasıl anlatmak istersin kendini? Evet, ben kendimi nasıl anlatmak isterim? Güzel bir soruyla başladık. Sepinciğim. Ben kendimi böyle Ankara'dan orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak... ...Türkiye'de hiç sinema yapılmazken, hikaye anlatılması görsel, işitsel alanda zor iken... ...böyle hani süte düşmüş fare, çok çabalayınca tereyağı yapıp çıkmış...
...diye bir hikaye vardır ya. Onun gibi Ankara'da aşırı çabayla oluşan bir kariyerin... ...hikaye anlatmaya dönüşmesi olarak anlatabilirim yolculuğumu. Artık nasıl bir tedaviye ihtiyacım varsa anlatacağım şeyleri anlatma derdiyle ilgili. Ankara'da hiç müsait olmayan bir ortamdan çıkıp Polonyolar'da okuyup işte İstanbul'da da şimdi Sepin kafasına konuk olacak bir yolculuğa getirdim kendimi. Böyle anlatabilirim. Yani aşırı çabadan ve o çabanın sonucundan kat edilmiş bir yolun sonundayım şu anda. Devamına gelecek tabii yani bitirdim anlamında değil ama hani geldiğim yer o.
Yine çok tabi ki tevazu var yani bütün bu cümlelerin arasında ve sözcüklerinden akıyor tevazu. Bir sorum var pusuda bekliyorum tabi ki. Tamam lütfen. Ozan'a ilk önce bir podcast konuğuna sorulmaması hatta söylenmemesi gereken bir şekilde karşıladım. Sesin mi kısık? Yani benim için bu sesi bir daha unutmayacağım. Duyuyorum ve unutmayacağım. Kaç yaşında çabalamaya başladın? Böyle bir şey var mı? Kendin bildin bilelidir mi? Yok, şöyle hikaye kısmı yani hep bir şekilde içindeydik. Böyle annemler arkadaşlarına oturmaya işte yılbaşı gecesi buluşması yaptıklarında... ...içeride oyun hazırlayıp gelip onlara şovlar falan yapıyorduk. Yani öyle şeylerimiz vardı. Arkadaşlarım, konservatuarda okuyan yakın bir arkadaşım vardı balerin.
O defne ifade sanatlarının içindeydi. Belki biraz ondan biz o tiyatral performansları falan yapıyorduk ama hani hikaye anlatmak bir şeyi, hikayeleştirmek falan hep vardı hayatımda ama onu bir kariyer, bir gelecek planı yapma yoktu. Üniversitede Jim Jarmusch'un Stranger Than Paradise'ını seyrettim. Onu seyrettikten sonra benim yapmak isteyeceğim şey böyle bir şey, böyle bir şey olabilir deme orada başladı. Yani sinemayla ilgili bir hayal ve ona dair bir gelecek umudu
İlk orada başladı. Bir ilhamla aslında yani. Evet. Süper. Aslında biraz cevapladın şimdi soracağım soruyu ama gene de soracağım. Sence insan neden anlatmak ister? Yani ben bu konuyu hep tersten gidiyorum. Niye hikayeyi dinliyoruz, okuyoruz, izliyoruz falan. Ya benim oğlumun ismi, büyük oğlumun ismi roman biliyorsun. Yani insanlık halini birbirimize anlattıkça yani yaşadığımız duyguları, içinde olduğumuz... Aşamadığımız, açtığımız şeyleri anlattıkça yalnızlıktan bence kurtuluyoruz ve sürekli olarak umutla ilgili bir şeyi yeniden üretiyoruz. Bence o yüzden hikaye dinliyoruz. İzlememiz falan bundan. Hepimizin biraz umuda ihtiyacı var ve hepimizin birbirimize aslında yalnız değilsin demeye ihtiyacı var. Bence başka hayattan geçileceğimiz bu yolculuğun başka bir panzehri yok yani. Çünkü çok kırılgan bir şey yaşıyoruz. Sonrasızlık, şans ve ihtiyaçtan ibaret bir evren var.
Çevremizde bunun içinde de çok nasıl diyeyim birbirimize ihtiyacımız olduğu için her zamanda bunu söyleme fırsatımız olmuyor. Ya da bunu söylemeyi beceremiyor herkes. Ama hikayeler bize yalnız olmadığımızı ve bir anlamda her şeyin yoluna gireceğini söylüyor. O yüzden de biz... Hikaye anlattanları seviyoruz, onların peşinden gidiyoruz. Kimileri de benim gibi o hikaye anlatıcılarında kendilerini bulup... ..."Abi ben de bunu yapmak istiyorum." diyor ve yapabilecek şansı elde ediyor, yapabilecek yeteneği var. Tevazu dedin diye yeteneğinin de altını çizmek istiyorum. Evet, lütfen. Herkes hikaye anlatamaz yani. Herkes de anlatmalı diye bir şey yok. Dolayısıyla sanki bundan oluyormuş gibi geliyor bana. O hikaye dinleme işinde çok güzel söyledin sen. Bir de şöyle bir şey var. Eğitimlerde hep bunu anlatırım. Belki hatırlarsın. Mesela senin mavi filmi. Orada kadının yasından bahsediliyor. Ve aslında birçok insan başka şekillerde, başka formlarda yas hissediyor. Ama kendi yasınla veya yas yerine başka sözcükler koyabiliriz. Hüznünle, kederinle, üzüntünle, öfkenle.
Yoğun ve fazla gelen bir takım duygular var hep hayatımızda. Onlarla ilişki kurmak, yani kendininkilere bakmak, kendininkileri görmek, kendininkilerle ilişki kurmak, hatta kendininkileri hissetmek çoğu zaman çok zorlayıcı oluyor. Yani kapasitemiz ona yetmiyor. Niçin olduğuna şimdi girmeyeyim. Ama Mavi'de işte Juliet Binoche'un yaşadığını görmek, onu izliyor olmak bir mesafeden oradaki karakterin yası üzerinden kendi yasınla ilişkilenmene bence aracılık ediyor. Yani biraz dokunuyorsun kendi yasına ama seni incitmeyecek, hayatını zora sokmayacak, seni yerlere atmayacak kadar yani biraz kendi kontrolünde dokunuyorsun gibi hissediyorum. O yüzden de farkında olmadan aslında bize çok şey oluyor hikaye dinlerken.
Evet, bu arada yani senin izlediğin şeyle kurduğun ilişkide bir duygusal geçmiş olması da şart değil. Zaten sinemanın bence özellikle hepimize ulaşmasındaki sebep bu. Yani koltuktan kalkmadan asla yaşamayacağın bir şeyde yaşıyorsun. O hissin de peşindesin aslında. Sende o var ama...
...onu yaşayacağın fırsat olmamış. Yani hiçbir zaman bir uçaktan aşağı atlamamışsın. İşte paraşütle, paraşütsüz neyse. Bir Tom Cruise filmini izleme sebebinin altında o adrenalinle kurduğun bir ilişki var mutlaka. Ama koltukta oturup bunu izliyorsun, o sana geliyor. İlla bir yerde onu yaşamış olmana gerek yok ama sende o potansiyel bir yerde var. Ona konuşuyor hikaye her zaman. Sinemanın şeytan icadı olduğunun da böylelikle altı çizildi, evet.
İçimize giriyor diyorsun. Yapıyor bu işi yani. Orhan Pamuk'un çok güzel bir lafı var. Sinema diyor. Ulaşamayacağımız hayallerle bizim beynimizi bulandırır. Aynı mastürbasyon gibi tutuyor. Aynen. Falan dedi. Sadece ele verdim, tamam falan.
Peki ama mesela romanda da öyle aslında. Şimdi Orhan Pamuk'ta roman yazıyor. Romanda da aynı şey var. O yüzden niye şimdi falan? Niye sinema? Çünkü simgesel olarak kullandığı şeyler senin hafızan ve dimağın. Öbüründe ben bu kız oynuyor diyorum. Senin karakterin bu diyorum. Çok ete kemiğe bürünmüş bir şeyden bahsediyoruz yani.
O nedenle de rüyaya daha yakın görselleşmesi açısından. Öyle olunca da beynini bulandırma kapasitesi fazla. Romanı sen yönetiyorsun. Senin karakterin kapıdan giriyor. Senin ışıklandırman var. Hepimizde daha farklı, bambaşka. Senin karanlığın var. O başka, biraz daha farklı bir şey. İşte burada şunu sormak istiyorum sana. Şimdi sen tabii senaryoda çok yazıyorsun. Senaryoda yazdığın bir şey var değil mi? Yazılı bir metin var. Daha hani romanla belki yan yana koyabiliriz. Daha sonra da o senaryodan bir film yaratıyorsun. Yani başta içine düşen bir hikaye var. O hikayeyi kendi hayalinden, limandan kağıda geçiriyorsun. Neyse işte bilgisayara geçiriyorsun. Sonra bir ekiple aktörler üzerinden, ışık üzerinden, bütün sinemanın enstrümanları üzerinden başka bir şeyi dönüştürüyorsun. Sence hangisi daha gerçek? Gerçekten kastım da şu, ekip girince, başka insanlar girince dimağınla yapıtın arasına zenginleşme de illa oluyordur. Çünkü her insan, aktör olsun veya olmasın, yani önde ve arkada
olmasından bağımsız konuşuyorum. Kendiliğini katıyor ve kendilik çok zenginleştirici bir şey. Bir yandan da belki senin hikayenden seyreltiyor da olabilir. Gerçekten kastım bu. Yani sen bu konuda neler söylersin? Ben şöyle...
Bir kere bence yapısal bir fark olduğu için bu kıyası pek kabul etmiyorum ben. Sebebi de şu, senaryo bitmemiş bir şeyin bitmek üzere niyetlenmesi. Dolayısıyla yazıldığı an zaten geleceğe dair, öbür bileşenler yan yana geldiğinde tamamlanacak bir şeyin haritası. Roman öyle değil. Roman sana ulaştığı an izleyicisine, okuyucusuna tamamlanan, biten bir şey. Senaryo ise bitmek üzere bir niyet sadece. Yani yönetmenin dahiliyeti, ışıkçının, oyuncunun, editörün dahiliyetinden sonra tamamlanacak olan esere senaryo diyoruz zaten. Yazdığında bitmiyor. Dolayısıyla hani ben senaryodaki hikayeye bileşenler girince şöyle oluyor gibi değil de... ...senaryo zaten bileşenler girsin diye yapıldığı için yaratıcının baştan o mücadeleyi ya da alanı seçmesiyle ilgili. Yani ben bunu romanda daha iyi anlatırdım diyorsam roman yazacaksın. Evet belki çok iyi anladım yani cevabı ve soruyu yanlış sordum. Sorduğumu da anlıyorum. Estağfurullah. Evet aynen. Şu an belki konunun cahilin olduğum için senaryonun dediğin şekilde tanımlanması evet sorumda geri adım attırdı bana. Tabii o zaman işte roman ve sinema kıyası oluyor da aslında çok alakalı bir şey değil belki. Aynen öyle. Yani şunu söyleyeyim. Hani ifade anlamında, kolaboratif, kalabalık bir işbirliğiyle ifadeyi izleyiciye ulaştırmak, seyirciye ulaştırmak mı? Yoksa daha direkt bir ilişki kurmak mı? Seçimlerinden hangisini seçebilirsin? Bunu sorabilirsin. Benim neyi seçtiğim çok Aşikar. önemli. Yani ben kendi yaratıcılık stratejimi her zaman tepkisel buluyorum. Yani ben önümde bir beyaz kağıtla sıfırdan hiçbir zaman başlamıyorum. Başlayamıyorum yani. Hayatım öyle ilerlemiyor. Benim bir şeye tepki vermem lazım. Belki de işte Jim Jarmusch'u izleyip yönetmen olayım, sinemanın bir yerinde olayım demek de benim için hani yine bir responsif bir durumdan, bir tepkisel şeyden başladı. Ya benim bir hikayem var, bunu anlatmam lazım da başlamadı. Dolayısıyla ben her zaman o diyalektiğe inanıyorum. Hikaye yazarken de mutlaka 8-10 arkadaşıma e-mailler atıp ne diyorsun falan diyorum. Tek başıma yazdığım bir senaryo yok. Hala mutlaka birileriyle yazıyorum. Dolayısıyla zaten benim yolum şimdilik mümkün olduğunca kalabalık bir mutfaktan geçiyor. Ben seninle tanışmadan önce Sepin'e hep şeyi sormuştum, bir nevi galiba gayri ihtiyar senin hep iyi bir dinleyici olduğunu hayal ettim. Çünkü böyle hep kollaboratif işlerde ya birinin hikayesiyle, senaryosuyla rahat hareket edip, onu icralayıp finallendirmek bence bir otor sinemanın yapamadığından daha zor olduğunu da düşünüyorum. Hem bir karşı tarafı dinliyorsun, ona ilhamlanıyorsun ve sonra onu bir çıktıya dönüştürüyorsun.
O yüzden hep Sepin'e de şeyi sordum. Acaba nasıl çalışıyorlar? Biri sana geldiğinde, dinlediğinde onu anlaman, onu sahiplenmen. Galiba belki ilham buradan da, yani senin benzinin de bu olabilir tabii ama nasıl oluyor diye de merak ediyorum aslında. Evet. Aslında otörlükte şöyle bir şey var. Yani otoriteyle direkt ilgili yani konu. Ve oradaki meselede aslında ben her zaman dinlemeyi öne çıkartmak istiyorum elbette. Ama yönetmen ben olduğum için de en çok benim sesim çıkıyor. Şimdi o yüzden hani o dinlemeyi önden çok iyi yapmış olmam lazım. Sonra da bir noktada o dinlemeyle vedalaşıyorum. Artık kimseyi dinlemeye değilim. bir yer olmak zorunda. Hem o gün içinde onu tamamlamak zorunda olmak gibi yapısal bir problemden, hem de artık hikayenin anlatıcısı ve sahibi ben olduğum için. Dinleme bir noktada bitiyor, yaratıcı bölümde. Sonra sette tekrar dinlemeye başlıyorum. Çalıştığım insanları, oyuncuları, birlikte iş yaptığım insanları dinlemeye başlıyorum ama yazarlık kısmındaki iş bitmiş oluyor. Yani yazarımı bir noktadan sonra artık dinlemez olabiliyorum. Geçen Yaz diye bir film yaptım. Ben mesela Sami ile yazdık onu.
Ama tamamen dümende olduğum, otorite anlamında daha kendime yakın bir film o. Bir noktada Sami ile vedalaşıp, hani tamam şimdi senaryo bende, ben bundan sonrasını devralıyorum dediğim bir aşama oldu ve çok korkunç bir süreçti. Yani kararları tek başına verme şeyi. İyi lan. Bunu ben istedim.
Ama ilk kez bu kadar yalnızdım. Silsile'de yanımda Faruk vardı, yazarlıkta Cem Akaş vardı. Arkama döndüğümde monitörde ne diyorsun, oldu mu sence dediğim bir sürü arkadaşım vardı. Geçen yazda herkes sadece işini yaptı. Yardımcı yönetmenim Burçin, görüntü yönetmenim Kiko, Maçek. Herkes sadece işini yapıyordu. Sami'yi de sete sokmadım. Şartlı bir sebepten gelme sete demedim, öyle de denebiliyor.
Demedim ama bir şekilde sürecin içinde biraz uzak kaldı. Pandemiydi, şuydu buydu. Ve yalnızdım yani. Ve o yalnızlık hem iyi geldi bana hem de çok korkutucuydu yani. Tarifsiz bir şeydi. Şimdi dönüp bu oldu diyecek kimsem yok, ben diyorum dediğim bir an vardı. O karınca sürüsünde yönetmenin şeyi, herkesin bir kedi gibi ona baktığı... ...ve onun ya tamam ya devam deyişiyle bir evcilik yürütüldüğü için... ...bence tarifsiz, benim deneyimlemediğim. Hep şeyi hatırlamak gerekiyor. Ben kendimi onu hatırlatmaya çalışıyorum. Ben bunun ilk izleyicisiyim şu an olan şeyin. Yani yaratıcısıyım ama aynı zamanda ilk izleyicisiyim. O ilk izleyiciye gitmeye çalışıyorum. Tabii ki unutuyorum yolda. Ya işte ben Şevval'e şuradan gir demiştim. Girmedi, seni tutmaya başlıyor. Hikayeye bakan adamla, hikayeyi yaratan adam sürekli araya da gidiyor.
gidip geliyorlar o anda yani ve mümkün olduğunca ben öyle demiştim deyi unutarak içinde izleyici olmayı bir an önce izleyici olmaya çalışıyorsun ve hatta mümkünse hani en ideal hali o hani Pemra'ya izlettiğim ilk ana gitmek en değer verdiğim insanın Görüşünü, çünkü bilmiyorum romanda ya da yazılım eserde o var mı. Filmi yapıyorsun, kendin izliyorsun montajcınla işte editörünle ve bir değerlendirmeler yapıyorsun ve tamam artık hazırız diyorsun ve Seppi'ni çağırıyorsun. Seppi'nin izlediği ilk an play'e bastığın bir an var. Orada filmle bir mesafe alıyorsun. O mesafeyi filmi yaparken, üretirken kazanmış olmayı çok istiyorum hep. Çünkü orada onun gözünden, işte değer verdiğin birinin gözünden baktığın bir an var ve o zaman yaptığın işe bir mesafeyle daha iyi değerlendiriyorsun ve bir sürü hata, pozitif, negatif bir sürü şey ortaya çıkıyor. Ama sette onu göremez oluyorsun ya da montajda ilk başta. Ama o play'e bastığın an, daha film bitmesine gerek yok, hop o göze çıkıyorsun ve orası çok bereketli bir yer. Ve hep onu kazanmaya çalışıyorum yeni işlerimde. Hayalim o yani.
Tam aynı şey değil belki ama yazmada belki anlatıcı ve yazar arasındaki mesafe. Aslında çünkü anlatan da yazar ama bir anlatıcı da var. Tam aynı şey değil ama orada da bir mesafe farkı var. Evet. Ya bu o kadar etkileyici bir konu ki bence yani benim şu ara en çok kafamı yoran konu bu. Yapılan müzikle dinlenen müzik arasındaki bir mesafe var ya o manyak bir şey.
Yani biz bir stüdyoya giriyoruz. Piyano çalıyoruz. Piyanoyu şu tempoda çalıyoruz. Biraz forte piyano bilmem ne yapıyoruz. Mezzo forte bir şey yapıyoruz. Ama onun duygusal uzamda bir karşılığı var. Ben onu yaparken Tom Meister diyor ki abi işte şeyi bir daha çalalım bilmem ne falan. Nasıl müzisyen kodlarından giriyorum.
Yeni albümüm yakında çıkacak. Onu tanıtmak için Sepin'in kafasına geldim. Ama dinleyici bunu umursamıyor ki. Dinleyiciye o böyle bir akışın içinde... ...dın diye bir ton geliyor ve seni bir yere götürüyor ya da götürmüyor. Onu çözmek çok bence işin kodu o.
...yaptığın işin izleyicisi, dinleyicisi olabilme. Çünkü o yüzden yapıyoruz aslında. Tabii ki ben hikaye anlatmak istiyorum, tabii ki bir meselem var falan ama... ...özümde bunlar bana dokunduğu için yapıyorum. O dokunuşu sağlayacak tempo, ışık, neye kadar gidip... ...sonra tekrar dışarı çıkıp bir daha bakmak falan. Bütün yolculuk esas o bence. Bunu becerenler iyi yapıyor ya da onu becerdiğimde... ...ben de onun birilerine ulaştığını görebiliyorum. Müzik dedin, başka bir yere geçeceğim.
Şimdi senin gözün içine bakıp sinemada hile var demek de ne kadar doğru bilmiyorum ama samimiyetimize binaen diyeceğim. Yani şöyle biraz da karikatürize etmek için diyorum ama sinemada tabii ki görsel sanat ama müzik gibi benim tanrı olarak gördüğüm bir mefhum mu diyelim artık neyse yani. onu kullanmak için çok elverişli yani bu bir şey gibi işte ben bunu birilerine anlattığımda o zaman sen de yazdıklarının mesela cümlenin sonuna bir kare kod koy o kutusun o paragraf okunurken o müzik dinlensin. Cümlenin başına koy. Cümlenin başına koyarsan çok geçmiş olabilir. Yani sinemada böyle bir hile var gibi geliyor bana ve
Bazen biliniyorum ben sinemaya ne yalan söyleyeyim. Yani böyle şey diyorum, onu dedem de yapar falan oluyor ama o duyguyu öyle ben de veririm falan. Yazıyorsun o cümle, mekanı anlatıyorsun, karakterin gözü seyiriyor, işte ayağı oynuyor, halıya değiyor. Bütün her şeyi anlatıyorsun, ne o? Bir duyguyu geçirmek için. Yani yaptığın şey o aslında. Yani bir hikayenin içine devamlı duygu geçirme işindeyiz.
Ama sinemada... Tek hareketle çözülür ediyorsun değil mi? Evet. Yani çok haklısın ama işte seçtiğimiz alanın avantajlarından biri de bu. Hatta yani bazı eleştirmenle işte müzik kullanımı çok. Bu filmde çok müzik kullanılmış diye eleştirilen filmler vardır yani. Kendi filmlerim dahil olmak üzere. Hatta ana akımda daha çok müzik kullanılır da işte arthouse alanında daha az müzik kullanılır falan. Belki birazcık o yüzden. Bu üzerine çok düşündüğüm bir şey değil. Çünkü hani... Yapacak bir şey yok. Roman yazmayı düşünmediğim için şimdilik. Henüz müzik benim kullanım alanımda olduğu için pek dert etmiyorum. Sevdiğim bir alan. Yani biraz boşta bir soru olabilir de, yani müzik konusunda, kendi filmlerindeki müzik konusunda ne kadar müdahale, yani çok müdahale olduğunu soramadım soruyor. İşte nedir senin müzikle ilişkin, kendi ürettiklerin için? Yani ben öncelikle filmime kimin film müziği yapacağını seçiyorum. En hoşuma giden alan bu. Yani hangi müzisyenle çalışacağım? O kısmı beni çok heyecanlandırıyor. Arkadaşlarımla çalışmak, sevdiğim insanlarla çalışmak falan. Onlarla bir süreç geçirmek. Esas seçtiğim şey oluyor. Yani bu filmin müziğini Burak Güven yapsın Morve ötesinden dediğim an Burak'la olacak arkadaşlığımız, Burak'la geçireceğim vakit, Burak'ın filme getireceği artı değer beni heyecanlandırıyor. Onun peşinden gidiyorum. Sonra çok müdahil oluyorum. Yani aşırı müdahil oluyorum. Can sıkıcı derecede müdahil oluyorum. Ama o sürecin sonunda keyifli çıkıyoruz hep. Yani dost olarak çıkıyoruz. Yani biz Burak'la arkadaş değildik silsilede. Çok az tanışıyorduk. Seyahatname diye bir iş yapmıştık. Peygamber filmin modern nastroplu işini. Ben orada Burak'ın müziklerine bayılmıştım. Ve onun üstüne sonra arkadaş olduk silsilede. Mesela... Kalın müziklerini Tolga Büyük yaptı. Island Man. Onu da tanımıyordum. Bu işte tanıştık. Çok iyi arkadaş olduk falan. O heyecan beni çok bağlıyor. Oradan devam ediyorum. Aslında enteresan bir ilişki üstünden önce kuruyorum. Sonra da müzikal aleme giriyoruz yani. Aslında anlattığın şeylerde şunu sanki duyuyorum. Buna da özeniyorum. Çok yalnızlık da var yaptığın işte ama çok birliktelik de var. Aslında tam insan ruhunun aradığı şey hangi sanatta var dersen galiba tek sinemada var. Belki müzikte biraz ama. Yani bilemedim. Şöyle bence anda olmakla ilgili bir şey var sinemada ve müzikte. Çünkü play'e basıyorsun ve o böyle bir temporary bir şey yani orada bir
bakış var o anda durmaması gereken. O yüzden belki biraz daha hani yalnızlık hissi fazla olabilir. Çünkü şey bitecek birazdan. Tiyatrodaki oyuncunun sahnedeki anı gibi yani. Belki öyle bir yerden geliyor olabilir ama. Yok üretim tarafı yani üretim süreci. İşte üretirken de. Yani sonuçta biz onu basıyoruz kayda ve ya da işte sete giriyoruz, oyun diyoruz ve o an tamam dediğim an bitiyor ya yani ve artık
Benim o. O an zaten yalnızlığın en esas anı. O yüzden hani yoksa romanda şöyle bir şey var. Yaz, geri dön. Tekrar yaz, geri dön falan. Filmde o yok. Yani başladık. O gün onun bitmesi lazım. O çarşamba günü o sahne çekildi, çekildi. Çekilmedi. İyi günler. Zaten Hava Yağmurlar çizgimi falan değil mi? Ya da nasıl çektiğin o gün sonsuza kalacak yani. Oğullarıma o sahneyi göstereceğim. Şimdi onun karar anı hiç bitmemiş bir roman yazmak gibi bir şey yani. Çünkü bir yerde bitirebilirsin romanı ama istersen tekrar tekrar dönebilirsin. Bizde öyle bir şey yok. O şans yok yani. Sinemanın gün ışığıyla çalışması harika bir şey. Gün ışığında başlıyor, altıda eğer günün setinse, sonra gün batana kadar. Saati yok. Gün biter, iş biter diye bir terim var bizde. O işte yani. Ha bugün nasıl senin takvim falan? Gün biter, iş biter diyorsun. O bir şey yani, gün ışığıyla. Abi kaçta batıyordu ona göre bir kahve içer miyiz gibi bir şey olabilir gerçekten. Aynen öyle. Biz Sepin'le son haftalarda arkadaşlığı konuştuk ve şimdi biraz duyduğum şey de arkadaşlarınla çalıştığın şeydi. Hep böyle filmciler genelde, filmciler diye şey yaptım aslında biraz kendi okul zamanıma gidiyorum. En konforlu alan arkadaşlarımla çalıştığım alandı. Ama sonrasında o arkadaşlarla çalışmanın öyle bir şeyi olmuştu ki herkes bir şey söylediğinde... Canı acıyordu herkesin. Yani çok kişiseldi, çok küçüktük, 20 yaşındaydık ve bir şey çekmek için kuduruyorduk. Ve herkes birbirinin çok kötü, yani bu tabirca yine ilk küfürüm yayındaki ağzını sıçıyordu. Onu çektiği için de çok pişman ediyordu. Ve galiba böyle bu arkadaşla çalışmanın ilk başta çok kötü bir tecrübesi olduğu kadar ümitlendirebiliyor. Ama şu anda büyüyen Ozan, artık bunu profesyonelleştiren Ozan, arkadaşlarıyla çalışmada nasıl hissediyor? Belki de gençliğinle ilgili bir soru olsun. Onu da merak ediyorum. Güzel, güzel bir soru. Şöyle yani ben arkadaşlarımla çalışmıyorum. Arkadaşlarımla da çalışıyorum ama arkadaşlık esas tema. Yani ben Cem Akaş'ın hayranıyım. Bir yazar olarak ve bir insan olarak tabii ki ama önce bir yazar o. Romanını okuduğum, hiç tanımadığım, çok sevdiğim bir yazar. Ona e-mail atarak bir arkadaşlık vaadinin peşine koşuyorum ve silsleyi yapıyoruz. Altı yıl o bana katlanıyor. Ben onunla çalışma aşkıyla yumuşatıyorum o katlanmayı. Ve biz 6 yılda silsileyi ortaya çıkartıyoruz. Arkadaşlık 6 yıl içinde gerçekleşiyor. Ya da Faruk Özer tam benim asistanım olarak başlıyor. Arkadaşım oluyor. Ve arkadaşım olduğu için yarına tek bileti yapıyoruz birlikte. Yani başka başka durumlar var ama benim için önemli olan onu merak etmem. Yani ben Sepin'le arkadaş olduğum için de bir film yapabilirim ya da bir filmde ortak olabiliriz.
Sepin'le arkadaş olmak istediğim için de, o vaatle de. İşte Şükran Ovalı mesela, Kal filminden benim yakın arkadaşım oldu. O filmde tanıştık, daha önce hiç tanımıyordum. Keza Ceyda Düvenci de öyle falan. Hani aktör, aktrist arkadaşlarım, filmin içinde arkadaşlarım da oluyor ve beni çok mutlu eden bir şey o. Peki ilk çekmeye başladığında arkadaşlarına gösterdin mi? Ya da ilk başta böyle çekmeye başlamakta o arkadaşlarla ilgili yorumlar, ya ilk ilhamlarım ya da ilk desteklerim onlar mı? Yoksa biraz böyle destek bulduğun farklı yerler var mıydı? Ya biz ilk filmleri çok kalabalık bir ekip yaptık işte senin de az önce anlattığın gibi. Arkadaş grubumuz çok büyüktü. Yani Bilkent Tiyatro'nun o dönemki bütün oyuncuları, Hacettepe Tiyatro'nun o dönemki bütün oyuncuları, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi, Radyo Tezyon Sinema'da okuyordum. Oranın ikinci
3. sınıf öğrencilerinin filmle ilgilenen bir grubu filan hepimiz böyle 20-25 kişilik bir ekip. Bizim Hayal Mahsulleri Ofisi diye bir odamız, ofisimiz vardı. Orada filmler yazıyorduk filan. Herkes bir aradaydı yani. O yüzden çok çok kalabalık bir ekipti. Evet bunu söylememin sebebi eğer biri dinliyorsa ve arkadaşlarıyla mutluysa ve çalışmak istiyorsa bu önemli bir şey. Çünkü o böyle ilk ya sırtına vurduğun ya ilk karnına vurduğun insanlar onlar oluyor. O yüzden değerli bir yer. Hayal Mahsulleri Ofisi de çok tatlıymış bu arada.
Sepin işte kendini nasıl anlatırsın dediğinde hani çabadan bahsettim ve o da hani tevazuya vurgu yaptı sağ olsun ama şimdi durum şu biz Ankara'da Ankara'ya gittiğimde eski fotoğraflara baktım annemin evindeki ya fotoğrafların yarısı o ofiste ya da o eylemin içinde yani film yapma denemelerinin içinde çekilmiş fotoğraflar fotoğraflara bakmaktan yoruldum Sepin O kadar çalışmışız ki, o kadar toplanmışız ki, branşlaşma yok, endüstri yok, bir plan yapamıyorsun geleceğe dair nasıl anlatacağız biz bu hikayeyi diye. O yüzden toplanıp anlatmak istiyoruz, nasıl yapacağız, film yapacağız diye toplanan bir sürü çocuk. Ve o kadar yoruldum ki ya dedim. Ne kadar ciddi bir tutku ve icra var. Çok etkileyici de oraya geri dönüp bakmak. Çünkü şimdi Ceval'in dediği gibi profesyonel olarak artık ben zamanımı yönetebiliyorum. İşte buna bu kadar zaman ayıracağım. Bu, bu kadar zamanda buraya gelebilir diyorum. O yüzden de hayatımda kapladığı yer o kadar yorucu değil. Ben mesafeliyim ona karşı. Şimdi diyorum bunu işte üç ay daha. 6 ayda bir hale yola koyarız. Çünkü işte çocuklarıma ayırdığım zaman var, Emrah'la olan hayatımız var, o var, bu var. Spor yapıyorum, kendime bakıyorum falan yani. Beni ben yapan tek şey hikaye anlatma tutkusu değil artık. Ama o zaman oymuş, geri dönüp baktığımda. Sadece fotoğraf çekiyormuşum ve sadece arkadaşlarımla film konuşup film izliyormuşum yani. Onu gördüğüm için de biraz hani sütü tereyağına çevirmiş fare hikayesini tekrar söyledim.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.