
5.062 kelime · ~25 dk okuma
Herkes benimle mi? Burası Sepin Kafası. Hepiniz hoş geldiniz. Herkese merhaba. Bir alıntıyla başlamak istiyorum. Oliver Jeffress'dan. Oliver Jeffress Kuzey İrlandalı bir sanatçı, illüstratör ve yazar. Çok güzel resimli çocuk kitapları var, çok güzel çizimleri, resimleri var. Ve şöyle demiş, Ekim'de çıkacak kitabına dair söylemiş bunu, Ekim 2023'te. Tüm insanlar, her insan, hikayelerinin toplamından müteşekkildir.
Basitçe hikayelerinin toplamıdır. İnsanın elindeki, tasarrufundaki en güçlü araç, kendine ve başkalarına anlattığı hikayeleri değiştirme yeteneğidir. Ve şimdi her zamankinden daha fazla kolektif hikayemizi değiştirmemiz gerekiyor. Yapacak işimiz var.
Bu dört cümle bana çok dokundu ve bir yandan seninle Şubat öncesinde Sepin Kafası podcastinde yeni bir kategori oluşturmuştuk. Sepin Kafası hikaye serisi. Biraz hikaye üzerine sohbet edeceğimiz bir bölüm olacak bu. Ve Sepin Kafası hikaye serisinde belki ne yapmayı hayal ediyoruz, onu konuşabiliriz. Şimdi ben genelde bu yaptığım işleri birbirinden ayırmıyorum. Çünkü işte hayatım yazmak ve konuşmak üzerine kurulu. Yani ikisine birden de anlatmak diyebilirim, hikaye anlatmak. Ve özellikle yazarken böyle önüme bazı imgeler düşüyor.
Ve sanki şöyle bir his geliyor. Yani sanki bir dünyanın kendi hafızası var ve o hafızanın içinde hepimizin hikayeleri de var. Yani insanlığın da hikayeleri var. Ve yazı yazarken o dünyanın hafızasından önüme bazı yani insanlığın hikayesini de içeren hafızadan önüme böyle imgeler düşüyor gibi.
Hissediyorum. Sanki böyle başka bir şey görüyorum. Hatta sanki dünya bana bir şeyini gösteriyor gibi hissediyorum. Hiç brutal bir şeyden bahsetmiyorum bu arada. Kayak kurmak gibi duyuluyor. Belki bilmiyorum. Hikaye konusu çok ilgimi çekiyor. Bu yüzden de İngiltere'de hikaye üzerine yüksek lisans yaptım. Tebrik ederim bitirdiğin için de ayrıca. Daha önceden bitmişti de soyadı değişikliği İngiltere Bürokrasisi'ne biraz takıldı. Ve işte merak ediyorum mesela başkalarında nasıl oluyor? Bu hikayeyle uğraşan insanlar için hikaye anlatmak nereden başlıyor? Nasıl devam ediyor? Bunu çok merak ediyorum. Genelde de hep merak ettiğimden gittiğim için. Böyle bir hikaye serisi yarattık. Başka bir sebebi yok. Bir yandan şeyi söylemek isterim. Hikaye dinlemek, hikaye anlatmak insanlık tarihinde çok yeri olan bir şey. Bu biraz unuttuğumuz bir şey. Ama mesela işte bu özellikle Pleistocen döneminde... Ya şöyle söyleyeyim. Bir kitap var çok sevdiğim, Paul Shepard'ın Coming Home to the Pleistocene diye bir İngilizce bir kitabı. Bunun henüz Türkçe çevresine hiç rastlamadım. Ve o kitabın içinde Pleistocen paradigmasının görünümü diye bir listede yapmış Paul Shepard. Yetmiş küsür maddelik bir liste. İnsanların tarım devrimi öncesinde nasıl yaşadıklarını irdelediği ve bunu farklı kategoriler halinde listelere döktüğü bir kitap. Çok daha fazla şey de var tabii ki kitapta. Ve bu ateş başı çemberi onun çok önem verdiği gene bu listede de yer verdiği bir şey. Yani biz aslında kendimizi bildik bileli hikaye dinliyoruz ve bunu ateş başında yapıyoruz. Topluluk halinde yapıyoruz. Bildiğimiz bir şey, bize iyi gelen bir şey ama son dönemlerde işte belki son yüzyılda yavaş yavaş unutulmaya başlamış bir şey. Yani hikayeyi o şekilde dinlemek diyeyim. Daha farklı formatlara evrilmiş. O yüzden aslında yani hikaye deyince gene çok bize ait, bize iyi gelen, olan bitene, insan olmaya dair anlamlı sohbet demiştik. Aslında hikaye bunun tam merkezinde. O yüzden gene aslında aynı şey. Ama burada nasıl bir fark olacak? Hikaye anlatmaya gönül düşürmüş kişilerle sohbet. Belki müzisyenler olacak, besteciler olacak, edebiyatçılar olacak, sinemacılar olacak. bir şekilde hikayeyi anlatan kişilerle hikaye üzerine sohbet edeceğiz. Yani ben bu şekilde hikaye anlatmaya gönül düşürmüş insanlardaki hikaye mefhumunu çok merak ediyorum. Onlar da neler oluyor? Ve bu merakla da Sepin Kafası hikayeyi yarattık. Yani o zaman ilk konumuza geçelim. İlk konumuza geçelim. İlk konumuz Mert Pektroner idi. Şubattan önce almıştık bu kaydı. Özellikle bunu da belirtmek istiyorum. Mert şu an Hollanda'da yaşıyor. İstanbul'a çok sık gelip giden bir müzisyen, bir besteci. Müzikle alakalı da çok sevdiğim bir alıntı var. O yüzden onu burada gene tekrar etmek isterim. Belki daha önce çünkü söylemiştim. Herhangi bir bölümde söylemiş olabilirim.
Aldous Huxley, İngiliz yazar ve filozof, bu Cesur Yeni Dünya kitabıyla bildiğimiz. O şöyle der, ''Saf duyumdan güzelliğin sezgisine, hazdan acıya ve aşka ve ekstaziye ve ölüme kadar bütün esas şeyler sadece deneyimlenebilir, ifade edilemez. Gerisi her zaman ve her yerde sessizliktir. Sessizlikten sonra ifade edilemeyeni ifade etmeye en çok yaklaşan müziktir.'' Ben müzik delisiyim.
Hiçbir şey çalamam. Hiçbir enstrüman çalamam. Ama çok iyi bir dinleyiciyim. Yani müziğin tanrı olduğunu düşünüyorum. O yüzden de Mert'le başlamak, bir besteciyle, müzisyenle başlamak benim için de çok manidar oldu bu seriye. Umarım dinlerken sizler de Şevval ve ben kadar keyif alırsınız. Mert hoş geldin. Merhaba, hoş bulduk. Bugün Şevval de burada. Evet, ben de hoş geldim. Evet, sen de hoş geldin. Bugün Sepin Kafası'nda Mert Pektröner'i ağırlıyorum. Çok büyük bir heyecanla ve mutlulukla. Estağfurullah. Mert Pektröner çok ilgiyle takip ediyorum. Anlattığı hikayeleri çünkü müziğiyle hikaye anlattığını düşünüyorum naçizane. Bunları hep çok tevazuyla söylemeye çalışıyorum. Ne olur kimse yanlış anlamasın. Hoş geldin tekrardan. Hoş buldum. Teşekkür ederim. Güzel sözler için.
Şimdi çok enteresan şöyle bir şey, şu an işte stüdyoda kayıt yapıyoruz ve biz Şevval'le yazın Sep'in Kafası'nı kaydetmeye başlamıştık. Ve işte birkaç kayıttan sonra, hatırlamıyorum kaç kayıt, Sep'in Kafası için bir müzik düşünmeye başladık. Hatta müzik konusu da arada zaten Sep'in Kafası'nın girişmesi. müziği dışında da çok sohbetlerimizde olan bir şeydi. Bir müzik manyağı olduğum için. Ve orada böyle yani yazın Mert Pektrener'in müziğini keşfettim. Geç de bir keşif. O yüzden kendime kızmıştım ilk gün. Bunu ben nasıl kaçırdım diye. Her şey zamanla oluyor bence.
Ve yazın, hatta işte Spotify böyle yayınlıyor ya, geçen sene 2022'de en çok Mert Pektorener'i dinlemişim. İşte yazın da bu giriş müziği için konuşurken Şevval'le Tolga Can'a böyle bir adam var. Evet, böyle öğrendik seni gerçekten. Böyle biri var. Devamlı açıyorum, dinletiyorum. Bakar mısınız müziğe? Böyle bir şey olsun falan diye. Çok enteresan, tam bu stüdyoda. Defalarca konuştuk. Burada oldu o. Evet, burada oldu. Ve şu an karşımda, yanımda yine Şemval var. Karşımda Mert var. Ben de çok şanslıyım. Teşekkür ederim. O yüzden. Çok tatlı yani. Hayatın bu hallerini çok seviyorum. O yüzden çok teşekkür ederim. Tekrardan ve hoş geldin. Hoş bulduk. Çok mutluyum burada olduğum için.
Yani kendini tanıtmanı isteyeceğim. Biraz öncesinde sohbetimizde bu mekanlar, şehirler konuştuk. Bizim Şevval'le daha önce çektiğimiz bölümlerde de veya kaydettiğimiz bölümlerde de insanların kendini ezberden, otomatik pilottan, CV'sinden, biyografisinden değil de belki mekanla, şehirle, yerle ilişkisinden anlatmasını konu etmiştik. Seninle sohbetimizde de hiç ben bundan bahsetmeden Olağan bir şekilde oraya geldi konu. O yüzden onu da düşünebilirsin. Bir de işte bir ortak noktamız var. Yani ben orada yaşamasam da annem ve babam Toroslar tarafında. Mersin'in mut kazası. Mert de Adanalı. Öyle diyebilir miyim?
O yüzden hani ne istiyorsan, nasıl anlatmak istiyorsan. Ya şöyle, zor bir şey aslında insanın kendine anlatması. Ama ait olduğum yer, evim dediğim yer burası. Anadolu ve İber Yarımadası'nı da ekleyelim oraya. Yani İspanya, İtalya, Akdeniz insanıyım. Akdeniz'e en ev ve kalpten hissettiğim yer benim için hayatta. Kıpırtı mı orada yani? Ora beni kıpırtı hale getiriyor bana. Buralar, Çukurova ve Akdeniz bölgesi. Şanslıyım, çok güzel bir ailem var. Onlar hayatımda çok güzel yoldaş oluyorlar bana. Kendimi tanıtmam gerekiyorsa, ailemin çok büyük parçası olduğu için onu eklemem gerekiyor her zaman. Çünkü onlar beni var eden insanlar. Abim, annem, babam ve kedim. Birazcık çok küçük böyle şeye geçmem gerekirse eğer, işte 2011 yılında Adana'dan İstanbul'a taşındım. Müzik hayatım için. Okul aslında bir aracıydı sadece. İTÜ mimarlık okudum ama aracı olmaktan çıkıp çok büyük bir anlam oldu hayatımda. İTÜ'de mimarlık okumak. Çünkü mimarlık çok böyle multidispliner bir alan ve olağanüstü besledi beni. Okurken böyle düşünmüyordum. Çok böyle... Öf tamam bırakacağım ben, ne yapıyorum? Her gün yani, her gün gerçekten. Çünkü çok vakit alıyor. Gitar çalışamıyorum yani, pratik yapamıyorum falan. Bir de şeyim vardır benim ama işte okulun kapısına gidip sabah sekizde derse uyanmışım, okula gidiyorum ama bir anda kendime Mustafa amca çaycısı vardı, istiklalde. Orada kitap okurken buluyorum çünkü işte böyle kaçıyorum yani okuldan. Ama iyi ki bunu yapmışım, gene olsa gene bunu yaparım. Mert Pektor Öner böyle işte kendini oluşturmaya çalışan bir insan olarak böyle anlatayım. Yani hani böyle bir hikaye hiçbir zaman oluşmayacak. Böyle bir süreç yok. Hep böyle bir eksik yanımız var. İnsan eksik sonuçta. Ama böyle küçük bir anlatmaya çalıştım herhalde. Oldu mu? Oldu, oldu. Şahane oldu. Albümlerin adını da alalım ki hemen Spotify'dan, nereden açacaklarsa açsınlar. Mert Pektora'nın adı olarak albüm, iki tane stüdyo albümü var şu an benim. GDN'e kaldı ve Dialogues in the Dark olarak. Bir de Venedik Biennale'ne 2020 yılında yaptığım Kıyı adlı bir parça var. O Venedik Biennale'nin Türkiye bölümünde kullanıldı. Daha doğrusu Türkiye Hip Hop Yılında değil de Side by Side adında bir projede kullanıldı. Spotify'ımı ilk öyle açtım yani 2020'de. Venice Biennale Main Team olarak geçiyor. Venedik Biennale'ne gitmişti o. Üstüne de iki tane albüm geldi. Bir ortak çalışma geldi. Böyle şu an yeni albüm
Geliyor iki tane. Önümdeki bir sekiz, dokuz ay içinde. Bir grup albümü, bir de Akdeniz'e ithaf edeceğim. Dört parçalık bir, içinde vokallerin ağıt olarak kullandığım, perdesiz gitarla çaldığım, böyle bir tek başım olduğum bir albüm. Ne kadar sade olursa gibi. 2011'den 2020'ye kadar peki online olarak müzik yapmadın mı?
2011'de buraya gelip, üniversite hayatım vardı, başkalarına çalıyordum, bazı projelere müzik yapıyordum, görsel işlere vesaire falan. Sonra işte pandemi döneminde artık şey oldum ben, hani kendi müziğimin zamanı geldi. Zaten şey bir şey var işte, birinci albümde Bahar adlı bir parça var mesela, Bahar 2013'ten gelen bir parça. Gülleyle Elinde aslında 2015'ten gelen bir parça. Daha da benim için ilginci, Dialogues in the Dark'ın kapanış parçası, Silence of a Lover en eski parça. Yani o parça mesela 2012-2013 falan, yani Bahar'la birlikteler yani. Hani on yıllık bir hikayeden bahsediyoruz. İnşa edilmiş bir şey bence. İnşa edilmiş bir şey ama daha doğrusu işte az önce konuştuğumuz gibi her şey zamanında buluyor bizi bence. Hani Mevlana diyor ya, aradığın şey seni de arıyordu diye. Sanırım işte o da bana selam verdi ve sarıldık ve hadi o zaman biz bir yapalım bu işi falan gibi.
Çok mutlu oldum. Çok iyi geldi. Mevlana'yı hatırlamak da iyi geldi. Ve senin bu inşa edilen ve sürekli bizim de Sepin'le konuştuğumuz her şeyi bir anda yapmak istiyorum tavrı. Benden kaynaklanıyor bu Sepin. Daha bunu çözmüş falan diyor şimdi. Yan bakış atıyorum. Bir şekilde sürekli... ...yaptığın şeyi, ürettiğin şeyi o anda çıkartman gerekiyor veya uzaklaşıyor gibi hissetmek... ...benim kendim üretimimde ve hayatımda en çok zorlayan şeylerden biri. Ama şu anda 2020'de adım atılmış bir online ya da bir böyle görücüye çıkmak... ...seni 2012'den getiren bir fikirle taçlandırıyor ya da inşa edilebiliyor. Bu iyi bir şey. Evet, bir de şey bir durum var işte orada hani Bahar çok özel bir parça benim için. Her parça tabii ayrı ama Bahar'ın çok ayrı bir yeri var. Baktığımda... ...Bahar'ın içindeki melodik yapı, müzikal anlamdaki yapılar falan... ...gerçekten ana temayı oluşturan her şey aslında o zamandan geliyor. Ben üstüne yine çalıştım, düzenlemelerini yaptım elbette. Grupla çaldık çünkü falan ama... ...o bana şey geliyor işte, ilk en yeni olandır. Çok severim ben bu sözü. Gerçekten ilk en yeni olan her zaman gibi geliyor bana. Sanatın da mesela ilke dönme çabası olduğunu düşünüyorum. İleri doğru değil de... ...geriye doğru o ilki yakalama durumu olduğunu düşünüyorum.
Bu arada bahar yani gerçekten her besten bende çok değişik hisler uyandırıyor. Ama Spotify'da ben en çok Bahar'ı dinlemişim. Ağabeyim mutlu olacak çünkü onun için yani bir nokta. Ağabeyine ithaf mı? Ağabeyime ve Gezi Parkı'na birlikte, evet. Sevgiyle. Gezi'ye, evet buradan. Bahar'ın ilk adı Taksim 28'ti. 28 Mayıs'a ithaf etmiştim. O gün başladığını düşünerek çıkma, o gün parka gitmiştim. Sonra da ağabeyim de benim için Gezi gibi bir varlık olduğu için ikisi böyle. Hani ağaçların içinde birlikteyiz, hep birlikte gibi yani.
Destek ve dayanışmayla. Evet, peki de. Biraz demin aslında bahsettin bu hikaye anlatıyor olmak. Yani müziğinle hikaye anlatıyorsun. Senin hayatına hikayeler ne zaman girdi? Birkaç soru koyacağım. Hangisini cevaplamak istiyorsan birlikte de cevaplayabilirsin. İnsan neden anlatmak ister? Mesela ben de bir anlatma isteğiyle bir şeyler yazmaya veya yapmaya çalışıyorum. Mesela sen nereden, neden anlatmak istiyorsun?
Anlatmaya başlamak nasıl bir şey? Anlatmak bitiyor mu bir yerde? Veya ne zaman bu anlatacağım oldu diyorsun. Yani olmuşluk hissi. Yani buralarda nedir senin fikirlerin? Çok, çok güzel sorular var şu an. Şeyi merak ettim ben de bir konuşayım üstüne. Cevabım yok ama bir deneyeceğim. Ne zaman anlatmaya başladım? Bunu bilmiyorum ama şeye çok takığım herhalde. Bir şeyin çok sahici ve gerçek olma halini. Hislerime çok güveniyorum hayatta. Çünkü insanın aciz bir varlık olduğunu düşünüyorum ben. Olumsuz anlamda söylemiyorum bunu. Çok aslında pozitif anlamda yani. Aciziz aslında gerçekten. Yetkin değiliz birçok konu için. Hislerim de bunu tamamlayabilen taraf. Yani ben çok şaşkınım albümü yapabilmiş olmama. Gerçekten çok şaşkınım. Yani hala dün bile çok ilgin bir arkadaşımla konuşurken... ...ya ben inanamıyorum dedim. Yani nasıl oldu bu? Hani nasıl oldu? Ve gerçekten nasıl olduğunu bilmiyorum. Demek ki zamanı bulmuş ve hislerim demiş ki... ...tamam yani bu artık senden çıkması gerekiyor bunun.
Şey örneğini çok veriyorum kendime mesela, bir kadının doğurmamı, yani şu anlamda doğurmam, bir annenin... ...bir kadın hamilesi doğurmama şansı var mı? Onun onuncu ayı, on birinci ayı bekleyemiyor değil mi? Yani çıkması gerekiyor, doğurmak gerekiyor onu. Doğurmazsa ne olur, soruyorum kendime. Tehlikeli bir şey, ne olacağını bilmiyorum. Bilimsel olarak, bilim insanları nasıl anlatır? Hani muhtemelen bebek ölür falan ya da kadın ölür, bilmiyorum. Öyle bir şey. Çıkması gereken şey, kendini çıkma yolunu açıyor bir şekilde gibi geliyor bana. İfade kısmında da, kendime sadece ya da en iyi şekilde, kendime göre tırnak içinde söylüyorum. Müzikle ifade edebildiğimi düşünüyorum. Çok konuşabilen bir insan değilim, gördüğünüz üzere. Ya da bazı yerlerde konuşabiliyorum bazen. Mesela sahnede hiç konuşamam yani. Hatta bizim grupta şey vardır yani, Nihal şey falan da hani... Nihal demez ya, Nihal'e bakar hep gülerim ben davulcu arkadaşıma. İşte böyle hani mikrofonu aldığım anda, ben acaba ne yapacağım şimdi ya?
O benim güvenli alanım gibi. Hemen ona dönüyorum böyle. Çünkü saçmalıyorum yani, konuşamayacağım. Öyle bir şey. O nedenle de müzik benim ifade alanım. Hislerimin en evet, burası doğru yer dediği ve onların yönettiği, onların yönetişini güzel bir şekilde izleyebildiğim benim bir yer. Zorlamayla olmayan bir yer. O yüzden en gerçek yer orası benim için. Ora olduğu için de onu ifade ediyorum yani. Böyle geliyor ve kelimeleri kullanıyorum birazcık. Şarkı ismi ifade edecek kadar. O yüzden de böyle bir cevap verdim. Nasıl oldu acaba? Evet, yok. Çok teşekkürler. Şeyi de sorasım var. Evet, şarkı isimlerin de bir hikaye olduğunu bir şekilde anlayabiliyoruz. Bir şey var orada. Albüm ismi de öyle keza. Bir yandan da yaptığın müzikte bugüne kadar söz yok.
O hikaye anlatıcılığı ve sözsüz müzik yapıyor olmak belki ileride değişecek, bilmiyorum. Ama şu ana kadar yaptıklarını da... Sanmıyorum değişecek, ben söylemem ben. Seni nasıl etkiliyor? Sözün olmaması nasıl etkiliyor? Gene aynı yere geliyor sanırım. Çünkü orada şöyle bir şey var. Aslında orada çok söz var gibi geliyor bana yani. bir grup için müzik yazıyorum. Besteciyim. Aslında bana sorulduğunda mesela gitarist dinlemiyorum. Besteciyim diyorum. Çünkü aslında buradaki bestecinin kapsadığı alan şu. Bahar çalıyoruz ya da işte mesela A Portrait of Age alıyoruz yeni albümden diyelim. Ne var orada? İşte string quartet var. İki keman, bir viola, bir cello var. Gitar var. Davul var. Kontrabas var. Aslında oradaki şey gibi düşünebiliriz bunu. Bir roman var. Bu romanın içinde karakterler var. Her biri bir karakter onun. Ve onların hepsinin orada olmasının bir nedeni var ya da olmamasının da bir nedeni var.
Hani Trace of Blue'da klanet var ama neden o zaman Between Two Nights'ta yok dediğimde. Çünkü onun orada öbüründe olmaması gerekiyor. Çünkü Kanun var bu sefer Between Two Nights'ta. Kanun benim oradaki hayat çizgimdeki hikayeyi anlatan ana tema mesela. Yani söz de böyle bir şey. Söz bir de çok şey geliyor bana. Çok güçlü bir şey ama güçlü olduğu kadar da hayal dünyasını enstrümantal müziğe göre biraz daha kısıtlayan bir şey. Çünkü siyah dediğinizde ister istemez hepimizin hayatında siyahın başka bir anlamı var ve birazcık da olsa bana şey gibi geliyor.
Belki fikrim değişir ileride ama o daraltıyor anlamı. Yani hani Şevval için farklı, Sepin için farklı, Mert için farklı. Değişiyor. Ama enstrümantal müzikteki o hayal dünyası birazcık daha açabiliyor insanı. Daha geniş, daha denizde her yer geliyor bana. O yüzden söz yazmıyor değilim ama... Söz, yani öyle bir yanım da yok. Yani yazıyorum, şarkı isimleri yazıyorum. Kendimi, hayatım için not defterime notlar yazıyorum. Müzikal anlamda ifade için değil. Ama şöyle bir anlamda söyleyeyim. Çok sevdiğim bir iştir. Singer Songwriterlar için müzik yapmak. Yaptım ve ortak çalışma da yaptım. Şu anda bir proje var, açıklayamadığım. Mesela bu beni çok heyecanlandırır yani gerçekten. Çünkü doğru kalemle, doğru kalple eşleşiyorsa müziğim, onun bir yere gelişi ve o projeler için müzik yapmayı çok seviyorum. Yaptıklarımı da çok seviyorum şu ana kadar ki bazıları hariç. Çok güzel bir dal o yani.
Biraz öznel bir şey söyleyeceğim. Demin gene sohbette buraya bir girdik çıktık. Ben şöyle hissediyorum yani bir şey yazarken mesela sanki başımı yani dünyadan başka bir yere sokuyorum. Ellerime kollarıma işte sözcükler bulaşıyor. Sonra buraya geliyorum orada gördüklerimi o bulaşmış sözcüklerle kağıda aktarmaya veya işte bilgisayara aktarmaya çalışıyorum.
Ama hep biliyorum ki yani orada gördüğümle aktardığım arasında bir kaçak var. O kaçağı da böyle hep dil yakalıyor. Yani dili ne kadar maharetle kullanabilirsem o kaçak o kadar küçülüyor gibi geliyor. Ama sonunda biliyorum ki yazdığım şey, yani anlatmaya çalıştığım şeyle okuyanın, okurun okuduğu şey yakın birbirine. Yani kaçaklar var ama bir yakınlık da var.
Müzik için yani aynı matematiği yanına koyduğumda şöyle bir dediğim gibi çok öznel bir şey büyük ihtimalle söylüyorum ama senin fikrini merak ediyorum. Müzikte o duyguyu geçirme hali çok daha zengin, çok daha yani dünyadan olmayan bir şekilde geçirme hali var. Yani ben müzik tanrıdır demem hashtag'im var yani. Sonra Instagram'a mı beni şey yapıyor, vlog'a mı çekiyor falan. Öyle şeyler yazınca. Her neyse. Ama, ya bu ama mı bilmiyorum. Ve veya ama. Mesela ben seni dinliyorum. Senin o yaptığında anlattığın hikayeyle... ...benim anladığım hikaye arasında çok büyük fark olabilir. Yani anlatabildim mi? Bu güzel bir şey bence.
İşte hani senin düşüncelerin nedir? Yani nasıl mesela, nasıl geliyor böyle oluyor olması? Bunu şöyle anlatayım. Mesela Dialogues in the Dark'ın bir hikayesi var. Bu albüm, konsept bir albüm. Dialogues in the Dark altı parçadan oluşuyor isim olarak. Onları mesela şimdi sayacağım. Birincisi Between the Two Nights, ikincisi A Portrait of A, üçüncüsü Traces of Blue, dört... Unuttum bir dakika. Unuttum şu an. Bakalım mı, check edelim mi? Parça adımı unuttum.
Of, çok havalı ya. Dördüncüsü Where Are You, beşincisi When The Lights Are Out ve altı Silent Soft Lover. Şimdi şurada şöyle bir şey var. Benim için bu hikaye şu. Dialogues In The Dark dediğim şey. Carl Sagan'dan çok etkileniyorum ben.
Onun yarattığı dünyadan, hayatından, düşüncelerinden. Onun sayesinde şunu düşündüm bir gün. Bir evren, evrenin hepsini görebildiğimiz bir yer hayal edelim. Mümkün değil ama bir yerde oturduk ve bütün evreni görüyoruz. Oradaki diyalogları, bu diyalogdan kastım, ışık üstünden, yani iki tane yıldızın birbirine ışıkla birbirine iletişim kurduğunu hayal edelim. Uzaya o kadar hakim değilim, yanlış bir şey söylemek istemedim için biraz böyle çekiniyorum. Orada bir diyalog var gökyüzünde, evrende, gökyüzünden öte olan evrende ve background siyah. Ve eğer siyah olmazsa ben orada o diyaloğu göremem.
...ışık diyaloğunu. Bu dialogues in the dark, aslında gerçekten oturup baktığında... ...darkın içindeki o diyalogları, karanlık içindeki diyalogları görmek hali. Bir de tabii insanın kendi içindeki, karanlık taraf, kötü anlamda söylemiyorum bunu... ...var yani her anlamda, o karanlık taraf içinde kendimle olan diyaloglarımı anlatan bir başlık. Parti isimlerinde de, mesela between the two nights, iki gece arasında dediğim şey... ...birisi doğduğum gece, biri öleceğim gece, yani ve bunun arası. Between the two nights, bunu anlatıyor. Benim yaşam çizgim yani. Ardından portrait of A geliyor. Aslında orada da A'nın portresi gibi çevirebiliriz belki... ...ama orada şu bir kelime oyunu var, şeyi anlatıyor yani. Hani mesela Sepi'nin hayatında bir portresi, Şevval'in bir portresi... ...yani babaannemizin evine gittiğimizde böyle çocuk fotoğrafımız olur ya... ...o bir portredir ama çok şey anlatır yani. Hayatta nesin? Senin çerçeven, senin portren, kendine koyduğun portren nedir senin?
...onu anlatan bir şey. Trace of Blue da benim için aslında gün doğumu demek gibi bir şey yani. Mavinin izleri geliyor yavaştan. Ama hala dördüncü parçada, where are you diyorum, hala. Hayatım boyunca where are you? Neredeyim ben? Ya da neredesin? Bu da oruç araba etkisi bendeki. Ardından da When the Lights Are Out geliyor. Işıklar kapandı. Nedir o ışık yani? Evet, ben evrendeyim, bakıyorum. Gitti o ışıklar. Belki de sadece benim için gitti. Ben gittim çünkü. Ölüm diyebiliriz buna.
Ardından gelen de Silent Soft Lover, yani çiçek sessizliği. Bu da benim hep kafamda şeyi kurduğum bir şeydir yani. Öldükten sonra üstünde bir tane çiçek açar ama o çiçek sessizdir yani. Başka şansı yok. Şimdi mesela bu bir hikaye. Burada şöyle bir şey var. Bu hikayeyi Şevval kendi hayatına adapt edip anlıyor. Sepin başka bir şekilde anlıyor. Annem başka anlıyor. Başka biri başka anlıyor. Yani aslında özeti bu benim için ve bu çok güzel bir şey, çok seviyorum bunu. Herkesin kendine göre yorumlaması ya da yorumlamaması, sadece onu hissetmesi falan. Bildiğim tek hikaye benimki çünkü. Başka bir hikaye bilemem yani. Sadece dinleyebilirim, biraz hayal edebilirim. O yüzden böyle anlatmak istedim. Çok özgürlük de var. Yani çok özgür bir şey bu anlattığın. Evet, o yüzden zaten işte herkesin hikayesi değişiyor gibi düşünüyorum. Çünkü ister istemez değişmek zorunda. Hepimiz başka hayatlar. Hepimizin hikayesi belki çok kesişiyor. Hayatımızda yollarımız çok kesişiyor falan ama sonuçta herkes yalnız ve kendi hikayesini tek başına yaşıyor. Evet, müziğin giyer ölçümü çok büyük olduğu için hepimizin nüfusu da farklı oluyor. Hepsinin hayal gücüyle birleştiğinde. Başka şeyi düşünüyorum. Bunu hiç müzik perspektifinde konuşmamıştık Sepin'le de. Sanatları birbirine dövdürmek değil niyetim ama başka var mı gibi de... Ya evet, resim de var o gözle gördüğünde, kulağı başka bir şekilde. Bu peki ilk seni nerede buldu? Benim de böyle bir soru. Yani evet, ilk besten ya da ilk müziğin aslında. Ya bunu çok idrak edemiyorum aslında. Çünkü dokuz, on yaşında aileme bana gitar alın dediğimde bana gitar aldılar. İlkokul dörtte falandım ya da beşteydim işte on yaşında falan. Klasik gitar aldık yani ilk Adana'da. Sonra çalışmaya ve hocalarla çalışmaya başladım. Gitar hocam falan vardı. Sonra hayatımda çok büyük bir yer etti yani. Okuldan döner dönmez gitar çalışıyorum. Gitar her şeyim oldu falan. Çok anlayamıyorum bunu gerçekten. Hani varmış demek ki. Bulmuş ve ben onu birbirimize sarılmışız ve yürüyoruz beraber gibi duruyor. Ama hani mesela şu an için şey gibi bir durum var. Yani yaşanmamın, uyanmamın sebebi bu. Hayattaki en büyük kıpırtım bu benim. Çünkü en iyi ya da en iyi demeyeyim, o biraz yanlış bir cümle olur. Hissettiğim ve yapabildiğim, düşündüğüm tek şey bu. Ve çok sarılıyorum yani müziğe, hayatımdaki. En büyük ifade gücüm, en gerçek, kendime en iyi ifade edebilme gücümün de bu olduğunu düşünüyorum. Mesela konuşmak değil ya da başka bir şey yapmak değil ama bu yani. Karanlıkta diyalogların bir belgeseli var, yaklaşık sekiz dakikalık. Evet, sekiz buçuk dokuz dakikalık, evet. Şimdi orada şu bu hikaye anlatma, hikaye nedir? Hikaye nerede başlar? Çünkü bir hikaye var, değil mi? Sonra onu anlatan var. Sonra o anlatanın anlattığı hikayeyi okuyan, duyan var ve onlar da bir şey anlatıyor. Yani bu böyle... İterasyon var devamlı aslında. Şimdi sen de bir hikaye anlatıyorsun. Son albümünde ve öncekinde de. O hikayenin de hikayesini yapmışsınız bir yandan. Çok basit, yani çok basit derken kısa bir şey. Yani 8 dakikalık bir belgeselden bahsediyorum ama burada bu hikaye etme nerede başlıyor, nerede bitiyor?
Çünkü şöyle, birazcık şeyi istedim ben sanırım. Birinci nedeni, o belgeseli yapmamızın nedeni, albümün nasıl kaydedildiğini, kimlerin emeğinin olduğunu, nasıl bir gün geçirdik biz İtümiyam'da, ne yaptık, hangi enstrümanlar çalınıyor, nasıl bir süreçte, nasıl bir ortamda kaydediyoruz, neler yapıyoruz yani, hani bu. Bunu görmek ve bunu göstermek de istedim dinleyiciye, diğer bir yan olarak. O yüzden bunun kararını almıştım yani hani direkt yapıp işte Ümit'e aramıştım, Ümit Şahin'e. Dedim bak yapacağız bunu. Sen kamera ve olağanüstü bir iş çıkarttın yani. Çok şanslıyım. Onun Ümit Şahin'e tekrar buradan böyle kalpler yolluyorum. Buydu aslında yani insanlara hikayeyi anlatmak istiyordum ve hani şöyle bir şey hayal ettim bazen.
...albüm çıkartırım, parça isimleri kalır. Mesela az önce albümün parçalarının sıralamasını, hikayelerini anlattım ben... ...ama bunu dinleyen biliyor ya da belgeseli izleyen görüyor mesela. Mesela şey, çok büyük bir pişmanlığım benim yani. Keşke orada böyle bir dakikalık bunu anlattım, böyle bir kayıt da olsaydı albümün içinde. Dayalık isimler budur, şunu anlatıyor ama... O da birazcık çok fazla göze sokmak mı olur endişesi yaşadığım için... ...orta yolda bir şey buldum. Belgeselde de hem ortamı görelim, hem araları küçük küçük girip onu anlatayım ki... ...orada da bu hikaye, mesela parçalığın hikayesi anlatmıyorum yani. Sadece bir bu konseptü albümdür. Her parçanın kendi hayatımda bir ağlantısı var, bir anlamı var. Toplan olarak da bir konsepte buluşup, diyalog içinde dark oluyorlar gibi... ...kısa kısa anlatıp geçiyorum yani. Çok uzatmıyorum orayı da. Ney, buydu yani. İki nedeni bu. Yani o hikayenin devam ettiğini görmek, bilmiyorum. Beni çok heyecanlandırıyor o yüzden. Ben de çok heyecanlanıyorum. İnsanlardan duyunca bunu, evet. Sormak istedim. Benim bir sorum var, tam kuyruk soru olarak. Bu göze parmak sorusu, özellikle bir şeyi ürettikten sonra... ...sanatçıların bununla ilgili konuşmaması gereken bir anlayış var galiba üstümüzde. Daha fazla böyle anlatırsak ya bir şeye müdahale edeceğiz. Ya da hani böyle abi yani tamam yeter anlayan anladı falan gibi bir yere de çok yatkın. Ama sanki böyle az konuşmak gerekiyor gibi. Mesela ben onu büyük ihtimalle yani eğer o şeye karşılaşmasaydım... ...ve Spotify'da karşılaşan biri olarak bu hikayeyi bilmek isterdik. Yani isteyenler de olabilir. O konuda az konuşmak niye acaba hikayelerle ilgili? Çok güzel bir konu bu gerçekten. Şey var ya, ben böyle sanırım çok yerleşmiş. Hani bir iş kendi anlatıyordur zaten. Bu da bir üstümüze verilen öğreti değil mi? Evet, o öğreti çok böyle yapışmış ve atamıyorum herhalde onun üstünden. Etkisinde kalıyorum bir de onun. Sanırım ondan hani böyle bir endişem var. Çok söyleme. Bu sefer bir de hani etkiler karşıyı. O beni bir endişelendiriyor gerçekten. Yani kendi anlamını bulsun o kişi. Gerekirse sonra konuşuruz yani gibi geliyor bana sanırım. Dünya sandığımızdan daha büyük ama işte. Evet, mesela orada bak şöyle bir hareket yaptım ben. İngilizceye dönme nedenim buydu. Çünkü Türkçeydi ilk albüm. Sonra dedim ki, enstrümantal müzik yapıyorum ben. İki gece arasında demek yerine, between the two nights diyeyim. Bütün dünyadaki, hani dinleniyorsa eğer birine gidiyorsa, İspanya'da birine gidiyorsa ya da İngiltere'de birine gidiyorsa, onun da between the two nights, onun da iki gecesi nedir, ona da dokunabilir bu sefer. Çünkü kelimeler gerçekten çok güçlü yani. Ve zaten ilk temsiliyet, ilk intiba bir parça da ismi.
onu görüyorsun yani, sonra içine giriyorsun, parçayı play'e basıyorsun falan. Burada mesela biraz onu yapmaya çalıştım. Title'ı evrenselleştirmek bence güzel bir müzik, özellikle enstrümantal. Ama o da yerine göre. Şimdi mesela gelecek olan albüm Türkçe. İki albüm geliyor, ikincisi İngilizce ama birincisi Türkçe olacak. Çünkü mümkün değil yani, onu çevirelim. Yani az önce konuştuk, Shakespeare gelse bile çok teşekkür ederim ama sağ olun. Çevirmesen de. Can Yücel'i arayalım falan diye.
Diyebilirim yani. Kabul, kabul. Gene hikayelerle alakalı şunu da sormak istiyorum. Bu büyük bir soru, o yüzden neresinden tutmak istersen. Bir şey anlatası olan insanların böyle altta bazen belki farkında oldukları, bazen farkında olmadıkları ama anlattıkça... ...görmeye başladıkları böyle bir sanki bir su akıyor gibi geliyor bana. O da böyle senin meselen. Yani bir meselen var. O mesele sana anlat diyor veya işte ifade et kendini diyor. Anlatmak da böyle çok etken. Aslında hikaye anlatmak edilgen de bir şey. Yani illa başkaları için bir şey yapmıyorsun. Çok kendin için de yaptığın bir şey. Bu da konuşulur ama yani sormak istediğim mesele ne senin için?
Yani bir tane değildir bu, bugün şudur, yarın başka şey olur ama böyle sanki... ...bir tane baskın bir şey oluyor gibi geliyor bana. Şöyle anlatabilirim. Hiçbir şeyden kopuk değil bu. Hayatta mümkün değil zaten. Gerçek olmuyor o zaman. Yaşadığın her şey yani. Yaşadığın bir aşk olabilir, yaşadığın herhangi bir şey olabilir yani. Hiçbir şeyden kopuk değil gerçekten. Ama bunu şöyle anlatacağım. Erkan Uğur'un bir sözü var, beni çok etkiliyor o söz. Neşeli müzikler besleyemiyorum, ne yaparsak yapalım insan olmanın hüznü çıkıyor ortaya diye. Ben bu yüzden müzik yapıyorum bence. Yani mesela neşeli bir müzik yapma ihtimalimi gerçekten göremiyorum ben. Mümkün değil yani. Hani benim için mümkün değil, öyle bir besleyici değilim ben çünkü. Neşeli müzik de dinleyemiyorum bu arada. Yani hani tabii ki dinlediğim şeyler var, yani reggae falan bazen tabii dönüyor hayatımda, o anlamda söylemiyorum.
Ama bu söz her şeyi anlatıyor. İnsan olmanın hüznü çıkıyor ortaya. Bu sözdeki bu detay. Böyle bir insan olduğunu düşünüyorum birazcık. Şimdi hüzün nedir? İnsanın hüzünü nasıl taşır falan gerçekten bilmiyorum. Çok zor yani. Ama bir de buna şöyle bir eklenti yapabilirim. Mesela bu da aslında hep birinden alıntı yapma nedenim de bir şeyleri kendi ifade etmekte zorlanıyorum konuşurken. Hep alıntı yapıyorum o yüzden. Çünkü söylemek istediğim şeyleri söylemiş yani şairler, müzisyenler vesaire. Edip Can Serer'in bir sözü var. İşte insan, yaşadığı yerin toprağına, havasına, suyuna, balığına benzer diye.
Öyle, yani benim müziğim buraya ait, başka bir yere ait değil. Ve ben de buraya aitim ve yaptığım şey de buradan çıkıyor. Bu ne demek? Bugün buraya gelirken bildiğim vapur da demek. Öncesinde içtiğim kahve de demek. Buraya çıkarken çıktığım binanın yapısı, her şey demek yani benim için. Ya da birazdan buradan çıkacağım, eve gideceğim, arkadaşımı göreceğim, prova yapacağız falan. Bu da demek yani. O yüzden mesele bu bence. Neşeden sakınıyor musun kendini peki?
Neşe'den... Çok güzel soruymuş, bir dakika. Neşe'den sakınmıyorum kendime herhalde ama Neşe hayatımdaki ağır basan duygu değil yani. Neşe sence ne demek Sepinci? Dün gece Neşe ile ilgili bir formül verdim.
Öyle mi? O yüzden normalde bunlardan kaçıyorum. Evet, evet. Neşe ne değildir diye cevap verdim. Evet, bizim öyle bir ters köşemiz var. Ben ne diye soruyorum, onun ne olmadığını açıklıyor diye. Güzel ama. Yani Neşe, çok basit anlatacağım da. Bana çünkü komiklik gibi geliyor ve bu aslında ne bileyim... ...anlattıklarımızdan ve duyduğum şey bu coğrafyanın komedisi diyeceğim en şeyi... ...çünkü yani gülmeye teşvik edici şeyi olarak. Onun içinde hem hüzün de var bende.
...ki çok canımı yakan bir hüzün. Her şeyden mutlu olabilme ve bazen gülebilme enerjisi. O yüzden öyle bir yeri yakaladım ve acaba oradan mı sakındığın, döndüğün bir yer var diye... ...aslında size attım. Neşe sizce ne diye yani. Neşe benim için galiba şöyle bir şey ama böyle lay lay lay Neşe'den bahsetmiyorum. Asla. Yani bir halden bahsediyorum.
İçine alabildiğin yası, hüznü, kederi, hangi sözcük sana daha çok dokunuyorsa... ...hangisi ise senin sözcüğün, belki hepsi birden, belki bambaşkalı bir sözcük olabilir. Onu alabildiğin yer. Hepsini alabildiğin yer, neşenin olduğu yer. Güzel. Öyle bir tanımı var bende. Güzel bir tanım evet. Hoşuma gitti.
Evet, tam bu kısımdan sonra mevzumuz daha da uzuyor. Buradan haftaya devam edeceğiz. Bir sonraki bölümde de Mert'i övmeye buradan devam ederiz. Bu bir ek kayıttır. Sepin Yunanistan'da, Mert Amsterdam'da, ben de Galata'da. Hepinize sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.