
5.706 kelime · ~29 dk okuma
Dermanı kitaplarda arayanların haftalık podcasti Biblioterapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tunekire Ümitçi. Malum okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırsınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Başlıyor.
Merhabalar. Merhabalar. Yeni bir Cuma, yine bir Cuma. Evet ve biraz sorumuz uzun. Ben o yüzden hemen gireyim. Uzun olduğu kadar güzel, güzel olduğu kadar anlamlı, anlamlı olduğu kadar da cevaplaması meşakkatli bir soruyla karşı karşıyayız. Ama nedir? Meşakkat bizim işimiz.
Evet. Merhaba Aslı Hanım, Tuna Bey ve Biblioterapi ekibi. İlk bölümden beri sizi ilgiyle dinliyorum ve hep mail atmak istemiştim. Sanırım reddedilme kaygılarım sebebiyle cesaretimi toplayamamıştım. Tamam geçebiliriz artık.
Ancak kendimi hazır hissedebiliyorum. Lafı çok uzatmadan konuya girmek isterim. Yıllardır hep kendimi çok şanslı hissederim. Mimarlık kariyerim, kendi tırnaklarımla kazıyarak kendimi kurduğum muhteşem bir hayat, 7 yıldır terapi alarak ruhumu, 10 yıldır düzenli spor yaparak bedenimi sağlıklı tutma bilincim. Hepsini bir şans olarak görüyorum. Taşlı denecek bir yerde büyüyüp, küçükken Avrupa yakası izleyip hayalini kurduğum muhitte, kendi emeklerimle kendi dünyamı kurmuş 33 yaşında yalnız bir kadınım.
Aşk hayatım dışında her konuda aşırı şanslıyım diyebilirim. Aşk konusuna gelince her zaman ama her zaman olmayacak insanları seçiyorum. Teoride çok olur görünen ancak pratikte asla yürümeyen ilişkilerim oldu. Her biri beni çok geliştirdi, eğitti ve öğretici oldu. Kabul ediyorum. Şu an aşık olduğum kişi ise bana karşı benim ona hissettiğim kadar yoğun hissetmediği sebebiyle ilişkimizi kesti. Sürekli karşılaşıyor olduğumuz için de atlatmak zor oluyor. Kitap konusuna gelecek olursam, son zamanlarda kendime şunu empoze etmeye çalışıyorum. Ezgi, sen hayatın boyunca her konuda hep çok şanslı oldun ve yaradan, parantez içinde inanç sistemi biraz kendimi özgü agnostik olabilirim bilmiyorum, parantez kapa, her zaman sana iyi olanı, hayırlı olanı sen farkında olmadan sundu.
Demek ki aşk konusunda şu an, şimdiye kadarkiler olmadıysa hayırlı olmadığından ya da daha iyisi olacağındandır. Takılıp kalmamalısın. Bu saçma bir yaklaşım olabilir bilmiyorum ama benim gibi düşünen birileri de vardır mutlaka ve bu konuda bir şeyler yazılmıştır illaki diye düşünerek size yazmak istedim. Ya da ben aşka ve acı çekmeye aşık olabilirim bir yandan. Bu da beni acaba tasavvufa mı yönelsem düşüncelerini sokuyor ki, Size bu konuyu edebi bir yerden nasıl ele alabileceğimi sormak istedim. Umarım sabırla okur ve bana önerilerde bulunursunuz. Sevgiler Ezgi
Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma diyor Elif Şafak, Aşk adlı romanında. Bütün kapılar kapansa bile sonunda o sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremezsen de dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret. İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir. Şimdi tamam, çok hızlı bir giriş yaptın. Zaten kitabı öneren de sendin. Evet, Elif Şafak'ın 2009 yılında yayınlanmış Aşk adlı romanı. Döneminde tabii büyük fırtınalar koparmış. Üzerinde çok tartışmalar yapılmış, yazılmış, çizilmiş. Dünya dillerine tercüme edilmiş. Dünyada da çok satmış olan, Amerika'da da çok satmış olan bir romanla karşı karşıyayız. Yazarımız İngilizce yazmış romanı zaten. Kadir Yiğit Us tarafından Türkçe'ye çevrilmiş. Kitap aslında Sufizme ve Mevleviliğe giriş 101 kitabı gibi bir taraftan da. Bravo. Tamam. Fakat bunu zaten Sinan Çetin bir gün bu konuda bir senaryo istemiş Elif Şafak'tan. Sonra olmamış o iş fakat Elif Şafak elinde bir hikaye oluşmuş o sırada bunun için çalışırken. Ondan devam edip bu romanın kurgusunu ortaya çıkarmış. Böyle güzel bir akıcı bir dramatik yapıyla bir taraftan da...
O dönemde bir de Rumi modası dünyada tabi vardı. Bir taraftan da Rumi, Mevlana felsefesini, Şems'i merak edenlere de bu konuda bilgiler ve biraz da kişisel gelişim ipuçları veren yani konulu kişisel gelişim kitabı gibi. Evet tam öyle. Tam Elif Şafak'ın ben Üslub'unu severim, kalemini severim. Yani onun güzel kalemiyle de tatlı anlatılmış bir hikaye. Özetlerim istersen de hatta. Biraz özetle, evet ben sonra kişisel yorumumu eklemek isterim sadece. Elena Rubinstein, Rubinstein değil mi? 40 yaşında Amerikalı bir ev kadınıdır. Herhalde Yahudi bir hanımefendi Rubinstein olduğuna göre. Evet. Tipik Burcu ve değerlerinin hakim olduğu oldukça varlıklı bir ailesi, düzenli ve görünüşte sorunsuz bir evliliği vardır.
Üç çocuğunu da büyüttükten sonra bir yayın evinde editör asisten olarak iş bulur. Görevi A.Z. Zahora adlı tanınmamış bir yazanın tasavvuf felsefesini konu alan tarihi romanı değerlendirmektir. Ancak hayatının kritik bir dönemde eline aldığı bu kitap, hiç beklemediği bir şekilde Elena'yı derinden sarsacak dünyevi aşkı keşfetmek adına zorlu ve tehlikeli bir yolculuğa çıkmasına neden olur. Hayatlarımızın durgun gölünü dalgalandıran taş misali, yüzleşmek zorunda olduğumuz sıkıntılar, acılar ve aşkın peşinde kat etmek zorunda olduğumuz zorlu yollar, ödediğimiz bedeller, kitap içinde kitap, hayatın anlamı peşinde bir aşk macerası, yazarımızdan arayışa, gerçeğe ve keşfetmeye dair bir roman diyor genel olarak sunumunda. Ben romanı o zaman işte New York'ta yaşıyordum, Türkiye'ye geldim... ...ve her yaz gelir gelmez ilk iş gidiyordum şeye, bir kitapçıya... ...ve o yılın çıkan, inanmazsın tabii o zaman dolar da var elimizde... ...çıkan bütün o yılın romanlarını alıyordum. Dolar bazında. Dolar bazında çalışıyoruz. Yani ben Alper Can'ın Güzü de mesela öyle keşfettim. Bir sürü yani o dönemin yazarını aslında öyle keşfettim. Aslında bizim neslinin yazarlarını öyle keşfettin. Bizim neslinin yazarlarını öyle keşfettim, evet.
Çünkü yani kopuk yaşıyorsun orada, bilmiyorsun burada olup bitenleri de takip etmiyordum doğrusu yani öyle medyayı falan takip etmiyordum. Neyse, Elif Şafak Aşk kitabını da tabii Elif Şafak daha önce okumuştum bu arada. Yani bilmediğim bir yazar tabii ki değildi. İlk hatta Pinhan'dı galiba ilk romanı. Novella gibi ve çok çok güzel bir romandı. O da sufizm etkisiyle yazılmış. Son derece ruhani bir şeydi, novellaydı. Aşk'ı aldım. Öyle bir mistik derinlik hep vardır Elif Şafak kitaplarında. Var, evet.
Aşkı aldım ve okumaya başladım. Sahilde okuyorum. Bunu neden anlatıyorum? Şimdi sahilde şemsiyenin altında okuyorum. Elif Şafak keyfi. Elif Şafak keyfi. Ki zaten o yaz sahiller pembeye boyanmıştı. Hiç unutmam. Evet ama biz sevgili dinleyicileri podcastimizin... ...bestseller kitaplara önyargılı yaklaşmayan bir podcastiz. Hayır asla. Asla. Aynı zamanda metafizik ve mistik kitaplara da önyargılı yaklaşmayan bir podcastiz. Okumaya Evet. başladım ve böyle gerçekten mesela bir an geliyordu tamam mı? O anda diyorum böyle of Allah'ım ne kadar güzel bir şey diyorum. Kitabı böyle kıvırıyorum kapatıyorum hop koşuyorum denize atlıyorum ve dua etmeye başlıyorum denizde.
Benim için bak bu kitabın böyle bir anısı varmış. Gerçekten öyle okudum bütün romanı. Elif Şafak da romanı vecdi halinde zaman zaman yazdığını söyler. Öyle mi? Bak bunu hiç bilmiyordum. Demek ki bana tamamen geçmiş. Tabii şimdi şöyle bir şey var. Benim annem bu arada çok uzun yıllardır mesnevi çalışıyor.
Çok uzun yıllardır tasavvuf çalışıyor. Yani Mevlana'ya gitmeye başladığı annemin 24 yıl falan olduğu her yıl Aralık ayında Konya'ya gider. Bana hep anlatıp duruyordu Mesnevi'yi. Ben anlamıyordum. Elif Şafak'ın Aşk kitabı, bu romanı bana bu manada çok yardımcı oldu. Ben ilk kez aslında Mesnevi'yi anladım. Çünkü şöyle bir şey var. Aslında onu bize Türkçeleştirmiş çoğu yerini Şems'in dilinden okur gibi okursunuz.
O yüzden aslında bize Türkçeleştirilmiş, daha basitleştirilmiş, daha anlaşılır halini veriyor. Tefsir mi etmiş yani? Evet yani. Çünkü pek çok şey gerçekten de bu arada hani... ...tamamen kendi dilinden çıkma değil. Hani yorum gibi anlatabiliyor muyum? Bana bu yüzden çok iyi gelmiştir roman. Günümüz insanın anlayabileceği bir kurgu. Anlayabileceği şekilde, evet. Ve tabii kurgusu ayrı. Kurgusu da bir yandan paralel aslında hikaye. Yani Şems'le Rumi'nin birbirine aşkıyla beraber... Ben Ella diye hatırlıyorum kahramanlığı. Ella, Ella. Belki kısaltılmış idi. Elena'nın kısaltılmışı Ella olabilir mi? Belki de bilmiyorum ama ben Ella diye hatırlıyorum. Zaten bir yerde Elena bir yerde Ella yazıyordu.
Evet, tamam. Ella olsa gerek o zaman. Bir yandan da Ella ile adamın aşkını uzaktan uzağa yaşıyoruz. Dediğim gibi bana çok iyi gelen bir roman olmuştu. Mecazi Aşk'a ve İlahi Aşk'a da dair aynı zamanda yazılmış güzel bir kitap değil mi? Biz şimdi şöyle, tabii Ezgi Hanım'da değil mi? Bir dakika tekrar bakıyorum doğru olsun. Evet, Ezgi Hanım. Soyadını kullanmamızı istememiş. Ezgi Hanım'a ne tavsiye edeceğimizi düşünürken, yani o tasavvufa belki de yönelmeliyim... ...ama bunu edebi bir şekilde nasıl yapabilirim diye sorduğu için... ...biz böyle kitaplarda artık düşündük. Başkalarından saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan önce kendine borçlusun bunları diyor Elif Şafak. Evet. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken mi yolladı? Sevin. Yakında gül de yollayacak demektir.
Evet, ben de bunu not almıştım işin doğrusu. Ya bu hep de söylenen bir şey zaten. Hani şimdi artık kişisel gelişimde de çok kullanılan bir laf. Önce kendini sev, kendine değer ver. Bu yapması kolay bir şey değil. Bir de artık çok söylendiği için klişeye kaçtı gibi sanki. Ama bir şey klişeyleşmişse büyük ihtimalle doğru olduğu için. Evet, ama gerçekten şu öz değer konusu... Sıkıcılaşabiliyor çok tekrarlanırsa sadece. Ama özdeğer konusu aslında hakikaten önemli. Çünkü karşıdan belki ne isteyeceğini bilmiyorsun. Kendi değerini tam yerli yerine koymadıysan ki... ...bu arada herkes çok değerli olacak diye bir şey de yok. Yani hepimiz kendi yerimizi tam gerçeğiyle bilirsek aslında... ...çok daha ona göre beklentilerimizi değiştirebiliriz. Herkes yerini bilecek hocam. Herkes yerini bilecek. Bir saniye öyle ben değerliyim, ben öyleyim. Neyse şaka yapıyorum.
Yok şey ben bir yandan notlarıma bakıyorum o yüzden. Şu dünya bir dağ gibidir diyor. Ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa hayırlı laf yankılanır. Şer çıkarsa sonra gerisin geri şer yankılanır.
Evet, ben de bir şey okuyabilir miyim? Yani aşkla ben şanslı mıyım, şanssız mıyım Ezgi Hanım? Belki de aradım, şimdi değil, belki sonra bulacağım vesaire. Biz zaten bu aşk konusu sık sık karşımıza çıkıyor tabii ki. Anladığım kadarıyla aslında çok fazla düşünülen bir... Anladığım kadarıyla değil, ben de bildiğim kadarıyla, hem anladım hem bildiğim kadarıyla... ...aşk insanın maalesef kalbini ve beynini çok meşgul eden bir konu. En eski arayışlarından biri insanın. Biri insanın. Hatta Flamingolar Pembedir'de ben bunu şey diye yazdım. Dayı bir matematikçi yani makine mühendisi ve... ...aşktan, aşkla ilgili düşünmekten dolayı kendini biraz aşağılıyor aslında. Yani buna mı kaldık kala kala gibi? Anlatabiliyor muyum? Dünyada bunca şey varken, evrenin sırları varken, fizik varken, kimya varken, matematik varken... Yahu otur, kalk, aşkı düşün. Ama baksana, diyor, bütün şarkılar bile aşk üzerine. Ne yapayım? Bahriyeli diyor. Yani ben de insanım. Beşinci kuralı kitabın, yani kurallar var kitapta. Aşkın kırk kuralı diye İngilizce'ye çevirilmiş zaten. Evet, evet. Fortune rules of love, değil mi? Çünkü sana yol gösterici kurallar var. Ben bu kuralları işte çok çok böyle ilham verici olarak hatırlıyorum. Bunlar da zaten anladığım kadarıyla Mesnevi'den. Beşinci kural şu. Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. Aman sakın kendini diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği bırak kendini. Ko gitsin. Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var. Çok güzel. Çok güzel. Bak yine böyle ağlayasım geldi. Çok güzel. Hem Mevlana'nın hem de Elif Şafak'ın dehasından izler taşıyan sözler bunlar tabi. Evet. Ezgi Hanım'ı da hangi şifaya buradan öneriyoruz? Madem Mevlevi'yi, Mevlana'yı ve tasarrufa ve sufizme bir adım atmak istiyorsunuz. Mesnevi okumadan önce neden bununla başlamayasınız ki? Bence kesinlikle. Çünkü mesnevi gerçekten anlaşılması çok zor. Çok çok çok zor eserler bütünü. Ben birkaç kez okuma girişiminde bulunmuştum. Hiçbirini anlamadığımı annemin yanına gidiyorum. Diyorum ki anne ben bundan şunu anlıyorum. Bu ne diyor? Annem bambaşka bir şey anlatıyor. Hay Allah diyorum ya ben neredeyim? Bunlar nerede? Hiçbir şey anlamıyorum demek ki. Anlaması çok zor. Mertebe gerektiriyor yani. Yani bir ara halka olarak başarılı. O yüzden bu aşk tam olarak var. Aynı zamanda öykü anlatıyor da bir taraftan. Yani bakalım şimdi ne olacak diye okuduğun bir dramatik yapısı da var o zamanın. O yüzden de şey. O zaman 20. kuralı da okuyayım. Öyle ikinci kitabı geçelim. Tabii Ezgi Hanım bugüne kadar okumadıysa bu kütüphaneyi okumasa da hadi bir de bu gözle okuyun Ezgi Hanım. Neden olmasın diyebiliriz. Tabii Türkiye'de okumayan da bu kitabı kalmadı da olabilir. Ya bir de korsan kitabı bitiren kitaptır biliyor musun bu? Çünkü bu kitap o kadar büyük rakamlarla korsana basıldı ki artık Emniyet Asayi Şubi bu konuda bir şey yapmak zorunda hissetti kendisini. Ve böyle toplanan binlerce aşk romanı pembe ve gri kapaklılar bu Vatan Caddesi'ndeki Emniyet Genel Müdürlüğü'nün ön avlusunda sergilendi basına. Ha öyle mi? O kadar çok tezgah bastılar ki. Ben de bir kamyon fotoğrafı hatırlıyorum. Hatta Elif Şafak sanki kamyonla poz vermişti. Evet ben de oradaydım o gün de ondan hatırlıyorum. Çünkü bir polis geldi şey dedi Elif Hanım bakın dedi bu iki kamyon sadece sizin.
Ne bir gurur bir anda. Tabii yani o gün bugündür korsan kitap sekteye uğradı Türkiye'de. O zaman yirminci kuralı okuyorum. İkinci kitaba geçeriz. Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir. Çok güzel.
Yani siz Ezgi Hanım, çıkın bir yola. O yolda zaten kim bilir başınıza neler gelecek. O da ayrı. Fakat aşk meselesini belki içinizde dönüştürebilirsiniz. Başka bir şeye, doğaya aşk, evrene aşk, işte yaradana, kendi düşünce sisteminizde aşk. Belki başka bir şey dönüşebilir. Ve bu arada en beklenmedik anda da zaten başınıza gene neler neler gelebilir. Evet, o zaman geçelim mi zen kaçıklarına?
Ona mı geçelim? Onu ben en sona saklamak istemiştim. Eğlenceli olsun diye. İyi, hadi geçelim. Geçtik. Jack Kerouac. Doğru okudun mu? Evet. Çünkü sen dalga geçiyorsun benim telaffuzumla da. Yok ya, hayır. Aşk olsun. Fakat kendisi Fransız asıllıymış zaten. Ben seninle didişmeyi seviyorum. Fransız asıllı kendisi zaten. Tamam, tamam. Jack Kerouac. Yani sen benim İngilizce telaffuzumla dalga geçiyorsun ama... Sen de benim Fransızca'mla dalga geçiyorsun. Ödeşiyoruz.
Tamam işte. Kanada Fransızı asılacak Gerouac. Aman. Kendisini zaten bilenler bilirler. Beat kuşağının en önemli üç kaleminden bir tanesi. Ginsberg ve Burrows. Nasıl okunuyordu? Burrows. Burrows'la ben onu okuyamadım bak. Burrows'la beraber aynı zamanda beat kuşağına beat kuşağı ismini koyan kişi. Yani bu öneride de var. Bu zen kaçıkları da Yolda romanından sonra büyük bir fenomene dönüşen ellili yıllarda... ...Amerikan Edebiyatı'nda. Amerikan Edebiyatı senin için de ben kısaca giriz geldi. Estağfurullah, lütfen. Bu ama senin yine önerdiğin bir roman ve senin de sevdiğin bir yazar. Senin sevdiğin bir şey, yapı o yüzden. Lütfen. Ben Kaybedenler Kulübü cüsü olduğum için Beat Edebiyatı'nı severdim. Yani çok. Şimdi bu aslında şöyle. Kendini özgü pırıltılarla dolu bu romanda diyorlar. Yazarımız zen yolunu izleyerek temel gerçeklerini arayan iki genç adamı anlatıyor bize. Bu arayış onları San Francisco'nun Allah'sız batakhanelerinden yüksek Sierra Dağları'nın çok az kimsece bilinen... ve yalnız başınalığın derslerini öğrenmeyi umdukları doruklarına ulaştırıyor. Yer yer kalabalıklar, yer yerde o zansılıklarla dolu zen kaçıklarının her satırından, Kerouac'ın bütün yapıtlarındaki o dürüstlük, o samimiyet, mizah ve yaşam coşkusu fışkırıyor. Yolda'nın yazarı Jack Kuroak'ın yine aynı başarıyla kalemi aldığı, yine bir kült kitap olan romanı. Bu kitabı okuyunca sırt çantası yapıp, Dağ boyu gitmek geliyor insanın içinden ve gittiği yerlerde yaşamın gerçekliğini tanımak istiyorsunuz. Bu şey aynı zamanda... Ama şimdi şöyle bir şey var. Yani bu tabii çok döneminin romanı. Yani bugüne maalesef hiçbir şekilde uyarlanamayacağı gibi. Uyarlanamayacak derken, 1958 bu arada kitabın çıkışı. Evet, yani o dönemin ruhu şu an kesinlikle yok. O dönemin ruhunu yaşamış insanlar bile bu romanı okuyup... ...şimdi bir kez daha, ya çok kendimizi kandırmışız ya da işte o da öyle ne güzel bir dönemdi. Nostaljik duygularla baktıkları bir dönem. Bak nasıl ki Elif Şafak'ın aşk romanı bir Amerika'daki mistizme, bir Mevlana rolü mistizmine ihtiyaca cevap verdiyse... ...iki binli yıllarda, iki bin onlu yıllarda daha doğrusu. Bu da ellili ve altmışlı yıllarda gene bir doğu felsefesi olan zene. Budizme. Budizme ve zene Amerikalıların gösterdiği ilginin sebebi ya da sonucu diyebiliriz. Çünkü ellili yıllarda Amerika'da başlayan doğu felsefesine ilgi birçok Amerikalı gencin evini, okulunu terk edip... Yollara düşüp tek düzey hayata isyan etmesinin nedeni oldu. Çünkü insanı konformistliğe zorlayan bir savaş sonrası sanayile çok hızlı sanayileşen bir ülke çünkü ve her çok hızlı sanayileşen ülke gibi her şey aşırı maddilleşmiş ve konformizm üzerine kurulmuş durumda. Tabii gençler kendilerine bir şey arıyorlar. Bir çıkış noktası arıyorlar. Bir çıkış, buna isyan etmek, bir çıkış bulmak istiyorlar. Ve bu beat kuşağı şairleri de bundan doğuyor. Zaten romandaki iki delikanlıdan biri yazarın kendisi, gerisi de bir başka beat kuşağı şairi olan Gary Snyder'la olan arkadaşından yola çıkmış. Şimdilik sözü sana bırakıyorum. Şey yani şöyle mesela bir Jack Kerouac'ın
Çok şey bir okuru sağlam bir okuru bir şey yazmış. İzlenim yazısı yazmış bu kitapla ilgili ve şöyle demiş. Jack'in başıboş çılgınlığı zaman zaman güzel olabilirdi. Ama aynı zamanda görmezden gelemeyeceğim trajik sonuçları da vardı. Ve şöyle diyor. Baş kahraman reisimiz bazen ben de dahil olmak üzere tanıdığım pek çok erkeğin güçlü yönlerini ve hatalarını bünyesinde barındırıyor.
Yani aslında o dönemin gencinin yaşadığı bir macera. Gençlere yakışıyor. Yoksa aslında romanda Budizm'e dair derinlikli bir şey kesinlikle aramamak lazım. Bu yine bir yolculuk hikayesi. Jack Kerouac'ın yine bir yolculuk hikayesi var. Budizm de bir yolculuktur zaten. Evet Budizm bir yolculuk ama hani böyle derin şeydeki gibi, aşktaki gibi mesela böyle derin laflar, cümleler aramamak lazım. Bu daha rock'n'roll bir kitap. Çok rock'n'roll bir kitap. Çok daha rock'n'roll bir kitap yani evet. Ama Cekeri Yakas'ta sonra bir Buda kitabı yazıyor. Bir dakika neydi kitabın adı bir bakayım. Maalesef onu not etmemişim. Ben bir alıntı yapayım bu arada. Evet. Çok sevdim bu alıntıyı çünkü severdim de yani. Tırmanınca o en yüksek dağın tepesine tırmanmaya devam etmek gerekmekte. Bir dağın tepesine varınca sürdür tırmanmayı diyor.
Dağın zirvesine vardığın zaman sürdür tırmanmayı. Ben de o zaman şunu ekleyeyim. Diyor ki evet dostum biliyorsun benim için dağ bir budadır. Düşünsene sabrını yüz binlerce yıldır orada duruşunu ve... ...mükemmel bir sessizlik içinde tüm canlılar için dua edişini. Ve bizim tüm o telaşımızı ve aptallığımızı bırakmamızı beklemesini. Bunu ben kendim tercüme ettiğim için böyle biraz değişik okudum. Belki esasında farklıdır.
Ama yani evet dağda aslında eğer bir şey arıyorsan, bir derinlik arıyorsan bu hayatta... ...eğer bir huzur arıyorsan, dinginlik arıyorsan, o zaman gerçekten aslına bakacak olursan... ...çık şuradan sokaktan, karşında gördüğün denize bakman da yeterli, bir dağa bakman da yeterli. Dağ benim için evet bir budadır aslında. Zen ve motosiklet bakım sanatı diye bir kitap vardı. Evet, evet, evet. Şimdi aklıma geldi. O da diyor ki bir dağın tepesinde ya da sonsuz bir okyanusta olduğu gibi... ...bir motosikletin dişlilerinde de budayı ve zeni bulabilirsin diyor. Evet. O şeyle baktığın zaman, o farkındalıkla baktığın zaman aslında bir makinede de onu görebilirsin diyor yani.
Ben buna kesinlikle inanıyorum. Mesela pandemi döneminde bunu çok düşünmüştüm. Yani evet, doğayı çok seviyorum. Doğanın içinde olmayı seviyorum. Ben çok severim o fikrini senin. Ama ben bu gezegeni seviyorum ve her şey benim için bu gezegenin bir parçası. Yani şu an oturmakta olduğumuz masa belki muhtemelen böyle sentetik bir malzemeden yapılmış gibi görünüyor. Hani belki ahşap bile değil.
Ama önemli değil çünkü bu gezegenden, bir materyalden yapıldı bu. Ve buraya ait. Başka bir yerden gelmedi. Yani plastik bile bu gezegenin bir parçası. Beton, bir taş aslında. Bu gezegenin bir parçası. Dolayısıyla ben her şeye bakıp orada doğayı görebiliyorum, bulabiliyorum. Bu biraz niyetle ilgili.
Aslında tasavvufun ve zenin örtüştüğü bir bakış açısı bu. Tabii, tabii. Çünkü bir de ikisi de varlık birliği temelinde zaten... ...bir araya geliyorlar ya. Yani enel hak, vahdet-i vücut. Yani her şeyin aslında bir olduğu. Bir olduğu, evet. Birinde yaratıcıyı temsil ettiği gibi. Zen'de de bu bakış açısı var. Yaşam denilen uğraş, sonsuz uyanmışlığın sınırsız okyanusundaki bir damlacık gibidir diyor. Yaşam denilen uğraş... Sonsuz uyanmışlığın sınırsız okyanusundaki bir damlacık gibidir. Çok evet. Gerçekten o yüzden de o okyanusun içinde o damlacığın başına neler gelmez ki? Aslında ben için mesela bunu böyle okuyabilirim. Bir de tabii bunların hepsi yoruma çok açık. Şimdi şey, temizlisizm olduğu zaman yoruma açıklık oluyor tabii.
Jekyll and Hyde sonra 1955 yılında Buda'nın biyografisini de yazmış. Yani bayağı bir Buda'yı çalışmış aslında. Bu kitapta çok fazla görülmese de, bu Rock and Roll bir kitap olsa daha sonra biyografisini yazmış. Ama ben şimdi de sevgilisine yazdığı bir şiiri okumak istiyorum. Çünkü aslında kendine gerçekten bir şeyler çıkartmış.
Gördüğün dünya sadece zihnindeki bir film. Taşlar görmez. Şükret ve otur. Bağışla ve unut. Bütün gün herkese nezaket gösterdiğinde zaten cennette olduğunu fark edeceksin. İşte hikaye bu. Mesaj bu. Kimse anlamıyor, kimse dinlemiyor, hepsi kafası kesilmiş tavuklar gibi etrafta koşturuyor. Bunu öğretmeye çalışacağım ama boşuna olacak. Bu yüzden kendimi bir kulübede dua ederken, havalı biri gibi hissederken ve odun sobamın başında şarkı söyleyip krep yaparken bulacağım. Çok güzel.
O alacağını almış. Aslında istediği kadar Rock'ın oğlu yaşamış olabilir. Gidip barlarda cozutmuş olabilir. Sirozdan ölmüş olabilir. Sirozdan ölmüş olabilir ama alacağını da almış gibi görünüyor. Evet. Bir ara manisi yapmak ister miyiz? Hadi ara mani. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için bibliyoterapi ne yapıyor? Devam ediyor efendim.
Üçüncü kitabımız... Vurun dalgalar, vurun... Virginia Woolf. Evet. Ya o kadar... Şimdi bu biblioterapi çalışmaları bana çok iyi geliyor. Bana da. Bayağı kültürlü bir insan oldum ben.
Yani Allah'ın çalgıcısı kalk sen vereceğin volüpten konuş buraya gelip. O kadar da öyle. Allah'ın çalgıcısı demiyor. Allah'ın şairi, yazarı. Yani sen de bütün bunlar bütünleşmiş. Birinden birini aşağılaman hiçbir zaman gerekmez. Yakup mehanesinde böyle şeyler söyleme benim aklıma. Tamam. Söylemem. Tamam. Şimdi dediğim gibi biblioterapi çalışmak bana çok iyi geliyor. Unuttuğum şeyleri hatırlıyorum. Tekrar kitapları elime alıyorum, bakıyorum. Sen zaten Virginia Woolfçüsündür. Ben seviyorum. Virginia Woolf çünkü bir şairdir bana göre. Yani şair gibi şeyleri vardır, satırları vardır. Şiir gibi satırları vardır. Oyun şiir demiş zaten Dalgalar romanı içinde. Ne demiş? Ha, onu bilmiyordum. Yani deneysel bir roman, kendi değişli bir oyun şiiri olarak adlandırıyormuş.
Dalgaları. Tabii de şimdi mesela dalgaların tarzı aslında bana şey olarak çok uyuyor, kurgusu olarak da çok uyuyor. Altı kişinin kendi iç sesleriyle, hikayeleriyle. Üç kız, üç oğlan. Evet. Benim hani başkalarının kokusu dört kadın, dört erkektir mesela. Ben zaten diyorum, hep biliyorum. Hiçbir şey boşuna değil. Ben tabii ki ne Virginia Woolf'u düşünmüştüm, ne dalgaları düşünmüştüm başkalarının kokusunu yazarken ama... ...bilinçaltımda her zaman demek ki bir yerlerden bir şeyler işlemiş. Ve onlar farklı şekillerde kendini çıkartmış.
Dalgalar bir metafordur. Yaşamların yapısını kurar, gelgitleri insan yaşamanın ve ruhunun gelgitlerini yansıtır. Tüm kitap boyunca saf bir bilinç akışı tekniği kullanan Virginia Woolf, ortak bir trajedinin etrafında şekillenen, farklı ancak yer yer kesişen, birbirini bütünleyen, belki de hepsi bir bütünün parçaları olan hayatları anlatır. Yazarın ortak ve bireysel benlik arayışını. Gençlik Umutları ve Orta Yaş Çıkmazlarını Kaleme Aldığı Deneysel Bir Roman, Kendi Değişiyle Bir Oyun Şiir deniyor ve Virginia Woolf'ün en büyük edebi başarısı olarak değerlendiriliyor. Altı karakterin altısının da aslında çocukluktan itibaren bütün orta yaş, ölüme kadar yoldaki yaşadıklarını, deneyimlerini kendi iç seslerinden duyabiliyoruz, görebiliyoruz. 1920'lerde tasarlamaya başlamış. Daha tasarlarken çok acayip bir işin peşinde olduğunun farkındaymış kendisi de. Konvansiyonel romandan ayrılan böyle şiirler, edebiyatın ve bilinç akışı tekniği mi deniyordu buna?
Evet. Bilinç akışı tekniğinin böyle ortalığı karıştıracak bir iş yaptığının farkındaymış ablamız yani. Roman 1931'de yayınlanmış. Eleştirmenlere göre yazarın en büyük başarısı sayılmış. Modern kentin bir kalideskopu andıran görüntülerine ve gürültüsüne uzak geçmiş ayet imge ve sesler karışır. Romanın her sayfasından yayılan akışkan ve her okuyuşta daha da derinleşen anlamlar bizi hiç bitmeyecek bir okuma deneyimine davet eder ki hiç bitmeyecek bir okuma deneyimi nerede olabilir ancak? Şiirde.
Bir şiiri okumak hiçbir zaman bitmez. Bitmez, bu da öyle. Evet, tam olarak öyle. Çünkü defalarca bu kitabı okuyabilirsin. Evet, yani Hilmi Yavuz'un gerçek şiiri ayırırken öyle bir şey var. Bir şeyi her okuduğunda başka bir şey bulabiliyorsan... ...onun içinde o şiirdir der, gerçek şiir. Evet, evet. Bu roman tam olarak öyle. Şimdi bu altı kişinin ortak arkadaşı Percival ölüyor. Ve aslında ortak noktaları, hani buluşma noktaları o gibi.
Fakat bütün roman boyunca hepsinin aslında birbiriyle kesişme noktasını, birbirlerinin içinde yaşayışlarını, birbirlerinin gözünden nasıl yaşadıklarını görüyorsun. Ben mesela bunu hep şöyle düşünüyorum Ezgi Hanım bağlamında. Sen bir kendin yaşıyorsun, bir başkalarının gözündeki sen yaşıyor. Aslında seni tanımlayan gerçekten yine sonunda sen olacaksın. Yani senin işte romantik ilişki kurmaya çalıştığın adam senin kadar yoğun hissetmiyor. Çünkü seni bambaşka biri olarak tanıyor. Ezgi Hanım'a mı sesleniyorsun? Evet, Ezgi Hanım'a. O seni zaten bilmiyor. Şöyle bir alıntı okumak istiyorum. Bakayım bulabilecek miyim? Sen ararken ben bir alıntı yapayım mı? Tabii yap.
Ve benim içimde de dalga yükseliyor. Kabarıyor, sırtı kavisleniyor. Bir kez daha yeni bir arzunun farkında oluyorum. Süvarisinin önce mahmuzladığı, sonra da gemini çektiği gururlu at gibi bir şey yükseliyor altımda. Sırtına bindiğim sen, şimdi bize yaklaştığını sezdiğimiz düşman kim? Bu kaldırımda eşelenerek dururken biz... Ölüm o. Düşmanımız ölüm. Mızrağımı indirerek ve saçları genç bir adamın Hindistan'da Dörtnal'a giden Persival'ın saçları gibi uçuşarak ölüme doğru koşuyorum. Atımı mahmuzluyorum. Sana doğru fırlatacağım kendimi. Yenilmeden ve boyun eğmeden. Ah ölüm!
Ya işte ağlama hissi doyuyor içimde. Bu değildi umarım senin yapacağın alıştı. Hayır değildi ama müthiş değil mi? Yani dünden beri içimde bir ağlama hissi var. Çünkü kelimelerin güzelliğine, anlatımın güzelliğine inanamıyorum. Ya bunlar şey insanlar, kendi canından can kopararak yazan insanlar. Etiyle, kanıyla yazan insanlar yani. O yüzden... Yani hepimizin... Tabii ki böyle olacak. Hepimizin aslında yani bütün bir roman, hepimizin bir bütünün bir parçası oldu. Ama bunun içerisinde tek tek birisi olarak önemli olduğumuz... Gene geldik mi Varlık Birliği'ne? Evet, yine ona geliyoruz. Zaten bak biz de bilinçaltımız bizim çok enteresan yerleri hep yönlendiriyor. Yani hep birbiriyle bağlantılı şeyleri. Senle ben de farkında olmadan seçiyoruz. Benim okuyacağım alıntı şuydu. Sürekli olarak yaratılıyor ve yeniden yaratılıyorum. Farklı insanlar benden farklı kelimeler çıkarıyor. Farklı insanlar benden farklı kelimeler çıkarıyor. Evet. Şimdi ben mesela şeyi kabullendim Ezgi Hanım. Ben herkes tarafından farklı görülen biriyim. Hatta ben başkalarının kokusunu yazarken bak yine aynı şeyi düşünmüştüm. Bana röportajda sormuşlardı. Demişlerdi ki bütün bu karakterler siz misiniz?
Ve sekiz ayrı kişinin bakışından ben gerçekten farklı farklı insanlardım. Oui madame Bovary, c'est moi. C'est moi. Şimdi şöyle yani benim bir sürü arkadaşım var. Hepsini tek tek sorsanız hepsi beni başka anlatır. İnsan her durumda bir başkasıdır demiş birisi ama kim hatırlamıyorum.
Bak şimdi ben de şunu hatırladım, George Eliot'ın Middlemarch'ında geçer ki ben bunu yine söylemiş olabilirim. Her yeni ilişkiyle yepyeni biri oluyorum. Şimdi dolayısıyla birine hakikaten takılıp kalmamak lazım. Çünkü o biri seni bir şekilde tanımladı ama... ...başka biri seni bambaşka biri yapacak ve bambaşka şekilde tanımlayacak. İçindeki potansiyelleri...
Ve bütün bunların dışında sen zaten bambaşka bir şeysin. Bu şifayı öneriyoruz yani. Ezgi Hanım'a önerdiğimiz şifa bu diyelim o zaman. Evet öyle düşünüyorum. Şimdi sıradaki kitabı ben geçmek istiyorum. Ama bir dakika şunu okumam lazım. Şunu da okumam lazım ki herkes koşa koşa gitsin. Okumadıysa dalgaları alsın okusun diye. Yarın böyle bir Virginia Woolf izdaha mı yaşansın kitapçılarda? Ya da online, kitlensin. Kitlensin böyle... dnr.com.tr kitlensin. Evet, böyle kitap yurdunda böyle kriz yaşansın falan istiyoruz. Yetiştiremiyoruz diye. Bu arada ben biliyorsun, takip ediyorum, kontrol ediyorum satışları. Biz önerdikten sonra kitap satışlarını ben takip ediyorum deli gibi. İşim gücüm yok, arıyorum ve o platformları soruyorum. Şu kitabı ben dört yıldır hiç hakkında konuşulmamış, şimdi önerdik. Bir satışta şey var mı? Evet, her zaman var.
Milyonlar dinliyor efendim. Milyonlar dinliyor, milyonlara söylüyor. Neyse bir dakika şunu okumak istiyorum geçmeden önce. Güneş doğdu. Işıkları keskin dilimler halinde odanın içine düştü. Işığın dokunduğu her şey coşkulu bir varoluşa büründü. Bir tabak beyaz bir göl gibiydi.
Bir bıçak buzdan bir hançer gibi görünüyordu. Birdenbire Dalgalar kitabım canlandı, kapak sayfasındaki bulutlar görkemli hareketlerle süzülmeye başladı ve okyanusun suları üzerlerine yazılmış binlerce kelimeyi de yanlarında taşıyarak ait oldukları dünyaya doğru hızla ilerledi. Doğanın beşiğinde, mavi-siyah gökyüzünün çatısı altında, özdeşleşebilecekleri güzelliklerin ortasında sürükleniyorlardı. Evrenin her yerde bulunan unsurlarıyla birleşerek nihayet evlerine dönmüşlerdi. Dalgalar sonunda patlak verdi.
Öleceğim ya. Bir gün resmen roman falan okurken tık diye gideceğim. Yani anlatamam ki. Su yolu, ne denir? Su testisi. Su yolunda kırılır. Su testisi gibi gideceğim. Gideceğim gerçekten. O zaman diyorum ki sana hoş geldin yabancı. Burada en büyük amacımız mutluluktur. Şimdi bu Epikül kitabını yayın hazırlayan kişi sonunda söyleyeceğiz kim olduğunu. Şöyle bir sunum yazmış.
Elinde olanı küçümseme. Bir zamanlar buna sahip olmayı dilemiştin. Elinizde tuttuğunuz kitap mutluluk felsefesiyle bütünleşmiş. En önemli filozof olan Epikür'ün bir yanına kıymetli öğütlerini hatırlatırken bir yanda mutluluğun reçetesini veriyor. Öğretisini bahçe adını verdiği yeşilliklerin ve doğanın içindeki okulunda anlatan Epikür, iki bin yıl sonra bizi yine o bahçeye davet ediyor.
Kim yazmış bunu? Devam edeyim mi? Evet. Bir dakika. Kim yazmış onu söyleyeyim. Peki, hayır bir dakika. Peki, nedir bahçe? Evet. Kitabın içinden okuyorum, sayfa 23. Üzerinden iki milyonyum geçmiş olmasına rağmen insanlar hala doğaya kaçmak ister ve düşüncelerini orada daha iyi toparlarlar. Bahçeler güzeldir.
Hatta bazen fazla güzeldir, insanı sarhoş edecek kadar. İnsanı teskin edebilir, sakinleştirebilir ya da onlara ilham verebilirler. İnsan ruhuna iyi geldikleri kesin ama aynı zamanda insana bir huzursuzluk verip dürterler de ki felsefede ayrıca değerli olmaları belki de bundandır. Düşünün, her bir bitkinin çiçeğin büyüdüğüne tanıklık etmek.
Bir gülün en güzel çağını yaşadıktan sonra solduğuna şahit olmak, kurumuş olanın başını koparmak, bir ağacın üzerinde yol almış giden karıncayı seyretmek, bir kayısının dalında çürüdüğünü, bir zeytinin dalında olgunlaştığını seyretmek. Bir bahçede ne kadar çok doğum varsa o kadar da ölüm vardır. Bir bahçede hayatın bütün zıtlıkları vardır. Bir bahçe mikrokozmozdur. Oraya dikkatle bakan bütün bir evreni görür. İşte bu yüzden bahçe. Çok güzel. Teşekkür ederim. Kim yazmış arkadaşım bunu? Kim yazdıysa çıksın. Ben yazdım. Evet, Aslı Perker'in yayına hazırladığı Epikür kitabı. Hoş geldin yabancı. Burada en büyük amacımız mutluluktur. Bugünkü podcastimizin dördüncü kitabı. Bunu seçmemizin diyeyim amaca da şuydu. Bütün biraz önce bahsettiklerimiz tasavvuf hissi de... Bilgisi de ona bağlı olarak Virginia Woolf'ın dalgalarında yer alan... ...doğanın içinde bir parça olmakta, dalgalanmakta. Budizm'in öğretileri de döner dolaşır. Bunların hepsi felsefedir. Ve gerçekten ta milattan önceye gider. Ahlak felsefesi diyor bir de. Epiktetos'a gider, epiküre gider. Ve bunların aslında çıkış noktası gibi bir şeydir. Der ki sana... senden, karşındakinden daha büyük bir şey var. Ebikür mesela aslında bugün olsa ateisttir. Tanrıları... Abi agnostik bile değildir mi? Evet, ateisttir. Sadece dönem buna izin vermediği için bu konuda avazı çıktığı kadar bağıra bağıra konuşmaz. Ama aslında evrenin varlığına inanır, evrenin büyüklüğüne inanır, doğaya inanır. O yüzden bahçedir onun için.
Ve o ama şunu söyler, bunun peki ben neden söyledim? Der ki, senden daha büyük, bu da artık hepimiz söylüyoruz zaten, senden, benden, ilişkimizden, her şeyden daha büyük, evren var. Şamanlar da bunu söylüyor zaten. Evet. Şamanlar da bunu söylüyor. Evet, evreni takip et, evrene inan ve o seni doğru yere götürecektir ki bu çoğunlukla mutluluktur.
Çünkü kabulleniştir. Kendini anlamazdı. Mutluluk felsefesi değil mi? Mutluluk felsefesi. Şimdi bilmeyenler için onu söyleyelim. Evet, mutluluk felsefesi. Yani bir ahlak felsefesi olarak mutluluk. Ahlak derken, anlayamadım. O da anlayamadım ben ahlak felsefesi derken. Bunu bir ahlak felsefesi olarak Epikür'ün tanımladığını okudum da çünkü o yüzden. Yani ahlak felsefesi olarak, mutluluğu bir ahlak felsefesi olarak yazar. Ha, ya ben hiç öyle o kelimelerle düşünmediğim için şu an böyle konuşuyorum ama. Allah'ın varsa mutlu olursun diyor yani.
Hiçbir şey anlamadım. Ne diyorsun Tuna? Bilmiyorum. Yani şöyle o kelimelerle düşünmediğim için ve şu anda da ilk kez duyduğum için öyle bakıyorum. Kesinlikle onu tartışmayalım tabii de ben kendim okuduğum kaynaklardan alıntı yaptım yani. Tamam yani bunu düşüneceğim bir konu olacak. Düşünme canım. Ben bilip de söylemedim zaten. Tamam şöyle. Bak şimdi çok enteresan bir şey var. Hoş geldin yabancı. Burada en büyük amacımız mutluluktur kitabın adı. Ve sonra alt başlığımız şu. Mutluluk yolunda kırk adım. Bak gene for the rules of love. Aşkın kırk kuralı. Mutluluk yolunda kırk adım. Ebikür de o kırk adımdan bahseder. Neler olması gerektiğini söyler. Bunlardan mesela bir tanesi siyasetle hiç ilgilenmedir. İlgilenme der.
Sen ne yapsan zaten olmayacak, der. Bunu 2000 yıl önce söyler. Boş ver, kendi hayatına bak, der. Kendini doğada ara, der. Evrende ara, der. Arkadaşlığı önemser. Arkadaşlığı çok önemser. Ama bir yandan da ikili ilişki onun için yani kompakt bir ikili ilişki onun için insana zarar verebilir. Çünkü insanı diğer arkadaşlarından kopartır, diğer insanlardan kopartır. Bu yüzden hiçbir zaman evlenmemiştir zaten. Daha geniş arkadaşlıklara, Sen evlendin değiştin hocam demesin arkadaşları diye evlenmemiş değil mi? Yani bunların çıkış noktası olduğu için de ve eğer bir tasavvuf inancına geçiş söz konusuysa... ...ben epiktetos, epikür bunların okunması gerektiğini, onların felsefesinin bilinmesi gerektiğini düşünüyorum. Bahçe filozofları diyorlarmış epikür bu öğrencilerine. Doğru mudur hocam? İşte zaten adı Bahçe. Bahçenin girişinde zaten bu şey yazıyor. Hoş geldin yabancı. Burada en büyük amacımız mutluluktur. Bahçenin girişinde yazan yazı. Bahçede yürüyerek mi ders yapıyorlar? Evet, evet. Aristo da öyle yaparmış. Bu arada Aristo da öyle yaparmış. Yani öğrencilerle bahçede dolaşırmış. Doğadan alınacak çok ders var. İşte biraz önce benim okuduğum, kendi yazdığım bölüm gibi. Yani ki ben de bu kitabı bahçede yazdım. Sen de bahçecisin. Ben bahçede bak, ben yıllardır, yirmi üç yıldır o bahçenin içindeyim. Kendi bahçemizin içindeyim. Hala bakacak şey buluyorum. Çünkü tek tek bakıyorum, görüyorum. Yani kendi o yazdığım satırlar. Evet, hakikaten gidiyorsun. Annem diyor ki aslında şu gülleri sen bir budayı ver diyor. Gidiyorsun solmuş gülleri patır patır patır patır kopartıveriyorsun kafalarını kafalarını. Ama bir durup düşünsen onun en ihtişamlı halini gördün. O gülün en ihtişamlı, en güzel kokan halini gördün.
Aşkın en ihtişamlı hali var. En kötü hali var. Hepsini görmek var. Dolayısıyla Ezgi Hanım, yol uzun, hayat bence çok uzun. Ve yolda karşımıza ne çıkacağı belli değil. Ölümden korkmak bilgi kişi için anlamsızdır diyor. Çünkü yaşadığımız sürece ölüm yoktur. Ölüm geldiğindeyse biz yokuz. Biz yokuz. Evet. O zaman vay veri diyor yani.
Evet zaten dur bakayım onu şurada da yazmış olmam lazım. Yoktum, oldum, yokum gibi bir şey var. Heh şurada yazmışım bak. Yoktum, varım, olmayacağım.
Yoktum, varım olmayacağım. O yüzden bence derine inmek her zaman insanın zihnini meşgul eden güzel bir şey. Böyle dönemlerde kendinizi istenmemiş gibi hissettiğiniz dönemlerde... Dışarıda aramayalım hocam değil mi böyle şeyi? Değeri yani değer duygusunu dışarıda aramayalım. Bak sanatçılar çok düşer bu tufaya. Mesela hep kendini değerli hissetmek için alkış bekler sanatçı milleti. Ama sanat hayatı da öyle bir şeydir ki bitiverir. Bir gün vardır alkış, bir gün yoktur. Bir kitabın beğenilir, öbürü beğenilmez. Bir şarkın tutar, öbürü tutmaz. Bizim bilim olarak psikolojide de çok önemli bir şey. Yani sen kendini sürekli dışarıdan gelen etkenlerle... ...eğer mutlu etmeye çalışırsan, bunun bir sonu da var... ...yahut bunun bir belirli yanı yok. Bir anda olmayabilir. Dış etkenlere kendini bağlayamazsın. Sen içini kuvvetlendirmek zorundasın. Yani Ezgi Hanım'a hangi şifayı buradan önereceğimizi düşündük ve bulduk şu anda. Evet, evet. İçinizi kuvvetlendirin ve bunu doğa, evren yoluyla yapın. Çünkü bizden çok büyük şeyler var. Evet, kızdırmayın onları da.
Gök Tanrıları'nı kızdırmayın. Evet, Manitou'yla iyi geçinin. Evet. O zaman ben künyemizi okuyayım. Oku o zaman, hadi bakalım. Ondan sonra da veda edelim. Dalgalar, Virginia Woolf, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Çevirmen Tülin Can Sunar. 256 sayfa. Elif Şafak, Aşk, Doğan Kitap, 420 sayfa.
Epikür, destek yayınları 64 sayfa yayına hazırlayan Aslı Perker, şahsım. Zen kaçıkları, siren yayınları çeviren Nevzat Erkmen, 256 sayfa. Bize ulaşmak isteyenler? Bize ulaşmak isteyenler, biblioterapi.at, podbimedia.com adresine e-mail gönderebilirler. Linkler nerede, linkler? Onlar da aşağıda efendim, onları da oradan bulabilirsiniz. Kitaplarla ilgili detaylı bilgileri.
Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için BiblioTrip şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim. Hoşça kalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.