
4.634 kelime · ~23 dk okuma
Dermanı kitaplarda arayanların haftalık podcasti Biblioterapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tunuk İremitçi. Malum okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Başlıyor.
Efendim, merhaba. Şimdi son anda işi çıkan Tuna Kiremitçi gelemedi. Gerçekten son anda bu arada. Ben de bölüme öyle hazırlanmıştım ve o kadar duygusal yatırım yapmıştım ki böyle ağlamalı mı ağlamalı. Son anda vazgeçmek istemedim. Çünkü bu hafta çekemezsek stüdyo günleri dolmuş oluyor. Ve bir sonraki haftaya kalıyor. Hafta kaçırıyoruz. Benim bütün o şeyim dağılıyor. Konsantrasyonum dağılıyor.
Konumuz biraz ağır bir konu gene, ölüm. Birazdan e-mail'i okuyacağım. Bu konudan program öncesinde konuşurken, prodüksiyon müdürü Metin de buradaydı. Ve ona sordum, hiç kayıp yaşadın mı diye.
O da evet deyince ve çok beni 12'den vurunca tuttum kolumdan getirdim. Hoş geldin Metin. Hoş bulduk. Merhaba. Zaten hep buradasın da. Olsun.
Zaten konsepti çok iyi biliyorsun. Soruyu okuyorum. Merhaba, çok sevdiklerimizin, özellikle yakın aile üyelerinin, parantez anne, baba, çocuk, kardeş, dost, parantez kapa, ölümünün üzüntüsü ve depresyonuyla baş etme üzerine bir kitap terapisi podcasti gelir mi? Teşekkürler, Adalı.
Evet. Şimdi ben direkt sana sorduğum soruyla başlamak istiyorum. Oradan devam edeceğiz. Çünkü seçtiğim bütün kitaplarda... ...hakikaten seninle de çok alakalı olmuş oldu bu durumda. Ben sana sordum. Yine soruyorum. Bir kayıp yaşadın mı? Evet. Uzun yıllar önce yaşadım. Kaç yaşındaydın? İki mi? Yirmi iki yaşındaydım. Evet. Babamı kaybettim yirmi iki yaşındayken. Evet. Ama bayağı zaman geçti tabii.
Tabii farkındaysan biz dışarıda bunu konuşurken bunu sonra söyledin. Evet. İlk söylediğin şey bu değildi. Bak şimdi hemen burada hafif bir analize girelim. İlk söylediğin şey bu değildi. İlk söylediğin şey hiç ölüm yaşadın mı dediğimde... Evet dedin. Bir kere rüyamda öldüğümü gördüm dedin. Evet doğru. Babandan bahsetmedin ilk olarak. Ama sonra anlaşıldı ki... Meğerse o rüyayı babanı kaybettikten hemen sonra görmüşsün. Doğru. Ne gördün rüyanda?
Aslında şöyle, tabii rüyamda gördüğüm şey gerçekten biraz saçmaydı aslında bakarsanız. Ama babam öldükten sonra ölüm meselesini tabii ki genç de bir yaştaydım. Tabii ki 22 yaşında falandım. Kafama takmış oldum tabii ki ölüm nedir, nasıl bir şey yani? O an nasıl bir andır? Babam ne hissetmiştir? Ben ne hissederim acaba? Uzun zamanımı aldı. Uyuyamıyordum bunu düşünürken. Sonra bir gün böyle bir gerçekten ama anlatamayacağım kadar saçma bir rüya sonucunda öldüm rüyamda.
Bu çok klasik bir şey. Bir sürü insanın da başına gelmiştir belki diye düşünüyorum. O rüyayı gördükten sonra bu takıntım da geçti. Bir rahatladım. Aslında bu kadar basit bir şeymiş gibi bir his geldi. Yani rasyonel bir şekilde olmadı. Böyleyse böyledir gibi değil. Hissim değişti. Ve o rüyayla birlikte...
Aslında bak yani bunu da şimdi anlatıyorsun tam olarak. Bu çok önemli çünkü zaten benim bugün seçtiğim mesela dört kitaptan ikisi zaten ölümle tanışmak. Yani bunun üzerine çünkü şimdi şöyle bir şey var. Bizler bizden bir üst nesilden yani anne babamızı kaybettiğimiz zaman...
...bize hayata getiren insanları kaybettiğimiz zaman aslında yaşadığımız şey... ...ilk olarak acı ve keder bile değil. Yani o da var ama esas korku. Çünkü zincirdeki ara halka artık bitti. Gitti. Kesinlikle. Ve sen tam olarak ölümle burun burunasın.
Yani seni annen ve babanın varlığı bilinçaltında çünkü sürekli aslında ölümden koruyor. Onlar varken bana bir şey olmaz hissi. Ben çocuğum hissi ve bu kaç yaşına gelirsen gel. Aynı şey. Ama onlardan biri eksildiği anda
Eyvah! Hele ki bir erkek için baba... ...gittiği anda... ...eyvah! Ben sıradayım ve bunu genç yaşta yaşamak tabii... ...o yüzden aslında... ...çok daha fazla etkiliyor insanları. O yüzden... ...hani... ...bazen küçük yaşta annesinin babasının... ...belki hatırlamadığı yaşta annesinin babasını kaybeden insanlar... ...o yüzden ilerleyen yıllarda... ...hani terapiye daha çok başvurmalılar. Yaşadıkları şey çünkü gerçekten sarsıcı.
Şimdi o zaman bak, direkt şuradan giriyorum. Yani sendeki de aslında o rüya oydu. Yani eyvah sıra bana geldi ve aslında çok sevindim rüyanda öldüğünü görmeye. Çünkü o korkuyu ancak herhalde üstünden zaten onu yaşayarak atabilirdin.
Evet, yani öyleymiş gerçekten. Yaşayınca anlıyor insan. Çok garip. Herkesin başına geliyor mu bu rüyayla atlatmak, bu durumu bilmiyorum ama... Sanmıyorum, sanmıyorum. Herkesin yaşadığı, herkesin gördüğü bir rüya olduğunu zannetmiyorum. Evet, o dönem bir de zaten rüyalarla çok ilgili çalışıyordum. Yani böyle bir amatör tiyatro yapıyorduk. O bizim tekniklerimizden birisiydi falan. İşte gece uyanır uyanmaz işte rüyalarımızı yazardık falan. Ama bıçağı zaten terapide çok önemli bir şey. Doğru. Freud'un en başından beri söylediği, sonra da bütün neredeyse analistlerin, terapistlerin takip ettiği bir yöntem. Peki o ne yapıyordunuz sonra o rüyaları yazıp? Öncelikle zaten şöyle bir şey vardı, bizim orada kullandığımız teknik de biraz terapi çağrıştıran bir teknik. Onun üzerinden bir bedensel bir duygu çıkartmaya çalışıyorduk aslında ikisi birlikte. Onun üzerine çalışıyorduk, o rüyaları sahnelemeye çalışıyorduk. Daha doğrusu onu... Tam olarak o anı yaşamaya ve yani o hissi yakalamaya o zaman. Evet, beden yoluyla yakalamaya çalışıyorduk aslında. Ve onu yüz üstüne çıkartmaya ve ne demek istiyor? Üstün üstük yani hani bir grup içerisinde bu ne demek istiyor aslında çalışmak da çok faydalı. Akıl akıldan üstündür. Gerçekten bazen anlamlandıramıyoruz, anlamlandırmak istemiyoruz da. Ya ben mesela rüyalarımı gerçekten çoğu zaman anlamlandıramıyorum.
Şey diye düşünüyorum, bu kadar sığ ve salak olamam. Çok iyi anlıyorum ne demek istediğini. Muhtemelen ben bunu anlamlandırmak istemiyorum gerçekten. Başkasının rüyasını anlayabiliyorum hemen. Ne demek istediğini, nereden çıktığını. Kendiminkine çok müthiş bir direnç var. Evet, o bende de var. Bilhassa rüya konusu. Zaten rüyalarım da o yüzden yani beni o konuda geriye götürecek kadar saçma oluyor. Çok dolaylı rüyalar oluyor genelde. Kendi başıma zaten istesem de anlamlandıramıyorum. Böyle bir garip oluyor. Ancak birisini anlattığım zaman, bu işle ilgili birisini anlattığım zaman o hissi ya da işte meseleyi o zaman bana bir ayna tutarsa anlıyorum açıkçası.
Kimde vardı? Benim bu getirdiğim yazarlardan birinde aslında bir rüya vardı. Böyle şeye giriyor. Boş bir çuvala. Ha ha evet evet. İvan İliç'in Ölümü. İvan İliç'in Ölümü kitabını da getirdim yanımda. Hatta belki de direkt onunla başlayalım. O şimdi şöyle bir karakter İvan İliç.
Çok kısa bir novella aslında Tolstoy'un çok önemli bir eseri. Kendisinin daha böyle spirtüel bir düşünce tarzına geçtikten sonra yazdığı, daha böyle tanrı inancına döndükten sonra yazdığı bir eseri. Dolayısıyla şeyi çok sorguluyor. Yaşadığımız hayatı doğru mu yaşadık? Ölüm kaçınılmaz var.
Ve iç dünyamıza karşı dış dünyamız hangisi bizi hayatta yönlendirmeli? Bunu çok sorguladığı bir novella. Ve Ivan Ilyich böyle anlatım tuhaf böyle dışarıdan bir anlatıcı var. Ama bu dışarıdan anlatıcı çok bana göre yanlı bir anlatıcı. Tamamen Ivan Ilyich'i savunuyor gibi geliyor bana. Böyle bir şey diye anlatırken mesela hani şey gibi cümleler var böyle. Ivan Ilyich'in çok çok haklı olduğu bir durumda. Karısının dırdırlarıyla onun çok çok çok başını ağrıttığı bir anda Evan İliç kendini gittiği işte kağıt partileriyle arkadaş toplantılarıyla avuturdu. Yani anlatıcı süper yanlı.
O yüzden kendini sürekli bir okur olarak şeyde tutmak zorunda kalıyorsun. Ya bir dakika, bir dakika. Bu hikayenin muhakkak bir karşı tarafı da var. Bu kadıncağız bütün bunları neden yaptı? Mesafe edinemiyorsun. Gerçekten sürekli böyle okumaya çalışıyorsun. Ama zaten sonradan sonradan şunu gösteriyor bu anlatıcı. İvan İlyiç de kendi hayatından meğerse memnun olmayacakmış. O da bunu ölümde şeyinde...
Artık ölüme çok yaklaştığı bir anda şeyi anlıyor. Ya ben tamamen yanlış yaşadım bu hayatı ve çok yüzeysel yaşadım. Hep benim istediğim olsun dedim. Karımı anlamadım. Etrafımdakileri anlamadım. İvan İliç böyle şey bir karakter. Gerçekten bütün acılardan, korkulardan kaçan bir karakter. O yüzden de sürekli karısından da kaçıyor, problemlerden kaçıyor. İki çocuklarının ölümü var, bunlardan kaçıyor. Yani hep sorunlardan kaçıyor, kaçıyor, kaçıyor, kaçıyor, kaçıyor. Sonra kendisi ölümle burun buruna geldiğinde ki dışarıdan hiç kimse onun öleceğine inanmıyor. Çocuklara ve karısı da dahil ve arkadaşlara da dahil. O anda kendisi ben bu hayatta nasıl yaşadığımı sorgulamaya başlıyor.
Ve ondan sonra da huzuru bulamadığı için de düzgün yaşayamadığı için düzgün ölemediğini düşünüyor. Acılar çektiğini düşünüyor. Bu yüzden acılar çektiğini düşünüyor. Ve tam olarak huzuru yakaladığı anda tık ölüyor.
Acayipmiş. Ölümü kolaylaşıyor. Peki anlatıcı da kendisi mi? Buradan bunu mu çıkartıyor? Anlatıcı hala devam ediyor. Devam ediyor fakat yani şimdi şeyi görüyoruz. Tabii Tolstoy'un kendini çok düşündüğü bir roman olduğunu söylüyorlar. O yüzden yani muhtemelen aslında Tolstoy'un orada bir kafa karışıklığı var. Yani hani onun da karısıyla zaten hiç bir yaştan sonra önce çok büyük aşkla başlayan evlilikleri bir yaştan sonra çok böyle çatışmalı bir evliliğe dönüşüyor. Karısından hiç az etmiyor Tolstoy.
Yani bunu tamamen o anlatıcıya yansıttırmış. Ama merak ederim ki kendisi o bitiren garında ölüyor ya Tolstoy. Hatırlarsın belki onu filminde de vardı. O enteresan bir şey. Karısından kaçarken ölüyor adam. Yani İvan Ilić o aslında. Karısından kaçarken öldüğünde acaba merak ederim orada da kendisi bunu düşündü mü? Bu kitabın yazarı olarak ölüm anında bunu düşündü mü? Neleri kafasında tarttı?
Ve iç yaşantının dış yaşantıyla karşılaştırılması, yani ben içeride neyim? Kendimi içsel olarak, geçen haftanın konusunda da bu aslında çok değiniyor. Yani dışarıdan gelen mutluluklarla yaşamak yerine içinden gelen mutluluklar, doğru değerlere sahip olman, değerlerin ne bu hayatta? Onları gerçekten anlaman ve onlar doğrultusunda yaşaman seni gerçekten yerli yerine koyuyor aslında. Ve ölümü de senin için bu kolaylaştırabilir. Ben İvanili için ölümün kitabını bu yüzden seçtim. Anlaşıldı. Sorarsan Tuna gibi ne şifası var bunun diye. Ne şifası var diyelim. Biraz sıkıştırttırıyor ya beni. Ne şifası var bunun, ne şifası var bunun. Ölümle tanışmak çok önemli.
Mesela Erwin Yalon da sürekli şey der. Danışanlarınızla, terapiye gelen danışanlarınızla ölümü konuşun. Ölümü konuşun. Bazı terapistler bundan kaçarlar. Çünkü yani bir şekilde kilitleyeceğini sohbeti, eğer... ...özellikle de danışan hazır değilse, kilitleyeceğini düşündükleri için... ...kendileri ya da konuşamayacakları için, bu da ayrı bir mesele, o da bir insan. Kaçar. Fakat Ervin Yalom der ki, kendi öğrencilerine hep bunu salık verir. Ölümü danışanınızla konuşun. Ölümü anlamak, ölümle barış imzalamak, kabullenmek çok önemli. Kesinlikle. Yani sen de bunu aslında yapmışsın. Peki şimdi ölümle barışık mısın sence?
Yani o zamanki kadar değilim büyük ihtimalle. O zaman bir barışmış gibiydim doğru. Bir de o yaşlarda biraz daha kolay aslında. Elbette. Yani sonuçta hayat çok daha geniş, engin bir okyanus gibi göründüğü için.
Şimdi tabii biraz daha kıyılara bir yerlere yaklaştığımı hissettiğim bir zaman da o kadar da barışık olduğumu söylemem ama tabii ki şey gibi de değil. O zamanki hissettiğim korkuya benzer şey gibi de bir şey hissetmiyorum. Şöyle mesela bir vaka var, bir danışan vakası. Adam aslında her şey iyi giderken bir anda seks bağımlısı haline geliyor. Mesela? Ve sürekli başka başka başka başka kadınlarla beraber oluyor. Bu yüzden hiçbir ilişki ciddi ilişki sürdüremiyor. Birine aşık olsa bile sürdüremiyor. İstemiyor. Buna çok direnç gösteriyor ve bu yüzden aslında çok yalnız. Bu yüzden mutsuz olduğunu düşünüyor. Bunun ona iyi gelmediğini de düşünüyor. Bu yüzden terapiye başlıyor. Peki neden?
Neden? Çok uzun süren bir terapi sonucunda ortaya çıkan şey şu. Babasının ölümünden sonra ölüm korkusu sardığı için sürekli yaşamı tekrar tekrar baştan başlatmak istiyor. Yani her seferinde başka bir kadınla beraber olarak... ...tekrar işte erkeğin en önemsediği şey hani o tohumu birine vermek... ...ve yaşamı başlatmak yani. Aynen, doğru. O yaşamı başlatma çabası yüzünden... ...aslında... Hayatını tekrardan ibaret bir... Tekrardan ibaret bir rutin ve korkunç yani kendi deyimiyle. Korkunç bir hayat var, mutlu değil.
Ve aslında ölüm korkusuyla yani şey yapmadığı için, yüzleşmediği için, bunun belki farkında bile olmadığı için. Büyük ihtimalle değildi. O yüzden evet, o yüzden aslında bir kayıptan sonra ilk karşılayan duygu korku. Evet.
Sonrasında evet, doğru. İvan İliç'te de mesela şey var, şimdi... ...böyle bir yargıçlar toplantısında, İvan İliç yargıç... ...yargıçlar toplantısında aralarından bir tanesi, onun adı İvan'dı galiba... ...o haberi veriyor, İvan İliç ölmüş diye. Ve ilk düşündükleri şey, yine anlatıcının anlattığına göre... ...hepsinin kafasından geçen şey... ...kesinlikle... ...yazık, arkadaşımıza çok üzüldük... ...işte bilmem ne değil, eyvah...
Bak o öldüyse ben de ölür müyüm? Böyle ben de birdenbire gider miyim? Böyle acılar çeker miyim? Efendime söyleyeyim şimdi taziyeye gitmek lazım ama ev çok uzak. Nasıl gideyim? Gitmesem ayıp mı olur? Şimdi şeyi düşün yani eğri oturalım doğru konuşalım. 6 Şubat depreminden sonra herkes delice gidip binalarını kontrol ettirmeye başladı. Evet doğru.
İlk saran şey insanları aslında ölüm korkusuydu. Bunu yatsımamak lazım. Bu tuhaf bir şey değil. Yani bu normal, bu da normal. Ama bunu işte bence düşünmek, analiz etmek gerekiyor. Evet, biraz üstüne çalışmak gerekiyor.
Evet. Buradan şeye geçeceğim o zaman. C.S. Lewis. Narnia günlükleri yazarına geçiyorum. Evet. Şimdi çok enteresan C.S. Lewis'in aslında hayatı. Ölümle o çok erken yaşta tanışmış.
Çok küçük yaşta annesini kaybediyor. Sonra yatılı bir okula gönderiliyor. O yatılı okulda korkunç bir müdür var. Sonradan ruh hastası olduğu öğrenilen, bilinen, tedavi altına alınan bir müdür var. Onun eğitimi altında okulda yatılık kalıyor ve çok eziyet çekiyor. Sonra birinci dünyanın savaşına yaralanıyor ve babası asla hastaneye, onu ziyarete gelmiyor çok istemesine rağmen. Bunun acısını yaşıyor. Zaten İngiltere'de bir İrlandalı ve İngilizlerden nefret ediyor.
...gibi, gibi bir sürü şey var. Hayatında çok travması var bu adamın. Fakat ona en, en, en çok dokunan şey... ...karısı. Adı da Joy. Çok severim Joy ismini de. Keşke benim de adım Neşe olsaydı diye düşünüyorum. Joy'un ölümü. Onu en üzen şey bu hayatta. Ve onun arkasından oturuyor, gözlemlenen bir yas diye... ...bir kitap yazıyor. Fakat...
Bak şimdi bunu hatırladım. Kitabı kendi adıyla yayınlamıyor. Bir şey bir şey yine iki şey, ilk harf ve clerk adıyla yayınlıyor. Hatta bu kitap çıktıktan sonra arkadaşları kendisi ilerleyen yaşlarında hasta olup ölme zamanı geldiğine ve ölümden korktuğunu arkadaşları bildiği için arkadaşları ona bu kitabı alıyorlar. Kendi yazdığı kitabı ona şifa olsun diye alıyorlar. Bilerek yapmıyorlar bunu. Hayır hayır hiç bilmiyorlar. Çok iyiymiş. Hiç bilmiyorlar.
Kitabın adı da o zaman başka. Pain bir şey unuttum şimdi. Acı notları mı? Öyle bir şey. Unuttum. Neyse. Ben de bazen eksik not alıyorum. Tuna olsaydı bütün bu notları almıştım. Şöyle diyor C.S. Lewis gözlemlenen bir yastığa. Hiç kimse bana kederin korku gibi hissettirdiğini söylememişti. Korkmuyorum ama hissettiğim şey korkmak gibi. Midemde aynı titreme, aynı huzursuzluk, esleme hali, yutkunmaya devam ediyorum.
Diğer zamanlarda hafif sarhoş ya da sarsılmış gibi hissediyorum. Dünya ile aramda bir tür görünmez örtü var. Kimin ne dediğini anlamakta zorlanıyorum. Bu şeyden hemen sonra kayıptan işte etrafta insanlar geliyor, onunla konuşuyorlar, teselli etmeye çalışıyorlar, teskin etmeye çalışıyorlar. Ya da belki de anlamak istemiyorum. Söylediklerinin hepsi o kadar sıkıcı ki. Yine de diğerlerinin benimle ilgilenmesini istiyorum. Evin boş olduğu anlardan korkuyorum. Keşke benimle değil de birbirleriyle konuşsalar. Ya bu da işte çok denk düşüyor. Hakikaten ilk hissettiğimiz şey aslında... Benim deneyimim de bayağı bir kısmıyla örtüştü. Yani ben işte boş olmasıyla olmaması arasında gidip geliyordum hep. Evin.
Evet, boş olunca başka bir şey hissediyorum. Ya keşke birileri olsa. Fakat insanlar evde olunca da hayat fazla hızlı devam ediyor. Bu kadar hızlı devam edemez. Şu an kaybımız var hissine kapılıp sinir oluyordum açıkçası insanlara. Bu ne oluyor canım yani?
Bütün ritüeller de çok enteresansız. Sırf o zaman hissettiğim şeylerden dolayı bile hala şeyde biraz çekinirim. Kayıp yaşamış insanları arayıp başın sağ olsun demek bana hep garip gelmiştir hala. Üzüntünü bildirmek. Evet çünkü birincisi şey gibi geliyor zaten kayıp yaşayan bir insan gibi hissetmene imkan yok zaten.
Bana nedense samimi gelmedi bir türlü. Hala da gelmiyor bu arada. Bu da benim kendi deneyimim tabii ki. Yani birisinin beni arayıp başını sağ olsun demesi, istediği kadar samimi olsun bana o şekilde geçmiyor.
Çok anlaşılır. Bir de herkesin yas tutma şekli gerçekten birbirinden farklı. Evet. Yani muhtemelen hani ben o yaşta öyle bir kayıp yaşasaydım sanıyorum çok insan isterdim etrafına. Unutmak isterdim. Ben zaten kaçmayı seçerim. Ben İvan İliç gibiyim. Ama nerede bir şey, üzüntü, sıkıntı, zorluk ben oradan kaçayım.
...pır diye uçmak istemiyorsan. Evet, en azından bu konuda dürüst olmalıyım. Ama senin durumunda o var. İşte yani biraz evet fazla o ritüellerin aslında oluş sebebi zaten... ...insanları rahatlatmak. Yani hiçbir şey boşuna yapılmamış. Hani bize yedisi, kırkı, elli, ikisi... ...tekrar tekrar bir araya gelinmesi, o süreci hep beraber... ...biraz unutmadan, biraz yaşayarak... ...ağlayarak... ...hani tekrar etmek. Bütün bunlar çok önemli. Aradan zaman geçince ben de buna benzer düşünmeye başladım zaten yani. Tam dediğiniz şey ya bu insanın varoluşundan beri oraya gelmiş ritüellerin bir manası olmak zorunda zaten. Faydası kesin var, şifası hani Tuna'yı alarak söyleyeyim şifası kesin var zaten. O yüzden yani şimdi öyle hissetmiyorum ama o zaman tabii şeydi. İşte yaşla da çok alakalı, yaşantıyla, olgunlukla. Biraz önce sana dedim ya, yaşını başını almış olgun bir adamsın, çık karşıma konuş. Metin de çok komik bir şey söyledi. Ölmem ya dedi. Şimdi bak şöyle diyor yine C.S. Lewis. Sevdiğin birinin ölümü bir uzvun kesilmesidir. Ve peki diyor hani hep böyle mi yaşayacağım? Yani kederi hep böyle mi yaşayacağım? Bu sıklıkla mı yaşayacağım?
Diyor ki, uçsuz bucaksız boşluk ne kadar sıklıkla beni yeni bir şeymiş gibi şaşırtacak... ...ve bu ana kadar kaybımı hiç fark etmemiştim dedirtecek. Aynı bacak her seferinde kesilecek. Bir uzvun kesilmesi diyor ya. Yani hani tekrar tekrar onu yaşamak, tekrar tekrar hatırlamak. Burada yazmanın şifası çok önemli. Ben bunu hep söylüyorum.
C.S. Lewis de bunu başka şekilde de belki atlatmaya çalışabilirdi ama belli ki yazmak ona iyi gelmiş. Şöyle diyor bir de, ''Neredeyse mümkün olan her şekilde denedim.'' diyor yani ''Kederimi yenmeyi mümkün olan her şekilde denedim.'' Çünkü muhtemelen bildiğiniz gibi, keder bir durum değil, bir süreçtir. Her virajda yepyeni bir manzarayla dolambaçlı bir yol gibi değişmeye devam eder.
Yani yıllar yıllar sonra bile sen belki o ana döndüğünde onu yepyeni bambaşka bir şekilde hissedebilirsin. Aynı kederi mesela babanı kaybettiğin zamanki kederi azalarak yok mu oldu yoksa tekrar hissettin mi bugün dönüp baktığında? Yani şey gibi, yazarımızın dediğine benzer bir şey tabii ki. Ama benim şöyle oldu. Evet, tabii ki azalmaya başlıyor. Zaten kaçınılmaz bir şey bu. Tabii, tabii. Hani ne diyelim, fiziğin... Kanunu. Kanunu. Yapacak bir şey yok yani. Aynı şekilde dönmüyor. Ama ara ara işte o tam o yeni bir, o manzarayı tekrar görüyormuşum. Yani o manzaradan kastım, kayıbın manzarası yani. Gerçek bir manzaradan bahsetmiyorum.
Hissi geliyor, evet. Yani o yine bir özlemle geliyor daha çok ama. Acıdan ziyade bir özlemle, tam şu anki gibi tatlı bir gülümsemeyle geliyor. Evet, evriliyor. Başka bir şeye evriliyor. Acı evriliyor. Üstünden geçmedikçe, yaşamadıkça zaten olmuyor. Kaçarak zaten başladı. Söylediğimiz gibi zaten olmuyor. İçinden geçmek gerekiyor işte.
Ya çok çok önemli bir şey var mesela. Biz bunu teyzemle konuştuk yine geçtiğimiz yaz. Biz de çok sevdiğimiz işte teyzemin eşi, eniştem, aman bize babalık da yapmış olan eniştemi kaybettiğimizde yani pek çok duygu tabii aynı anda yaşandı. Tuhaf şeyler oldu mesela. Bir anda herkesin şey derdine düştüğünü haklı olarak gördük.
İşte para nerede? Kart nerede? Gerçekten. Bir de onlar var. Hayatın bir de gerçekleri var. Hani geçim nasıl sağlanacak? Faturalar şimdi o kadar acılı ki onları düşünemiyor aslında. Ama bunlar mesela yanındaki, yöresindekiler... Biz bunları düşünmeye başladık. Hani bunları ödeyelim ki. Bunlar otomatik ödemeye mi bağlı? Bunları eniştem mi ödüyordu? Kim ödüyordu? Ne yapacağız yani? Bunları biz nasıl kurtarabiliriz falan?
Sonra işte yıllardır teyzemle, ben de en çok eniştemi görüyorum rüyamda. Hep geri gelmiş olarak görüyorum ve bunu sorguluyorum. Sen nasıl geri geldin ve nasıl yaşayacaksın? Bunu sorguluyorum. Teyzemle çok konuşuyoruz. Diyor ki, çok çünkü güzel bir evlilikleri vardı, çok güzel bir ilişkileri vardı. Birebir çocukları yoktu. O yüzden biz onun çocukları gibiydik. Büyük bir aşk. Hiç sönmeyen, son güne kadar süren büyük bir aşk.
Diyor ki, bu kadar sevmemek lazımmış, hiç kimseyi bu kadar sevmemek ve bu kadar bağlanmamak lazımmış diyor şimdi. Sonra diyor ki, yaşadığım hiçbir şeyden pişman değilim. Çok güzel, çok güzeldi her şey. Çok güzel bir evlilik yaşadığı için. Zaten aslında hiçbir pişmanlığı olmadığı için... ...acısını da çok zarif bir şekilde yaşıyor işin doğrusu. O galiba pişmanlıklar insanları biraz hırçınlaştırıyor. Fakat bu dediğini ben sonra sonra çok düşündüm. Şobun ağır yaklaşımı. Yani kimseyi sevmeyeyim, kimseye bağlanmayayım... ...kimseye yakınlaşmayayım ki... ...acı da çekmeyeyim. Doğrusu bu mu? Gerçekten.
Yoksa aslanlar gibi sevip, bağlanıp, sonrasında da acını yine en güzel şekliyle yaşamak mı? Doğrusu nedir belli olmaz tabii ki yani. Ben mesela ikincisini tercih ederim. O şey gibi işte... ...keder mi hiçbir şey mi deseler... ...kederi seçerim. Yani hiçbir şeydense kederi seçerim. Ben de seçerim açıkçası. Yani diğerlerine de saygı duyarız tabii ki ama... Evet. Ama sonuçta hayatı... ...bir şekilde yaşayabilmek için, gerçekten yaşadım diyebilmek için de... ...bir şeyin içinden geçmek gerekiyor yani. Acısından çıkmadığın zaman zaten mutluluk olmuyor. O grafiği tamamlayamıyorsun zaten.
Böyle terapistlerin sorduğu çok sert bir soru var mesela. Öldüğünde mezar taşına ne yazılsın istersin? Bazen böyle kilit noktalarda bakıyorlar ki başa çıkamıyorlar. Böyle tak diye bunu sorabiliyorlar. İnanılmaz. Çünkü ne yaşadın? Bunu sorgulatmak istiyor. Ne yaşadın? Ve bundan sonrası için çünkü nasıl bir yol çizeceksin kendine?
İşte bütün bunlar için de o ölüm duygusu ile barışman gerekiyor. Şimdi üçüncü kitaba geçmeden önce manimizi ben bilmiyorum. Sen de bilmiyorsun, okuyamıyorsun. Oraya monte eder miyiz? Ederiz tabii ki. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasını inananlar için BiblioTropik ne yapıyor? Devam ediyor.
O zaman biblioterapi devam ediyor ve üçüncü kitabıma geçiyorum. O da şu, John Didion, O Yılın Büyüsü. Bu da yine Didion'un eşini kaybettikten sonra yazılarak kendini iyileştirmeyi tercih etmesinin sonucuna çıkan bir... Her şeyi tekrar tekrar yaşıyor. Kocasının hastalanma evresinde neler yaşandığı, hepsini tekrar tekrar an be an yaşıyor. Hepsini tekrar tekrar analiz ediyor ve bunları da yazıyor. Bütün bunları yaparken de kızları, aslında çok hasta, hastanede bir de kızlarına bakıyor.
Yani işte biraz önce dediğim şey, tamam acımızı yaşayalım ama tek işimiz acımızı yaşamak olmuyor ya. Olmuyor. Yapılacak dünya kadar şey var. İş var, çocuk var, ev var. Hayata karşı bir sorumluluk var. Hayata çocuğun da dahil, başka şeyler de dahil zaten. Evet. Ve yine mesela ben Adalı Bey'e aslında böyle bir kayıp yaşadıysa... ...yine yazarak iyileşebileceğini, kendini belki daha iyi ifade edebileceğini söylemek istiyorum.
Ve John Didion'un O Yılın Büyüsü adlı kitabı da yine ona çok iyi bir yoldaş olacaktır diye düşünüyorum. O nasıl yazdı hislerini, nasıl anlattı yaşananları? Diyor ki mesela çünkü yani hani olayın her tekrarında, yani tekrar tekrar aynı sahneleri yaşadığında... ...deneyimin belirli duygusal ve fiziksel yönlerine odaklanıyor.
Farklı farklı yönlerine odaklanıyor ve tekrar tekrar analiz ettiği için de biraz daha kendini ayrıştırmaya başlıyor. Bu kitap keder ve hastalık üzerine böyle yapılan tıbbi ve psikolojik araştırmaları da içinde barındırıyor. Bir yandan. Evet bir yandan. Bu da çok çok önemli. Hatta benim maalesef Türkçesi olmayan bir önerim daha olacak. Elizabeth Küsler-Ross ve David Kessler'ın yazdığı Ungrief and Grieving yani yas ve yas tutma üzerine diye. Bu Storytel'de var zannediyorum. Oradan hani İngilizcesi varsa Adalı Bey'in yahut diğer dinleyenlerin buradan dinleyebilirler. Bence çok faydalı bir kitap. Yani bunu öğrenmek gerekiyor aslında. Bizler biraz bu coğrafyada bodoslama yaşarız ya. Doğru. Yani önümüze sunulmuş bir takım yöntemler vardır. Ama aslında çok önemli bir şey.
Bizim coğrafyada daha çok toplumsal yaşamaya çalışıyoruz. O şekilde acının içinden, üzerinden geçmeye çalışıyoruz. Daha sonuçta bir cemaat toplumuna daha yakın bir toplum olduğumuz için... ...bizde biraz daha öyle işliyor. Avrupa batıda biraz daha bireysel olma meselesinden dolayı... Tabii, tabii. Böyle ünler çıkabiliyor, daha çok düşünüyor, daha çok konuşuyor. Biraz da ölüm gibi bir mevzu için daha uygun bir kültür. Evet. Ya şöyle yani ben bunu şu yüzden çok önemsemeye başladım. Bunu iyice kabullenip, oturtup, yasını tutup, bunu yaşayıp... ...sonrasında hayatına çünkü iyi devam edebilmen lazım. Bu hayat, gel hep bunu söylüyorum, çok uzun.
Bitmek bilmiyor. Hayat çok kısadır diyenlere inanmayınız, itibar etmeyiniz. Bu hayata her şey sığıyor, defalarca sığıyor. 20 yıl evli kalırsın, 3 kere 20 yıl evli kalabilirsin, öyle düşünün. Doğru, anlıyorum. Gerçekten bitmek bilmeyen kaç tane kariyer yaparsın. O yüzden bu kadar uzun bir hayatı bilinçli yaşamamız gerektiğini artık anlamamız gerekiyor. O yüzden de kederi bile, yası bile yani ölümü bile çünkü kim demişti onu hatırlamıyorum ama şöyle diyor. Tüm değişimler kayıp, kayıp keder ve keder acı içerir.
Net. Bayağı netmiş, evet. Yani bunu o yüzden kendimize bir avantaja dönüştürmek zorundayız. Bak şunu unuttum, şey diyor yine C.S. Lewis diyor ki, bize acılar vaat edildi. Bunlar programın bir parçasıydı. Hatta bize ne mutlu yaz tutanlara dendi. Bu da İncil'de var, ne mutlu yaz tutanlara dendi ve bunu kabul ediyorum.
...hazarlığını yapmadığım hiçbir şey yok bu hayatta diyor. Tabii ki bu olay başkalarının başına değil de... ...kendi başına geldiğinde ve hayalde değil de gerçekte yaşandığında... ...farklı oluyor. Ama bize zaten... ...mutlu, kolay... ...bir hayat vaat edilmedi. Bu duyguyla barışmamız gerekiyor... ...diyor ve dördüncü kitabı geçiyorum. Buyurun. Ben nedense bu e-maili okur, okumaz... ...aklıma ilk bu kitap geldi. Serenat Zülfü Livaneli.
Ben galiba ölüm duygusuyla bu kitapta böyle çok... ...çarpıcı bir şekilde karşılaştım. Ve unutamadığım anlar var kitapta. Max diye bir Amerikalı profesör Türkiye'ye geliyor. Bir üniversiteye misafir olarak. Ve Türkiye'deki o üniversitede çalışan Maya adlı bir genç bir kadın da... ...çok zor hayat, kendi hayatını kotarmaya çalışan bu genç kadın da... ...ona mimandarlık yapacak. Diyorlar ki işte onu gezdir.
Max'in istediği şey biraz tuhaf oluyor, hiç anlayamıyor o kadın. Beni diyor, Şile'ye götür. Ve bunlar kalkıyorlar, arabayla Şile'ye gidiyorlar. Bizim Şile'ye. Bizim Şile'ye gidiyorlar. Adam bir tepeye çıkıyor ve o tepede yanında bir de keman var. Keman çıkartıyor ve keman çalmaya başlıyor. Bir seranat çalmaya başlıyor. Kendi yazdığı bir seranatı çalmaya başlıyor.
Çünkü bu adamın karısı o Karadeniz'de Rus bombasıyla batan bir Struma vardır ya. Struma evet biliyorum. Evet, onunla ölen gerçek hayat hikayesine dayalı karısı o gemide ölmüş. Adam Katolik görünüyor ama aslında Yahudi. Yine dönüyoruz 2. Dünya Savaşı öncesine. Karısını çok seviyor, severek işte evleniyorlar vesaire. Bunlar Nazilerden kaçarlarken adamı bırakıyorlar.
Adam katolik diye. Kadını tutuyorlar. Bu da Türkiye'ye geliyor o dönem. İstanbul'a geliyor. Kaçarak. Nazilerden. Ve karısını da yanına aldırmak için o Struma'dan bütün varını yoğunu koyuyor, bilet alıyor. Ve karısını ona bindiriyor. Ve onu İstanbul'da bekliyor. Daha doğrusu onu Şile'de, gemi orada tutuluyor ya. Çünkü işte Filistin'e gidecekler aslında. Filistin, İngilizler reddediyor. Filistin kabul etmiyor. Türkiye kabul etmiyor gemiyi. Hiç kimse kabul etmiyor, gemi ortada kalıyor. Ve sonunda da Rusya bir denizaltıdan füze atarak gemiyi patlatıyor ve batırıyor.
Ve adam orada ölen karısına o selanı da yazmış. Ve onu çalıyor. Yani işte yine bir yas tutma hali. Başka türlü bir yas tutma hali. Ve beni çok etkileyen bir sahne şuydu. Orada adam artık donmaya başlıyor.
Maya koşuyor yanına adamı donmaktan kurtarıyor şöyle alıyor adamı şeye götürüyor böyle kullanılmayan eski püskü bir otel odasına götürüyor adamı soyuyor yaşlı bu adam çok yaşlı adamı soyuyor kendi de soyunuyor ve adamın yanına yatıyor sarılıyor çünkü beden ısısı en iyi ısıtan Şeymiş, adamı ısıtıyor. Bu beni çok etkilemişti mesela. Yani onun onu hayata döndürme çabası da benim için çok etkileyici. Ve bu arada tabii bir sürü şey öğreniyor. Hayatla ilgili, tarihle ilgili, bu toplu katliamla ilgili, ölümle ilgili. Buradan kendi ailesine dair başka şeyler öğreniyor.
Bir de bu kitap bana beni ölümle karşılaştırması bakımından beni çok etkilemiş. Yani buradan ne şifa bulacaksınız? Gerçi bilemem ama beni ölümle çok çarpıcı bir şekilde karşılaştırmıştı. Düşünmeme sebep olmuştu, anlamama sebep olmuştu bazı şeyleri. O yüzden tavsiye ediyorum Adalaya diyor ve kendimi... Künyeyi okumaya davet ediyorum. Buyurun. Söylemek istediğin bir şey var mı? Ne dersin? Bence sen de İvan İliç'in ölümü. İvan İliç'in ölümünü bence bizim yaşlarda sen de kaçlıydın? 73. 73, tam 50 yaşındasın. Ben 48. Bizim yaşlarda herkesin gerçekten okumadıysa okuması gereken bir kitap. Zaten bir masterpiece deniliyor buna. Çok güzel bu arada. Yani acayip zevkli okuması. Öyle böyle güzel değil. Çok zevkli okuması.
Bizim yaşlarda herkesin önündeki yaklaşık 50 yıla bakması için okuması gerektiğini düşünüyorum. Gerçekten. Peki şöyle başlayayım. John Didion, O Yılın Büyüsü, Arkadaş Yayınları, 208 sayfa.
C.S. Lewis, gözlemlenen bir yaz. İşin doğrusu bu kitabın zannediyorum baskısı kalmamış. Ama ben olsam gider bunu bulur, sahaflarda okurdum. Yahut İngilizcesini bir şekilde, onu bulmak çok kolay edinir. Yani çevirtilebilebilir, öyle söyleyeyim. Yani ben bir şekilde bu kitabın okunması gerektiğini düşünüyorum. Ha, hiç mi olmadı? Narnia günlüklerine tekrar bakın. Çünkü bu kitabı yazan bu adam.
O derinliğe sahip bu adam ve çocukluğunda zaten aslında... ...yaşadığı bir sürü travma var ve yani Narnia günlükleri o... ...sihirli büyülü dünyaya kaçış boşu boşuna değil. Evet. Oradan da kendinize bir şey çıkartırsınız. Ben bunu çok önemserim yani... ...bu derinlikte bir şey yazmış bir adam... ...onu da yazdıysa... ...onun içinde çok şey vardır. Vardır. Bulursun. Aramak isteyen, bulmak isteyen daha doğrusu bulur. Zülfü Livaneli Serenat... ...484 sayfa Doğan kitap...
İvan İliç'in ölümü, iletişim yayınları çeviren Ergin Altay, 140 sayfa. O zaman kitaplarla ilgili detaylı bilgiyi aşağıda linklerde bulabilirsiniz. Lütfen bize e-mail göndermeyi unutmayın. Biblioterapi at podbimedia.com ve... Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor.
Nerede?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.