
5.450 kelime · ~27 dk okuma
Dermanı kitaplarda arayanların haftalık podcasti Biblioterapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tunekire Ümitçi. Malum okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Başlıyor.
Evet. Merhabalar. Üçüncü sezona hoş geldiniz. Hoş bulduk. Ben gerçekten çok mutluyum. Üçüncü sezona başlayabildiğimiz için. Allah bugünlerde gösterdi. Evet. Bibliyoterapi camiasına. Evet. Biraz yoğun geçen ama aynı zamanda tembellikle yaptığımız bir yaz sonrasında. Yoğun bir tembellikle geçti. Yoğun bir tembellik sonrası. İlk sorumuzu okuyayım mı o zaman? Okuyalım evet. Zaman kaybetmeden üçüncü sezon başlasın.
Sevgili Aslı ve Tuna, ben hiçbir şeyi unutmuyorum. Her şeyi hatırlamak ve unutamamak beni çok yoruyor. Dahası kalp kırıklıklarını hatırlamak beni üzüyor. Ne önerirsiniz Ceren? Unutamamaktan. Seni unutmaya ömrüm yeter mi Ümit Bey senin dediği gibi? Yani şimdi bunun tabii iyi yanları var, kötü yanları var. Unutamamanın, unutabilmenin. Yani iki tarafında hem unutamamanın hem unutmanın iyi yanları, kötü yanları var.
Şimdi aslında her şeyi hatırlıyorum derken neden bahsediyor? Yani bir hipertimezi'den mi bahsediyor? Hipertimezi diye bir kavram var. Her şeyi hatırlamak. Bazı insanlar var. Çok nadir bu insanlar görülüyor. Silemiyorlar yani. Bunlar her şeyi hatırlıyorlar. Her anayı, her dakikayı. Hani böyle belki filmlerden falan hatırlarsınız. Çok iyi dedektif olur onlardan. Evet, evet. Doğru aslında. Hakikaten bak bu güzel bir fikir. Bir sonraki kitabında belki bunu kullanabilirsin. Kullanılmıştır bence.
Olabilir tabii. Yani şöyle, bu insanlar bir olayın yerini, gününü, hangi gün olduğunu, o gün kaç derece olduğunu, işte kimin üzerine ne olduğunu, bunlar her şeyi ve doğru olarak işin tuhafı hatırlıyorlar. Yani uydurulmuş hatıralar gibi değil, gerçekten doğru hatırlıyorlar. Buna da hipertimizi deniliyor. Yani şimdi Ceren Hanım mesela hipertimizi sahibi mi? İdeal görgü tanığı da olurlar bunlar, evet. Evet, doğru. O öyle değil bence yaşadığı acıları unutamamak lazım. Evet, galiba öyle. Çünkü yani hani... ...eğer hipertimizi ise o zaten başka böyle bir takım... ...o KB ile falan, obsesif komposif bozuklukla falan beraber geliyor. Onun için zaten başka bir şeye başvurması, psikoloğa başvurması... ...ve aslında onun altında yatan şeyi öncelikle incelemesi gerekiyor. Şimdi biz mesela bir duygu hissediyoruz, bir şeyimiz, bir duygumuz var ya... ...bir huyumuz var, hipertimezi gibi. Bu huyun altında aslında bir psikolojik yapı var.
Bu ne? Ve biz bunu eğer zaten çözmezsek yani rahatsızsak bundan ve biz bunu çözmezsek zaten hiçbir zaman hiçbir şey çözebilmiş olmuyoruz. Bu yüzden öncelikle altında ne var onu öğrenmemiz lazım. Şimdi mesela... Sevgili dinleyiciler gördüğünüz gibi Aslı Perkel bir sürü bilimsel terim arka arkaya sıralayarak beni bastırmaya çalışıyor.
Bakalım başarabilecek mi? Bu bölümün heyecanı bu. Burada yatıyor. Ama bir dakika, kitaplara geçmeden önce bunu da vermek zorundayız biraz değil mi? Müziksel çerçeve çizelim ki burada ciddi bir iş yapıyoruz, havası yaratalım. Evet, şimdi şöyle... Dalga geçmiyoruz burada arkadaşlar, bir saniye.
Peki bir şey soracağım. Mesela aviraj bir yetişkinin hafıza kapasitesi sence ne büyüklüktedir hafıza kapasitesi sıradan bir insanın? Onu bilmiyorum da 1980'deki Dünya Kupası'ndaki Sovyetler Birliği milli takımını artık hatırlamak istemiyorum mesela. Ama hala ilk on birini sayabiliyorum. Niye bunu yapıyorum? Ya da 1979 yılında Galatasaray'ını saymak istemiyorum. Bu tabii erkeklerin futbol hafızasıyla da ilgili bir şey ama... ...keşke bunları bir format atabilsek diyorum. Şimdi bak o kadar güzel bir noktaya dokundun ki. Senin zaten düşünmen gereken şey şu. Orada da sordun ya. Neden hatırlıyorum? Evet sen bunları neden hatırlıyorsun? O yaza gidip senin o yazı zaten düşünmen gerekiyor.
Ha bu arada kötü bir şey mi? Yani 11'i saymak... Sıcak bir Ramazan ayıydı. Acaba ne olmuştu o yazda? Tundurgaz'daki yazlığı lokalinde seyrediyorduk. Her zaman bunun aslında derinliğindeki meseleye bakmamız gerekiyor. Yani ne oldu da biz unutamıyoruz. Mesela şöyle bir şey var. Aslında çoğunlukla bize zarar veren anları unutmuyoruz. Şimdi bak... Her çocuğun bir bisiklet anısı vardır. İşte bisiklete binmeyi öğrenmek, bisikletten düşmek. Benim mesela üç tane falan bisikletle ilanım var. Koyetler Birliği Milli Takım bana hiçbir zarar vermedi ki ama. Bak tatlım ne diyorum? O yaz bir şey olmuş olabilir diyorum. Yani bağlamdan nasıl kopardık onu? Bir dakika boş basıyorum sanki ben değilmişim gibi koparan. Allah Allah şimdi yani. Şimdi bak.
Damianenko ve Kudütül'ün bana nasıl zarar vermiş olabilir? Şimdi, mesela hepimizin bir bisiklet anısı vardır. Ve şöyle, bisiklete mesela küçük bir çocukken binersin ya da bindirilirsin arkasına bisikletin selesine. Ve bu böyle çok başa gelen bir şeydir. Çocuğun ayağı o şeye sıkışır. E tekerleğin içindeki o demirler var ya, ona sıkışır. Benim annemin vardı o hatırası. Hah, bak yani bu kadar nettir bu çünkü. Hemen hemen her insanda böyle bir bisiklet arası vardır. Çocuklar salak oldukları için ayağı oraya sokarlar mutlaka. Oraya sokar, oraya sıkışır. Şimdi zaten aslında bu çok iyi bir şeydir bunu hatırlamak, bunu unutmamak. Nedenini söyleyeyim. İyi olan şey ayağı bisiklete sokmak değil yani.
Hayır, bunu unutmamak çok iyi bir şey. Çünkü muhtemelen bir daha hayatı boyunca ayağını bisiklete sıkıştırmayacaktır. Yahut kendi çocuğu olduğunda onun ayağını bisiklete sıkıştırmayacaktır. Anlatabiliyor muyum? Ya unutmamanın aslında bizim için evrimse olarak böyle bir yanı var. O yüzden unutmuyorum. Nesilden nesile geçilen bir hafıza da var tabii değil mi? E tabii. Yani Leopar geldiyse kaç abi. Evet, evet, evet. Yani... Mahmut gördün mü üstüne gitme. Evet, unutmamak bizim aslında lehimize olan çoğu durumda. Deneyime dönüşüyor çünkü. Evet, deneyime dönüşüyor. Yoksa gerçekten eternal sunshine of a spotless mind. Hafıza sildirme merkezi. Hafıza sildirme merkezi. Orada olduğu gibi tekrar tekrar aynı aşkı yaşayıp, aynı başarısızlıkla sonlandırabilirsin ve aynı üzüntüyü yaşayabilirsin. Orada öyle değil miydi? Ama ikisi de razıydılar buna zaten. Ama hani gidiyor, sildiriyor. Tamamen çünkü unutmak istiyor adamı. Sonra aynı adama tekrar aşık oluyor. Bir de para veriyor boşuna merkeze. Yani masraf. Bedava yapmıyorlar ki öyle şeyleri. Yoksa işte deneyimlerimiz oluşamıyor. Ama... Onlar zaten deneyimden kurtulmak istiyorlar. Filmin fantezisi de oydu. Evet. Neyse geçelim mi ilk kitaba? Hadi o zaman geçelim.
Birinci kitabımız Bulgar yazar Georgi Gospodinov'un Bulgar ödülünü bu sene kazanmış olan kitabı. Zaman Sığınağı. Zaman Sığınağı. Gospodinov Bulgaristan'ın en başarılı yazarı olarak kabul ediliyor şu anda. 1968 Yambol doğumu şairlikle başlamış zaten yazmaya. İkimiz de kendisini bu arada tanıyoruz. Bir anım var tanışmamla ilgili. Yani 8 saat Sofya'dan Burgaz'a çok kötü bir minibüsle... ...ve herkesin beli tutularak yapılan bir yolculukta tanıştım kendisiyle. Bu gitmiş en öndeki koltuğu kapmıştı şoförün yanındakine. O yüzden en az yıpranan o oldu yolculukta da. Biz arkada işte bir grup Bulgar ve Türk yazar gerçekten mahvolduk. Çok kötü bir arabaydı. Gospodinov deyince ilk aklıma o geliyor. Bak mesela hafıza, hatırlamak, unutmamak. En sonunda kendisini nerede gördük? İstanbul'daki Bulgar yazarlar toplantısında gördük. Ve kendisi Bukur ödülünü kazandı. Bir şey söyleyebilir miyim? Senin gibi araya girip bir şey yapmak istiyorum. Babalamak istiyorum diyorsun. Babalamak istiyorum. Mesela bir daha aynı durumda kaldığında ne yapacaksın? Şoförün yanındaki koltuğa kapacağım. Hemen koşup kapacaksın. Unutmamanın faydası. Gospodinov orada bir çakallık yapmış. Kendisi üçüncü kitabıyla, zaman sığınağıyla, Bulgar ödülünü kazandı ve Bulgaristan'ın gururu oldu. Gerçekten Bulgaristan'dan çıkıp Bulgar ödülü kazanmak, Türkiye'den çıkıp kazanmaktan daha zor bir şey. O kadar dünyada az ilgi çeken bir edebiyattır çünkü Bulgar edebiyatı. Ama sen demiştin ki zaten New York çevrelerinde... ...Georgi Gospodinov'un şeyidir, severler, sayarlar, hürmet ederler diyordun. Ben Gospodinov'la, Georgi'yle tanıştım. Çok güzel böyle bir 3-4 gün yazarlar grubu halindeydik... ...ama biz onunla böyle güzel yürüyüşler yaptık, tatlı muhabbetler ettik. Ve yayıncısıyla da tanıştım, Amerika'da yayıncısıyla da tanıştım. O adam son derece entelektüel bir adam, yayıncısı.
Ve Gospodinov'un tanınması için yurt dışında, Avrupa'da veya Amerika'da gerçekten kendini buna adamış bir yayıncı. Başarılı ortada, tebrik ediyoruz. Başarılı ortada, evet. Gospodinov da bu arada Beyoğlu demek. Gospodin Bey demek, Bay Bey demek yani Bulgarça. Of da oğlu. Evet, bunu söylemiştim, Beyoğlu'ndayken söylemiştim kendisine. Evet, bunu daha önce bana defalarca söyleyenler oldu demişti bıkkın bir şekilde kendisi.
Arka kapakta şöyle yazıyor. Daha önce hüznün fiziğinde, okuru öykülerin ve zihnin labirentinde dolaştıran ki hüznün fiziğin yokta başarılı olan kitap sanıyorum. Gospelinov, son romanı Zaman Sığınanda bizi geçmişin labirentine davet ediyor. Aha geçmişi labirenti. Romanın yazarla aynı adı taşıyan kahramanının yolu. Geçmişle kafayı bozmuş, sonunda da geçmişte kaybolan gizemli bir karakterle Gostin'le kesişiyor. İkisi birlikte hafızası yavaş yavaş yitip giden insanlar için geçmiş klinikleri kuruyor.
Anılarından geri yakalanları korumak için onlara zaman sığınakları sunuyorlar. Ve nihayetine tüm Avrupa'nın bir geçmiş çılgınlığına kapılmasıyla olaylar çığırından çıkıyor. Şöyle de bir alıntı yapayım, sözü sana bırakayım. Bizler geçmiş fabrikalarıyız. Canlı geçmiş makineleri. Başka neyiz ki? Zaman yiyoruz ve geçmiş üretiyoruz. Ölüm bile çözüm değil. İnsanın kendisi gider ama geçmişi kalır. Sonra tüm bu şahsi geçmiş nereye gider?
Timo başlayıp tamamlanmamış hikayeler, terk edilen sevgililer, kesilen ve kanamaya... ...devam eden ilişkiler nereye gider diye soruyor. Biz de dinleyicimize soruyoruz aynı soruyu. Şimdi yani Gospodinov'un tabii Zaman Çizergesi kitapta hani... ...komünizmi fazlasıyla içeriyor değil mi? Yanlış hatırlamıyorum. 1968 doğumlu her çocuk gibi. O da komünizm yaşamış, komünizm şey altında yaşamış. Ecir altında.
Ben mesela hani böyle birkaç kişiyle yazar ya da çevirmen tanıştım. Komünist Rusya yahut komünist diğer ülkeler altında yaşamış yazarlarla tanıştığımda beni çok şaşırtıyor. Yani onları dinlemek çok şaşırtıyor. Yaşadıkları deneyimler gerçekten sarsıcı aslında ama bir yandan da bizimkilere de çok benzer. Yani bizim 80'lerde çocukluğunu yaşamış insanların yaşadıklarına, okulu renklerine kadar, tırnak kontrollerine kadar her şey çok benzer. Yani 70'lerde ve 80'lerde büyümüş çocukların çok ortak şeyler bulup... ...hatıralarını tazeleyen bir kitap, roman zaten. O yüzden mesela ben bu Zaman Sığınağı'nı ilk okuduğumda... ...şeyi hissetmiştim çok. Aa ben yazsaydım da böyle yazardım gibi hissetmiştim. Evet çok senin tarzın bir kitap. Şimdi çok böyle detaylarını hatırlamıyorum ama şöyle... Alzheimer olmuş olan insanlara özel mekanlar kuruyorlar bunlar. Ve orada güzel anılar var. Evet. 50'li yıllarda mesela büyümüş birisinin kendi çocukluğunun güzel ve güvenli dünyasına gidip kendini orada zannetmesine yer alacak setuplar kuruyorlar, dekorlar kuruyorlar yani. ve hayatının son yıllarında işte karısı ya da çocukları ya da torunları bu Alzheimer bireyi getirip orayı bırakıyor ve o çocukluğunun mutlu dünyasında son zamanlarını geçirip oraya dair bir şeyler hatırlayarak huzur içinde dünyaya terk etmesi sağlanıyor. Şimdi başarılı oluyor bu İsviçre'de açtıkları ilk klinik sonra hadi diyorlar Sofya'da açalım bir tane çünkü yazın sonra diyorlar orada açalım burada açalım bilmem ne derken Avrupa'ya geliyor bu ve birden çığırından çıkıyor. Burada da şeye bağlamak istiyor. Bir geçmiş nostaljisi vardır ya her milletin. Yani birden Türkler Osmanlı kıyafetiyle dolaşmaya başlıyorlar. Bulgarlar Bulgar çeteci gibi dolaşıyor. Hırvatlar çetlik kıyafetleri giyiyorlar. Almanlar Prusya kıyafetleriyle dolaşmaya başlıyor falan. Avrupa'da virüs gibi bu geçmiş merakı yayılıyor birdenbire ve bu bir üçüncü dünya savaşına doğru gidiyor.
Bunu da böyle ironik bir dilden anlatmış, felsefi bir dilden de anlatmış. Şöyle bir şey var, çok önemli. Ceren Hanım'a, hani sen hep soruyorsun, peki nasıl şifa olacak? Buradan nasıl bir şifa bekliyor Ceren Hanım? Şimdi zaten aslında yeni yeni bu unutma unutmama meselesini araştıran bilim adamları, özellikle psikologlar şunu söylüyorlar. Tamamen silmek, mesela işte Ceren Hanım'ınki gibi bir şey hatırlamak istemiyor mesela artık, o ona acı veriyor.
Bunu tamamen sığmak mümkün değil ya. Yani öyle işte gidip o filmdeki gibi sildiremiyorsun. Ama çok önemli bir nokta var. Bunu çalışmaları var. Yine bunu bir uzmanına gidip belki beraber yapabilir. O şeyin, hatıranın şeklini değiştirmek. Başka türlü okumak. Evet, o hatırayı başka türlü okumak. O hatırayı eğer kötü bir yerden hatırlıyorsan sen, bu bir kişiyle mesela alakalıysa...
O hatıraya geri dönmek zorundasın bir kere. Birincisi, oksiboron bir durum ama onu bir daha hatırla diyor. Pis kanalizden bahsediyoruz şu anda. Evet, onu bir daha hatırla. Seni rahatsız eden anayı hatırladın. İkinci yapman gereken şey duygularını çözümlemek. Neden o anı seni mutsuz ediyor? Ne, sana hangi duyguları yaşattığı için seni mutsuz ediyor?
Üç, bu duygularını çözümle. Esas bu duygularını çözümle. Bu duygularından nasıl aranabilirsin? Bunun yollarını bul ve o kişiyle ilgili diyelim ki onun yerine daha başka, daha iyi, güzel anılarını koy. Çünkü hayatın boyunca yoksa o acıyla da yaşayamazsın. Evet, Zen felsefesi de diyor ki bu konuda psikolojik alternatif önererek... ...abi o anıyla hiç muhatap olma diyor mesela. Hatırlama bile mi diyor? Yani hiç muhatap olma diyor. Kafanda ona yapışma diyor yani. Şimdi bir oyuk vardı ve dilin devamlı oraya gider ya... ...çıkmasın dilin oraya diyor. Yani şey yapma, muhatap olma abi o anıyla. Bir alışkanlık oluştur. Evet yani şey yapma diyor yani onun üstüne gitme çünkü diyor onu hatırlayıp çözümlemeye çalıştıkça... ...daha çok o acının içine batabilirsin diyerek psikanalize bir alternatif öneren bir mistik yaklaşım var. Doğurun yaklaşımı da böyleymiş yani. Çözümlemeyi yani uzatmıyoruz aslında yani onun yerine...
Daha şey bir anı, diyelim bir kişiyle ilgiliyse daha güzel bir anı, durumla ilgiliyse onun yerine daha iyi bir anı. Yani bir yer değiştirme yaparak... Nasıl yapıyorsun bunu alıp oradan ama cursorla başka bir anı koyacak halin yok ya? Öyle değil tabii canım. Bir dakikada olmuyor. Kopyala, yapıştır gibi olmuyor. Bu çalışılması gereken bir şey.
Sen bunu mesela hiç yapmadın mı hayatında? Aynı anıyı başka türlü okumak değil mi burada olayı? O da, evet yani. O da olabilir. Ya da onun yerine dediğim gibi özellikle bir kişiyle ilgili ise... ...o kişiyle ilgili, o kişi aklına geldiğinde... ...güzel şeyleri hatırlamaya çalışmalı. Gospodinov'a bağlayalım bunu o zaman.
Gospodinof'un kitabında yapılan bu. Buradaki kliniklerde bunu yapıyorlar. Evet, evet. Tam olarak bunu söylüyorum. O yüzden yani Gospodinof'un kitabı böyle cuk diye oturdu. Burada Ceren Hanım'a aynı zamanda eğlenceli ve derin, hem derin hem eğlenceli ki nadiren bulunan bir şeydir bu. Halifüfte Milen Kundere'yi hatırlatan bir üslubu da var. Doğru. Zaten Gospodinof'un. Yani eğlenceli ve derinlemesine ve kendisini ilgilendiren konuda bir okuma vaat ediyoruz diyerek istersen geçelim ikinci kitaba. Şeye mi geçelim, Proust'a mı geçelim? Proust'a geçelim bakalım o zaman. Haydi geçtik o zaman. A la recherche du temps perdu. Evet. Mükemmel Fransızcasıyla. Kayıp zamanın izinde. Allah. Marcel Proust. Sekiz bölüm buna ayırsak mı acaba şimdi? Çünkü kitap 1.250.000 sözcük ve 3.000 sayfa. Evet. Üç bin... Hatta bir dakika ben buraya yazdım galiba. Çünkü onu önereceğim. Üç bin yüz otuz üç sayfalık olanı ben önereceğim. Hey maşallah. Yani şöyle yedi şeyden oluşuyor. Çünkü yedi ciltten... Say istersen yedisini. Ben sayamam şu anda. Sıvanların tarafı bir. İki, çiçek açmış genç kızların gölgesinde. Üç, Garmentes tarafı. Dört, Sodan ve Gomorra. Beş, Mapus. Altı, Albertin kayıp. Yedi, yakalanan zaman. Evet.
Ben mesela neden Sıvan'ın tarafları mı? Sıvanlar'ın tarafı. Sıvanlar'ın tarafı. Bunu hiç anlamıyorum. Ben onu ilk Sıvan'ın Yolu diye okumuştum. Şey Sıvan diye diyor. Hani şey Sıvan, şey Sıvangiller. Evet Sıvangiller, onu anladım. Sıvangiller'in tarafı. Ama bana tabii çok tuhaf geldi bu şeyi, bu başlığı, ismi. Ama şimdi Marcel Proust aslında çok önemli bir şey yapıyor bu romanla beraber. Ki ilk başta romanı yazıyor, şeye gönderiyor o zaman. Unuttum şimdi, böyle Galimar gibi çok önemli bir yayın evine gönderiyor. 3000 sayfayı birden mi göndermiş?
Yok, hayır. Hayır, onu yıllar içerisinde yazıyor zaten. Sürekli yeni edisyonlar yapıyor. Yenisini ekliyor, ekliyor, ekliyor, ekliyor, ekliyor, ekliyor. Gönderiyor ve bunlar, okusun bir fikir versin diye, André Gide diye mi okunuyor? André Gide diyor. André Gide'ye gönderiyorlar. André Gide okuyor kitabı ve şeyin içinde kayboluyor. Hatıralar, hatıralar, geçmiş, felsefesi, bilmem nesi falan kayboluyor. Ve diyor ki bunu basmayın.
Tarihi yanılgılar şey değil mi? Bu Liverpool'dan gelen Beatles adlı grupta iş yok diyen şey gibi. Plak şirketinde. Ondan sonra basmayın bunu diyor. Basmıyorlar nitekim. Proust kendi şeyini veriyor, parasını veriyor ve kendi parasıyla ilk kitabı basıyor.
Sonra basıldıktan sonra kitap birden önem kazanmaya başlıyor. Andrejit bir mektup yazıyor Kroos'ta, özür dilediği. Yani bu diyor, hayatında bu yayın evinin yaptığı en büyük hatadır. Ve bu hataya sebep olan yegane kişi olarak benim de hayatımın hatasıdır. Çok özür dilerim, zevkle okuyorum. Böyle bir erdem göstermiş yani. Şimdi çok önemli çünkü şeyi istemsiz hafıza, istemsiz hatırlama konusunu baştan sonra... Unutamama üzerine bir şey değil mi bu da aslında? Evet, baştan sonra istemsiz hafızayı anlatıyor adam. Ve bunu duyularımızın bize yaşattığını anlatıyor. İşte o meşhur sahnesiyle, artık bir daha söylemeyelim herkesin bildiği... Hangi? O Madeleine... Ihlamur'a batırılan Madeleine çikolata. Evet, çikolata değil.
Madeline şey kurabiye böyle bir kurabiye. Çikolatalı kurabiye mi? Hayır. Çikolata yok mu şimdi? Hayır yok. Böyle midye şeklindedir. Böyle çok güzel bir kurabiyedir. Ben acayip severim. Madeleine diye yazılıyor. Evet. Neyse, yani bu kavramı kadar... Onlar da ısırıyor, birden anıların içerisine dönüyor. Anıların içine düşüyor. Bu şey gibi, demin Gospodinoglu da şey diyordu, kokulardır diyor, bizi en çok geçmişe gönderen şey. İnsanların ses kaydı yapar gibi, koku kaydı yapan bir makine bulmamış olması bugüne kadar çok büyük saçmalık diyor yani. Evet, evet. E bunu işte ilk yapan zaten Proust. Pat alma duyusu ile geçmişe gidiyor yani. Ve koku aynı şekilde o anda koku o kokuyu alıyor yani o kurabiye şeye batırılıyor. Ya da kek diyelim ona aslında daha çok bir kek o. Kek batırılıyor ve o anda geçmişte teyzesinin ya da işte yengesi miydi onun kucağında otururken kendini hayal ediyor. Şimdi şöyle bir psikanaliz var. Michel Schneider diye psikanalitik bir kayıp zamanın izinde okuması yapmış bu üstad da. Diyor ki Proust büyük yapıtını annesi öldükten sonra yazmaya başlamış.
Çünkü annesini unutmak amacıyla yazmaya başlamıştır aslında diyor. Hayatı anne baskısı altında geçmiş. Annesi oğlu için bir kabustur diyor Proust'un. Oğlunun eşcinselliğini dışlar. Onun varlığı yazarlığın önünde adeta bir settir. Öyle ki Proust ancak annesinin ölümünden sonra asıl yazar kimliğine kavuşur. Anne hayattayken yazamadığı her şey onun yokluğunda ortaya çıkar.
...onu unutmak, onu kağıtlara gömmek, üzerini farklı isimlerle ve duygularla örtmek. Aslında Proust'un tüm çabası... ...anneyi yazarak unutmaktır, diyor. Mükemmel. Bir şeye şına eder. Anne de kim? Zengin bir Yahudi ailesinin kızı. Yani böyle de tuzu kuru bir aileden geliyor. Zaten üç bin sayfa kitap yazmak için tuzu kuru bir aileden gelmen lazım yani. Babası da başarılı bir tıp doktoru. Fakat böyle bir anne şeyi var. Bence zaten bunun üzerine artık söylenecek bir şey yok. Yani mükemmel... Yazarak unutmak. Yazarak unutmak. Ben zaten yazmanın çok büyük bir terapi olduğunu düşünüyorum. Hatta yakın zamanda galiba böyle bir şeye başlayacağım, atölyeye başlayacağım. Yazınız Ceren Hanım'ım diyorsun yani. Şöyle, aslında yine aynı şeye geliyoruz. İyileri hatırlayarak...
Hatta karakterlere başka isimler vererek kendinden hikayeyi uzaklaştırmak. Ben mesela bir yaratıcı yazarlık dersinde... Mesafe koymak Arana ya. Mesafe koyuyorsun. Dışsallaştırmak. Evet. Bir yaratıcı yazarlık dersinde bir öğrencimin şeyi vardı, o acı bir yaşamında olay vardı, trajedi yaşanmıştı. Babası gözünün önünde kendini denize atarak intihar etmiş.
Ve o anı asla hatırlamak istemiyordu ama unutamıyordu da. Ve biz bunu mesela şöyle açtık. O sahneyi de yazdı, onun kitabını da yazdı ve karakterlere başka isim verdirdim. Ve o hikaye ondan yavaş yavaş o başka karakterlerle, o başka isimlerle, o başka insanlarının hissettikleriyle uzaklaştı. Dışsallaştı. Dışsallaştı, bravo.
Yani bu aslında unutmaya gerçekten çok yarayan bir şey. İşte bir mesafe koymuş oldu böylece o hatırayla arasına. O yüzden bunu da Ceren Hanım'a böylelikle önerebiliriz. Yani romanın konusu da çokça bilinir ama ben kısaca özetleyeyim. Romanda Charles Vaughan diye bir sosyetede yaşayan bir genç var. Proust'un kendisini büyük ihtimalle temsil ediyor.
Yüksek sosyetede hayatını geçiren, acı verici bir aşkın kurbanı olan bir genç... ...bir taraftan da işte dönemin tarihsi, kadın-erkek ilişkilerinin doğası... ...o sosyetik sınıfın ahlaki tartışmaları falan filan da kitabın içerisinde... ...üç bin sayfa boyunca sürüyor. Eğer üç bin sayfa okumak istemezse... ...sadece Svanlar'ın tarafını ve çiçek açmış genç kızlarının... ...gölgesindeyi okumasını da tavsiye edebiliriz. Bu bahsettiğimiz şeyler çünkü tam olarak... Fikir verecekler. Ondan sonra tutmayın beni, hepsini okuyacağım derse Ceren Hanım.
Devam edebilir çünkü bunlar dilimize kazandırıldı. Evet. O zaman siz bir maninizde okuyun da üçüncü kitaba geçelim. Bir manimiz yoksa okuyalım. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırsınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasını inananlar için biblio terapi ne yapıyor? Devam ediyor.
Şimdi aslında çok enteresan oldu. Yani hakikaten denk geldi tam bu soruyla beraber aynı zamanda. Ben şeyi okuyordum, Unutmak adlı kitabı okuyordum. Evet, sen beğendin o kitabı sanıyordum. Elif Ak, Polat. Evet, beğendim. Çok eski tarz işin doğrusu. Son zamanlarda çok karşılaşmadığımız bir tarzı var kitabın. Yani tam anlatmaya çalışayım, tam anlatabilir miyim bilmiyorum ama yani daha böyle hani... ...uzun zamandır duymadığımız, kullanmadığımız kelimelerin kullanıldığı, titizlikle seçildiği, Anadolu dilinin kullanıldığı... Dönem romanı gibi. Bir Anadolu bilgeliğinin aslında olduğu ama aynı zamanda cehaletinin olduğu. Şöyle yani 1943 iki paralel hikaye gidiyor öyle söyleyeyim. 1943'te ve oradan sonra devam eden hikaye var. Hayriye diye yanlış hatırlamıyorsam Hayriye'ye de evet. Onun hikayesi. Bir de 1993'den ilerleyen Ekin diye genç bir kadının hikayesi var. Bu hikaye paralel böyle devam ediyor ve bize...
Şimdi şeyin, kitabın kapağını söylemek zorundayım, bu önemli. Kitabın adı unutmak ya, kitabın kapağında unutma yazıyor, k düşmüş. Yani böyle düşük duruyor kenara. Aslında bu kitap da şunu söylüyor, unutma.
Bunun da yine şeye bağlayabiliriz, hani deneyimlerimizden unutmazsak, deneyimlerimizden bir şey öğrenme kapasitemiz var. Gerçi hiçbirimiz o kadar iyi niyetli maalesef değiliz. Yani keşke hani öğrenmeyi tercih etsek deneyimlerimizden. Octavio Paz'ın bir sözü vardı bu konuda. Gençken zannediyormuş ki insan yaşadıkça ve bir şeyler başına geldikçe otomatikman deneyimli olur. Fakat sonra diyor yaşandıkça anladım ki deneyim sahibi olmak da bir yetenek meselesi. Çünkü diyor ben ne yaşarsam yaşayayım bir türlü deneyimli olamıyordum diyor. Bu bizim şeyimizi, aslında bu kitap bizim sosyal hafızamızı biraz zorluyor. Yani bize bazı şeyleri hatırlatmaya çalışıyor. Ve bunu çok insani öykülerle hatırlatmaya çalışıyor. O güzel. Zaten tarihçi, yanlış anlamıyorsam, Elif Akpolat, öyle okudum şeyinde, kitabın önündeki biyografisinde. Dolayısıyla bunu çok güzel hikayelerin içine, akademik olabilecek bilgileri hikayelerin içerisine çok güzel yedirmiş. Bunu özellikle tercih ettiğini de belirtiyor zaten. Bu arada bak, söyleşi dedin, çok önemli bir benim buradan eleştirim olacak... ...yazara falan değil, bizlere, kendimize, hepimize. Şunu fark ettim ki, mesela yabancı bir kitapla ilgili... ...makale okumak istediğinde, bir eleştiri okumak istediğinde... ...bayağı onlarca bulabiliyorsun, bu harika bir şey. Yani giriyorsun, işte yok Guardian'da, New York Times'da, Independent'da... ...artık aklına ne geliyorsa gösteriyorsun. Yeni çıkmış kitaplarda dahil mi buna? Tabii tabii, tabii ki.
Yani hepsiyle ilgili bir eleştiri yazısı bulabiliyorsun. Fakat Türkiye'de yeni çıkan kitaplarla ilgili böyle detaylı, hiçbir şekilde bulamıyorsun. Detaylı bilgi, kitabı anlatan, daha sonra ne anlatmak istemiş olacağına dair bir analiz. İlla yermek ya da övmek zorunda değiliz zaten. Ama yani bir analiz yazısı bulamıyorsun. Yani ben mesela hani bu kitabı okumasam... ...hakkında hiçbir halt öğrenemezmişim çünkü... ...internetten bir gene de gireyim bakayım hani bir işte böyle... ...söyleşesi, osulusu falan dedim. Bir tane Hürriyet'te birisi işte kitapla ilgili böyle bir makale gibi bir şey... ...kısa bir şey yazmış.
Yanlışlarla dolu diyor ki işte diyor ve diyor Hayriye'nin hayatı Rıza'nın gelişiyle dağılır. Rıza değil Rıza, Rıza ağa babası Rüstem'in gelişiyle dağılır. Yani bir de yalan yanlış bilgiler. Tam keşfedilmemiş bir kitap demek ki henüz. Ama şunu demek istiyorum yani bizde keşfedilmiş kitapla ilgili de yok zaten. Çok az şey var. Vallahi benim kitabım hakkında 3-4 tane çıktı.
Yani bilemiyorum artık. Bilemiyorum Altan. Ömer Türkeş bile yazdı vallahi. Ama işte her kitapla ilgili aslında olması gerekir. 13. romanın olduğu zaman oluyor biraz. Evet. Ama bunun olması gerekir. Gerçekten. Yani biz bu işi bayağı bir sallapati yapıyoruz. Ben bunu anladım. Kurumsallaşmışlık yok. Yani bazı isimler aslında büyük bir hayır işleyerek... ...kendi şeyleriyle, çabaları ve emekleriyle analizler ve eleştiri yazıları yazıyorlar da... ...bu eleştiri ve analiz işi bizde...
...kurumsallaşmış değil. Yani genel bir bağlama sahip değil yani. Bir de planlar olduğu için... ...onun kitabı şurada anlatılmıyor, onun kitabı burada anlatılmıyor gibi. Evet. O da var. Herkes kendi kitabını iyi yazacak kişiye gönderiyor falan. O işler biraz evet, maalesef ters. Çarşı pazar işleri gibi oluyor biraz. Neyse, kitabın yazarının adını hatırlatır mısın kaynamasına arada? Elif Akpolat, Unutmak.
Dediğim gibi yani ben kitabı sevdim, kurgusunu da sevdim, gidişatını da sevdim. Anadolu'da geçen bir hikaye var diyorsun. Anadolu'da, Erzurum'da bir de tabii ki şey şöyle varlık vergisi ile Aşkale'ye sürülen dönemin Levantanları mı diyelim, ne diyelim? Onların... Gayrimüslimleri. Gayrimüslimleri, evet pardon.
Doğru söyledin. Gayrimüslimlerin orada bir hikayesi ama aynı zamanda... ...başka sebeplerden dolayı orada eziyet görmekte olan yine ve fakirlik içerisinde yaşayan başka bir adam. Unutulmasını istediği ne peki yazarın? Unutulmasını istediği bizim toplumsal yaşanmışlıklarımız, bazı katliamlar. Mesela işte vergi, varlık vergisi ne? Bunu bilen de yok.
Bunun nelere sebep olduğunu bilen yok. de Çok vardır bu konuda yapılmış şeyler. Dizisi, müzisi de var ama. E tamam işte yani. Bu da onu yapıyor. Yani hani bu da onu yapıyor ve... Bir yenilik var mı getirdiği bu konuya pek? Bir yenilik var mı? Anlatım açısından ya da içerik açısından. Dediğim gibi yani bunu romanlarda çok buluyor muyuz? Yani işte dizilerde, filmlerde var da romanlarda çok buluyor muyuz? Emin değilim. En son bir Salkım Hanım'ın taneleri vardı. Onu hatırlıyorum. Bu konuda filmi de yapılmış olan. Yani dil bakımından bana göre... ...benim hoşuma giden, uzun zamandır duymadığım... ...bildiğim, unuttuğum... ...hiç bilmediğim kelimeler var. Oradan bana, mesela beni oradan vurdu. Ben çünkü Vedat Türkal'i de mesela bu yüzden çok severim. O yüzden çok bunu sevdim. Ben mesela bundan sonra Elif Akpolat'ın... ...birinci romanı da böyleymiş bu arada, bilmiyorum onu. Onda da galiba Maraş ve Çorum katliamları varmış. Onu da okuyacağım bundan sonra. Ya ben bundan sonra mesela onun yazdığı şeyleri okumak isterim. Çünkü ben bilgi içeren, bana bir şey anlatan kitapları çok seviyorum. Toplumsal bellek üzerine yazılmış kitaplar. Evet, kitaplar. Ben bunu çok seviyorum. Bunun kurgu içinde yapılmasını çok böyle şey kanırtılmadan yapılmasını da seviyorum. Ben bundan sonra mesela takip ederim. Toplumsal bellek dedim ya. Allah'ın müzisyeni nereden biliyor böyle lafları bilmiyorum ki. Canım sen yazarsın hatırlatırım. Bir yerden kulağıma çalınmış herhalde. Şairsin yazarsın hatırlatalım. Pek saymazlar beni yazardan ama neyse. Evet, şimdi dördüncü kitabımıza geçelim. Ama geçmeden ne şifa bekliyoruz? Yani şöyle, her zaman unutmak mı? Bazen de unutmamanın bize faydalarını hatırlatan bir yanı var bende. Unutma Sanatı diye bir kitap okumuştum. Bak, buna hazırlanırken de aradım, bulamadım. Evet, bulamadın, evet. Yıllar önce böyle bir kitap elime geçmişti. Hakkında da bir şeyler bulmuştum. Yani şeyden bahsediyor. Auschwitz Kampen'da... Şimdi aklına ne gelir ağaç üstlenince orada işkence gören ve öldürülen binlerce Yahudi. Fakat halbuki aşağı yukarı eşit sayıda orada işkence gören ve öldürülen Çingenede varmış. Fakat biz Çingenelerin olduğunu hatırlamıyoruz. Çünkü Çingenelerin kendileri hatırlamıyorlar. Çünkü unutmayı seçmişler. Unutma sebepleri de şu, hatırlayacağız da ne olacak.
Yani çünkü hani imkanları yok. Fakat Yahudiler tam tersine, Yahudilerin imkanları olduğu için onlar bir hatırlama endüstrisi kuruyorlar. Hollywood'uyla, kitaplarıyla, belgeselleriyle, müzeleriyle, bilmem neleriyle falan ve sürekli Yahudilere yapılan zulüm ve katliam hatırlanıyor. Fakat Çingenelere yapılan hatırlanmıyor. Çünkü unutmayı seçmişler. Bunu zaten yaşatma lüksleri yok. Tıpkı... Hatırlayacağız da ne yapacağız. Aslında bu hani mübadeleyle ya da mübadele öncesi hani Rumeli'den Türkiye'ye gelen Türkler için de geçerli. Yani hatırlayacak da ne yapacak. Acı çekmek dışında, evet. Parası yok, bulu hiçbir şey yok, yapacak hiçbir şey yok. Kaldığı yerden ona bahşedilenle devam etmek zorunda. Yani hatırlamak acı vermek dışında bir işe yaramayacağı için çocukları da aktarmıyorlar o bilgiyi zaten. Zaten Proust böyle bir şey söylüyor. Yani bizim diyor böyle hatırladığımız şeyler genellikle acı çektiğimiz şeylerdir. Evet. Acısını hissettiğimiz şeylerdir diyor.
Yani iki tane bu bakımdan yaklaşım var diyor. Biri de Yahudilerin yaklaşımı. Onlar da ısrarla hatırlayarak, unutma ki bir daha yaşanmasın. Onun da şeyi o. Onların bakış açısı da bu. İki tarafı da var. Yani toplumsal meselelere bence öyle bakmak lazım. Yani unutma ki bir daha yaşanmasın. Ya da bazı işte deneyimler böyle ediniliyor ama... Unutmayı da iş edinmemek lazım. Pardon, unutmamayı da iş edinmemek lazım. Bunun için işte dediğim egzersizler var. Bu egzersizler bir bilenle beraber uygulanabilir. Hafızaya nasıl davranmak gerekiyor egzersizlerle? Bak çok güzel, dördüncü kitabımız tam olarak buna denk geliyor. Dördüncü kitap, daha akademik bir kitapla karşı karşıyayız. Unutmanın kitabı. Alt başlık. Rüyalarımızı neden hemen unuturuz? Anılarımız neden sürekli değişir? Dreysema. Dreysema. Hollandalı bir yazar. Daha önce ben Düş Dokumacısı diye bir kitabını okumuşum. Yani görme engellilerin nasıl rüya gördükleri üzerine bir soruyla başlayıp... ...ondan sonra rüyalar üzerine dallanıp dudaklanan. Gene rüyalardan yola çıkıyor. Hollandalı psikolog ve filozof.
Dreysema, hiç de böyle bir Hollandalı soyadı duymamıştım, bu kitabında beyin araştırmaları alanında yıllardır yürütülen bellek çalışmalarını psikoloji ve felsefe alanlarından yardım alarak ve günlük hayattan örnekler eşliğinde sunuyor. Ve gerçekten işte tam olarak eğer Ceren Hanım bazı şeyleri unutmak istiyorsa... ...faydalanabileceği gerçekten yani bilimsel olarak da yazılmış kitap bu. Çünkü gerçekten egzersizler de veriyor. Yani neler yapmamız gerektiğini de anlatıyor. Diyor ki anıların sonradan değişme yeteneği vardır. Tahrip olan bir anı anı olmaya devam eder etmesine. Ama o artık eski anı değildir. İşte bu yüzden bu da bir çeşit unutmadır diyor. Bir dahakine anıların sonradan değişme yeteneği vardır.
tahrip olan bir ana, anı olmaya devam eder etmesine. Ama o artık eski anı değildir. İşte bu yüzden bu da bir çeşit unutmadır diyor. Evet doğru. İşte bundan en başta bahsettik. Zaten
Bunun tehlikeli yanı da var biliyorsun. Hani daha önce bundan bu programda da zannediyorum bahsettik. Yani uydurulmuş hafıza. Böyle çok dağılan aileler var, çok intiharlar var, çok kötü trajediler de var. Çünkü biri bir gün yanlış bir şey hatırlıyor yani. Öyle. Her insan içinde diyor, hayat hikayesinin sürekli yeniden gözden geçirilen bir ham taslağını taşır.
Her insan içinde hayat hikayesini sürekli yeniden gözden geçirilen bir ham taslarını taşır. Yani gelecek ki değiştirebildiğimiz gibi geçmişi de değiştiriyoruz aslında. Ve geçmişi değiştirdikçe onun geleceği olan etkileri de değişiyor. Bu şeyle ilgili, komünizmle ilgili çok güzel bir laf var. Gospodino'da, unuttum söylemeyi. Komünizmde diyor, net olan şey gelecektir. Onun nasıl yaşanacağı bilinir. Sürekli değişen şey ise geçmiştir. Bu şey gibi değil mi? Stalin'in yanındaki isimler, fotoğraflar, sinirlerle yavaş yavaş. Ama şimdi artık dünya postürüsle, tabii zaten buna geldi. Biz şimdi geçmişte sürekli değiştiriyoruz. Bunu iyi niyetle lehimize kullanmamız lazım.
Eski dostlar, ancak normalden bir sapma olduğunda, diyor, bir olayı daha sonra belki de kalıcı şekilde hatırlıyoruz. Bir şeyin aklımızda kalması için önce başka birçok şeyi unutmamız gerekiyor, demiş. Duwe Drijsma, kim bu Drijsma diye soranlar olursa da, Hollanda'da Groningen Üniversitesi'nde psikoloji tarihi ve teorisi bölümünde profesör olarak görev yapan bir abimiz. Groningen Üniversitesi'nde olduğunu duyunca ben de çok aslında sevindim. Tanışma imkanım olabilir. O üniversitede birkaç hoca tanıyorum çünkü. Bunu kafaya koydum, gideceğim kendisiyle tanışacağım. Şimdi bir şey anlatarak bitirmek istiyorum. Gayet tabii. Benim çok yakın bir tanıdığım, bir ablam diyeyim. Eşi tarafından aldatıldığını ve terk edilmek istendiğini öğrendi. Bundan yaklaşık bir on yıl, belki on iki yıl önce öyle bir şey.
Yani eşi buna geliyor ama çok çok seviyor eşini. Hayatını ona adamış. Yani bütün parasını, pulunu, her şeyini ona vermiş. Her türlü destek olmuşlar birbirlerine aslında. Yani bir evlilik kurumunun sahip olması gereken her şey evlilikte vardı. Ben de şahidim. Bir tane de çocukları var. Fakat bir gün adam geliyor ve diyor ki ben artık senden ayrılmak istiyorum. Seni artık sevmiyorum ve başka birine aşığım.
Şimdi bu abla buna inanmak istemedi. Dedi ki, hayır, öyle değildir. Gider, geri gelir. Yok, böyle, şöyle, böyle. Aslında o dönemde bir psikolojik yardım almak yerine falcılara gitti. İşte o falcı dedi ki, geri gelecek. Öteki dedi ki, aman, onlar yakında kavga edecek. Şöyledir, böyledir falan filan. Falcı. Falcılar, tabii. Ondan sonra bunlar da bayağı bir gezildi. Yani iki yıl falan bunlara mesai harcandı. O falcı senin, bu falcı benim. Bu falcı benim. İki yıl mesai harcandı.
Sonunda bu ablamız önce yön duygusunu kaybetmeye başladı. Talcıya gide gide. Yani unutmak istediği için önce yön duygusunu kaybetmeye başladı. Yani mesela benim evime gelecek, sağa mı dönecek, sola mı dönecek bilmiyor. Zaten böyle demans böyle başlıyor aslında. Oyu.
Evet. Ondan sonra yavaş yavaş başka şeyler unutmaya başladı. Sonra her şeyi unuttu. Unutmak istediği şeyi unuttu mu peki bu arada? Tabii ki. Çünkü zaten şu an nefes almayı bile unuttuğu için bitkisel hayatta yaşıyor. Bir tüple besleniyor. Yani bir de böyle bir şey var. Yani bu unutmak için biraz... Zaten şimdi şöyle... Bir şeyi çok unutmak istemek aslında özellikle sosyal fobisi olan insanlarda... Yahut bir travma sonrası stres bozukluğu yaşayan, ansiyete sahibi insanlar da ortaya çıkıyor. Unutmak istiyor. Bir travma yaşıyor, bunu unutmak istiyor. Yahut birileri tarafından daha önce küçük düşürülmüş, bir ortamda küçük düşürülmüş sosyal fobi... ...o ortamda bir daha bulunmak istemiyor ya da oradaki insanlardan korkuyor ve onları unutmak istiyor. Bunun bazı, maalesef işte bunun gibi... Bu benim teşhisim bu arada. Yani benim söylediğim şey. Belki Alzheimer'ı doktoru, onun doktoru bunun ne alakası var diyebilir. Ama ben süreci birebir öyle yaşadım ki... O kadar unutmak istedi ki... Mutsuzluğunu, başına geleni... Çünkü çok aşıktı, çok mutluydu. O kadar unutmak istedi ki her şeyi unuttum. Unutmayalım bu hikayeyi o zaman. Bu hikayeyi unutmayalım. Unutmak isterken. O zaman...
Neden rüyalarımızı hatırlamakta zorlanırız diye son bir alıntı yapayım o zaman unutmanın kitabından Ceren Hanım için. Bastırılmış anılara ne olur? Belliğimiz üzerinde daha çok söz sahibi olmak mümkün mü? Peki bunu biz gerçekten istiyor muyuz?
Evet, çok güzel bir son oldu. O zaman unutmanın kitabı. Rüyalarımızı neden hemen unuturuz? Anılarımız neden sürekli değişir? Duve Draizma. Nasılsa doğru okuyamayacaksın. Evet, boş ver. Yapı Kredi Yayınları. Çeviren Dilman Muradoğlu. 288 sayfa. Unutmak. Elif Akpolat. Kırmızı Kedi Yayın Evi. 448 sayfa.
Kayıp zamanın izinde özel kutulu iki cilti ben öneriyorum. Marcel Proust yapı kredi yayınları çeviren Rosa Huckman. 3133 sayfa. Bir şey söyleyeceğim, ayıp olacak ama. Şu an ben baktım, bayağı indirimde 460 lira falan olacak şey değil. Hiçbir şey değil. Bence herkes çoluğu çocuğu için, kütüphanesi için onlara gelecek kalsın diye alsın. Çıkın çıkın olun. Valla bence müthiş bir şey. Ondan sonra zaman sığınığı, Georgi Gospodinov, Metis yayınları çeviren Hasine Şen. Hasine Şen de Bulgarcadan Türkçe'ye çeviri konusunda bir numaradır.
Evet. Bizim kitaplarımızı da çeviren, yani bazılarını çeviren de Hasine Hanım, evet. 296 sayfa. Lütfen sorularınızı bize biblioterapi.media.com
adresinden göndermeyi unutmayın. Bahsettiğimiz kitaplarla ilgili detaylı bilgiyi aşağıda linklerde bulabilirsiniz. O zaman buyurun Tuna Bey. Unutmadan dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor şimdilik? Bitiyor efendim. Haydi görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.