
4.453 kelime · ~22 dk okuma
Efendim merhabalar. Bu sefer sizi şaşırtalım diye ben başlayayım dedim. Çünkü bu sefer soru bana geldi inanmasın. Beni de takip edenler, bana da soru sormak isteyenler, beni de kendine yakın görenler var. Şimdi şöyle, zaten soruları hep şöyle söylüyorlar. Aslı Hanım, Tuna Bey'i de çok seviyoruz. Onu da çok severek dinliyoruz.
Orhan Boran programı vardı biz küçükken. Bir de Yuki diye yanında bunun sürekli lafa karışan, münasebetsiz bir yaratığı vardı. Ben onun gibi kendimi hissetmeye başlamıştım ki. Estağfurullah. Esas ben öyleyim. Bu gelen şey Cemal Kale ağasından gelmiş bu haftaki sorumuz.
Diyor ki Cemal Bey, her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı gibi uzun zamandır yüksek dozda siyasete maruz kalıyorum. Normalde siyasetle ilgili biriyimdir ama bu kadarı benim de ruhumu çok yordu. Bu konuda detoks yapabilmem için hangi kitapları önerirsiniz demiş ve milyonların hissine tercüman olmuş. Ya tabii şey oldu, hakikaten bu bizim seçimden sonraki ilk yayınımız değil mi? İlk programımız ve hani her şeye çok inanan, sandık başında duran, sandık görevlisi olan, koşuşan arkadaşlarımız bile, şunu söyleyeceğim, onlar bile yıldılar şu an. E kusacağız artık siyasetten. Yani gerçekten kusacağız. Bir Rus doktorun bir sözü geldi aklıma. Diyor ki bu geçmişte demiş. Eğer vücudunuzda bir organınızın varlığını hissediyorsanız o organ hasta demektir. Çok güzel. Şimdi her gün biz siyaseti yirmi dört saat hissettiğimize göre siyaset organı demek ki hasta. Çünkü normalde her şeyin yolunda gittiği bir ülkede bu kadar çok siyaset konuşulmaz. Bu kadar ben bakkala giriyorum, bakkalın Pakistanlı çırağı Bilal'le siyaset konuşuyoruz. Yani Bilal'e ne siyasetten, bana ne siyasetten. Ama hayır, ikimizin de hayatını etkileyeceği için. Ama elimizden geldiği kadar apolitik bir bölüm yapmak için buradayız. Tabi tabi. Hani demeyeceğiz ki siyaset hayatın bir gerçeği.
Yok ya, yok hiç demeyeceğim. Ben bir de epiküryenim zaten. Hemen direkt oradan girebilir miyim? Evet, epikürle başlayalım siyaset detoksumuza Cemal Bey için. Evet, şimdi epikür milattan önce 341 yılında doğuyor. Her şeyden önce bunu söyleyeyim, kısacık bilgi vereyim.
Bir felsefe okulu o da kuruyor. Aristo gibi, Platon gibi. Buna da bahçe diyor. Adını bahçe koyuyor. Zaten gerçekten de bir bahçe. Şehirden böyle biraz uzakta... ...duvarlarla örülü bir yer burası, bir mekan, bahçe. Ve öğrencileri de oraya geliyor. Orada kalıyorlar, yatılı hatta. Leyli mi deniliyor? Leyli. Okul. Ve kadınları ve köleleri de öğrenci olarak alan ilk filozof. Hele hele. Evet, akademisine.
Ve orada bahçede dolaşıp, bahçede sohbetler ediyorlar, hayatı anlamaya çalışıyorlar. Şimdi elimdeki kitabı ben yazdım şahsen. Hoş geldin yabancı. Burada en büyük amacımız mutluluktur. Bu epik ürün lafı. Çünkü bahçenin girişinde bu yazıyor zaten o zaman. Çünkü en büyük inandığı şey diyor ki, en büyük amacımız mutluluktur. Bu mutluluğu da nasıl yakalayabiliriz? Haz duyarak, keyif alarak. Nasıl keyif alabiliriz? Korkumuzu yenerek. Hangi korkumuzu yenerek? Ölüm korkumuzu yenerek. Çünkü her şey ona dayanır. Tamam, böyle bir özetlemiş olayım. Epikür'ün kırk tane motto'su var, motto içeren sözü var. Bu kitapta ben bunları ele alarak, tek tek o motto'lardan yola çıkarak yazdım.
Bunlardan bir tanesi de çok önemli, me politustai, yani politikaya girmeyin. Epicurean felsefe için rahatlıkla apolitik diyebiliriz. Asla en iyi rejimden, en iyi vatandaşın nasıl olması gerektiğinden, siyaset eğitiminin herhangi bir iyiliğinden bahsetmez. Aynı şekilde ona göre insanın siyaseti duyduğu alaka da tamamen boştur.
İnsanların günlerini ve gecelerini meyve vermeyecek bir mücadeleye adamalarına ne sebep olabilir? İnsanların kendilerini siyasetten olduğu kadar günlük sıkıcı işlerden de arındırması gerektiğini söyler. Kısacası hiçbir politik teori oluşturulmamıştır. Toplumun değil, bireyin nasıl yaşadığı mühimdir. Ve diyor ki buradan yola çıkarak da, yani aslında bahçenizde, arkadaşlarınıza, arkadaşları çok önemsiyor. Arkadaşlarınızla birlikte olun, onlarla felsefe yapın, konuşun, mutlu olmaya çalışın.
Hayattan zevk almaya çalışın. Bundan bahsediyor. Aslı arkadaş. Aslı arkadaş, bu küçük bourgeois çıkışlarından nereye varmak istiyorsun? Sana dün kampüste verdiğim kitapları okumaya fırsatın oldu mu? Olduysa kantinde seninle tartışmak isterim. Böyle abiler olurdu üniversitede bizim zamanımızda. Ama böyle abiler aslında konuyu tartışmak istemiyor. Böyle abiler seninle çay içmek istiyor. Flört etmek istiyor yazık aslında. Kendi dilince. Branşı böyle ne yapsın?
Evet, işte Epekür böyle bir dönemde bahçesinde kendini dinlemeye gönüllü olanları bir araya getiriyor. Orada hep beraber yaşıyorlar ve dediğim gibi arkadaşlığı, hayatın çok basit zevklerini merkeze koyuyor. Çok önemli bir şey var, buna değineyim. Epekür'ü geçelim hemen. Epekür geçilmez.
Ya Epikür, Epiktetos... Bunlar benim zaten hani... Zaten senin tek yazdığın kitap Epikür'lü değildi bu konuda. Evet, Epiktetos, Epikür, Diyojen. Çok satarlara imza attın. Evet. Şimdi öyle bir şey ki bu Epikür, bütün bugünün... ...bugüne kadar adını bildiğimiz bütün önemli filozofların... ...ve aynı zamanda terapistlerin, psikiyatristlerin de etkilenmiş olduğu filozoftur. İlk kişisel gelişimcilerden mi yani? Biri, evet. O yüzden çok önemli. Yani o dediği şey var ya hani korkunuzu yenin. Mutlu olmak için önce korkunuzu yenmeniz lazım. Bu korkunun en başında da ölüm korkusu gelir. Sonrasında aslında terapistlerin en çok uğraştığı şeylerden biri budur. Freud'dan da başlayarak. Din de zaten ölüm korkusu üzerine kurulu bir şey değil mi? Evet zaten o yüzden din aslında dini kabul etmez. Ama zamanında kendi
şeylerinin başına gelene bildiği için zannedersem hangisiydi şey yapılan öldürülen başka bir filozoftan ötürü? Sokrates. Sokrates. Bravo. Bunu böyle editlersiniz. Ünlü Brezilyalı futbolcu. Ünlü Brezilyalı futbolcu Socrates'ten dolayı. O daha böyle ortayı buluyor ve tanrıları tamamen reddetmiyor. Dünyada ne kadar insan varsa o kadar din var bana kalırsa. Ne kadar Müslüman varsa o kadar Müslümanlık versiyonu var. Çünkü iki insanın iç dünyası birbiriyle aynı değil. Evet. Nasıl bir şifa öneriyoruz? Onu da söyle o zaman. Bir dakika şunu söyleyecektim. Çok önemli bir noktaya atlamayalım. Haz'dan bahseder. Yani siz zevk alın, hayattan mutlu olun der ama o bahsettiği haz böyle hani aman yiyelim, içelim, en güzelini yiyelim, en güzelini yiyelim. Bas bas paraları Leyla'ya bir daha mı geleceğiz dünyaya diye. Akla esas yatırım yapılması gerektiğini. Düşünsel dünyanın zenginleştirilmesi gerektiğini söyler. O yüzden zaten yanlış anlaşılmışlığı vardır. Epicurean mutfak diye bir şey var. Fakat bir şey soracağım afedersin. Filozoflar genellikle yanlış anlaşılıyorlar. Çok didikleniyor. Yani benim aslında çok teşekkür ederim. Çok doğru bir noktaya parmak bastım. Yanlış anlaşılmamış bir filozof Karl Marx dahil.
Duymadım hayatımda yani. E tabi yani yoruma açık aynı bu dinler gibi öyle bakacak olursa bir takım ettikleri laflar var. Peygamberler de çok yanlış anlaşılmış. İşte tam onu demek istiyorum yani ettikleri laflar var. Bu lafı nereye çekeceğine çok bağlı. Ben aslında
Şöyle bu serinin ilk kitabı Epictetus'u yazarken şuna dikkat etmiştim ve Epikür'de de aynı şekilde ya bu adamların söyledikleri şeyler aslında zaten zamanında çok son derece kısa, basit, öz. Zaten şu vardı işte biri diyor ki bütün bunların yazılı olduğu bir kitap var mı? Yok çünkü yazma gibi bir şeyleri yok. Anlatıyor babalar. Anlatıyor ve öğrencileri o not tutuyor, bu not tutuyor. Daha sonra bunlar birleştiriliyor, bir araya geliyor. İlber Ortaylı kitapları gibi yani. Dediğim gibi, evet. Dediğim gibi, Efikür'ün kırk tane zaten söylediği şey var. Bunları herkes yorumladığı için çeşitleniyor sonradan ve yanlış anlaşılıyor.
Epicurean mutfak deniliyor. Ne o? En iyi malzemeyle yapılan yemek, en şık yemek, en organik malzeme. Biz burada nasıl bir şifa öneriyoruz peki? Cemal Bey, siyaset yorgunu bir ruha. Adam diyor ki, politikayı falan boş verin, 2000 yıl önce adam diyor ki... Yapabileceğinize bir şey yok. Boş bir meşguliyettir bu, diyor. Boş işler bunlar. Boş işler. Bunlarla uğraşmayın. Kendinizi daha güçlendirin, akıllandırın, zihninizi güçlendirin. Bunu diyor. Tam da bu kitaptan başlayabiliriz siyasette tosuna. Tabii yani. Daha ne olsun? Ben daha ne yapayım yani size bilmiyorum ki. Bak şimdi çok önemli bir şey var psikolojide bence. Tamam, gelme üstüme. Ben de şey yapmadım. Sen geldin üstüme. Şimdi bak, çok önemli bir şey var. Genelde insanlar iyileşmek için dış etkenlerin düzelmesini beklerler.
Evet. Yani bu çoğunlukla bence psikologların karşılaştığı bir şeydir. Yani dış etkenler düzelsin. Diyelim ki çocuk annesinin, babasının düzelmesini ister. Arkadaşlarının düzelmesini ister. İşte adam eşinin düzelmesini ister. Öyledir, böyledir falan. Aslında mesele içimizi zaten güçlendirmek. Dış etkenleri değiştiremeyiz ama iç etkenleri değiştirebiliriz. Aslında Epekür bize bu konuda yol gösterecek. Yani sen içini kuvvetlendirirsen dış etkenler sana öyle ya da böyle bir şekilde koymaz diyebilirim. Şahane. O zaman geçiyoruz ikinci kitaba. Haydi geçelim. Olabildiğince alakasız bir kitap ne olabilir diye düşündüm. Maksat Cemal Bey'in ve hepimizin kafasını dağıtmak olduğu için. Ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi yayınlarından gelmiş çok harika bir kitap var. Dünya sinemasında İstanbul. Evet, ben bayıldım kitaba. Çok zevkli.
Hardcover bir kitap. Bu masa üstü mü deniyorlardı? Ne kitabı? Coffee Table. Coffee Table tarzı. Yani böyle dekoratif olarak da masanın üzerine koyabileceğiz. Aşırı eğlenceli. Özet olarak Hollywood'un ve Batı sinemasının İstanbul'da çektiği filmler ve o filmlerde İstanbul'un nasıl göründüğünü farklı yazarlar, farklı bölümlerde anlatıyorlar.
Ve pek çok da görsel var. Mesela açılışta görüyorsun Dolmabahçe Sarayı'nda senin en sevdiğin Daniel Craig, Daniel abi burada poz vermiş. Böyle güzel görsellikler var. James Bond çekimleri için evet. James Bond Skyfall çekimleri için. Şimdi ben tabii herkes gibi şeye bozuluyoruz ya biz. Hani illa da getiriyorsunuz İstanbul'a bunları. Bir işte çatılarda koşup duruyorlar kapalı çarşının orada. Kapalı çarşı çatılarının Hollywood oyuncularından çektiği zaten.
Sürekli bir koşarlar onun üstünde. Evet, sürekli onların üstünde bir koşuyorlar. Belki de yasaktır. Yani ne bileyim hani tabii izin falan alıyor ama onlar kaç yüz yıllık şey değil mi? Koşmayana Hollywood starı denmiyor kapalı çarşıda. Şimdi... Şimdi bölümler var. Onları ben kısaca özetleyeyim. Sen lafın aklını tut. Şimdi 9 bölüm var, farklı yazarılar. Mesela Batı sinemasında İstanbul'un sunum biçimleri diye bir şey var. Hasan Aslan Akpınar yazmış. Dünya sinemasında İstanbul temsilini Barış Saydam yazmış. Sevgili Hülya Uçansu, İstanbul Film Festivali'nin yabancı konuklarıyla anılarını yazmış. Komşular ve Doğu Ülkeleri sinemasındaki İstanbul simgesini Elif Kurtoğlu Demoğlu yazmış. Sadece Hollywood değil yani. Evet, evet. Bütün dünyada. İran, Çin, Japon sinemasındaki İstanbul'da var. Fantastic İstanbul, bazen doğulu, bazen batılı Şene Aydemir yazmış. Tunca Arslan hocamız, İstanbul'u seven casuslar James Bond ve benzerleri yazmış. Doğal bir film platosu İstanbul, Tuğba Duru, Zeynep Santroğlu, Shutterland tarafından yazılmış. Dünya sinemasında aşk, romantizm ve neşe dolu bir kent, İstanbul'un tanıtımı ve sosyokültürel etkilerini de Gülşah Çeliker yazmış. Hatta Ekrem İmamoğlu'nun sunumuyla.
Kitap çıkmış, belediye yayınları olduğu için. Şimdi biz hep Türkler olarak şeye takarız ya, bizi kötü göstermişler filmde. Bizi iyi göstermişler, aferin falan. Hani hep böyle bir şey vardır. Ama takarım ben yani. Ben isterim ki benim şehrim güzel görünsün. Güzel görünsün, bir de doğru görünsün. Yani şey gibi de görünmesin. Çok da Orta Doğu'lu görünmesin. Bizim de batılı taraflarımız var. Hani onlara da gösterseniz aman ne güzel olur falan gibi bir şey vardır. Arka kapaktan da şey olursa şöyle bir metin var. Sinematografiyi icat eden Lumière kardeşlerinin kameramanı Alexander Promion'un 1896'da İstanbul'a gelerek kaydettiği birkaç dakikalık Boğaziçi ve Haliç görüntüleriyle başlayıp günümüze kadar uzanan süreçte dünya sinemasında İstanbul denilince muazzam bir toplam çıkıyor karşımıza.
Sinema tarihi boyunca İstanbul, Boğaziçi'nden Adalar'a, Sultanahmet'ten Yerebatan Sarayı'na, bir de Yerebatan Sarayı'na girmek Hollywood için hep önemli. Oraya bir girivir illa. Kız Kulesi'nden Haliç'e dünya sinemacıları için doğal bir set oluşturuyor. Kamene karşısında bazen batılı oluyor, bazen doğulu. Elimizdeki kitap, Batı'dan Doğu'ya açılan geniş ve renkli yelpazede yabancı sinemacıların İstanbul'u konu edindiği beyaz perde örneklerini değerlendiriyor. Yönetmenlerin, oyuncuların, yapımcıların İstanbul'a bakış açılarını yorumluyor. Tarzan'ın, Count Dracula'nın, James Bond'un, Tenten'in maceradan maceraya koştuğu, Greta Garbo'nun, Peter Ustinov'un, Melina Mercury'nin, Bernardo Bertolucci'nin, Sophie Laurie'nin, Burt Lancaster'ın, Alain Delon'un, Sean Connery'nin, Tatsız Kral Pelle falan onun gibi oldu.
Bekan Bağer, Nadya Komanerci. Olduğu, aşıkların buluştuğu ya da paha biçilmez mücevherlerin el değiştirdiği bir kent olarak... ...İstanbul'un dünya sinemasına kattığı büyük değer ilk kez bu denli ayrıntılı ele alınır. Evet, gerçekten harika bir kitap. Ben baştan sona ilk gönderdiklerinde okumuştum. Yani şimdi o kadar iyi hatırlamıyorum ama çok çok zevk aldığım saatlerce kendimi kaybettiğim kitabın içinde... Dünya sinemasında İstanbul zengin görseliyle farklı ülkelerden sinema sanatçılarının İstanbul'a farklı bakış açılarını inceleyen, İstanbul ve sinema sevgisini çoğaltan müthiş bir başvuru kaynağı. Bir kere zaten sinema meraklıları için tam bir başucu kitabı. Ya bir de bence şey de önemli. Sean Connery hocamız değil mi? Arkasında da Beşiktaş'a karşı, Dolmabahçe'ye karşı, Dolmabahçe Camii'ne karşı da poz vermiş.
Ya şey... Tam şey, İndonezistan'ın önünde şu anda aslında değil mi? Evet, şu da önemli. Yani böyle Sıtkı'mız da sıyrıldı biraz belki olmuş olabilir memleketten. Yani benim kolay kolay sıyrılmaz ama olabilir. Tekrar böyle bir hatırlamak bu şehir, en azından yani bu şehir için, ülkenin geneli için de konuşulabilir bu.
Bu şehir kıymetli bir şehir, güzel bir şehir. Tarihte yeri var, anılarda yeri var. Bunları görmek için bile bence bu kitap hoş bir yaklaşım. Doğru söylüyorsun. Hakikaten böyle hani kendinle barışmak için tamam ya. Mesela Topkapı filmindeki İstanbul benim en sevdiğim İstanbul.
Zaten Türkiye'deki turizmin patlamasına büyük bir katkı yapmış bir film. Ama mükemmeldir yani ondaki görseller. Zaten Türk hükümeti o zaman canla başta büyük bir destek vermiş Peter İştinova. O da da çok gerçekçidir yani bu arada. Oradaki şeyler, kareler... Çok güzel bir İstanbul tasviri vardır orada gerçekten. Evet, yani her şeyle vardır. Orada doğusuyla, batısıyla. Yani bir kere hani zaten... Şimdi şöyle... Biraz yağlı güneş sahnesi bile uzundur sadece. Orada bir... Çok seksi bulmuşlar herhalde onu. Yarım saat göstermişler ki romanda yok aslında. Yani onu biraz böyle kıssalarmış, biraz fazla yağlı güneş seyrediyoruz. Onun dışında şahane İstanbul tasvirleri var. Evet, çok güzeldir. İstanbul'u en iyi niyetli gösteren filmlerden biri belki de Peter Üstünal. Ve hakikaten o yılların turizmine de çok büyük katkı yapmış. Kendisini buradan hürmetle ve rahmetle anıyoruz. Üçüncü kitaba geçmeden önce bir mani okumak ister misin?
Malezya, Macaristan, İran gibi ülkelerin sinemalarından da İstanbul kareleri var bu arada. Onları görmekte. Altın Yumruk'ta Jackie Chan ya. Jackie Chan Altın Yumruk'ta İstanbul'a gelmiş. O da Kapalı Çarşı'da yarı çıplak koşturuyor kötü adamların peşinde. Jackie Chan hocayı da şeye koymuşlar.
Hint sinemasının usta oyuncusu Miran Nair'in imzasını taşıyan Zoraki Kahraman ve daha niceleri, niceleri. Tabi yabancının, şimdi şey vardır ya bir de, yabancı bir arkadaşın İstanbul'a geldiği zaman şimdi onu gezdirmen falan gerekir. Bir de böyle biraz meraklı bir tipsi. Ve sen de başka bir gözle bakarsın şehrine, onun yanında. Benim asma yaprağında turist olsam diye bir yazım var. İnternetten bulabilirsiniz. Bir zamanlar Milliyet'e yazdığım bir köşe yazısı. Aynen bunu anlattım. Yani turist arkadaşları gezdirirken kendimin turist durumuna düştüğü ve tekrar hayran olduğum İstanbul'a. Sen de yeni bir gözle bakarsın şehrine. Tabii harika bir şeydir o. Bu filmler ve bu kitap da öyle. Yani İstanbul'a Türk olmayan sinemacıların gözleriyle bakınca ne kadar farklı şekillerde İstanbul ve Türkiye görünebilirmiş. Biz çünkü bir de hani işte bu siyaset şeyinden de dolayı, toksiklenmesinden de dolayı, yılgınlığından dolayı şehrimize, İstanbul'a, ülkemize artık aşırı kanıksamış ve bıkkım gözlerle bakıyoruz ya. Hani bu bakışın dağılması için de bu kitap ve bu kitaptan yola çıkarak bu filmleri seyretmek belki de... Çok güzel fikir olabilir. Böyle de bağlarım. O zaman manimizi okuyun da üçüncü kitabımıza geçelim. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Devam ediyor.
Şimdi ben de gene gittim. Gerçi bu sefer sen galiba bunu istedin değil mi? Ben deli miyim? Klasiklerimizden birisi olmasın mıydı? Hüseyin Rahmi Gürpınar. Biz bu kitabı muhtemelen daha önce anlattık, konuştuk. Fakat anlatılmaya, konuşulmaya doyurulmayacak bir kitap. Ben yılda bir bu kitaptan bahsetmek isterim. Herkes de bunu böyle bilsin. Bahsedeceğim de. Hüseyin Rahmi bana göre delinin teki. Zamanının çok ötesinde bir adam.
Nitekim soruyu da sormuş. Ben değil miyim diye. Burada işte iki kafadar arkadaş var Şadan'la Kalender Nuri. Bunlar İstanbul sokaklarında o dönemin İstanbul'unu çırılçıplak neredeyse ortaya koyarak... ...kendi maceralarını yaşıyorlar ve toplumun ahlak anlayışını, ailelerin ahlak anlayışını... ...insanların gelenek ve modernlik anlayışını çok çok güzel bir şekilde ortaya koyuyorlar. Çok psikolojik bir kitap, psikolojik analizlerle dolu bir kitap. Hüseyin Rahmi'nin gerçekten çok çok şey bir eseri bence. Çok önemli bir yazar değil mi Hüseyin Rahmi? Önemli ama zaten adam ilk... Kıymeti bilinmiş mi yeter Yüce peki? Yoksa bir andırıyı tutar mı? Bilinmiş, bilinmiş. Hayır yani belki bir ara şey olmuştur hani. Bekleme odasına alınmıştır. Belki alınmıştır. Yazarlar, şairler öldükten sonra bazıları bir süre bekleme odasına alınırlardır Atileylhan. Orada şey yapılırlar, unutulur gibi olurlar. Sonra tekrar ortaya çıkar ve değerlenirler.
Ya bir de şey hani böyle bir eski bir beğenmeme gibi bir şey vardı bir dönem. Yeteri kadar bilmediğimiz içindi bence. Ay yeter artık hep bunları mı okuyacağız lafları falan diyorlardı. Müfredat'ın şeyi o da. Sıkması belki üstümüze üstümüze gelmesi. Ama aslında yani şu şu romanı okuduğun zaman sen, ben derim iyi mi okuduğun zaman... Komik bir kere. Çok müthiş bir mizah ama bir de bugün yazmakta zorlanacağım bir şey bu. Yani ben bunu bugün birinin yazabileceğini düşünmüyorum doğrusu.
Hani Alper Canigüz'ü bana çok hatırlatıyor, işin doğrusu. Mizahıyla, o deli çatlak kafasıyla. Alper Canigüz'ün yan yana düşünmek bile... O kadar zevkli bir şey ki bence. O kadar güzel geldi. Yakıştılar yani. Evet, çok yakıştılar. Şimdi bir kere ilk kitabını, daha doğrusu ilk böyle hikayeler yazmaya başladım. Ona bakıyorum, elimdeki kitap da Tercüman-ı Hakikat gazetesine. Başında da gazetenin Ahmet Mithat Efendi var. Gönderiyor işte tefrikalar halinde Hüseyin Rahmi şık hikayesini.
Ondan sonra bir günde gazeteye Ahmet Mithat Efendi'yi görmeye geliyor. Şey diyor ki Ahmet Mithat Efendi'ye, çocuğum senin ağzında süt kokuyor, sen bu kadar yetkin bir şey yazamazsın diyor. Söyle bakalım diyor, abin mi yazdı, baban mı yazdı, kim sana yardımcı oluyor falan. ...bunun böyle gözünden iki tane damla düşüyor. Sonra Ahmet Mithat Efendi ona kızmış. Sen yazmadın bunu demiş. Bunun böyle gözünden iki tane damla düşüveriyor. Ondan sonra efendim... Tabii garibim nasıl bir cehenneme geldiğinin farkında değil edebiyat dünyasına adım atarak. Bravo, bravo. Zaten bak, bak çok güzel noktaya değindiniz efendim. O zaman hemen şunu bir... Edebiyata adım atan her masum genç gibi çok ulvi değerlerle dolu bir yere geldiğini düşünüyor. Ahmet Mithat'ta Welcome to Hell My Friend tarzı bir şey yapmış. Sonra şey diyor, tamam tamam, inandım inandım, hadi ağlama diyor. Basmaya devam ediyor. Bak şöyle bir şey söyleyeceğim ama bu dediğin üzerinden. Okuyorum. Hüseyin Rahmi sanatı halkı yükseltmek için bir araç olarak görür. Bu nedenle bütün yazarlık yaşamı boyunca üzerine gitmediği, eleştirip alay etmediği hiçbir toplumsal kurum yoktur. İki yüzlü aile ahlakını, daha doğrusu ahlaksızlığını, dini kötüye kullanıp dünyalıklarını doğrultan yobazları, bakınız altını çizelim yani bugüne çok çok çok benzer,
Nerede ki o? Türkiye'de olmaz öyle şeyler ya. Karısını ya da kocasını aldatan... Ne bu? Fantezi mi? Bilim kurgu kitabı mı? Karısını ya da kocasını aldatan eşleri, her türlü rezalete Avrupalılaşmanın bir gereği olarak gören kadınları, tüyü bitmedik yetimin hakkını gasp eden ticaret erbabını yergilerin hedefi olarak işlerken amacı yalnızca okulu biraz olsun düşündürmek ve eğlendirmektir. Kendisini üslupsuzlukla suçlayan yazar ve eleştirmen Şahabettin Süleyman'a şöyle yanıt verir.
İşte benim en hoşuma giden yer. Burada da şeye benzetiyorum. Halif Kureyşiye benzetiyorum. Karşımızda yükselmek özlemiyle ellerini bize uzatmış milyonlarla halk var. Bir milletin genel kültürü birkaç estetik hocasının araştırmalarının sonuçlarıyla ölçülemez. Halk için edebiyat olmazmış. Ne saçmalık. Halk bilgisizlik içinde boğulsun. Koca bir millet yok olmaya mahkum olsun. Biz karşıdan seyrine bakalım. Öyle mi? Siz edebiyatı kendi aranızda geçerli bir kalp paraya, yalnız seçkinlere özgün bir şifreye çevirmek istiyorsunuz.
Yani ağır da konuşmuş aslında. Ağır da konuşuyor. O dönemin şeyini hani böyle işte biz de bugün bunu çok konuşuyoruz ya. Edebiyat hala bazı elitin tek elindedir ve onlar nasıl isterse öyle yazılmasını uygun görürler. Hüseyin Rahmi o zaman yani 1925 falan olsa gerek bu. Edebiyat aristokrasisine karşı durmuş. Karşı durmuş. Evet. O yüzden. Edebiyatın ayetullahlarına zarif bir başkadırı. Evet. Evet. Bugün de vardır bu ayetullahlar ve aristokrasi biliyorsun.
Onu hep konuşuyoruz yani insana böyle elini kolunu bağlatırlar. Onlardan icazeti almadan. Yapamazsın diyemezsin öyle deme böyle deme yeteri kadar solcu değilsin, yeteri kadar sosyalist değilsin, yeteri kadar halkçı değilsin. Cihangir'e gidip bir yüz süreceksin onların postuna. Ondan sonra sana el verecekler ki şey olasın değil mi? Kitapların aklında yazılar yazılsın. Yaşlandık da kurtulduk gençler düşünsün ne diyelim yani. İnşallah biz de onlardan olmayız ama yani. Böyle bir şey var biliyorsun. Gençlere ne desem boş çünkü ne anlatırsan anlat gençler kafayı takmazlar ve dalarlar işin içine. Zaten genç olmak da bunu gerektirir. Bunlar yaşlanmış bu yüzden böyle konuşuyorlar deyip gireceklerdir onlar. Zaten gençlere en büyük tavsiyemiz ne? Kırk yaşından büyük kimsenin tavsiyesine kulak asılmasın. Bu da dahil olmak üzere. Bu da dahil olmak üzere paradoksuyla. Bu çatlak kafadan orada senin elinde tuttuğun kitaptaki çatlak kafaları geçelim mi?
Geçelim. Yoldan çıkmış sinalar Murat Beşer. Evet. Murat Beşer çok sevdiğimiz bir abimiz olmasının yanı sıra kimdir? Türkiye'nin gerçekten müzik yazarı olan müzik yazarlarından biridir. Çünkü iki tür müzik yazarı vardır biliyorsun. Birincisi müziğe ve müzisyenlere gerçekten faydalı olmak için yazanlar. İkincisi müziğin ve müzisyenlerin sırtından geçinenler.
Murat Beşer, müziğe ve müzisyenlere faydalı olmak için bir tutku olarak, gerçek bir nerd kafasıyla... ...yıllardır bu işi yapan ve önemli bir literatür, Türk Edebiyatı'na diyeyim hatta. Evet, bana da öyle geliyor bu kitap mesela. Zaten literatür, edebiyat demek yani. onu kazandıran biri. Şimdi Yoldan Çıkmış Simalar kitabı da çok eğlenceli. Bu kitabın içerisinde bizim nesilden ve Murat Beşer'in neslinden müzik dünyasında hiçbir zaman değer görmemiş, müzik dünyasında kahramanlaştırılmamış ama aslında gizli kahramanlar olan
Ve ülkenin ve İstanbul'un müzik kültürüne çok ciddi katkılarda bulunmuş... ...kişilerden bahsediliyor. Mesela Remix İhsan diye birisi vardı. Remix İhsan, Remix diye bir dükkanda... ...10 metrekarelik bir yer olan bir dükkanda... ...emek sinemasının yanındaki plakçı olarak tanınırdı. Biz vitrinine bakmayı çok severdik. Karışık kaset çekme olayı vardı hatırlarsın o zamanlar. En sevdiğimiz. Ben de çalışmıştım o işte Ankara Tunalı Pasajı'nda. Büyük de bir romantik girişimdir o yani.
...şey çekmek, karışık kaset çekmek. Karışık kaset yani. Bir de illegal bir iş yapıyorsun. Onun da heyecanı var. Polis gelirse hapse girme tehlikem var. Telif yasaları çıktıktan sonra. Bir de bizim dönemimizin, bizim gençlik yıllarımızın romantizminin... ...çok önemli bir parçasıdır. Yani birbirine karışık kaset doldurmak. Özellikle bir erkeğin bir kadına karışık kaset doldurması... ...onun içine sevdiği balatları koyması falan. Evet, her Türk genci bunu yapmıştır o da. Tabii yapmıştır. Çok güzel bir şeydir.
Büyük Geyik Levent Erselen ve Asaf Savaş Akatın Plakları diye bir bölüm var. Cumhur Oceano diye bir karakter var. Remix İhsan'dan bahsedecek miydim? Ben lafını mı kestim? Yok hayır. Deep Purple Ahmet var mesela. Yani Tebea Birol ve Steve Hilich gibi. Rocker Hakan. Rocker ama. Rockçılık başka şeydir. Rockçılık başka şeydir biliyorsun. Doğru doğru. Yani bir dönem için rockçılıktır o. Rocker Hakan ile George Stanley okul günleri gibi. Şimdi ön sözünden de biraz bahsedeyim. Murat Beşer nasıl bu kitaba girmiş? Diyor ki birkaç şey buluştu. Bu kitabı hazırlayan nedenler oluştu. Ancak öyle bir çırpıdı değil. 10 yılı yayılan uzun bir zaman içinde.
Öncelikle Açık Radyo'da yıllardan beri Mint programını hazırlayıp sunan iki hınzır Mert Emcan ile Efkan Kula atlayıp taşı diyor. Ondan sonra söyledikleri şuydu. Stüdyo İmge sitesi için... Stüdyo İmge de en eski ve ciddi müzik dergilerinden biridir Türkiye'de çıkmış olan. Stüdyo İmge sitesi için en tırnak içinde leş ve genelde gün ışığına çıkmamış gençlik zevklerimi yansıtan fetiş plakların kişisel hikayeleriyle karışık arz ettikleri öneme ilişkin yazılar istiyorlardı.
Başladım diyor, en iyi hatırladığım yerinden, en çok sevdiğim kişilerden, en çok dinlediğim plaklardan. Önce mevzu basit gibi görünüyordu, işte sonra dallanmış, buldaklanmış. Ancak geçmişi nostaljik basitliğe, ucuzluğa düşmeden zapturat altına almak hiç de o kadar basit değildi diyor. Geçmişe muktedir olmanın tek yolu onları geleceğe taşımaktı.
Ne kadar güzel bir edebi ifade. Giderek boyut değişti. Ben mi yazıları yazıyordum, yazılar mı kendilerini yazdırıyordu? Hesap şaştı diyor. Elinizdeki kitap diyor. Ben yazmazsam hiç kimsenin yazmayacağı şey ne olabilir?
İşte bu. Gerçekten. Kendi kendime sorduğum sorunun yanıtı olarak şekillenmeye başladı. İşte ondan sonradır ki bir günden diğerine ıkını sıkına geçen, özgürlüğüne ölümüne düşkün, bilinçli ya da bilinçsiz boyun eğmeyen, hizaya gelmeyen, toplumun kendisine biçtiği karikatür rolü kabul etmeyen portreler düştü aklıma bir bir. Müsaadenle tamamlayayım. Uzun oldu biraz ama. Yok yok estağfurullah. Ben heyecanlandım da bir şey söyleyeceğim. Çarşaya, sınıf atlamaya, para yapıla, kariyere, şahane şöhrete yüz değil, sırt çeviren, birçoğumuza anlamsız görünen ancak meşrebimizce ehemmiyet verdiğimiz bazı ana yoldan çıkmış ama müziğin izinden minim şaşmamış simaların unutulup bitmesine seyirci kalmaya gönlüm el vermedi. Çok sağ olsun.
Aslında onları siz de tanıyorsunuz. Benimki bir tür aracılık. Aslında onları biz tanımıyoruz aslında. Burada bir ironi yapıyor bence. Aslında hani tanısanız ne güzel. Tanısan çok seversin. Belki de şey gibi hani birkaç adım sonra varabileceğin isim. Yani belki de aa tamam ya. Oranın mı sahibiymiş? O şeye mi işte orada mı çalmış? Tülay Akdeniz var mesela. Türkiye'nin en underground müzisyenlerinden. Müzisyen, emekçi ve
Yani Türkiye'de bir alt kültürü ve özgürlüğe dayalı bir alt kültürü yaşatmış, yaşamış ve bundan vazgeçmemiş bir takım özgür ruhların kitabı yani. Ya şimdi bence şunu hatırlatması bakımından bu kitap çok önemli. Ya hani neydi Cemal Bey miydi bize? Cemal Bey, evet Cemal Kareas. Cemal Bey için şunu hatırlatmak lazım. Biz zevkleri olan insanlarız. Biz hobileri olan insanlarız. Aklı fikri, bir sürü şeye çalışabilecek insanlarız. Böyle bir kitaptan çok zevk alabilecek insanlarız. Böyle hikayeleri bilmekten çok zevk alabilecek insanlarız. Sadece o yüzden hakikaten siyaseti düşünmemeliyiz. Sadece işte Mehmet Şimşek'le ilgilenmemeliyiz. Sadece ne bileyim ben... Ya ne olacak gerçekten Mehmet Şimşek olmuş ya baliye bakanı. Herkesin tabi çok böyle odak noktası ama gerçekten bizler bence bu hükümetin çok ıskaladığı şey bu. Bizler başka zevkleri olan insanlarız ve bunları beslemek istiyoruz. Bunlarla hayata devam etmek istiyoruz. Ve geçen gün seninle bunu konuştuk. Bu ülkeyi sırtında taşıyanlar da bizleriz. Yani bu ülkenin kültürünü sırtımıza taşıyoruz. Bu ülkenin turizmini sırtımıza taşıyoruz. Yani bunlar... Herkes akıllı olacak. Bunlar olmasa, bak biz böyle şeylerden zevk almasak... ...bunlarla uğraşmasak, bunlar okumasak, bu detayları bilmesek... ...biz buraya kim, neden gelsin? Allah aşkına. Biz bunlarla kültürü sırtımızda taşıyoruz. O yüzden bunlara devam etmemiz çok önemli. Haklısın. Çok sevdiğimiz tarihçi Gökhan Akçur'a da kitap hakkında şunu demiş. Ne demiş? Müsaadenle. Murat Paşar gerçek bir vaka nüvis.
Ne demekte vaka nevis? Tarihin kaydını tutan kişi değil mi? Pek kimsenin bilmediği, belki farkında bile olmadığı özel bir dünyanın defterini tutuyor. Bu defterde yaşamların en büyük tutkusu müzik olan gizli kahramanlar saklanıyor. Evet, çok güzel.
Yani bence şeye sahip çıkmamız gerekiyor. Bir kere bir enseyi karartmamamız gerekiyor. İki, hobilerimize, zevklerimize, edebiyat, tutkumuza, müzik tutkumuza bunlara sahip çıkmamız gerekiyor. Biz kendimize dediğim gibi bu da benim hani psikoloji yüksek lisansından aldığım... Twitter'a girmememiz gerekiyor. Psikoloji yüksek lisansından aldığım güçle söyleyebileceğim şey dış etkenleri umursamayıp içimizi kuvvetlendirmemiz gerekiyor. Biz ne kadar içten kuvvetli olursak o kadar dayanıklı oluruz, güçlü oluruz ve elbet biz de bir gün kazanmanın tadını yaşarız. Epik yüreğime bağladın sonunda bana mı öyle geldi? Olabilir. Epik yürüyen bir çıkışta başa bağlamış oldun güzel oldu. O zaman künyeler. O zaman künyeleri okuyayım. Ben deli miyim? Koç Üniversitesi yayınları. 720 sayfa. Ha şunu söyleyeyim. 720 sayfa olmasının sebebi bu kitapta yani Koç Üniversitesi yayınlarından çıkan baskıda orijinal metinle sadeleştirilmiş hali var. Üstüne üstlük ikisi arasında karşılaştırmalı notlar var.
Bayağı bir çalışma yapmış. Bayağı bir çalışma. Çok önemli, çok çok güzel bir kitap. Yoldan çıkmış simalar Murat Beşer, iletişim yayınları 279 sayfa. Dünya sinemasında İstanbul Büyükşehir Belediyesi yayınları 235 sayfa. Başucu kitabı ama böyle baştan sona okumak şart değil yani. Evet tabi tabi aynen. Ortasından sağından solundan bir yerlerden açıp. Evet. Epekür Hoş Geldin Yabancı. Burada en büyük amacımız mutluluktur. Aslı Perker. Destek yayınları ve bu da 64 sayfa. Bu da aynı şekilde ortadan da başlanıp neresinden isterseniz okunabilecek bir kılavuz diyelim.
Oh iyi geldi bu bölüm bize. İnşallah cemaat kalayası ve siyaset yorgunu nice ruhlara da iyi gelir. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasını inananlar için biblio terapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.