
2.582 kelime · ~13 dk okuma
Dermanı kitaplarda arayanların haftalık podcasti BiblioTerapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tunekir Emitçi. Maalim okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırsınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için BiblioTerapi ne yapıyor? Başlıyor.
Efendim merhabalar, bir biblioterapiye daha hoş geldiniz. Bir iyi, bir kötü haberim var. İyi haberim, ben varım. Kötü haberim, Tuna Kiramitci bugün aramızda değil. Yine yoğun döneme girdi, konserleri vs. Dün akşam da vardı zaten. O yüzden böyle ara ara ben yalnız yapmak zorunda kalabilirim. Bakayım dedim, kendim ne kadar konuşabiliyorum işin doğrusu. Bir arkadaşı çağırmak yerine dedim kendi kendime monologum ne kadar iyi olabiliyor, olamıyor. FotBimedia'ya da kötü emellerime tabii alet etmiş oldum. Arada editörümüz Ant bana böyle şey yapacak, bir baş falan sallayacak ki kendimi deli gibi hissetmeyeyim bu odada diye. Üzerimde de gömlek var zaten.
Şimdi efendim konumuz herkesin çok iyi bildiği yaz çarpması. Yaz çarpması terimini zannediyorum. Ben uydurdum. Böyle bir şey olduğunu zannetmiyorum. Bu bana işin doğrusu iki yıl önce gelen bir soruydu. Onu da söyleyeyim. Tam böyle yaz öncesi ben biblioterapiye yeni başladığımda, yazmaya yeni başladığımda biri göndermişti. Elif Gören. Pandemiden yeni çıkıyorduk. Öyle bir şey de vardı ve şöyle bir soru sormuştu.
Sevgili kitap terapisti, uzun zamandır bu yazı bekliyordum. Bu hastalıktan kurtulduğumuz, dışarı çıkabildiğimiz, sosyalleşebildiğimiz bir yaz geldi sonunda. Fakat iyi mi oldu bilemiyorum. Çünkü şimdi de hiçbir şeye konsantre olamıyorum. Çalışmak da gelmiyor içimden. Ne önerirsiniz? Şimdi aslına bakacak olursanız her kış bir pandemi gibidir benim nezdimde. Çünkü ben kışları mesela çok fena eve kapanırım. Hiç dışarı çıkmak istemem. Etrafımda işin doğrusu tanıdığım insanların çoğu da öyle. Yağmurda, işte karda, çamurda, özellikle İstanbul'daysanız aşırı bir trafik, bir pislik hali. Zaten o yüzden ben herhangi bir yaza çıkmanın pandemiden çıkmakla az çok aynı olduğunu düşünüyorum. Bu da benim kişisel fikrim. Şimdi yaz çarpması nedir? Dediğim gibi böyle bir terim yok. Ama bana kalırsa kesinlikle olmalı. Hatta bu ruhsal bir durum olarak dahası hastalık olarak kabul edilmeli ve tedavisi de yapılmalı. Şimdi mesela ben böyle bir şey olsa, bozukluk olsa bunun semptomlarını şöyle sıralardım. Başta bir hafiflik isteği, serde bir vurdum duymazlık, çalışma isteksizliği, aşık olma isteği. Bunun yanına üç yıldız atalım mı Ant?
Tuttuk gitti. Odaklanamama, güzel giyinme arzusu. Bakınız bu da çok önemlidir. Birden böyle bir saçlar başlar, havalanır, hafifler bir şey olur. Gidip kendinize kıyafetler almak istersiniz. Yeni yeni kadınlar için konuşuyorum. Böyle uçuşan elbiseler bizim için çok çok böyle birdenbire ön plana çıkar ki bu ekonomide o da nasıl mümkündür bilemiyorum. Ve bir de eve girememe durumu. Çünkü işte kıştan çıkmışsınız, neredeyse bir kozadan çıkmışsınız. Hava dışarıda harikulade. Bir şeyleri kaçırıyorum, hissi hayatı kaçırmayayım hissi. Ben evde oturmayayım. Herkes dışarıdayken ben de dışarıda olayım. Burada kısa bir not düşmek isterim. Aslında yeni çocuk sahibi olmuş anneler için bu zorlayıcı bir şeydir genelde.
Sadece yani yeni anne değil de çocuk üç yaşında, dört yaşında, beş yaşında. O çocukla dışarı çıkmak da zordur. Evde oturduğun zaman aklın dışarıda da kalır. Yani bu semptomlar böyle biraz daha insana basabilir doğrusu. Şimdi bu kriterlerden en az beşi iki hafta boyunca kişi de görülüyorsa bence hasta, yaz çarpması olmuş demektir. Şimdi bu minvalde kitap önermen bekleniyor ama bu haldeyken Allah aşkına insan nasıl otursun da kitap okusun? Şimdi bir de o var.
Böyle şöyle şeyler hayal ediyoruz. Parka gitmişiz. Bir banka oturmuşuz yahut çimlere sermişiz örtümüzü. Orada kitap okuyoruz falan. Evet, böyle hayaller olabilir. Bunlar gerçekleştirilebilir ama inanın orada bile tam bir konsantrasyon mümkün olmayacaktır. Çünkü yandan geçen bir köpek gelir, onu seversin. Aman da şu kuş ne güzel öttü dersin. Yakışıklı biri geçer, güzel bir kız geçer, ona bakarsın. Şöyle göz ucuyla flörtleşmeler olabilir. Birileri bir ip üstünde yürüyordur. Hani var ya o ipler. O iplerin üstünde yürüyenleri seyretmek istersin. Yani biraz şey, zor bir mevsim işin doğrusu. Bahar'la beraber gelen.
Fakat benim aslında diyeceğim şu olur, bugünlerin tadını çıkartın. Çünkü ne de olsa gene Eylül gelecek, gene Ekim gelecek. Muhakkak ki yine eve kapanacağız. Şu durumda arkadaşlarınızla buluşun, ne bileyim ailenizle görüşün, dışarıda çıkın, yiyin, için. Ama dediğim gibi ekonomi başka bir sorun. Bu artık gündemimize bayağı bir oturdu. Her şeyi öyle çok yapamıyoruz.
Ama tadını çıkartabildiğimiz kadar şu günlerin çıkartalım. En kötüsü yürüyüş yapabileceğimiz yerde yürüyüş yaparız. Ama sevgili Ant'cığım şöyle düşündüm. Mesela böyle bir dönemde diyorum ya odaklanmak zor. Şimdi odaklanabileceğimiz yüzde yüz garantili kitapları düşündüm ben. Tamam mı? Ben yüzde yüz garanti veriyorum. Bunlardan bir tanesi Da Vinci şifresi.
Şimdi Da Vinci şifresini duyunca hemen kaçmayın. Aman bu kadar ana akım bir kitap mı falan demeyin. Dan Brown'un Da Vinci şifresi. Ya ben onu filmini görmüştüm de demeyin.
Şimdi bu kitap gerçekten böyle tam bir page turner. Yani sayfaları nefes almadan çevirirsiniz. Siz daha hiçbir şey anlamadan 50 sayfa okumuşsunuzdur, 60 sayfa okumuşsunuzdur mesela. O yüzden günün sonunda bir de içiniz rahat da yatağa girersiniz. Yani ay ben yaz çarpması oldum ama öyle de bir şey ki 50-60 sayfada okudum ben bugün. Üst üste kitabın içinde aslında çok bilgi de var.
Şimdi bunda yatsınmamak lazım. Dan Brown'un eşi, şimdi adını hatırlayamıyorum, Dan Brown'un eşi bütün araştırmalarını yapıyor kitaplar için ve kadın antiklopedi kurdu gibi, bir kütüphane kurdu gibi gerçekten hiç durmadan araştırıyor, okuyor ve bunların hepsi bir kurgu çerçevesi içerisinde ufak ufak ufak azar azar metneyi yediriliyor ve bence bu çok güzel bir teknik. Bu tekniği çok kullananlar son yıllarda da oldu tabii bu arada. Demran belki de bunun ilklerinden biridir ama bunu aslında bizim Türk edebiyatında güncel edebiyatta da görebilirsiniz. Mesela Azra Kohen bunu çok fazla yaptı. O da çok fazla araştırma yapıyor. Araştırmalarını baya böyle neredeyse kitaptan ayırabilirsiniz. Yani hani ha bak bunlar ansiklopedik bilgi, bilimsel bilgi diye alt alta koyabilirsiniz.
Onun haricinde ama mesela nereden baksan Elif Şafak'ın Aşk Kitabı da böyle yazılmış bir kitaptır bana göre. Benim çok sevdiğim bir kitap bu arada. Kitapta hiçbir problemim yok. Fakat o da çok iyi çalışılmış. Yani tasavvuf felsefesi. Çok iyi çalışılmış. Bütün içerisinden alınması gereken bilgiler alınmış. Ve bunlar karakterlerin ağızlarına konma suretiyle yansıtılmıştır. Bu bakımdan onun da gayet güzel bir öğreteceği yanı vardır. O yüzden bu kitaplardan sadece şey olarak kazanmazsınız.
''Aa ne güzel sayfaları şıkır şıkır çevirdim, bir de kendimi iyi hissettim.'' diye haz almazsınız. Bir de gerçekten bir şeyler aklınıza girer. Bu önemli. Tabii benim gibi eğer her gün bir şey okumalıyım gibi bir takıntınız varsa, bazı insanın hiç yok ama bu programı dinleyenlerde böyle bir dert olduğunu düşünürüm yani. Hani ben eğer hiçbir şey okumadan yatağa girersem bir gün, o gün benim için çok sıkıntılı olur. Pek de verimli uyuyamam doğrusu.
İkinci önermek istediğim kitap Federico García Lorca'nın şiirleri diyeceğim aslında. Genel olarak şiir kitapları diyebilirim ama ben şeyi seçtim. Ah Rüzgârda Giden Aşk seçme şiirler. Bunu seçtim. Ben Federico García Lorca'yı ilk olarak, eşim doğrusu Türkçe okumamıştım. Türkiye'de de okumamıştım. İlk olarak Amerika'da keşfettim. Tabii benim 26 yaşımdan itibaren uzun bir süre Amerika'da geçtiği için bir formasyonum orada atıldı. Orada da Federico García Lorca sevilen bir şair, tanınan bir şair, önemsenen bir şair. Önemli edebi makalelerde olsun, dergilerde olsun, New York Times gibi gazetelerde olsun kendisinden bahsedildiğini görürsünüz.
Ben Garcia Lorca'ya şu şiiriyle aşık oldum. Şimdi biz biraz önce burada anladık ki bu şiiri ben düzgün okuyamıyorum. Ancak editörümüz Ant harika okuyor. Çok kısacık zaten. Buyurun Ant. Simoero, dehat el balkon abierto. Harika. Çok teşekkürler Ant'cığım. İşte editör gibi editör. Böyle de bir insan kendisi. Donanımlı, her türlü. Şunu diyor aslında, ölürsem balkonu açık bırakın. Bu tabi bana böyle çok şeyi hatırlatıyor. O yaz hissini veriyor. İspanyol bir yazar, şair, müzisyen aynı zamanda. Endülüslü hatta. Kendisi böyle çok güzel bağ bahçenin içinde büyümüş, kendi arazileri içerisinde büyümüş bir yazar. Çok genç ölüyor. Bir şeyde İspanya İç Savaşı'ndan hemen önce vuruluyor. Neden olduğu tam belli değil. Yani politik görüşlerinden ötürü mü? Eşcinsel olduğu için mi?
Yoksa kişisel bir husumet vardı ondan mı? Bu bilinmiyor. Hala tartışılan bir konu. Fakat o otuzlu yaşların ortasına da ulaşmadan öldüğünde... ...arkasında doğayla ilişkisini çok güzel anlatan şiirler bırakıyor. Ve ben bunların hepsinde yazı görüyorum. Yazı hissediyorum. Okuduğumda içim bir tuhaf oluyor. Kendimi diyelim ki, aynen onun o odasında farz ediyorum. Yani bir balkon kapısı var, o açık perde uçuşuyor. Ve ben de olsam böyle derdim diye düşünüyorum. Ölürsem balkonu açık bırakın. Muhteşem. Aynı şekilde şiir kitabında ve kitaplarında buna benzer çok güzel yaz esintisini bize hatırlatan şiirler var. Şimdi şöyle şiir benim için çok önemli bir edebiyat türü. Yazılması çok zor fakat her okuduğumda bana çok ilham veren bir yanı var. Yaratıcı yazarlık derslerinde de hep söylüyorum. Yazmaya başlamadan önce şiir okursanız bunun size çok faydası olur ayrıca. Çünkü kelimelerin ne kadar ekonomik kullanıldığını, duyguların ne kadar ekonomik bir şekilde anlatılabildiğini görürsünüz. Ve bazı şiiri anlamak zorunda değilsiniz. O yüzden ben biraz önce ayıp ettim öylesi, mueyyere öyle mi demiş, böyle mi demiş. Şiiri anlamazsanız da olur. Şiir size bir şey hissettirir ve o kadar. Geçer gidersin. Dediğim gibi ama Garcia Lorca kadar aslında Cemal Süreyya'yı da okuyabilirsiniz. Onda da aynı hisler bana göre yine doğayla, yazla ilgili hisler var. Şiir kitabını da hani o dikkat aralığınız kısa ya, bunun için öneriyorum. Çok daha kolay okuyabileceğiniz, odaklanabileceğiniz bir tür ve hissedebileceğiniz.
Evet, şimdi üçüncü kitabımızla ve aslında bu bölüm için son kitabımızla devam edelim. Bende de tabi yaz çarpması oldu, ne yalan söyleyeyim. Bende böyle biraz havalandım falan. Bir de bir foçoya gittim geldim, orada böyle Allah'ım o gelincikler, papatyalar, mineler, en sevdiğim çiçekler benim bunlar, bu üçü de. Çünkü doğal, çünkü kendiliğinden. Yani senin ektiğin, biçtiğin bir şey değil. Bu harika. Doğanın sana gerçekten bir hediyesi. Hani kasın patını dikersin, ortancayı dikersin, sonra bir de çok hassasiyet göstermen gerekir mesela ortancada. Efendim gölgede olacak, rüzgar almayacak, yaprağına su değmeyecek, sularken vs. vs. Gelincik, papatya bunlar öyle değil ya da mineler. Yerde harika bir görsel.
Oraya gittim. Orada böyle bir işte Arap sabunlarıyla şeyleri yıkadım. Şezlongları yıkadım. Yaza bir hazırlık yaptım. Evi falan filan olunca bende de bir yaz çarpması oldu. Bende o yüzden birazcık az çalışabildim. Üç kitap hazırladım. Üçüncüsü de Elizabeth Gilbert'ın Ye Dua Et. Sev. Buna da tepkiyle yaklaşmayın. Ben çünkü buna da tepkiyle yaklaşılabileceğini nereden biliyorum? Kendimden biliyorum. Ben bu kitabı okumayı reddetmiştim. Bu roman da yayınlandığında ben yine New York'taydım ve kitap çıkar çıkmaz çok sattı. Tabii aslına bakacak olursanız çok satmış olmasının sebebi şu da olabilir.
Elizabeth Gilbert zaten bundan önce şeylere, bazı dergilere, moda dergilerine, edebi dergilere de ara ara yahut yanlış hatırlamıyorsam New York Times'in Sunday dergisine mi yazıyordu? Bunlara makaleler yazan bir kadındı. Zaten öyle bir tanınıyordu. Hatta böyle hiç daha önce bir şey yayınlanmamış biri olarak da çok başarılıdır bu konuda. Çünkü kolay kolay böyle büyük Esquire falan gibi dergiler sizin hikayenizi alıp yayınlamazlar. Daha önceden bir referansınız yoksa. Elizabeth Gilbert bunu ya da Gilbert bilmiyorum aslında. Ben Gilbert diye biliyordum ama burada Türkiye'de galiba ona Gilbert diyorlar. Şimdi emin olamadım. Aslında böyle bir yazar.
bir geziye çıkıyor. Hayatında ne yapmak istediğini bilmiyor ve bir yolculukta kendini bulmayı amaçlıyor. Amerika'dan yola çıkacak, hayatını anlam arayan bir kadın olarak İtalya'ya gidecek, oradan Hindistan'a gidecek, orada tabii başka yerlere de gidecek. Bu yolculuk için yanlış hatırlamıyorsam 200 bin dolarlık bir para alıyor. Bir yayın evine önce fikri satıyor kitaptan önce. Kitabı hiç yazmadan önce fikri satıyor.
Diyor ki ben böyle bir yolculuk yapmak istiyorum, böyle bir kitap yazmak istiyorum. Onlar da diyorlar ki bu kadın zaten güzel yazıyor, o zaman biz bu kadına bu parayı verelim. Bu kadına bu parayı veriyorlar, kadın geliyor, kitabı yazıyor. Muhtemelen o parayı verdikleri için de zaten öyle bir saldırıyorlar ki, pazarlama şeyi yapıyorlar, stratejisi kuruyorlar ki verdikleri parayı da çıkartsınlar bir yandan. Tabii ki çok daha fazlasını çıkartıyorlar, sonra Hollywood filmi oluyor. Hatta Julia Roberts oynamıştı ve Javier Bardem, yanlış hatırlamıyorsam, oynamıştı.
Ondan sonra şimdi ben de bu kitabı ilk başta okumayı reddettim çıktığında. Çünkü böyle bir furya. Fakat sonra bir TED konuşmasında, o zaman ona TEDx mi deniliyordu, TED mi deniliyordu galiba TED deniliyordu. O konuşmalardan bir tanesinde onu dinledim. Ve hayran oldum kadının anlatma şekline, kendine, hayat hikayesine. Şimdi bir kere
Bu kadın böyle şey gibi düşünün, Jane Austen'ın böyle nasıl yetiştiğine dair bir bilgimiz vardır bizim. İngiltere'de, kentte değil, daha böyle kırsalda. Onlar da beş kız kardeşti galiba, dört ya da beş kız kardeş. Hep beraber, anaları, babaları, işte 1700'lerde öyle düşünün, orada yaşamaktadırlar. Ve çok kırsal bir hayatları vardır. E tabii yani o günün koşullarında kendini eğlendirmek için çok fazla yaptıkları bir şey yok. Evde böyle oyunlar falan yazarlar, tiyatro oyunları falan yazarlar ve bunları oynarlar. Elizabeth ve ailesi de bir kardeşi var. Anne babası da. Babası kimyager miydi, öyle bir şey şimdi tam hatırlayamıyorum. Eğitimli bir aile, onu demek istiyorum. Onlar da ailecek şeye taşınıyorlar. Connecticut'da... Connecticut. Amerikalı arkadaşlarım beni her zaman uyarır. Connecticut'da bir çiftlik evine taşınıyorlar. Ve orada elektrikleri yok. İşte gazları yok. Çok doğal bir ortamda yaşıyorlar. Televizyon kesinlikle yok. Hippie falan değiller. Bunu Elizabeth kendisi söylüyor. Hippie değiller. Sadece böyle yaşamayı seçmişler. Ve bu koşullar altında Elizabeth de daha çok küçük yaştan itibaren yazmaya başlıyor. O da aynı şekilde. Jane Austen gibi. Kardeşi de öyle. İşte kitaplar yazıyorlar, oyunlar yazıyorlar. Bunları seslendiriyorlar. Birbirlerine oynuyorlar falan filan. Sonra yıllar sonra Elizabeth Gilbert üniversiteyi kazandığında, yanlış hatırlamıyorsam New York'ta, New York Üniversitesi'ni kazandığında hatta edebiyat falan okumak istemiyor çünkü o kendisi artık edebiyat olmuş. Okumayı çok seviyor zaten. Bunun dersini alabileceğini düşünmüyor. Ben zaten kendim yazmalıyım diyor. Bunu bana kimse öğretemiyor olmalı diyor.
Ve zaten sonra okulu da bırakıyor, çok çeşitli işlerde çalışıyor. Buradan ben kendime bir yakınlık da kuruyorum tabii. Ben de ilk Amerika'ya gittiğimde insanların tuvaletini temizlemekten, kafede kahve satmaya, zengin bir kadının on bin parçalık gümüşlerini parlatmaktan, yaşlı bir kadının bütün market alışverişlerini yapmaya çok fazla iş yaptım. Ve bunların bana çok fazla deneyim kazandırdığını düşünüyorum. Hayatıma çok büyük katkılar olduğunu düşünüyorum. Ayrıca o günlerde beni geçindirdiler çünkü hiç param yoktu.
Elizabeth Gilbert de aynı şekilde böyle acayip işler yapıyor ve bunlardan kazandığı deneyimlerle yazmaya başlıyor. Hatta bir Coyote Ugly diye bir film vardı. Antecim sen hatırlarsın onu. 20 yıllık falan bir film herhalde. Böyle işte bir barda masaların üzerine çıkıp dans eden kızların hikayesini anlatan gibi bir filmdi.
O filme ilham veren kitabın da yazarı Elizabeth Gilbert'tir. Çünkü kendisi ilk Coyote Ugly'de çalışmıştır. Lower East Side'daydı galiba, New York'ta. Ben de o bara giderdim doğrusu. İlk orada çalışanlardan biridir. Oradan deneyimle yazmıştır. Şimdi, ye, dua et, sev... Gerçek bir, bence yaz hislerini yine taşıyan bir...
Roman aynı zamanda bu dediğim sebeplerden ötürü aslında içinde çok yaşanmışlık olan, gerçek duyguları anlatan, gerçek hisleri anlatan ve çok gerçekçe bir şekilde anlatan bir roman. Üstelik en sonunda umut var, aşk var. Aşk ölmemiş hissi var. Bu bakımdan tam yaza girerken bu duygu var. Çünkü ne dedik? Bu yaz çarpması semptomları arasında aşık olma isteği dedik. Bu koşulsuz hepimizde olacak var. Aşıksak da o beraber olduğumuz kişiye belki yeniden aşık olmak isteyeceğiz... ...yahut böyle bir şeyler kıpırdansın isteyeceğiz vs.
Bu kitap bana göre bu ihtiyacı gayet güzel karşılıyor. Bazen başkalarının hikayesini okumak da güzel. Tuna Olsaydı şey derdi, 25 yıllık bir evliliğin içinde ancak öyle kitap okuyarak tabii. şey yapıp bak ben de onun yaptığı bu espriye gülecektim falan işte böyle yokluğu da hissediliyor keratanın benden öneriler böyle yaz çarpmasına biraz kompakt bir bölüm oldu kısa oldu kusuruma bakmayın umarım Tuna bir sonraki bölüme gelebilir aramıza katılabilir şimdi ben künyeyi vereyim Dan Brown Da Vinci şifresi altın kitaplar 495 sayfa çeviren petek demir incek Ezavet Gilbert, Ye, Dua, Et, Sev, Pegasus yayınları 490 sayfa, Gamze Bulut, Zeynep Kumruluoğlu, Federica Garcia Lorca, Ah Rüzgarda Giden Aşk, Seçme Şiirler, Islık yayınları 160 sayfa, Derleyicisi Fahri Özdemir.
Kitaplarla ilgili ayrıntılı bilgiyi aşağıdaki linklerde bulabilirsiniz. Sorularınızı lütfen biblioterapi.biblioterapi.media.com.tr'ye
göndermeyi unutmayın. Hepinize harika bir hafta diliyorum. Sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.