
4.385 kelime · ~22 dk okuma
Dermanı kitaplarda arayanların haftalık podcast'ı Biblioterapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tunekir Emitçi. Manim okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırsatlar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Başlıyor.
Merhabalar. Direkt sorumuzla başlıyorum. İki gün önce meme kanseri teşhisi kondu bana. Bir aydır tetkikler devam ediyordu ama sonra deprem oldu ve ben hep şöyle hissettim. Onlar orada o acıyı yaşıyorken ben burada kendime nasıl üzüleyim? Sonra da şunu fark ettim. Ben hayatım boyunca hep başkaları için endişelenmişim, üzülmüşüm. Kendimi yok saymışım neredeyse. Çok karışık duygular yaşadım ve
Size şifa sorum şu, başkalarını kararına önemsemeyi nasıl başarırım? Soruyu soran kişinin Instagram adı berrakça, Q ile. Berrakça uzun zamandır benim takipçim, ben de onu takip ediyorum ve zannedersem benim kitaplar aracılığıyla tanıştık ya da belki de gazete Oksijen'de yazdığım bibliyoterapi yazıları aracılığıyla böyle bir tanıştık derken yüz yüze değil. Kendisine de bunu yazdım işin doğrusu. Beni bu mesajı çok üzdü. Çünkü ben işte bir yıldır falan onunla böyle bir buçuk yıldır haberleşiyorsak bir şekilde... ...ara ara mesajlaşıyorsak, Instagram'da takipleşiyorsak... ...benim gerçekten değer verdiğim insanlardan biri oldu. Yani böyle hani ondan bir mesaj gelince muhakkak böyle bir okurum, bir şey yazarım, cevap yazarım falan... Şifa dilemeliyiz kendisine. Ve şöyle, beni çok üzdü çünkü kendisini bu kadar yok sayması, benimle hiç tanışmamış olmasına rağmen, hayatta hiç yüz yüze gelmemiş olmasına rağmen, benim hayatımda onun artık bir önemi varken, bu ismi biliyorken, yüzünü gözümün önüne getirebiliyorken, kendisine bu kadar değer vermemiş olması,
Yok saymış olması gerçekten beni çok şaşırttı. Çünkü eğer benim hayatımda bile böylesine yüzeysel bir mecradan yola çıkarak yer ettiyse muhtemelen onu sevenler için, ailesi için, çocukları olduğunu biliyorum, onlar için, eşi için çok kıymetli bir insan olmalı. Var mı bir tanıma bu ruh halinin ve davranış biçiminin? Evet, var. Zaten onu konuşacağız. Hiperempati. Hiperempati. Şimdi şöyle, hiperempati henüz... Süper de değil yani. Hiper. Hiperempati. Şeyde yer almıyor. Yani henüz psikolojik bozukluklar kitaplarında yer alan bir sendrom değil bu. Fakat... Bir kavram. Bir kavram ve konuşuluyor. Yani çok yerde karşına çıkar bu. Çeşitli psikolojik makalelerinde de yer alıyor. Dergilerde yayınlanıyor. O zaman hiperempati diye konuşuluyor. Bir saniye, bir saniye. Bir soru sormak istiyorum. Buyurun. Cahil, cahil. Cahilliğime mazur yok. Estağfurullah. Şimdi empati iyi bir şey değil mi? Ki bunun hiperi zararlı oluyor. Her şeyin fazlası zarar anlamında bir durumu var. Şimdi empati tabii ki iyi bir şey. Çünkü başkalarıyla empati kurabilmen seni daha insan aslında, daha iyi bir insan yapıyor. İnsan yapıyor kısacası yani. Çünkü onun derdini anlıyorsun. Ona bir çare bulmak için belki kafa yoruyorsun. Sadece şimdi halden anlamak başka. Yani halden anladın, hay Allah çok üzüldüm ya dedin ama hiçbir çaba sarf etmedin. Bu da bana göre çok bir iş değil. Ben mesela kişilik olarak, sen de beni az çok tanıyorsun, ben eğer bir olaya, bir konuya empati duyarsam bir çözüm arayışına girerim.
Şimdi illa çözüm arayışı... Empati bunun için vardır ama. Empati aslında bunun için vardır. Tamam anlarsın eğer bir sorun varsa tamam mı? Sorun varsa o zaman bir çözüm arayışına ben girerim. Ha ama öyle bir sorun değildir. Sadece onun böyle bir ruh hali vardır. Yahut o böyle biridir. O da empati. O kişiyle empati kurarsın. Onun öyle olduğunu kabul edersin.
Tamam, hayatınıza gayet güzel, devam edersiniz. Ama şimdi depremden yola çıkmış ya, yani karşılıkıyla ben bir empati kuruyorsam eğer, bir şey yapmak isterim. Zaten esas konu da bunun üzerine şimdi dönecek. Yani hiperempati de bunu yapanlar biraz aşırıya kaçarak kendilerini yok sayıyorlar. Aynen Berrakcan'ın dediği gibi, kendi şu an çok önemli bir şey yaşıyor. Yani meyve kanseri dediğin çok önemli bir şey.
Ve ben hani süreci biliyordum. Doktorlarıyla görüşmesi gerekiyor. Bir program yapılması gerekiyor. Ona göre tedavi sürecinin belirlenmesi gerekiyor. Buna göre aile iş hayatını maalesef düzenlemesi gerekiyor. Yani bir kadının böyle bir hastalığında sadece kendi yok hayatında... ...pek çok şey düzenlemesi gerekiyor. Sadece ben hastayım, yatayım, dinleneyim diyemiyor. Aynı zamanda düzenlemesi gereken bir hayat var genelde. Çocukları var.
Ama bunları bırakmış bir kenara diyor ki benim acım hiçbir şey değil. Esas onların derdi dert. Bu işte hiper empati. Çünkü sınır aşıyorsun ve hatta kişilik sınırlarını da aşıyorsun. Belki karşı taraf zaten senin o kadar da empati kurmanı da istemiyor olabilir. Belki karşı tarafın kendi savaşma yöntemleri var. Belki kendi başa çıkma yöntemleri var. Belki onlarla başa çıkacak. Cevap verebildin mi soruna?
Evet, evet. Devam et. Konuşuyorsun. Evet, empati kurdum seninle ve sustum. Teşekkür ederim. Şimdi yani şöyle, bu hiper empatiye sebebiyet veren birkaç şey var. Bir tanesi tamam empati kurmak. Fazlaca empati kurmak.
İkincisi fedakarlık duygusu. Biliyorsun feda şeması diye bir şey var. Ben Berrak Hanım'a mesela kesinlikle feda şemasını öğrenmesini, okumasını, hatta işte bir belki terapiste gidip, zaten bu hastalık sürecinde terapiste gitmesi çok çok önemli olur. Onu gidip bu feda şemasını konuşmasını, anlamasını öneririm. Çünkü kendini aslında birileri ve bir şey için, bak onu söylemiş zaten, hep başkalarının derdi daha önemli oldu. Feda ediyor, kendi acısını feda ediyor resmen burada da.
Bir de sosyal onay. Şimdi gelelim aslında meseleye. Şimdi biz birine yardım ettiğimiz zaman, yani insan birine yardım ettiği zaman beyninde oksitosin salgılanıyor. Ve bu onu mutlu ediyor. Çünkü bir kendini faydalı bir şey olarak görüyor. Bir anlam kazanıyor varoluşu, hayatı. Bir varoluşçu felsefeye bakıldığında Dönniçe'ye bak, Sartre'a bak, Kierkegaard'a bak. Ne önemli? Varoluşçu felsefede ben neden varım? Hayatın manası ne? Benim varlığımın anlamı ne ya? Dolayısıyla oksitosin salgılanıyor ve sen mutlu oluyorsun. Evet, ben bir işe yaradım, bir şey yapıyorum diye. Peki bu ne yapıyor oksitosin her seferinde salgılanması? Bağımlılık yapıyor aslında.
Bu sefer de kendini başkalarına adamaya bağımlı hale geliyorsun. Ve sürekli onu yapıyorsun, kendini feda ediyorsun bu sefer. Anlatabildim mi? Yani aslında biraz kimya da giriyor işin içine, beyin kimyasallarına da giriyor.
Oksidosin neydi? Pardon bir daha söyler misin? Mutluluk hormonu. Hatırdığım kadarıyla. Mutlu oldun. Birine yardım ettin. Birden kendi varlığının anlamını gördün. Dedin ki ben iyi biriyim. Ben anlamlı benim. Çünkü hepimiz şunu soruyoruz. Ben niye varım? Yani düşünsene. Pandemide de bunu sorduk. Ya ben neden varım? Allah aşkına. Doktorlar var olsun. Evet. Mesela ben hep küçüklüğümden beri böyle düşünmüşüm. Doktorlar var olsun. Bilim adamları var olsun. Ben neden varım?
E şimdi birine yardım edince, bir işe yarayınca, ha iyi ben evet, manalı bir şeyim, varlığım. Oksitosin salgılandı, mutlu oldum. Aa beni ne mutlu etti? Birine yardım etmek, ben daha çok edeyim. Buradan hiperempatiye gidiyorsun işte ve sınırlar aşılıyor. Hiperempatinin sorunu şu, negatif yanı şu. Şimdi sen başka birinin derdinden artık o kadar anlıyorsun ki, o kadar oluyorsun ki, o insan oluyorsun. Hayda. E şimdi ne oldu? Senin yardım etme ihtimalin var mı? Derde deva olma ihtimalin var mı?
Yok, çünkü sen artık atıyorum, yani depremse konu depremzede oluyorsun birdenbire. Artık elin kolun kalkmıyor, depremzedesin. Aşırı bir acı hissediyorsun kalbinde, kayıp hissi var. Bütün bunlar var. Belki evsiz bile hissediyor olabilirsin kendini. Olmasına rağmen o kadar çaresiz ve kötü hissediyorsun ki... ...senin kimseye, artık kimsenin bir işine yarayabilecek halin kalmıyor. Yardım edemez hale geliyorsun.
Bir de seninle uğraşıyoruz yani. Bir de seninle uğraşıyoruz sonra. Şimdi mesela bu örnekler genelde böyle makalelerde falan oluyor. Yani diyelim ki bir anne çocuğunu kaybetti. Allah korusun. Sen onunla empati kurdun. Çok acısını hissediyorsun. Bu kadınlar arasında çok yaşanan bir şey aslında. O yüzden belki bu örneği veriyoruz. Kadınlar çünkü o annelik içgüdüsünü gerçekten derininde yaşayıp, derininde üzülüyor.
Birden sen artık hiperempati eğer kurarsan, o anneye destek olamaz hale geliyorsun. Sen de o anne oluyorsun. Halbuki o annenin neye ihtiyacı var? Diyelim ki alışverişe birinin gitmesine ihtiyacı var. Başka çocuğu varsa belki ona bakım verilmesine ihtiyaç var. Yani belki başka şekilde ona hayata döndürülmesine, yardımcı olmasına ihtiyacı var ve sen bunları yapamaz haldesin. Çünkü sen de osun.
Evet, o zaman ilk kitap, bu senin de çok sevdiğin bir kitap biliyorum. Harper Lee, Bülbül'ü Öldürmek. Harper'liğinin ilk ve tek romanı 1933'te yayınlanmış. Büyük buhran yıllarında Amerika'nın iki savaş arasında güneyde Doğu Teksas gibi bir yerde geçiyor hikaye. Irkçılığın ayyuka çıkmış olduğu zamanlar. Maycomb kasabası gibi bir yer. Olmayan bir yer galiba. Kurgusal bir yer evet. Zaten öz yaşam öyküsel bir hikaye. İşlemediği bir suçtan dolayı yargılanan ve sanıyorum idama mahkum edilmek istenen çünkü aşağısı kurtarmaz o zaman zaten. Teksas'ta bugün bile idam cezası var yani.
Bir siyahinin, o zamanki deyimle bir zencinin savunmasını üstlenen bir beyaz avukat var. Atikus. Atikus Finch. Bunun iki tane çocuğu var ve bunlardan küçük olanı tomboy diye daha sonra zaten bir deyim olarak geçen böyle erkek Fatma bir kız. Daha önce de söylemişti değil mi? Buradan geliyor. Bu erkek Fatma kızımız harpirliğinin kendisi büyük bir ihtimalle ve onun gözünden ve onun dilinden kitapta babalarının bütün bu ırkçılığa rağmen ve bütün ırkçı beyazların üzerine gelmesine rağmen bu siyahinin hakkını savunma mücadelesi. kitabın geneli burada Atikus'un genel olarak siyahilerle kurduğu bir empati var. Kızının Atikus'la kurmuş olduğu bir empati var zaten bir taraftan da ve bu yolda aslında o dönem için çok ilerici bir fikir Atikus'un kafasındaki yani ırkların eşitliği ve siyahilerin de savunulmaya ihtiyacı olduğu düşüncesinden yola çıkarak. Teksas'ın bağrında bu davayı üstleniyor ve her şeye rağmen diyor ki, bu aynı zamanda Amerikan idealinin de temsilcisi tabii Atikus orada. Yani Amerikan adaletinin her yerde olması gerektiğini savunandığı bir karakter. Ve o buhran yıllarının zaten fakirlikten bunalmış, bir taraftan da kafayı ırkçılığa takmış, Ku Klux Klan'ın hala sağda solda linç edecek siyahi aradığı bir dönemde, tehditlere rağmen siyahlarla kurduğu empatiden yola çıkarak, Böyle bir devrimci bir hareket yapıyor adam yani. O zamanın güney eyaletlerinde, 30'lu yılların. Empati dendiği zaman Amerikan Edebiyatı'nda akla gelen ilk karakter... ...gerçekten Atticus Finch'dir. Yani kurgu karakter.
O yüzden senin anlattıklarının üzerine de zaten bu konuda denecek bir şey yok. İyi yazılmış bir roman. Atecus Finch karakteri de belki Amerikalılara şey bile diyebiliriz. İlk örneklerden biri bile diyebiliriz. Karşı tarafa nasıl bakarsın? Hangi mercekten bakarsın? Çok önemli çocuklarına da zaten adam bunu öğretmeye çalışıyor. Yani daima herkese eşit mesafeden bakmak. Tabii adalet sistemi içerisinde en önemli şeylerden biri. Onlar güneyli bile değildir aile zaten. Onlar başka yerden gelmişlerdir oraya. Daha böyle yan ki kafalıdırlar. Ben onu hatırlamıyorum doğrusu. Ondan dolayı da şey bir yabancı gibidirler zaten kasabanın içerisinde. Güneyliler o bakımdan da gıcık olur bunlara. Bir de gelmişler siyahilerin haklarını savunuyorlar. Allah Allah yani. Zaten 30'lu yıllar, güney eyaletleri hala iç savaş yenilgisinin ezikliğini yaşayan, o eziklikle hareket eden insanlar yani o zamanki. Bir de işte başka bir yerden gelen birisi onlara adalet öğretecek, siyahi erlerle empati kurmayı öğretmeye çalışıyor. Yani adamlar zaten o ezikliğin içerisindeler ve siyahların özgür bırakılmasından dolayı da çok rahatsızlar. Ya şimdi bu roman bugüne de aslında uyar. Her zaman, her yere uyar. Yani neredeyse 100 yıl önce yazılmış, yayınlanmış ama düşünsene yani bugün Türkiye'de aynı şekilde ırkçılık yok mu? Var. Yani işte şimdi hafta sonu gazetede, işte gazete Oksijen'de Mineşin Ocaklı'nın harika şeyi var, okudum yani iki sayfa. Bakırköy Bahçelievler'e gitmiş, orada işte muhabbet ediyor insanlarla sokakta. Kime oy vereceksiniz falan. Diyor ki ben diyor hep diyor CHP'ye oy verdim. Hep diyor CHP'ye oy verdim ama diyor HDP'yle diyor yani teröristlerle diyor birleştiğini söylediği anda benim için bu iş biter diyor. Siyahlara oy yok diyor yani. Yani Allah aşkına yani hani gerçekten böyle bazı artık kitapların insanlara şey okutulması lazım. Böyle mecburi hizmet gibi böyle okutulması lazım. Yahut mecburi hizmet gibi gönderilmeleri lazım. Önce öğretmenlerin okuması lazım ki okutsunlar. Tabii o da var. Türkiye'de kaç tane öğretmen böyle bir kitabın var?
Tabii bir de bu bakış açısından da bakması lazım hani insanın. Şimdi bu bibliyoterapi yaptıkça insan şunu anlıyor. İki yıl oldu yazılı olarak da yapalı, seninle de bir yılı geçti artık böyle sözlü yapalı. Şunu anlıyorsun, bir kitaba pek çok bakış şekli var. Zaten öyle kitaplar klasik oluyorlar. Çok açıdan bakabilirsin. Her dönemde başka bir anlam kazanan, her dönemde yeniden yazılan, okur tarafından deyim yerindeyse, her yaşta okuduğunda başka bir şey bulduğun kitaplar, katmanlı kitaplar oluyorlar. Her dönemde okunabiliyorlar.
Şimdi o zaman başka bir şeye geçelim. Amerikalı yazara geçelim mi? Whitman. Whitman'a. Walt Whitman. Sen çok seversin. Walt Whitman. Bir de söylemeyi severim. Walt Whitman. W W. Walter White. Okulda çok severdik Amerikan Edebiyatı derslerini böyle. Hepimiz böyle yapardık. Walt Whitman.
Şiirlerini çok severim gerçekten. Hayat hikayesi de enteresan Walt Whitman'ın. Şöyle enteresan, New Yorklu kardeşi iç savaşta kayboluyor. Kardeşi asker gidiyor ve kayboluyor. Ve Walt Whitman kardeşini aramak için savaşa gidiyor. Onu arayıp bulmak için. Buluyor kardeşini. Hayatta sorun yok. Kardeşi geri dönüyor yanlış hatırlamıyorsam.
Walt Whitman orada kalıyor. Çünkü gördükleri onu etkiliyor ve orada bulunup orada yaralılara yardım etmesi gerektiğine inanıyor ve hemşirelik yapmaya başlıyor savaşta. Savaş sürüyor mu bu sırada? Evet ve savaşta hemşirelik yapıyor, insanlarla konuşuyor. Bayağı uzun süre kalıyor. Pansumanlar yapıyor. Hatta zaten bundan yola çıkıp yazdığı şiirlerinden biri Türkçe'ye nasıl çevrilir? Şöyle çevrilir, wound dresser çünkü İngilizcesi. Türkçesi de pansumancı diyebiliriz.
Pansumancı diye de bir şiiri var ve orada bütün işte o yaptığı empatiyi o şiirde de bulabilirsin. Leaves of Grass, Çimen Yaprakları adlı şiir kitabındaki hemen hemen bütün şiirlerinde de bulabilirsin. Tabi Amerika'yı Amerika yapan şeylerden biri iç savaş tabi ki ama tabi tarihin en kanlı ve vahşi iç savaşlarından biri. Yani şimdi mesela bak bu çok güzel yani adam şey yapmıyor işte hiperempati yapıp, kasılıp kalmıyor. Eyvah burada insanlar ölüyor, yaralanıyor böyle. Kalmıyor. Evet, el atıyor, yardımcı oluyor. Dahası sonrasında yazdıklarıyla da bir tarihe tanıklığını çok güzel anlatıyor. Bu çok önemli bir şey. Kaybolmuyor o acının içinde yani. Kaybolmuyor. Bunu yöneltiyor, bunu kanalize ediyor. Ben bunu çok kıymetli buluyorum. Kanalize etmek çok önemli hissettiğin acıyı.
Yani hatırlıyorsun depremin ilk gününde ben böyle hani çok birdenbire ağlamaya başladım. Ağla ağla ağla. Sonra dedim ki yapabileceğim bir tane bir şey var dedim sana. O da evimi paylaşmak ve hemen onu mesela duyurdum.
Bu böyle bir şey hani tamam, kanalize etmemiz lazım. Bazısı bunu tabii yapabilir, bazısı yapamaz bu arada. Kişilik farkı var, mizah farkı var yani. Ya bir de orada bence garip bir ego da var yani. Neredeyse şimdi başkasının acısının içerisine giriyor ve kendi acısını... ...onunkinden daha çok önemsemeye başlıyor neredeyse. Ama zaten tabii bunu... Bir de seninle uğraşacağız oradan geliyor. Şimdi senin başına bir şey gelmiş. Ben o kadar gark oluyorum ki senin acının içerisine. Neredeyse senden dolayı hissettiğim acıyı daha çok önemsemeye başladım. Öyle oldu zaten. O salakça bir ego şişkinliği de var o işin içerisinde ama. Olabilir. Ya ego şişkinliği yahut hani işte zamanında yaşanmış... Kendi acısını neredeyse eşit düzeyde önemsemek. Ve bunun içinde kaybolup gitmek ondan sonra. Gerçekten acıyı yaşayan insanınkiyle kendi acısını şey yapmak. Halbuki yanında durup elini tutman gerekiyor belki sadece. Bir omuz olman gerekiyor. Senden o acıyı aynı şekilde yaşaman beklenmiyor zaten o anda. Bir çare olman bekleniyor.
Walt Whitman, Çimen Yaprakları'nda kendi idealize ettiği kişiliğini aradığı bir kitap bu. Zaten ömrü boyunca da revize ediyor kitabı. Şiir değil mi, Çimen Yaprakları? Şiir. Yani bütün şiir kitabı ömrü boyunca revize ettiği bir kitap. Hep değiştiriyor sürekli. Yeni baskısıyla değişiyor. Ahmet Angül Tanpınar da öyleymiş. Hayatı boyunca revize etmiş. Öyle mi? Tek şiir kitabını zaten. Bilmiyordum. Ama sonunda zorla elinden alıp basmışlar.
Bu basıldığı halde... Her gün yeni basımlarda revize ediliyor. Yeni basımlarda sürekli revize etmiş kitabını. Enteresan bir adam. Bir de aslında bakayım buraya yazmışım neyse ki Walt Whitman'ın bir de Jack Eagle'ın İbretlik Hayat Hikayesi diye esas bir kitabı var. Bu da çok önemli. Bunu da okumak gerektiğini düşünüyorum çünkü...
Bu kitap yazıldıktan galiba 160 yıl sonra mı ne? Houston Üniversitesi'nde... Kaybolmuş bir kitap arada, evet. Edebiyat okuyan bir öğrencinin tozlu raflarda bulup, Walt Whitman'ın el yazısını tanıyıp, üslubunu yakın bulup, sonra araştırmacılara sunduğu ve Walt Whitman'ın olduğu anlaşılan kitap. Bu bakımdan da çok kıymetli. Ve bunda da yine Walt Whitman'dan çok fazla yani o empatik ve çözümcü kişiliğinden parçalar var. Bu bakımdan çok önemli. Yani ailesinin gerçek ailesi olmadığını keşfeden bir kahramanın... ...daha sonra kendi gerçek hayatının peşine düşüp keşfetmeye çalışması. Aslında tatlı bir polisiye yanı da var. O bakımdan da ben seveceğini düşünüyorum. Yani bu karakterle kurulan bir empati var hikayenin içerisinde. Bir de ana karakterin gerçek ailesiyle, gerçek geçmişiyle kurmaya çalıştığı bir empati de var. Yani sağlıklı empatinin nasıl kurulabileceği üzerine. Bu yazar tamamen evet onunla çok alakalı. Yani sağlıklı empati ve sağlıksız empati diye iki şey var diyebilir miyiz? Diyebiliriz. Kesinlikle diyebiliriz. Yani bence hiperempati yakındır şeye girer. Sendrom kitabına, DSM'ye girer diye düşünüyorum yani. Bir manimizi oku istersen sonra üçüncü kitapta devam ederiz. Okuyorum muayenemizi o zaman. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor?
Şimdi üçüncü kitap yine senin önerin, tutunamayanlar olsun. Tutunamayanlar, evet. Tutunamayanlar kitabını edebiyat severler, bilirler. Çok tartışılmış ve aynı zamanda da Türk edebiyatında temel taş sayılmış. O da yayınlandıktan... Çok uzun zaman sonra. 20 yıl. Aslında çok da uzun değil baktığın zaman edebiyatlarına. Çünkü 150 yıl sonra keşfedilen kitaplar da var. Tabii. Bu 20 yıl sonra keşfedilmiş. Ama o uzatayı incitecek kadar uzun bir süre. Yani hani hiç bilinmeden öyle bir şey var değil mi? Günlüğünde bulunuyor. Yani Yakup meyhanesi kitabı görmezden gelmiş yani. Gelmiş.
O dönemde öyle söyleyeyim. Fazla yenilikçi ve anlaşılmaz bulunmuş. Üslup olarak da tabii çok deneysel bir kitap olduğu için bir taraftan da. Ya işin tuhafı beğenilmiş beğenilmesi yani. Ödül almış, TRT ödül almış. Ama sonra? Herhalde reklamı yapılmamıştır, konuşulmamıştır, tanıtılmamıştır, kaynamıştır. Ya da işte entelektüel dünyanın okuma tembel... Bir de o dönemi düşünürsek tabii şey, sol edebiyatın çok baskın olduğu ve onlar tarafından domine edilen bir edebiyat dünyası var. Ve onlar tarafından sürekli reddedilen, modernist... Yani Fethi Naci'nin onaylaması lazım romanını senin. Fethi Naci'nin de belli bir edebiyat anlayışı var. Ona girenleri onaylıyor, girmeyenleri onaylamıyor falan gibi bir şey var yani. O dönemde gereken şeyleri TRT ödülüne rağmen alamamış. Buna çok içerlemiş. İçerlemiş. Yani Oğuz Atay'la empati yapmak o konuda kolay. Çünkü... Evet. Ben eşin doğrusu böyle çok empati yaptım onunla. Yani bunun burukluğuyla gitmiş dünyadan hatta. Evet. Oğuz Atay. Yani ben keşfedilmeyecek bir yazarım diyerek... Zaten kitabı keşfedip bastıranlar da yıllar sonra tekrar Ömer Madra ile Enis Batur... Harika bir hikaye bu arada. Evet. Çünkü şöyle, onların kitabı bulup, peşinden koşup, yayınlama hikayesi tekrar... Cezayirinin koğuşunda bulunuyoruz. Çok güzel, evet. O hikaye çünkü kitabın kahramanının ölen arkadaşıyla ilgili iz sürmesine bence o kadar benziyor ki. Harika bir benzerlik, müthiş paralel bir hikaye beni çok heyecanlandırıyor o bakımdan. Enis Batur'la beraber Ömer Madra iletişim yayınlarına götürüyorlar kitabı. Ama şey çok güzel yani hani onu biraz anlat, detayına gir. Cezaevinin koğuşu var. İşte 12 Mart'tan sonra hapse girenlerden biri Ömer Madra. Cezaevinin böyle 100-200 kitaplık bir kütüphanesi var. Orada bakıyor böyle bir kitap.
Önce kapağını beğeniyor galiba. Kapağını beğeniyor. TRT ödülü var kitabın. Ama hiç Ömer Madro duymamış bu yazarı. Orada okuyor cezaevinde ve çok etkileniyor kitaptan. Ve tanışmaya karar veriyor Oğuz Atay'la. Hapisten çıkar çıkmaz. Çıkıyor fakat Oğuz Atay'la tanışması mümkün olmuyor. Hemen izini sürüyor yani. Yani bir şekilde olmuyor. Denk gelmiyor. Bir türlü tanışamıyorlar. Sonra bir gün Sevin Okya'yın evindeyken... Sevinokya'yın, Oğuz Atay'ın tanıdığını da öğreniyor. Ve Allah diyor yani hani haydi yapalım bu işi. Milliyette önce belki tefrikalar halinde. Tefrika günlüğü, tefrika edilen günlüğü daha sonra Oğuz Atay'ın. Doğru, doğru, Evet, doğru. daha sonra bir günlüğü olduğu ortaya çıkıyor. O günlük de zaten çok alem bir kitaptır. İletişim yayınları romanı basıyor ve 90'lı yıllarda birden tutunamayanları, okumayanı dövüyorlar. Hatta evet, birdenbire evet. Yani tutunamayanlar abi çok iyi falan, Oğuz Atay kafası abi falan gibi bir şey. Halbuki ben yani işin doğrusu şimdi o dönemin edebiyat zorbalarından sonra bizim dönemimizin edebiyat zorbalarını Oğuz Atay'dan bahsederken çok bildiklerini yahu gerçekten okumuş olduklarını bu arada düşünmüyorum. Çok açık ve net söyleyeceğim. Çünkü yani aşırı modern ve postmodern bir yazı stili. Normalde yani bizim edebiyatımız, Türk edebiyatı bunu dışlar zaten. Yani hala bizim neslimiz de dışlar. Belki bizim nesil yavaş yavaş bunu kırmaya başladı. Ben ilk Tutunamayanlar'ı okuduğumda ben de o şeyle okudum. Yani hani okumayanı dövüyorlar, dövmesinler beni diye okudum. İlk o zaman okuduğumda çok şaşırmıştım. Allah Allah bunu kabullenmiş olmaları dedim. Çok enteresan. İletişim yayınlarının da tabii çok bir katkısı var. Çok modernist. Çünkü çok gerçekten müthiş bir dil. Kopuk kopuk. İçine kaybolabileceğin. İlham kaynağı olan bir kitap vardır onun. Solgun Ateş romanı Nabokov'un. Anlatım ve yapı bakımından tutunamayanlara çok model olmuş bir kitaptır aslında. Bak çok güzelmiş. Oğuz Atay onu kendi üslubuna çevirip aynı zamanda muhitimize uyarlamış diyebiliriz. Evet. Şimdi şöyle, Selim Işık'ın intihar ettiğini öğrenen Turgut Özkan, Turgut Özbem, pardon, arkadaşının kim olduğunu araştırmaya çıkıyor gibi bir şey. Değil mi? Arkadaşıyla yeterli ilişki kurmadığı için bir vicdan azabı hissedip, Bu Selim Işık nasıl birisiydi diye. Bütün kitap Selim'le bir empati kurmaya çalışma çabası aslında. Çabası, evet. Turgut'un ve hayatta Selim Işık'la yolu kesişmiş insanları tanıdıkça da... ...onun yeni bir tarafını keşfediyor. Yeni bir tarafını keşfettikçe de kendine doğru bir keşif yolculuğuna çıkıyor. Zaten Özben soyadı. Yani o şey, alegorik bir isim yani. Özben, Selim, Işık. O da Işık. Evet. Yani onun benliğine bir ışık tutuyor Selim Işık. Ben hiç böyle düşünmemiştim inanır mısın? İsimleri hep şeydir. Göğe analiz ederim ama ona şaşkınlığımdan herhalde girememiştim. İsimler hep mecazidir. Tehlikeli oyunlarda ve tutunamayanlarda aslında. Sevgi diye bir kadın vardır. Bilge diye bir kadın vardır. Mesela biri sevgiyi, biri zihni, biri kalbi temsil eder onların falan. Yani burada da Selim Işık'ın ışığında Turgut'un kendi benliğini keşfetmesi hikayesi aslında. Bu da aslında bir başkasıyla empati kurarak insanın kendini tanıması üzerine güzel bir edebi fikir. Çok güzel.
Ben de çok beğendim. Yani bu bakış açısını hiç böyle düşünmemiştim. Sen söyledikten sonra düşündüm. Hani kitabı evet böyle sahneler aklıma geldi. Evet doğru. Sendeki penempati diye bir kavramdan bahsedince benim tutamayanlar aklıma geldi. Çünkü tutamayanlar o kadar çok üzerinde şey söylenmiş bir kitap ki. Hani böyle kolay kolay örnek veresin gelmiyor artık. Yeni ne söyleyebilirim ki bu kitap hakkında falan diyorsun. Ama sen yeni bir şey söyleme imkanı verdin bana kitapla ilgili şimdi. Ay ne kadar güzel. Çok memnun oldum. O zaman... Allah razı olsun abla. Eyvallah.
Dördüncü kitabımıza geçelim o zaman. Empati'nin kitabını yazmış adam diyebiliriz George Orwell için. Evet. Şimdi George Orwell'in hikayesi de bence çok enteresan. George Orwell 1920'lerde Burma'da sömürge polisi olarak çalışıyor. Evet. Burma'da sömürge polisi olarak çalışırken halkın insanların nasıl ezildiğini görüyor. Emperyalizmden nefret ediyor.
Ve İngiltere'ye döndüğünde toplumda ihmal edilmiş ve marjinalleştirilmiş topluluk kullara karışıyor. Kendisi onlardan biri oluyor. Öyle giyinmeye başlıyor, öyle davranmaya başlıyor. Mesela maden ocaklarına giriyor gerçekten, orada çalışıyor. Bu da bir empatinin bokunu çıkarma, hiperliği mi yoksa... Hayır, değil. Sonrasında işte ama onu kanalize edebilmek. Ben bu insanları tanıyacağım diyor yani. Tanıyacağım, bak çok güzel. Ama sonra onları tanıtıyor insanlar ve düşünsene George Orwell'in yazdığı kitapların dünya tarihindeki, politik tarihindeki bile önemini. Almanya'da Günter Wallraff diye bir yazarın En Alttakiler diye bir kitabı vardı. Evet. Hatırlar mısın? Evet, evet, evet. Böyle bir Alman gazeteci siyah lens ve siyah peruk takıp Türk işçilerin arasına karışıyordu. Şimdi o geldi aklıma. Daha yeni Erkan Baş bundan bahsetti, bu kitaptan bahsetti. Öyle mi? Erkan Başkan. Selam olsun buradan. Selam olsun. Erkan Yoldaş'a. O bu kitaptan bahsetti. Ben okumadığımı söyleyince de... Tavsiye etti muhakkak. Bizim böyle ortaokul lise yıllarımızda böyle kitap çok ilgi görmüştü o zaman. O zamanın birinci kuşak yani en alttakiler şimdiki gibi hani bir Fatih Yakın, Cem Özdemir falan hani böyle milletvekilleri, bakanlar, meşhur sanatçılar, Türklerin orada henüz çıkaramadıkları yeni gelmiş, en alttaki işleri yapan işçiler olduğu zamanı anlatıyor kitap ve herhalde George Orwell'in de böyle bir onlara karışması. Tam olarak öyle işte sonrası güzel. Sonra bunu çok güzel kullanıyorsun. Bundan bir eser çıkartıyorsun. İnsanlara... Bir hayrın dokunuyor. Bir hayrın dokunuyor. Yani daha iyi anlamalarını senin de empati kurmana bu sefer sağlıyor. Bu bakımdan çok önemli. George Orwell'in de şu kitabını aslında seçtim ben. Yani neyini isterseniz okuyun. Belki de okudunuz zaten. Ama esas Paris ve Londra'da Beş Parasız adlı kitabı.
Çünkü bu kitabın bir kısmında kendi yaşadığı bu empati, hiperempatiye kaçan... ...ama sonradan onu dengeleyen empatiden bahsediyor. Peki bir soru soracağım sayın takipçim. Eyvah, çok zor olmasın. Yazarlık bir hiperempati işi midir? Yani yazarlar karakterleriyle hiperempati kurarlar mı? Bence empati kurarlar. Yani çünkü hiperempati şöyle, belki hiperempati kuran da olabilir... ...ama orada kasılıp kalır gibi geliyor. Yani orada tıkılıp kalır. Oradan çıkabilmek lazım. Ona dönüşüp vardır eminim öyle tuhaf bir hikaye. Bilmiyorum, şimdi hatırlayamadım ama. Oyuncularda vardır ya, metot oyuncusuyum abi ben falan diye. Heath Ledger'ın ölümünden hep o Joker karakteri için 53 gün mü 83 gün mü otel odasına kendini kapamasına susadılar. Phoenix de aynı şeyi, yine Joker yüzünden Phoenix de yaşadığı aynı şeyi. Bu Joker hiç kimseye iyi gelmiyor arkadaş. Bana oynatsan bana da gelmez yani zaten. Eminim edebiyatta da vardır. Böyle bir karakterin içine girip oradan çıkamamak. Şimdi böyle dilimin ucunda, hafızamın ucunda daha doğrusu bir şeyler hatırlayacağım ama. Yazdığı karakterin içinde kaybolan... Kaybolan ve çıkamayan ve bunu yazamayan yani. Aslında güzel de konuymuş. Ben bunu yazayım bence. Sen bunu yaz. Ben bunu yazayım. Şimdi buradan bana fikir geldi. Bu da ayrı bir roman konusu bak. Evet. İban yolluyorum. Bir dakika fikrimi ben buldum.
Tamam, sen buldun. Sen sadece bir soru sordun diye, tamam sana belki yüz lira verebilirim. Ant kaydediyor zaten işte hepsini. Sonuçta mahkemeye gitsek. Evet, sana bir yüz lira ancak çıkar orada. O da iyi be, yüz bece atarsın. Ben milyonlar kazanırken sana yüz lira. Atarsın yüz beyi bana da. Şimdi yani dolayısıyla bence yazarın en önemli işlerinden biri empati. George Orwell bunu yapmış ve gitmiş Londra'da, Paris'te en alttakilerle Günter Varaf gibi takılmış, zaman geçirmiş. Ama kaybolmamış o insanlarla empati yapıp, hiper empatinin içerisinde. Bütün kitaplarında tabii ki bunun etkisini, o yaptığı empatinin etkisini, kurduğu empatinin daha doğrusu etkisini görebiliyoruz. Bunu esere çevirmiş. Bütün eserleri, bütün eserleri. Bunu eserlerine çevirmiş George Orwell. O da empatinin sağlıklı tarafına bir örnek olarak önümüzde duruyor. Var mı eklemek istediğin bir şey?
Çok güzel anlattın, yararlandım. En istifade ettiğim programlardan biri oldu benim şahsen. Ben de gayet memnun kaldım. Çok teşekkür ederim. Rica ederim. Ben de hiç senin baktığın gibi bakmamıştım mesela Oğuz Atay'a. Biri de böyle değerlendirdim. Çok iyi geldi.
Ne mutlu bana. Aman, aman böyle karşılıklı vaziyetlemelerle kapatalım o zaman. Teveccühünüzü verin. Şey yapayım, künyeyi... Yok değil, neydi? Künye mi veriyorduk biz sana? Künye, künye. Künye mi? Bazen, bak bazen, bence yazarların bir deformasyonu mu diyeyim buna? Bazı kelimeler bende gidiyor. Estağfurullah efendim, hattı zaten de pek hoş alakadar oldunuz.
Peki o zaman künyemizi veriyorum. George Orwell, Paris ve Londra'da 5 parasız Capra yayınları 208 sayfa çeviren İsmet Tarık. Walt Whitman, ben buraya yazdım Jack Eagle'ın ibretlik hayat hikayesi Tekin yayınları 152 sayfa çeviren Ülker İnce. Harper Lee, Bülbül'ü öldürmek Epsilon yayınları 360 sayfa.
Tutunamayanlar, Oğuz Atay, İletişim Yayınları. Buraya kaç sayfa olduğunu yazmamışım. En az bir 400 var. Kusura bakma. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için biblio terapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim. Hoşça kalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.