Podcast

S2E15: Afetlerle Yaşam

Bibliyoterapi

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bibliyoterapi'nin bu bölümünde Aslı ile Tuna, afetlerin etkisini akademik makalelerin ışığında kapsamlı olarak değerlendirirken bilginin neden gerçek şifa olduğunu anlatıyor.
Aslı ve Tuna’ya [email protected] mail adresinden yazabilirsiniz.

Murad Tiryakioğlu - Afetlerle Kalkınma
Murad Tiryakioğlu - Afetlerle Yoksullaşma: Salgınlar, Göçler ve Eşitsizlikler



See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

6.681 kelime · ~33 dk okuma

Efendim merhabalar, tekrardan hoş geldiniz. Biz yine aslında Akış'a bırakacağız bu programı. İki kitap belirledik. Onlardan detaylı bir şekilde bahsedeceğiz. Akış'a ve gündeme tabii. Yani sen geçen hafta zaten deprem bölgesindeydin. Oksijen gazetesi için haber ve röportaj yapmaya gittin. Orada yaşadıkların ve gözlemlediklerin ışığında da iki tane kitap var elimizde şu anda.

Evet, aslında şöyle oldu Tuna. Ben oksijen gazetesi için gitmedim. Ben kendim zaten gitmek istedim. Onlara da bunu söyledim. Siz ne derseniz deyin, ben gideceğim dedim. Bunu aslında depremin ikinci günü söylemiştim. O zaman çok erken olduğunu söylemişlerdi. Kimse bir şey bilmiyordu aslında. Haklıydılar da belki. Bir tehlikeli lafları hatırlarsan yayılmıştı ortalığa. Tabii ilk günler kimsenin bir şey bilmediği günler zaten. Evet. Sonrasında da ben ikinci defa gitmek istediğimi söylediğimde de yine sadece onlardan değil, herkesten emin misin, gitmek istiyor musun, tehlikeli değil mi, en yakın arkadaşlarımdan bence çok yanlış bir karar, çoluğun çocuğun var gibi şeyler duydum. Sen de biliyorsun, hiç aslında baştan beri tereddüdüm yoktu. Sonra bir anda bunları duyunca böyle bir korktum. Zaten kimsenin bir şey bilmediği günleri,

Herkesin her şeyi bildiği günler takip ediyor. Böyle felaket zamanlarında. Bu sefer de şey oluyor yani herkes böyle kendinden çok emin bir şekilde birbirine racon kesmeye başlıyor. Halbuki gene kimsenin bir şey bilmemesi de devam ediyor o sırada.

Transkriptin tamamını oku

Evet. Hani sana da sordum, ben yanlış mı yapıyorum acaba? Beni uyarıyorlar, hani gitme diyorlar. Korkayım mı, yanlış mı yapıyorum dedim. Sen de nasıl hissediyorsan öyle yap, dedin. Ve gittiğim için çok memnunum. Çok yanlışmış yani o söylentiler. İşte tehlikeli. Ne tehlikeli mesela? Hiçbir şey. En büyük tehlike eğer depremse. Zaten artık depremin etkileyemeyeceği bir yerden bahsediyoruz. Ben iki şehre gittim. Kahramanmaraş ve Adıyaman. Kahramanmaraş'ta merkezde çok yıkım vardı. Birkaç çarşı alanında, birkaç caddesinde işte Trabzon Caddesi var, bir ana caddesi var. Onlarda çok yıkım vardı. Onda da net bir şekilde görüyorsunuz zaten. Yani mağazaların üstündeki binalar yıkılmış. Yani net bir şekilde görüyorsunuz. Yerleşim yerleri daha böyle tepelere doğru olan yerleşim merkezlerinde bir şey yok. Ama mağazaların olduğu bütün binalar yıkılmış. Devasa bir enkaz alanı. Ama oradan esas çarpıcı olan yani orada çok değişik şeyler yaşadım işte. Biliyorsun Kur'an kursundaki kadınlarla kaldım. Sonra camide yattım. Ama oradan esas Adıyaman'a gittiğimde yaşadığım şey gerçekten yani ne desem şok falan değil de Adıyaman'dan bu kadar bahsedilmemişti çünkü Hatay çok ön plandaydı. Adıyaman'dan herhalde o kadar fazla bahsedilmemiş olduğu için... ...Adıyaman diye bir şehrin olmadığını artık gördüğümde... ...çok çok üzücü. Hani her yer enkaz. Ulaşım yok. Arabayla gittim ben. Bundan dolayı da çok memnun oldum. Oraya gidene kadar insan ne yapacağını bilmiyor aslında. Hani ben gidiyorum ama ne yapacağım, onu bilmiyorsun. Kiminle ne konuşacaksın, onu da bilmiyorsun. Kime bir yardımın dokunur mu, onu da bilmiyorsun. Fakat olaylar yolda anlaşılmaya başlıyor. İnsanlarla tanıştıkça, konuştukça ihtiyaçlar ortaya çıkıyor. Yeni yeni ihtiyaçlar ortaya çıkıyor. Ben işin doğrusu kadınlara ağırlık verdim ve herkesin de aynısını yapması gerektiğini düşünüyorum. Kadınların çektiği çile katlanılabilir gibi değil orada çünkü zaten kadının normalde evde

iş yükü çok fazlayken hayatta ve evde yani hem çalışıyor hem evde iş yükü çok fazlayken şimdi bir de işte düşün ki çamaşır makinen yok, bulaşık makinen yok, elinde 2-3-5 çocuk var, acın var, acıyı yaşayamıyor çünkü bir çadırın içinde o çocukları beslemesi lazım. Şu anda yazlarını yaşamaya bile başlayamadılar zaten. Yaşayamazsın ki yer yok. Yani yaz sürecine bile girilemedi daha çünkü yaz yaşayacak imkan yok. Yer de yok. Düşünsene, depresyonun bir numaralı belirtisi nedir? Uyku. Uyku hali. Kaçmak için sürekli uyumak. Uyuyabileceği yer yok. Görüyorum. Orada dostluklar da oluştu tabii. Karısını ve çocuğunu kaybetmiş bir Ahmet vardı. Yasını yaşayabileceği bir yer yok. Elindeki sigara tablasına bakıp duruyor. Sadece ona bakıyor. Plastik bir sandalye de oturmuş. Şok aşamasındalar hala aslında.

Evet ve işte dediğim gibi yani ben elimden geldiğince kadın arkadaşlara, kız kardeşlerime diyeyim yardımcı olmaya çalıştım. Şoförlük yaptım. Yani dedim ki kim nereye gitmek istiyorsa taşınacak bir şey varsa ben burada hazır bekliyorum. Nereye isterseniz götürürüm getiririm. Çünkü diyelim ki Adıyaman'da bir market şimdi yavaş yavaş açılmaya başlıyor. Ufak tefek şeyler de bakkalı falan. Adıyaman'da bir şey yok ama iki saat ötesinde Gaziantep var. Orada var. Bu da atla deve değil. Arabaya atlayıp gidip gelebilirsin. Ve onların bütün ihtiyaçlarını oradan görebilirsin. Çok basit şeyler var yani yapılabilecek. Ama bunları yapacak insana ihtiyaç var. Hani şimdi buradan tamam kıyafet gönderelim, yemek hala gönderelim, evet battaniye gönderelim, bunları gönderelim ama orada esas onlara yardımcı olmamız gerekiyor. Yani bir kadının çocuklarını, bir tanesini iki saatliğine alsan, onun çocuk çadırına götürsen, orada oyun oynatsan, o onun için bir nefes alma anı. Ha, hoş. Oradaki çocuk yetiştirme sistemi bizim Batı'daki gibi hala değil. Ben hani böyle yine rahat konuşuyorum çünkü Anadolu'da büyüdüm. Yani çok şeyi gördüm. Hani anası çocuğun ağzı bir tane patlatıyor, yeter sus diye. Dayak hala var. Tamam zaten hani şey de değil orada çocuk egemen bir toplum değil. O yüzden çocuğu susturabiliyor ama yani bu yine de öyle olması gerektiği anlamına gelmez. Yardımcı olabildiğimiz anlarda yardımcı olabilmemiz lazım. Ben yani buradan herkese bir çağrıda bulunuyorum. Gidebilen herkes kendi cebinden evet harcayarak

gitsin, bir uçağa binecek, bölgedeki havaalanlarından birine gidecek, önceden ayırttığı arabayı oradan kiralayacak ve yola düşecek. Yapılması gereken tek şey bu. Gerisi zaten çorap söküğü gibi geliyor. Keşke benim mesela maddi imkanım olsa filolar oluştursam çok isterim ama o filoların başına, o araba filolarının başına kadınları koymak isterim.

Evet, İstanbul'da dünya kadar ahatıl durumda araba var sonuçta. Evet, şoförleri de kadın seçmek isterim çünkü gerçekten esas ihtiyaç sahibi kadın. Yani çadırında diyeyim evinde değil ama çadırında ne eksik olduğunu da yine kadın biliyor. O kadınların gidip rahatça konuşabileceği, isteklerini söyleyebileceği kadınların olması gerekiyor. Bölgede çalışan tabii ki çok kadın var bu arada ama dediğim gibi yani bir de böyle bir anca bir hizmet gerekiyor. Yoksa Allah razı olsun hani bir sürü kadın orada gönüllü olarak çalışıyor.

Tek tek çıldır çadır dolaşıp sordukları oluyor. Hani bir şeye ihtiyacınız var mı nedir ne değildir. Ama dediğim gibi orada bir böyle lojistik destek lazım. Ben böyle gördüm ve tekrar da bunun için gideceğim. İşin doğrusu. Anlatacaklarım oradan çok fazla şey vardı. Bunlar. Kitaplara istersen geçelim. Kitaplara geçelim, evet. Yani nasıl geçti bu kitaplar eline? İsimlerini önce istersen ver. Şimdi ben ilk Instagram'da beni takip eden, ben de onu takip etmeye başladım bir şeyden. Afyon'da yaşamıştım. Bu Murat Tiryakioğlu'da Afyon, oradan herhalde dikkatimi çekti. Doktor Murat Tiryakioğlu. Doktor Murat Tiryakioğlu. Onun bu kitabının böyle paylaşımlarını görmüştüm. Afetlerle, yoksullaşma, salgınlar, göçler ve eşitsizlikler diye. Bu bir derleme. Murat Tiryakioğlu derlemiş. Bunu görünce çok ilgimi çekti. Hemen satın aldım. Paylaşınca da bunu sağ olsun Murat Bey benimle iletişime geçti. Dedi ki bunun bir de afetlerle kalkınma diye bir derleme var. Evet, tanıyor musun sen beyefendiyi diye çünkü imzalı geldi. Bunu takip eden bir kitap vardı da o da sağ olsun onu bana gönderdi. Ne derlemesi? Onu da söyleyelim. Makaleler derlemesi. Makaleler. Yani çeşitli akademisyenlerden yerli ve yer yer yabancı akademisyenlerden alınmış makalelerle... Türkiye'nin en kıymetli akademisyenleri de diyebiliriz. Yani içerisinde her üniversiteden, her hocanın olduğu yazarlar ve bunların tez niteliğinde çalışmaları

Murat Kiryakioğlu editörlüğünde bir araya getirilmiş ve ortaya 2016 yılında iki kitap çıkmış. Belki o 2016'dan öncedir. Bu aslına bak şimdi görüyorum ki bu 2016'dan sonra bu 2021. O 21, bu 16. O 16. Ben Afetlerle Kalkınma'yı okudum. Her şey yazılmış zaten kitabın içerisinde o zaman. Onu görmek çok şaşırtıcı. Bütün araştırmalar yapılmış. Bütün sonuçlara varılmış. Devletle paylaşılmış. Devlet bunun üzerine kalkınma planlarına bunları geçirmiş. Kurultaylar yapılmış falan. Yani işte Mehmet Demirkoğlu'nun sözünden Ant bahsetmiş diye girmeden önce. Aslında dışarıdan bakıldığı zaman depremi en hazırlıklı ülkelerden biri Türkiye'ye görünmüş yani. Peki ne yanlış gitmiş? Mesela oradaki makalelerde bu yok tabii değil mi? Orada nasıl hazırlanıldığı var. Çünkü daha orada deprem böylesine bir yıkım olmadığı için neyin yanlış gittiği herhalde söylenemez. Neyin yanlış gidebileceğini belki söylemiş olabilirler.

Neyin yanlış girebileceği? Gönüllülük esasında aslında insanların bireysel olarak işin içerisine katılımlarıyla ilgili bazı sorunlar olduğundan bahsediliyor. Gracie Stange'nin afetlerle kalkınmadığı doğal kaynak gönüllülük diye bir makalesi var. Şimdi orada diyor ki Afetlerle beraber kalkınmanın toplulukta başladığı ve toplulukta bittiği gerçeği asla göz ardı edilmemelidir. Afetle kalkınmanın sürdürülebilir bir strateji içerisinde gerçekleşmesi, ancak toplumun gönüllü olarak katılım gösterdiği açık iletişim ve bilgi sistemleri içerisinde oluşturulan afet riski azaltma stratejileri dahilinde mümkün olacaktır. İnsanoğlunun sonuçlarını birlikte katlandığı afet felaketinin üstünden gelmenin, yine insanoğlunun ortak bilinç dayanışması içerisinde gerçekleşebileceği gerçeğinin tüm paydaşlar tarafından özümsenmesi hepimizin yararına olacaktır deyip, sivil toplum örgütleri var diyor bu konuda çalışan. Bu aslında yani şu, deprem olduktan sonraki gönüllülükten bahsetmiyor. Yok deprem olmadan, normal hayattaki... Yani ya da deprem ya da herhangi bir afet, normal hayattaki gönüllülükten bahsediyor. Yani bilinçlenmekten bahsediyor. Ve ben de bu konuda aslında bizim çok gönülsüz olduğumuzu hakikaten düşünüyorum. Türkiye'de son yıllarda öne çıkan afet gönüllüleri oluşumlarından bahsediyor. Tabii o zaman ahbap işinin içine girmemişti. AKUT var, Mahalle Afet Gönüllüleri Vakfı diye bir şey var. Biliyor muydun sen bunu mesela? Ben bilmiyordum yani. Şimdi artık benim de tabii aklım yeni başıma geldi. Şişli'deki nevi üye olmayı düşünüyorum. HDD var, Hayata Destek Derneği, MK var, Mavi Kalem Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği ilk akla gelen oluşumlar arasında yer almaktadır diyor. Yani normalde herkesin bunların içerisinde yer alması gerektiğinden bahsediyor. Fakat tabii 1999 depreminden sonra uzun zaman geçtiği ve henüz 23 depremlerde yaşanmadığı için kimsenin radarına girmemiş yani burada söylenenler. Şimdi bak mesela ona karşılık yani o kitaptan bu kitaba şöyle bir zıplayacak olursak... Benim elimdeki kitap Afetlerle Kalkınma. Kitaptan da şöyle kısaca tarif edilebilir. Sadece afetlerden sonra kalkınmadan bahsetmiyor kitap. Kalkınırken afetlere nasıl hazırlanılacağından. Yani afet bölgesi olan ve sürekli afet yaşanılan bir coğrafyada nasıl kalkınmak gerektiğini anlatıyor kitap. Yani bunu aslında hemen Kemal Bey'e gönderelim değil mi? Kemal Kılıçdaroğlu ve Altılım Masa ekibine hepsine gönderelim. Ekrem Bey. Hepsine işte. Mansur Bey. Çünkü gerçekten müthiş bir veri deposu o kitap. Hani bunun üzerinden çalışılabilir. Her siyasi departmanın incelemesi gereken bir şey. Şimdi onunla ilgili mesela şöyle bir şey diyor burada da. Bilgi sahibi olunduğunda bile kişilerde, firmalarda veya... ...kamuda miyopik bir bakışın hakim olabilme ihtimali vardır. Örneğin, bir kişi suların yükselmesi nedeniyle 70-80 yıl sonrasında ciddi ekonomik kayıpların yaşanacağına yönelik bir tehlikenin söz konusu olduğunu bilse ve bu tehlikenin nedenlerine dair kafasına soru işareti bulunmasa bile, miyopik bir bakış nedeniyle bu tür tehditleri fazla dikkate almayabilir. İşin doğrusu biz de dikkate almadık. Yani şimdi mesela yöre halkıyla da konuşunca bundan da tabii ki bahsediyor. Anam diyor, biz diyor hiç düşünmedik ki bizim başımıza geleceğini diyor.

Davranış şekillerinin değişmesi insanların çünkü çok uzun zaman alıyor. Yani 20 yılda, 30 yılda oluşabilen bir şey. Bu kitaplara baktığımız zaman, Murat Hoca'nın kitaplarına baktığımız zaman acayip bir hazırlık var. Mesela 2009'da AFAD kurulmuş, kalkınma planlarının içerisine... dahil edilmiş, raporlar hazırlanmış, en değerli akademisyenler işin içerisine sokulmuş falan hani şey denilebilir belki hani niye 99 depreminden 10 yıl sonra bunlar yapıldı, belki de yetişmedi bu dönüşüm hani bugüne kadar daha 14 yıl değil 25 yıl lazımdı belki de bu dönüşüm için diye ama kağıt üstünde her şey yapılmış gözüküyor. Dusk'la ilgili yine aynı hocanın yazdığı bir şey var demin adını zikrettiğim, senin dediğini tamamlasın diye söylüyorum yani. Güncel verilere göre depreme karşı sigorta yaptıranların oranı %41.2. Bu şu demek, herhangi bir deprem riskine karşı her 5 konuttan ikisi yeni bir konuta dair güvenceye sahip. Bir diğer ifadeyle biz bu işten ders almıyoruz. Sebep onlarca sayabilirsiniz. En büyük suçlu da hiperbolik indirgeme modeli olabilir diyor. Bu model mevcid sigortalılık oranının sebebiyle ilgili şöyle bir açıklamada bulunuyor. İnsanlar yakın dönemli bir ödülü uzak dönemli olana tercih ediyor.

Tekrar ediyorum, insanlar yakın dönemde bir ödülü, uzak dönemde olanı tercih ediyor. Uzak dönem ne kadar uzaksa ödülün değeri de o kadar düşüyor. Evet. Yani 10 yıl sonraki bir deprem için yaptırdığın zaman gönülsüzce yaptırıyorsun bunu. Yani eş dost ısrar etti de yaptım gibi oluyor yani orada. Oysel deprem gibi gerçekleşme ihtimali sürekli olarak çok uzakta görülen bir doğal afet için her ne kadar cüzi bir mebrağı olsa da gerekli sigorta bedeli verilmiyor diyor.

O da bir konu hakikaten. Ben sürekli dusk yaptırıyorum mesela. Yani bu dusk ve diğer şeyleri de uyarlanabilir. Dusk konusundaki bu tavır aslında genel tavırı şey yapıyor, özetliyor yani. Şimdi şöyle, önce şunu tamamlayayım. Ben de dusk yaptırıyorum ama değerinin çok altında bir şey gösterdiğini biliyorum. Tamam, hadi geçiyorum. Gene de yaptırıyorum.

Bunun haricinde bak hep çok uzakta zannediyoruz. Oysa bilinmezlik var şimdi. İşin içinde bilinmezlik var. Kimse bize bugün, şu gün, yarın, on yıl sonra demiyor ki zaten. Hani bir Naci Görür'ü tabii çok şey yaptık. Hani takdir ettik bu süreçte. O bize bir eli kulağında falan lafı etmişti. Etmiş daha doğrusu. Hepimiz olduktan sonra gördük bunu da. Şimdi şöyle bir şey var. Ben souffle'yi yazarken Malta konusunu nedense çok çalışmıştım.

Malta böyle iki kayanın üst üste oturarak oluşmuş olduğu bir ada. Böyle iki kaya birbirine yatık, hafif, paralel duruyor. Ve uzmanlara, bilim adamlarına göre yağan her yağmur, nem, o iki kayanın arasını gitgide yosunlaştırıyor ve kayganlaştırıyor. Şimdi devasa iki kayadan bahsediyoruz, bir adayı oluşturan.

Ve bilim adamlarının söylediği şey şu diyor ki, bu kayalardan üstte olan denize girecek bir gün. Kayacak ve denize girecek. Adanın üst kısmı, öyle söyleyeyim sana. Yaradan üstü. Öyle acayip bir yapısı varmış. Öyle bir acayip yapısı var. Denizin dibini boylayacak diyor.

Diyor ki, bu parçanın kayıp, kaymayacağını tartışmıyoruz diyor. Yüzde yüz kayacak. Tartıştığımız tek şey, ne zaman olacak? Daha doğrusu bilmediğimiz tek şey. 78 sene sonra da olabilir. Çünkü doğa için 70 yılın bir önemi yok. Ama yarın da olabilir. 78 saniye sonra da olabilir. Çünkü onun da önemi yok doğa açısından. Evet, yani deprem böyle bir şey. Ve biz buna hala da, yani yine bugün bile bence bir ay geçti üstünden, Bir haftamız var bence. Bir hafta sonra herkes sakinleşip oturduğu yerin biraz da tabii çok parametresi var. Sadece kadercilik değil, imkanlar da seni buna itiyor. Yani... Şu anda ev değiştirmek çok zor.

Evet. Yani yoksul olan için zaten imkansız. Zaten kötü yerde yaşamak zorunda. Yani hocanın... Ahmet Övgün'dü galiba. Gözaltına anlaşma. Onun gözaltına alınma sebebi olan lafı ben burada tekrarlıyorum. Lütfen. Ben gözaltına alınırsam daha yankı olur belki. Yoksullar kötü evlerde oturmak zorunda. Çünkü şu anda ev kiraları ve fiyatları... Böyle yani manyak mısınız arkadaşlar? Yani sonuçta durum tablo böyle ki neyi tartışıyorsunuz? Kim nasıl ev değiştirebilir?

İstanbul depremi geliyor. Ne olacak şimdi? Gidip çekmecede oturmayın, gidin Beşiktaş'ın temeli çok sağlam, oraya taşının mı diyeceksin insanlara. Beşiktaş'taki kiralar olmuş 25 bin lira yani. Evet, evet. Saçma sapan yani şey ben tutuklayan polisin bile inandığına zannetmiyorum yani hocayı tutuklama gerekçesiyle. Evet yani dediğin gibi pek çok şey var, parametre var işin içinde. Diyelim ki ben konuya uyandım ki ben uyandığımı düşünüyorum yani bu konuda artık fazlasıyla hassaslaştığımı düşünüyorum. Peki taşınabileceğim bir yer var mı? Düşün ki tefe tüfe artık sayılmıyor. Ev sahibiyle kiracı arasındadır. Bu anlaşma denilen bir noktadayız bugün. O yüzden ben zaten yerimi yurdumu değiştiremiyorum ve bunun tabii ki yoksulları vurması özellikle çok daha normal oluyor bu afetin. Zaten tuzu kuru olanlar tuzu kuru yerlerde oturuyorlar şu anda. Şimdi komünistlik yapmak istiyorum. Zaten dünyadaki tek gerçek ayrım zenginler

Fakir arasındaki ayrımdır ve diğer bütün ayrımlar zenginler tarafından bu tek gerçek ayrımı unutturmak için icat edilmiştir tarih boyunca. Burada da aynı şey geçerli. Zaten kendine güveni alabilenler alıyorlar, alamayanlar da çare onlar için İstanbul'dan taşıyayım, köyümde yaşayayım bundan sonra falan demek gibi bir şey olabilir. Yani tarihin akışı tersine bir göçeme öyle bir şey de var ya şimdi tersine göçe yaşanacak İstanbul'dan köyüne geri dönecek insanlar ama bu temenni midir, tespit midir o da belli değil. Ben zannetmiyorum. Yani gitse bile geri gelecektir. Şu an mesela çok büyük işsizlik var bölgede. Adıyaman'da da, Kahramanmaraş'ta da fabrikalar yıkılmış. Fabrikada çalışan işçilerin bir iş güvencesi yok. Ve gerçekten nasıl yaşamaya devam edecekler? Bir işsizlik maaşı bağlanacağı tabii söyleniyor. Buradan yapılacak bağışla da bunun çok alakası yok. Onu söylemeye çalışıyorum aslında.

Yani o bağışın tek tek ceplere girmesi lazım. Para olarak tek tek ceplere girmesi lazım. Sadece yemek, kıyafet olarak değil. Tek tek herkesin cebine o paranın girip girmediğini kontrol etmemiz lazım. Banka hesaplarının kontrol edilmesi lazım mesela. Yani bu insana her ay şu kadar para yatıyor, işte ne kadar para toplandı ben bilmiyorum. Bilmem kaç milyar dolar falan değil mi? Evet. Onun tek tek... Herkesin cebine girip girmediğinin kontrol edilmesi lazım. Ben şimdi devlet açısından bakan objektif saptamalara geçiyorum. Afetlerle Kalkınma benim elimdeki kitap. Onu da söylüyorum. Afetlerle Kalkınma. Alkbaşlık, Tecrübeler, Politikalar ve Beklentiler. Editör Murat Tiryakioğlu. Bu açtığım makale Murat Hoca'nın kendi makalesi.

Kalkınma politikalarının tasarımında doğal afetleri dikkate almak. Burada bahsedilen bir kalkınma planı var. 2001'de yapılmış olan 8. kalkınma planında. Şimdi burada her şey düşünülmüş aslında baktığın zaman. Doğal olayların afet haline gelmemesi ve afet zararlarının azaltılması amacıyla afetlere karşılık.

hazırlıklı olunmasını, afet sırasında hızlı ve etkili kurtarma, ilk yardım geçici barınma çalışmaları ile afet sonrasında doğru ve sağlıklı yeniden yapılanma çalışmaları yapılmasını, tüm bu çalışmalarda kaynakların iyi yönlendirilmesini ve rasyonel biçimde kullanılmasını sağlayacak, etkili ve sağlıklı işleyen geniş kapsamlı bir afet yürütüm sistemi oluşturulamamış, bunun yerine afet sonrasında yara sarmak yaklaşımı benimselmiştir, Bu durumun doğal sonucu olarak afetlerde can ve mal kaybının yanı sıra ekonomik, toplumsal ve psikolojik zararların azaltılması sağlanamamaktadır. 8. Kalkınma Planı, sayfa 203-204. Bu ne zaman yapılmış? 2001'de yapılan. 2001-2005 arasını kapsayan 8. Kalkınma Planı. 2009 yılında çatı bir kurum olarak kurulan Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı var. AFAD.

Tamam, zaten ben de işin uzmanı olsam bunu yaparım zaten. Ne yapacaksın ki? Afet sonrasında nasıl davranılması, nasıl yapılması gerektiği konusunda yeterli eğitim verilmemekle yapılan çeşitli yanlışlıklar can ve mal kaybının büyümesine yol açmaktır. Evet, 8. Kalkınma Planı da bu söylemiş.

Afet yönetiminde etkinlik düzeyi 10. Kalkınma Planı'nda hazırlanan Özel İhtisas Komisyonu raporuyla ayrıntılı olarak değerlendirilmiş, güçlü ve zayıf yönler analiz edilmiş. Yani deprem şurası, Kyoto protokolü, Türkiye-Huyogo çerçeve programı eylem planını benimsememiş olması falan her şey tespit edilmiş. Yani meteorolojik ve hidrolojik verilerin devlet kurumlarıyla gerçek zamanlı şekilde paylaşılmamasından Bölgesel ölçekte Türkiye HLN haritası, afet araştırma çalışmalarının ağırlıklı olarak Marmara ve İstanbul merkezde olması, ülkenin diğer bölgelerinin büyük ölçüde ihmal edilmesi. Yani aklına gelebilecek her şey tespit edilir. İşte bu aslında gerçekten şey gibi olmalıymış. Bu devlete sunulmuş, devlet de okey demiş buna yani. Evet, bunun gerçekten ama ciddiye alınarak çalışılması gerekiyormuş. Şimdi şöyle bir şey oldu tabii, hatırlarsan 99 depreminden sonra... Zaten 99'da çok büyük bir ekonomik kriz başlamıştı, geliyordu yani. 99 depremi oldu, yara çok büyüdü ekonomik olarak da, duygusu olarak da. 2001 krizine dönüştü o sonra. Evet, 2001 krizine. 2000 diyecektim, 2001 krizine dönüştü bu böyle çığ gibi büyüyerek. Ve 2001 krizinden sonra yeni bir hükümet geldi. Güneş gibi doğdu. Güneş gibi doğdu. Evet. Ve herkes sandı ki evet abi bunlar bu işi herhalde çevirecek. Ve işin doğrusu şu an yaşanandan çok farklı değildi. Onlardan da oradan bir ders çıkartmaları, işte sonra bu tip çalışmaları çok göz önünde bulundurmaları, bilimsel yaklaşmaları, buna göre hazırlıklı olmaları, buna göre önlemler almaları. Tabii kaydardan sahiplenmesi konuyla bu işi çözeceğim demesi. Bunlar beklendi. 21 yıl sonra, 21 yıl mı artık kaç yıl sonrası? Şu an yeni aynı şey yaşanıyor. Devasa bu sefer önce ekonomik kriz, sonra çok daha büyük bir ölçekli bir deprem ve yıkım ve her türlü yıkım. Şimdi yine bir seçim zamanı ve şimdi yine belirleyici bir şey olacak. Yani bir döneme giriyoruz. Yeni hükümet. Seçim ve ekonomik kriz zamanı aynı zamanda. Yeni hükümet. Mesela artık bunu çalışacak mı? Ya oturup bunu çalışacak mı? Bunları gerçekten değerlendirecek mi? Murat hocanın bir paragrafını burada söyleyeyim. Demin işte sayıyoruz ya, her şey uzmanlarca hazırlanmış, devlet buna okay demiş falan. Hani niye olmadı pek neticeli diye. AFAD'ın Marmara Depremi'nden 10 yıl sonra kurulmuş olması bile Türkiye'nin afetleri esas alan bir kalkınma paradigmasına sahip olmakta gecikmiş olduğunun bir göstergesi olarak algılanabilir, diyor. Yani AFAD'ın Marmara Depremi'nde 10 yıl sonra, yani 1 yıl sonra kurulmuş olsa fark edecekti belki de. Dolayısıyla Türkiye'nin kritik öneme aiz bir öz eleştiri niteliğindeki durum tespitiyle risk ve ayvet yönetiminin geliştirilmesi iktisadi ve toplumsal kalkınmanın etkinliği açısından büyük önem taşımaktadır. Evet. Ben de elimdeki kitaptan böyle birkaç tane... Adını da bir daha hatırlat istersen. Not ayırdım. Onlardan böyle biraz okuyayım istiyorum. Çünkü konuya hani hemen o anda yetişip, ha burada bak bu deniyordu diyemiyorum şu an biz spontan yaptığımız için bunu. Bu da afetlerle yoksullaşma, salgınlar, göçler ve eşitsizlikler. Yine derleyen Murat Tiryakioğlu.

Şöyle diyor, Türkiye'de meydana gelen afetlerin başında depremler gelmektedir. Afetler dolayısıyla yaşanan ölümlerin yüzde 65'i depreme bağlı olarak gerçekleşmiştir. Türkiye'nin topraklarının yüzde 91'i, bak bu çok önemli, Türkiye'nin topraklarının yüzde 91'i, nüfusunun yüzde 95'i, barajlarının yüzde 92'si deprem kuşağında yer almaktadır. Konya ve Eskişehir falan dışında her yerden bahsediyorlar. 1925 yılından günümüze dek ortalama her 10,8 yılda bir ağır yıkımlı depremler yaşanmıştır. Diğer yandan depremin nerede, ne zaman ve hangi büyüklükte meydana geleceğinin kesin olarak bilinmemesi, toplum ve bireylerin depremlere duyarlı hale gelerek önceden hazırlanmalarını olumsuz yönde etkilemektedir. Yani %95 nüfus

...deprem kuşa üstü yaşıyorum ne demek ve biz... ...gerçekten bunu nasıl daha önce okumadım? Ben, ben bu rakamı bilmiyordum. Buna hayret ediyorum. Acaba belediyeler okudular mı bu kitapları? Evet. Yoksulluk döngüsü diye bir şeyden bahsediliyor mesela. Afetler neden oldukça yoksullaşılıyor. Yoksullaşıldıkça da afetlere maruz kalınıyor. Çünkü evler düzeltilemiyor. Evet, evet. Şimdi mesela şöyle de bir şey söylüyor. Bahsi geçen pek çok faktörün yanında olumsuz etkilere sahip ve kırılganlığa en çok katkıda bulunan faktörlerden biri de eşitsizliktir.

Eşitsizlik kırılganlığa pek çok farklı biçimde neden olur. Eşitsizlik ekonomideki büyük dalgalanmaların sıklığını artırarak istikrarsızlığa yol açar. Eşitsizlikte aşırılık nüfusun geniş kesimlerinin yoksulluk içinde olması ve şoklar meydana geldiğinde onlarla başa çıkma konusunda daha az beceriye sahip olması anlamına gelir. Yani gerçekten hani Adıyaman'daki birinin peki şimdi ne yapacağız sorusuna cevap verememesi kadar normal bir şey olamaz.

Ben de veremiyorum ki buna zaten. Peki şimdi ne yapacağız? Yani ne yapacağız? Biri bana söylesin yapalım yani. Sonuçta ben kendim uyduracak değilim ne yapacağımı. Ya ben mesela hani herkese sordum bunu. Peki şimdi ne olacak? Ne yapacaksınız? Herkesin söylediği şey aynı. Bekliyoruz.

Doğru. Godoy'u beklerken bekliyoruz. Oturduk çadırlarımızda bekliyoruz. Bu arada ben yine gideceğim iki hafta sonra. Yine aynı sebeple gideceğim. Çünkü hani tamam yani onlara o arada bir yardımım olursa diye gideceğim. Fakat ben de o bekleme hissini orada yaşadım. Çadırda oturuyorsun sonsuz. Sonsuz oturabiliyorsun yani bu inanılmaz bir Bir şey. sonsuzluk var önünde çünkü. Evet, şunu da konuştuk. İşte Cem Evi'ne gittim orada. Özgür Arslan vardı, Cem Evi başkanı. Onlarla gerçekten çok uzun uzadıya dertleştik. Çok verimliydi konuşma, çok bilgililerdi. Dedim işte nüfus kaç? 290 bin. Dediler ki şu an kaldık 240 bin. Çünkü rakamlar tabii ki yanlış o rakamlar. 47 bin falan değil genelinde. Sadece 50 bin, hatta 50 binin üzerinde Adıyaman'da kayıp olduğu düşünülüyor.

Şimdi kaldı 240 bin. Yüz ölçümünüz, şimdi unuttum ama bir hayli geniş. Yani Adıyaman'da herkes aslında tek katlı, iki katlı evde oturabilir. Adıyaman'ın yüz ölçümüne bütün nüfus yaydığında bütün Adıyaman, diyelim ki yeşillendirilebilir. Tek katlı, iki katlı evlerde, bahçeli evlerde oturabilirler. Üst üstü bunlar çok hızlı bir şekilde yapılabilir. Çok çok hızlı bir şekilde yapılabilir. Nemrut da çok turistik bir yer. Orası bambaşka, yepyeni bir kent haline gelebilir. Hayır, apartmanda oturacağız.

Çünkü bunu da mimar arkadaşımız Banu Burak'la konuştum uzun uzadıya. Yani ne, neden? Çünkü diyor bir temel atıp üstüne beş kat çıkmak daha rentable yani. Bir de o Türk icadı çirkin bir apartman tipi vardır ya dünyada hani İran'da da görmedim ben onu. Almanya'da da görmedim yani. Çirkin apartmanlar. O işte çünkü daha hakikaten bir temel atıyorsun üstüne dört kat çıkıyorsun. Şimdi bir temel atıp bir kat çıkıp ya da iki kat çıkıp bir aileye vermek bak ne kadar uygunsuz. Öyle müteahhitlik olmaz. Öyle müteahhitlik olunmaz. Oysa yapılması gereken uzun vadede de daha büyük getirisi olacak şey budur. Çünkü bak uzun vadede kayıp...

Çok güzel bir Yahudi atasözü vardır. Benim en büyük yatırımım elimdekine sahip çıkmaktır der. Sen eğer Adıyaman'ı bugün böyle şekillendirirsen uzun vadede kaybın azalacak. Şimdi bu uzun vadede sorunundan bahsetmek istiyorum ben de. Taichi Mina Mitani hocamız, Japonya Uluslararası İşbirliği Ajansı'nın Türkiye ofisinin başkan yardımcısıymış. Taichi hoca, niye bu atalet vardır? Bu uzun vadede bakış eksikliği vardır diye bakınca, bir olay öncesinde yapılan yatırımların ve dönüşümlerin, etkilerinin kısa vadede karar alıcıları ve halka gösterilmesi zordur diyor.

Siyasetçilere puan kazandırması zor. Çünkü gözüken bir şey değil. Yani olaydan önce alınan önlemler. İki, afetlerin etkisi büyük olmakla beraber gerçekleşme olasılığı düşük.

500 yılda bir, baksana yani. Naci Görür dedi ki 500 yıldır uyuyan bir Fayatlı var burada. 2020'de söylüyor bunu. Bu kırılacak diyor. 150 yılda uyumayacağını ben nereden bileyim dersin o zaman. Şimdi orada ben 500 yılda duydum ya, derim bu 250 yılda uyur. İnsan böyle psikolojisi çünkü. 3. İlgili pek çok kamu ve özel kurumun müdahil olmasından dolayı düzenleyici çalışmaların maliyeti büyüktür.

Diyor Tayitçi Hoca. Tabii işte bu benim biraz önce bahsettiğim yani maliyeti çok büyük. Kısa vadede kazancı yok ya da dönüştürülebilir. Yani artık dünyaya yepyeni gözlerle bakmak mümkün aslında. Afet Risk Yönetimi yani ARY, Afet Risk Yönetimi ve Afet Risk Azaltımı Ara diye bir şeyden bahsediyor. Bu ikisi konusunda...

kamu malı olarak yaklaşılması sebebiyle uygulama öncesi yatırımların arttırılmasına yönelik özendirici teşviklerin siyasetçiler ve halk açısından daha az olması söz konusudur. Yani bu da rantavalı değil. Evet. Bunda bir zenginlik vaat edemiyorsun. Bundan para kazanmayı. Hocam bundan sen parayı indirirsin diyemiyorsun. Ama fark edersen hep bu para indirme ve para kazanma konusunu siyasilerle ilgili söylüyoruz. Halkın zaten bir para kazandığı yok. Yahut evet, inşaat mühendisi bir para kazanıyor belki ama... Mühendis kazanmıyor, müteahhit kazanıyor. Ha pardon, mühendis nereden çıktı? Müteahhit demek istedim. Yani halkımız, bıraksan 80 milyonu, hepsi müteahhit olur. Evet, doğru. Ve her yeri apartmanda ikileşir. Halkımız müteahhit olmak isteyen bir halk yani. Gerçekten öyle. Herkesi müteahhit olmak istiyor. Herkes beyin cerrağı olmak istemesi gibi bir şey yani aslında bu. Yine bu kitaba bir zıplarsak şöyle bir not var gene. Afetler genel görüşün tersine aslında sosyal olaylardır. Afetlerin birçoğu insan yerleşimlerinin yanlış modellenmesine, siyasi karar süreçleri ve güç ve iktidar yapılarına ve teknolojik başarısızlıklara bağlı olarak ortaya çıkarlar ve etkileri büyük olur.

Ne başarısızlıkları diyor? Teknolojik başarısızlıklara bağlı olarak ortaya çıkarlar ve... Teknolojik başarısızlık, işte yani depreme dayanıklı bina yapmamak. Yetmiyor teknoloji. Hayır, bak yetiyor. Uygulamamak. Uygulamamak yani. Başarısız uygulama yahut. Yaptım deyip gene yapmamak. Yani o hani Rönesans binası en büyük şey oldu, göstergesi oldu. Binanın temeli sağlam kalmış. Detaylı Financial Times yazmış bunu. Oradan okudu. Temel tamamen sağlam. Temelden üst taraf kırılmış. Çünkü 1 bölü 8 oranı. Yani bak ama bilim çok güzel bir şey. Yine de bilim adamları, inşaat mühendisleri, mimarlar bir araya gelmişler. Bunu incelemişler. Yine de bundandır demiyorlar. İncelemek gerekir diyorlar. Ama ilk olarak göze çarpan şeyin, sitenin... Oransızlığı, oran yanlışlığı olduğu söyleniyor. Yani betonu kumdu da ondan yahut demirleri çürüktü de ondan yıkılmaktan ziyade oransızlıktan dolayı. Proje yanlış çizilmiş yani. Evet, teknolojiyi yine kullanmamak aslında. Şöyle bir şey var, bunu iki yıldız koymuşum demek ki önemsemişim. İstanbul için belirlenen 50 pilot mahallede deprem odaklı risk azaltma çalışmalarında kullanılmak üzere toplumun deprem ve etkilerine bakış açıları, deprem karşısına takındığı tutum, depreme karşı aldığı önlemler, deprem farkındalığı, ekonomik yapısı, sağlık ve engellilik durumu, sağlık hizmetlerinden yararlanabilme seviyeleri, hane halkı yapısı, sosyal dayanışma seviyesini tespit etmek, değerlendirmek amaçlanmıştır bu çalışmada." diyor. Bu araştırmayı yapmışlar. Araştırmanın sonuçu şu şekilde sıralanabilir. Araştırma grubunun çoğunlukla çekirdek aile yapısına sahip olduğu ve bunun kırılganlığı azaltıcı yönde olduğu. Hanelerde engelli ve bakıma muhtaç yaşların az olması da demografik kırılganlık seviyelerini düşüren olumlu bir bileşen olduğu, eğitim açısından araştırma grubunun çoğunlukla kısa eğitimli ilkoku düzeyi olduğu ve kırılganlığı arttırıcı bir bileşen olarak değerlendirildiği, sağlık hizmetlerine erişim ve idari koşullar açısından iyi bir seviyede olduğu yani şöyle aslında bunu deprem sonrası hasarla ilişkilendirmişler bu çalışmayı kimler daha az

yara alır, kimler daha çok yara alır? Bundan bahsediyor ve şöyle diyor, örneklemdeki hanelerin %18,4'ünün İstanbul ili medyan gelirinin %60'ından daha az gelir elde ettiği ve her beş haneden birinin düşük gelirli olduğu ve ekonomik açıdan kırılganlık seviyelerinin yüksek olduğu. Yani yine aslında bakacak olduğunda şöyle bir şey olacak. Ben oradayken denk geldi bir milletvekili. Eski Adıyaman milletvekili. Sonra da İstanbul milletvekili olmuş. Adını unuttum. Hatta o çok korktu. Onun sesini kaydettim ve yayınlayacağım diye. Ben de dedim ki işin doğrusu sizin sesinizi kaydetmiş olmak... ...ya da söyleyeceklerinizi yayınlamak benim hiç işime gelmez. Çünkü bir de tutarlar derler ki... ...aa baksana Deprem ZD'nin bile milletvekillisini bulmuş derler dedim. O oraya ziyarete gelmişti çünkü. Tamamen şans eseri.

Böyle de bir itibarsızlaşma oldu bence siyasilerde. Bu da çok üzücü onlar adına. Artık bir siyasi gördüğümüz zaman şey diye düşünüyoruz. Siyasetçi itibarsızlaşmaz Türkiye'de. Şimdi o şöyle söyledi. Herkes itibarsızlaşır, siyasetçi itibarsızlaşmaz. O şöyle söyledi. Dedi ki, tamamen mesela Adıyaman boşaltılacak. Her şey, ayakta kalanlar da yıkılacak. Dört katlı binalar yapılacak. Evler yapılacak ve halkımıza dağıtılacak. İşte tabii o yüzde 60'ını devlet ödüyor, yüzde 40'ını.

Beyefendi AK Parti milletvekilimi. Eski AK Parti, Adıyaman milletvekili. Sonra da İstanbul milletvekiliymiş. Yani böyle bir şeyden bahsetti. Hani yine şimdi oradaki halka sordun mu sen? Soruyor musun? Bu milletvekilinden bahsetmiyorum. Genel olarak yani sen hükümet olarak gidip... Sordun mu? Ya biz sana hemen böyle karar verdik. Buraya dört katlı binalar dikeceğiz. Seni oraya oturtacağız. Sordun mu? İstiyor mu? Ya çoğu diyor ki ben artık diyor tek göz odayı istiyorum. Ben diyor apartmana girmem. Travmatize olmuş bir halktan bahsediyoruz. Şimdi burada son olarak şey yaptığım, bahsettiğim ve anladığım bir şey var. Altay Adlan'ın Çin'deki 2008 Sichuan depreminden yola çıkarak yazdığı bir makale var.

Kitabın adını ben tekrarlıyorum tekrar. Afetlerle Kalkınma. Tamam mı? Kitabın adı. Tecrübeler, politikalar ve beklentiler. Yani sen verdin bana kitabı. Biliyorsun tabii de ben dinleyenler için söylüyorum. Bu afetlerin kalkınma üzerindeki olumlu etkilerinden bahseden bir makale bu da. Sichuan 2008 depremi ekonomi üzerinde büyük yıkım yaratıyor Çin'de. Fakat küresel ekonominin ağır bir mali kriz yaşamakta olduğu bir döneme denk geliyor bir de. 2008 çünkü. Sichuan depremi sonrasında

devletin, Çin devletinin yeniden yapılanma için kullandırmış olduğu kaynakların, krizin etkilerine maruz kalan Çin ekonomisinin canlılığını korumasını, sert bir düşüş eğilimine girmemesini ve bu sayede ihtiyaç duyulan yapısal reformlar için olumlu bir zemin oluşturmasını sağladığını söylemek mümkün. Yani şöyle diyor, Sichuan örneğinde görüldüğü gibi doğal afetler ilk planda ekonomi üzerinde yıkıcı bir etki oluştursa da orta ve uzun vadede kalkınma süreci üzerinde faydaları görülebilmek. Böyle de bir diyalektik var. Ekonomi canlandırma ihtimali var diyor öyle bir şeyin. Şimdi bu ekonomi nasıl canlanacak? Eyvahlar olsun inşaat deme bana.

İnşaatla canlanacak tabii ki. Gene müteahhitlerin başrol oynayacakları bir şey. Ve dediğin gibi müteahhitler tek katlı ev yapmak istemeyecekler. Dört katlı yapacaklar yani. Demin senin soruna da bir cevap oluyor aslında. Yani böyle de bir tarafı var bu işin. Ekonomik bir kalkınma ve canlılık. Bu sayede 2008 dünya krizinden daha az etkilenmiş Çinliler. Sichuan depreminin getirdiği ekonomik hareketlermeden dolayı. Şimdi 99 depreminden sonra da böyle bir şey olmuştu ama... Şimdi de böyle bir ekonomik canlanma söz konusu olabilir. Bu da müteahhitlerin yine aynı şeyleri yapmalarıyla sonuçlanabilir. Tabii şöyle zaten bunu Naci Görür hemen bu depremden sonra kendi alanı olmamasına rağmen şöyle anlattı ve çok iyiydi. Yani 99 depreminden sonra İstanbul'da yaşanan kentsel dönüşüm özellikle tabii Kadıköy'de biz bunu gördük. Orada da aslında bazı insanların sadece zenginleşmesine hizmet eden, ne kadar doğru yapılıp yapılmadığı bile belli olmayan, yine müteahhitlik projesi oldu. Yani bunun hiçbir denetimi olmadı ki, yani buna kurallar konulmadı denmedi ki, şu bütçelerle şunlar yapılacak. Çünkü alındığı insanlardan apartmanlar, daireler minik minik yapıldı. Daha fazla bu sefer daire tıkıldı bir apartmanın içerisine, oradan para kazanıldı. Bu bambaşka bir şeye dönüştü. Bunun adı şey değil, depreme dayanıklı bina yapmak olmaktan çıktı. Bu bambaşka bir endüstri oldu.

Olacak yani. Sonuçta kapitalizm bunu gerektirir zaten. Ama işte... Müteahhit orada karını maksimize etmeyecekse, girmem abi ben bu işe diyor. Çünkü serbest piyasa ekonomisi. Çinlilerin avantajı devlet kapitalizmi yürütmeleri. Her şeyi planlı ekonomi dairende yaptıkları için otoriter bir rejim var orada bir de. Yani yapmazsan sopayla kafana vuruyorlar. Türkiye'de zaten müteahhit imparatorluğu, müteahhitler tarafından yönetilen ve siyasetin müteahhitlerin finanse ettiği bir ülke olduğu için müteahhitin borusu ötüyor sonuçta.

Yapıldığında dönüşüm yapılıyor. Dönüşümde de karı maksimize etmeye çalışıyorlar. Bir de tabii şey, tam kentsel dönüşümün yapıldığı yılları hatırla. 2010'lar başları civarı. 99 depreminin üzerinden 11 yıl geçmiş. Unutmuşuz 99 depreminin ne olacağını. 23 depreminin de daha çok var gibi bir zaman. Dolayısıyla insanların hassasiyetleri zaten devam etmiyor. Evet. Çok fazla. Unutuyor olmamız bir yandan iyi, bir yandan çok kötü. Şimdi benim şeyde gördüğüm, yine çadır kentlerde gördüğüm, yani bu yıkım kentlerinde gördüğüm en büyük sorun çocuklar. Ben de biliyorsun çocuklara karşı fazla hassasiyetim vardır. Hem çok çocuk severim. Çocuklarla oynamayı çok severim. Ve hakikaten onların böyle o... Çünkü yan yana, yan yana, yan yana, yan yana çadırlar düşün. Yani distopik bir ortam. Ve tozlu yollar. Ve o tozlu yollarda bir takım böyle koşuşturan, orada oyunlar oynayan çocuklar. İşte anaokuluna gidiyordu o çocuk, ilkokula gidiyordu. Şu an gitmiyor.

Bazı yerlerde şeyde kurulmuştu, mesela sanıyorum Kahramanmaraş'ta böyle çadır okullar kurulmuş, sınıflar, lise seviyesinde, ortaokul, son ve lise seviyesinde. Bir tane ilkokulda vardı. Hani dersler veriliyor ama çocukların konsantre olması mümkün değil. Çocukların çok bol oyuncağa, oyuna ihtiyacı var. Orada yok değil, var. Ama sen şimdi birbirini hiç tanımayan bir sürü bir çocuğu bir yere dolduruyorsun. Gene bile bunu iyi kaldırıyorlar ama döndükleri yer yine bir çadır. Her aile bunu bir oyuna dönüştürebilirsin. Hani şey gibi bu aslında. Roberto Benigni'nin Oscar aldığı film gibi. Hayat Güzeldir Doğduğu Gibi. Yani hani soykırım kamplarını çocuğuna oyuna dönüştüren baba da var orada, anne de var diyeyim. Ama bunu hiç yapamayan, işte ağzının ortasına bir tane vuran anne de var. Orada çocukların çok fazla desteğe ihtiyacı var. Bence bunun için de çok gidilmeli ve yine çok giden var. Sağ olsunlar. Bu kitapta da buna değinilmiş tabii ki toplumsal afetlerde çocuklar diye. Selin Kitiş, Ayşe Bilge Selçuk çok güzel bir makale yazmışlar. İkisi de klinik psikolog. Ayşe Bilge Selçuk, ODTÜ hem lisans hem yüksek lisans psikoloji üzerine. Mesela şöyle başlamışlar lafa, insan yaşamının temel renkte çocukluk yıllarındaki yaşantılarla şekillenir.

diye başlıyorlar. Şimdi sen orada çocukları düşün. Yani bu yaşantıyla şekilleniyor. Hayalleri, dünyası, vizyonu, her şeyi. Diyor ki, afet anının ve sonrasını çocuklar için yarattığı riskler şu başlıklar altında toplanabilir. Bir, fiziksel riskler. Afetler çocuklarda fiziksel yaralanmalara ve sakatlanmalara yol açabilmektedir.

İki, gelişimsel riskler afetler çocukların günlük yaşantılarını kısıtlayarak okuldan, eğitimden, sosyal ilişkilerden ve oyun gibi gelişimlerini destekleyen etkinliklerden uzak kalmalarına sebep olabilmektedir. Ayrıca afet bölgelerine görülebilen yetersiz beslenme ve yoksulluk sebebiyle birçok çocuğun fiziksel gelişimi yavaşlamaktadır. Dediğim gibi orada evet aşevleri var, yemek var ama şey yani sana verilen şeyi yiyorsun. Korunma ile ilgili riskler, çocuklar afetler sırasında kendilerini koruyan ve bakım veren yetişkinlerden ayrı düşebilmektedir. Yakınlarından ayrılan çocuklar ise afetin yarattığı kaos ortamında savunmasız kalarak tehlikelere daha açık hale gelmektedir. Ya bütün bunlar senin de dediğin gibi bak bu 2021 yılında bu kitap yayınlanmış, bu derleme yapılmış. Nerede ki 2016? İşte bu 2021. Şimdi diyoruz ki çocuklar nerede? Bunu en baştan zaten hesaplanabilir bir risk bu. Ama biz depremin olacağına inanmamışız. En büyük sorun o. Ayrıca diyor... Depremle beraber yaşamayı öğrenelim diye de bir slogan vardır. Her an deprem olacakmış gibi yaşayın arkadaşım diye sonuçta bir bilinçlendirme kampanyası var devletin ya. Evet.

Var, bu zaten yeni yıldır. Ama yok sadece biz değil, hükümet nezdinde de yani onlar da hiç olmayacak gibi davranmışlar. Sadece hükümetle ilgili olduğunu düşünüyorum. İşte tamam, ben de aynı şeyi söylüyorum, biz de. Ama onlar da. Şimdi sen küçük bir şeysin, birimizsin, tamam mı toplumun? Yani senin yapabileceğin şey belli. Ben çok bilinçliyim diyelim. Ne yaptım? Kendime... Var benim öyle arkadaşım. Çok bilinçli deprem konusunda. Bak ne yaptı? 99 depremden sonra bastırdı. Varını, yoğunu verdi. Kendine sağlam bir apartmanda, sağlam bir daire edinebildi. Ona girdi, oturdu.

Ve hemen bu depremden sonra da ne yaptı? Sahip olduğu iş yerinin hemen depreme dayanıklı olup olmadığını ölçtürdü. İş yeri kapandı. Bunu yapan çok insan var. Ama bunu yapabilirsin sadece. Bunun geniş bir şeye çapa yayılması için çok daha planlı, sistemli devlet kontrolünde yapılması lazım. Bu. Evet, benim bitti söyleyeceklerim Afetlerle Kalkınma kitabıyla ilgili. Çünkü bu kitap aşırı kapsamlı bir kitap. Bence alınıp herkesin başucuna koyması lazım. Benim söyleyeceğim, Murat Tiryakioğlu hocanın Afetlerle Yoksullaşma ve Afetlerle Kalkınma kitaplarını özellikle şey sahiplerinin karar alıcı durumdaki herkesin okuması lazım. Okumuş olanlar da vardır bence zaten içlerinde. Okunmadıysa çok yazık. Biz de bugüne kadar okumadıysak bize de yazık.

Çok kapsamlı bir konu tabii. Zaten insanlar 24 saat şimdi depremle yatıp kalkıyorlar. Hani bu podcast'ı bile kaç kişi dinleyecek onu bilmiyorum açıkçası. Yok öyle bir şey var yani. İnsanların bana gelen mesajlardan başka bakış açılarını duyma ihtiyacı, görme ihtiyacı, okuma ihtiyacı devam ediyor. Yani şu anda bir bakış açısı çılgınlığı var yani ortalıkta ya ondan dolayı. İnsana bilgi güçlendirir. Ben bunu biliyorsun, hemen hemen her podcastta söyledim. Şu kitapla tanışmasını, bu kitaplarla tanışmasını en azından sağlarsak, bu bile zaten bu bölümün işe yaraması yeter. Ben de bitirmeden önce yine bu çocukların etkilenmesiyle ilgili birkaç not daha almışım. Onları da okuyayım çünkü önemsiyorum.

Diyor ki, literatür, afetlerin getirdiği duygusal ve psikolojik etkilerin uzun süreli olabildiğine dair de bulgular sunmuştur. Ben bunu çok çok önemli buluyorum. Yani bugünden yarına bir şey değişmeyecek ve bizim orada sabırla çalışmamız gerekecek alanda. Önemli kısmı, travma sonrası stres bozukluğu tanısı ve semptomlarını ele almaktadır, diyor. Bir çalışma yapılmış.

Amerika'daki Buffalo Creek Barajı'nın çökmesinden etkilenen 2 ve 15 yaşlar arasındaki 179 çocuğun 2 yıl sonraki psikiyatrik raporlarını incelemiş ve çocukların %37'sinin 2 yıl sonra dahi travma sonrası stres bozukluğu tanık kriterlerini karşılayacak düzeyde psikolojik zorluk yaşadıklarını ortaya koymuştur. Yani bu bunların hepsi üzerinde çalışılması gereken konular olacak ve diyor ki bu tür çalışmalar için bakanlıklar, sevil toplum örgütleri ve üniversiteler birlikte çalışmalıdır. Çocukların yaşananlar hakkında bilgilendirilmesi, ebeveynlerin de bu süreçte aktif rol oynaması önemlidir. Örneğin depremin ne olduğu, bundan sonraki hayatlarının nasıl olacağıyla ilgili çocuklarla konuşmak, çocukların yaşananları anlamlandırmasına yardımcı olmak. Küçük çocukların konuşmaları anlayamayacaklarına veya konuşmalardan kötü etkileneceklerine dair inançlar çok doğru değildir. Tam tersi, olay hakkında konuşmamak çocukların olayı zihinlerinde farklı ve yanlış şekillerde anlamlandırmalarına sebep olabilir. Bu nedenle yaşanan depremle ilgili çocukların duygu ve düşüncelerini öğrenmek, bunlar üzerine gelişim seviyelerine uygun şekilde konuşmak ve çocukların yeniden güvenli hissetmelerine yardım edecek psikolojik müdahale programlarını planlamak, deprem sonrasında çocukları desteklemek için büyük önem taşımaktadır. Altını çizerim, 6 Şubat depreminden 2 yıl önce söylenmiş sözler bunlar. Evet, evet, evet. Ve çok önemli bir şey var. Şu an alanda psikologlar çalışıyor ama her çocuğa yetecek kadar değil. Ve işin doğrusu biraz da herkes gönüllü kendini gerçekten ortaya koymuş. Çok bence önemsenecek bir şey. Mesela bir Özge'yle tanıştım ben. O bir psikologun aslında sekreteriymiş. Diyor ki, abla öğrendiklerimle burada yardımcı olmaya çalışıyorum. Bu çok kıymetli olmakla beraber aynı şeyi şunu da ekledi kendisi. Keşke dedi buraya dedi ilk günden itibaren eğitimli insanlar gelseydi. Hani bizi durdurdular ya oraya giderseniz siz de deprem zede gibi olacaksınız. Ben tamam kendimden tam bahsetmiyorum ama şu an oraya bir böyle devletin psikolog akını.

...yapması gerekiyor. Pedagog akını bir seferberlik başlatması gerekiyor. Bu çocuklar gelecek. Burcu diye harikulade genç, 26 yaşında bir kızla tanıştım. Çok inanılmaz bir konuşma yaptık. İnanılmaz bir muhabbetti. Unutamayacağım hayatım boyunca. Ne gözlerini, ne sesini, ne yüzünü. Dedi ki, Aslı abla dedi.

Yeni kurulacak dünyada... Bak lafa bak. Yazar gibi konuşuyordu kızlarla. Ne olur yaz dedim. Ne olur Allah aşkına yaz. Dedi ki Aslı abla yeni kurulacak dünyada... ...bizim yetişkinlerin mutlu olma ihtimalimiz yok. Şu an ne yapıyorsak çocuklar için yapıyoruz.

Evet, bu güzel bir şey bence. Sonuç olarak bunu demiş olalım. Şu anda bundan sonra biz zaten göremeyeceğiz. Bu işin düzeldiğini belki de. Ama çocuklar için düzeltmek imkanı var. Sadece bunu yapsalar bile seçimden sonra her kim gelecekse iktidara bu bile yeter. Evet, bu kitapları... Nereden çık...

Tığını da söyleyelim. Benim elimdeki yani afetlerle yoksullaşma İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları kaç sayfa olduğunu da söyleyeyim. Üç yüz elli beş sayfa kaynakçılarıyla beraber fazla fazla kaynakçı var içinde çok güzel. Afet Bilinci Derneği'nin çıkardığı bir yayın aynı zamanda. Şey, senin elindeki Afetlerle Kalkınma. Evet, Afetlerle Kalkınma platformunun editörlüğünü yapan Murat Tiryakioğlu'nun hazırladığı... ...Afetlerle Kalkınma, Tecrübeler, Politikalar ve Beklentiler diye... ...Efil Yayın Evi tarafından yayınlanmış. O da bir yaklaşık galiba 350 sayfa, 355 sayfa... Zaten bu şey kitabı, yani referans kitabı, 400 sayfa civarında bir şey. Yani şu anda hani podcast'ı dinleyenler arasında siyasetçi arkadaşlar varsa ya da siyasetçi arkadaşları olanlar varsa... Evet, lütfen bunları ulaştırsınlar. Bunları karar alıcı mercilerindeki kişilere ulaştırmalarını şiddetle tavsiye ediyoruz. Bu podcast...

bölümü bu işe yarasın istiyoruz. Seçime hazırlanan siyasetçi arkadaşlarınıza, karar alıcı mevkindeki arkadaşlarınıza ve belediyedeki karar alıcı arkadaşlarınıza bu kitapları ulaştırın. Olan oldu demeyelim. Dediğimiz gibi Aslı işte senin sözlerinde işin bağlandığı nokta olsun. Artık çocuklar için yapılacak bu iş. Evet. O zaman hepinize daha iyi günler diliyoruz. Hepimize daha iyi günler diliyoruz.

Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için bir biyoterapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim. Daha iyi günlerde görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)