
4.368 kelime · ~22 dk okuma
Evet, merhabalar. Merhabalar. Öncelikle herkese geçmiş olsun diyoruz. Allah rahmet etsin bütün kaybettiklerimize. Evet, mekanları cennet olsun. Bir daha tekrar olmasın. Kelimelerin en yetersiz olduğu zaman da kelimelerle bir şey yapmaya çalışıyoruz şimdi. İşin doğrusu Tuna, mesela şöyle bir şey var. Yazmanın insana iyi geldiğini düşünüyorum. Verdiğim Yaratıcı Yazarlık derslerinde de bunu söylerim. Aslında bence çok terapötik bir şey. İlla ki yazmayı bilmek de gerekmiyor. Bence böyle bir akışa bıraktığın zaman aslında duygularına çok güzel karşılaşıyorsun.
En azından bu benim için hep böyle oldu. Küçüklüğümden beri böyle oldu. O yüzden hani günlük tutmuşumdur. Yazdığım zaman kendimi biraz daha iyi anlıyorum. Hayatı daha iyi anlıyorum. Kendisiyle iletişim kuruyor insan yazarken çünkü. Evet ve bu bana iyi geliyor. Olayı daha iyi anlıyorum. Olayı daha detaylı düşünebiliyorum. O yüzden iyi geliyor. Aynı şekilde... Ya bu sefer işin doğrusu şey de oldu. Aslında depremin ilk günü beraberdik. Yani depremin olduğu gün.
Beraberdik hatırlarsan. Ben o gün 12 saat falan çalıştım. 12 saat çeviri yaptım, blokettim kafamı diyeyim. Bu şey değildi, bir kaçış değildi aslında. Bir tek orada şey olabildim çünkü, dengeleyebildim aklımı. O günden beri de gerçekten çalışıyorum, bir yandan da işte okuyorum ve... Şimdi tabii yas tutmadan bahsederler ya, yas tutulması lazım. Çünkü işte sağlıklı insan, zavranışı budur. Bunu da tüketmek gerekir falan da biz daha yas tutma sürecine giremedik. Yani bir yakınını kaybettiğin zaman ne olur? O yakınını önce bir toprağa vermen gerekir. İşte cenazesini organize etmen gerekir. İşte Allah gecinden versin helvasını yapman gerekir. Hatta o süreçte bir sana güç gelir. Her şeyi böyle takır takır yaparsın belki ağlamadan. O acını yaşayamazsın zaten o anda. Belki de o acını yaşatmamak için sana o ritüeller zaten icat edilmiştir. Ondan sonra taziyeye gelenler gider, el ayak çekilir, hayat böyle diğerleri için normale döner. Senin için yaz süreci başlar. Biz daha başlamadık yaz sürecimizi. Henüz daha inkaz kaldırıyoruz, cenaze çıkartıyoruz falan. Üstüne üstlük yani biz mesela bu konuşmayı yaparken şimdi bundan iki gün önce de yine mesela bir deprem oldu. Yani profesör doktor Naci Görür'ün beklediği Hatay'daki.
Bağımsız yeni deprem oldu. Yani hani bir de öngöremiyoruz. Bu bitti mi? Ama dediğin şey çok doğru. Yani daha o safhaya bile bence de gelemedik. Bu dönemde bana çok mesaj geldi. Biblioterapiyle ilgili mesajlar bana geldiği için söylüyorum. Lütfen yapın, konuşalım, kitapta önerin. Çünkü hani bu bir kaçış değil ama yansımasını görüyoruz. Yaz sürecine belki hayrı dokunabilecek şeyler insanların olabilir diyelim. Bugün de yaz
Yaz sürecini konuşalım diye düşündük, seni dinleyenler. Ve yaz süreci herkes için farklı. Çünkü yani hani diyoruz ya, hepimiz farklı insanlarız, hepimiz biriciyiz zaten. Herkes yazını farklı yaşar. Mesela hani vardır ya böyle kötü bir şey olduğunda gülen insanlar. Kah kah kah kah gülen insanlar. Onu şey yapamazsın o anda. Sen niye gülüyorsun bile diyemezsin. O öyle boşalıyordur. Sinirleri boşalıyordur belki. Kimisi saçını başınıyorlar. Mesela bu çok Orta Doğu'ya özgü bir şeydir. Saçını başınıyorlar, dizlerini döver. Kimi böyledir. Ona da hep böyle etrafından görürsün. İnsanlar dur yapma yapma der. Halbuki onun da onu yapması gerekiyordur. Kimisi çok sakin durur. Sesi çıkmaz, içine kapanır. Bunun böyle bir aslında şeyi yok, kuralı yok. Standardı yok. Standardı yok. Şöyle diyemiyoruz yaz sürecinde şunlar şunlar yapılmalıdır. Bunu dediğin anda zaten aslında işi kurala bağladığın anda tuhaf olur.
Ama kimin nasıl yas tutacağına karışmasınlar bari, her boku bilmesinler bu kadar yani. O ayrı bir mesele. Yani şu an çok tuhaf bence bir şey yaşanıyor. Herkes birbirinin ne kadar yaslı olduğunu, olmadığını, yeteri kadar olup olmadığını sorguluyor, tartışıyor. İşte birileri birilerine öyle tutulmaz, böyle tutulur falan diyor. Bana göre gerçekten bir standart yok. Samimiyet önemli. Bak elimde bir kitap var. Evet.
Celladıma gülümserken çektirdiğim son resmin arkasındaki satırlar İsmet Özel. Nedense ben çok İsmet Özel okuyorum bu iş olduğundan beri. Ben İsmet Özel. Şair. Kırk yaşında. Her şey ben yaşarken oldu. Bunu bilsin insanlar. Ben yaşarken koptu tufan. Ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kainat. Her şeyi gördüm. İçim rahat. Gök yarıldı. Çamura can verildi. Linç edilmem için artık bütün deliller elde.
Kazandım nefretini fahişelerin. Lanet ediyor bana bakireler de. Sözlerim var köprüleri geçirmez. Kimseyi ateşten korumaz kelimelerim. Kılıçsızım. Saygım kalmadı buğday saplarına. Uçtum ama uçuşum radarlarla izlendi. Gayret ettim ve sövdüm. Bu da geçti polis kayıtlarına. Haytanın biriyim ben bunu bilsin insanlar. Ruhumun peşindedir zaptiyeler ve maliye.
''Kara ruhlu'' der bana görevini aksatmayan kim varsa, laboratuvarda çalışanlara sorsanız ruhum sahte. Evi Nepal'de kalmış, Slovakyalı salyangozdur ruhum, sınıfları doğrudan geçip gerçekleri gören gençlerin gözünde. Acaba kim bilen doğrusunu? Hatta ben, kıyı bucak kaçıran ben ruhumu sanki ne anlıyorum? Ola ki şeytanı satacak kadar bile bende ondan yok. Telaş içinde kendime bir devlet sırrı beğeniyorum. Çünkü bu ruhum olmasa da saklanacak bir şeydir. Devlet sırrıyla birlikte insanın sinematografik bir hayatı olabilir.
O kibar çevrelerden gizli batakhanelere, yolculuklar, lokantalar, kır gezmeleri ve sonunda estetik bir idam belki. Bana da şiir çok iyi geliyor böyle dönemlerde. Ben de aslında baya bir şiire başvurdum. Antolojilere baktım. Yani öyle şey de değil hani dur bakayım orada ne var burada ne var değil ama hani biraz böyle elime geçirdiklerimi. Şöyle bir şey oldu geçen hafta en yakın arkadaşımın evine
Gittim bütün kitaplarını tozla almak ve düzenlemek için. Bu arada bir onun için yaptığım bir ne diyeyim iyilik. O da sağ olsun bunu benden istemeye çekilmiyor. Bu çok hoşuma gidiyor. Bence harika bir ilişki modeli. Lütfen gelip kitaplarını tozla alır mısın dedi. Bu bana böyle müthiş bir meditasyon oldu işin doğrusu.
Bana bir terapi oldu o akşam. Başladım öğleden sonra kitapların tozunu almaya. Yani nereden baksan en az 100 kitap tek tek elimde ıslak mendil. Tek tek kitapların tozunu alırken alırken böyle elime geçen kitaplar oldu. Ve tabii hepsine tek tek bakıyorum aslında. Okuyorum da bir yandan. Bir sayfa açıp rastgele. Bu arkadaşımın bana aldığı ama onda kalan bir kitap var. O kitap da orada elime geçti. Ben onu eve getirmeyi unutmuştum. Çocuk, köstebek, tilki ve at. Zaten bugünlerde de bu kitap çok paylaşılıyor sosyal medyada da. Çocuk kitabı mı?
Yaşsız, sınırsız bence. Küçük prens gibi yani. Evet, evet. Aynen öyle. Onu da orada okumaya başladım sonra. Tabii bir yandan da yanımda Leyla var. 9 yaşında bir çocuk. O hayatını devam ediyor. Oyununu oynuyor, yemek yemesi lazım. Uykusu geliyor. Sen aslında kafan gitmiş onu... Yani hiçbir şeyle uğraşmak istemiyorsun. Yani elim kolum kalkmıyor. Yemek yapmaya aslında halim yok. Ama hani onu doyurmak lazım falan. Onun yanında kitap okumak da işin doğrusu çok büyük bir şey kaçıyor yani büyük bir lüks oluyor. Okuyamıyorsun. Şunu işte böyle okumaya başladım. Çok küçüğüm ben dedi köstebek. Evet dedi çocuk ama çok büyük bir fark yaratıyorsun. Sonra mesela başka bir sayfa. Tanıdığım yaşlı köstebeklerin çoğu keşke korkularımızı daha az dinleseydik. Hayallerimize daha çok kulak verseydik diyor.
Bunların hepsi o günlerde konuşulan her şeyle o kadar denk düştü ki... ''Bence herkes yuvasına gitmeye çalışıyor, o kadar.'' dedi Köstebek. Burada ağlamaya başladım. Yani herkes yuvasına dönmeye çalışıyor. Herkes bir parça korkar dedi at. Ama beraberken daha az korkuyoruz. Bunu paylaştım. Hatta seni etiketledim. Beraberken daha az korkuyoruz diye. Doğru. Bu dönemde şu çok ön plana çıktı. Uzmanlar da bunu zaten tavsiye ettiler. Sevdiklerinizle bir araya gelin. Beraber vakit geçirin. Konuşun. Bu çok önemli. Ben işin doğrusu bu programı o yüzden yapmak istedim bugün. Sen de ben de çok da böyle hani... ...buraya koşarak gelebilecek gibi değildik şimdi doğrusu. Ruhen de değildik. Ama bunu yapmak istedim çünkü... ...evet yani beraberken daha az korkuyoruz. Beraberken belki konuşarak bazı şeyleri daha kolay atlatabiliriz. Bu kitap da bana mesela çok şifa oldu. Tam da o günlerde. Olayın o yaşandıktan sonraki beşinci zannedersem gündü. Beşinci gün, altıncı gün. Bu kitap da geçirdim hep. Çok da paylaştım. Bakıyorum başkaları da paylaşıyor. İyileşmesi çok uzun sürecek yaralar. Bu iyileşmeyecek bence bu arada. Bak ben gazete Oksijen'de biliyorsun hani olay olan bir şey oldu da. Yıldız Tilbe demiş ya biz neleri neleri atlatamadık bunu mu atlatacağız? Aynen. Orada da şunu yazmıştım. Bittik biz. Ben ilk duyduğum dakika sen bana söyledin deprem olmuş Gaziantep dedin tam da anlaşılmamıştı. Nedense ben zaten ondan önceden iki aydan beridir deprem bekliyordum ve buna göre evimde bir yaşam kurmuştum çok tuhaf bir şekilde. Kızımla yatıyordum falan böyle komodinin altına bir su koydum, hep orada duruyor falan. O anda hissettiğim şey soyum sopum ölmüş, herkesi kaybetmişim ve bir daha iyileşemeyeceğiz idi.
Anadolu'ya niye uygarlıklar beşiği dendiğini ben şimdi anladım mesela. Beşikmiş çünkü burası, yani sallanıyor. Hierapolis'e gitmiştik işte anlatıyorum, Denizli'ye çalmaya. Hierapolis'in kalıntılarının, Pamukkale yani bildiğimiz Hierapolis, onun yanına kurulmuş bir şehir. O kadar da mükemmel bir yere kurulmuş ki altında kombi var.
E tabii sıcak su, aynı. Yani tarımla çok müsait topraklar, deniz kıyısı, balıkçılık, ticaret falan ideal bir yer gibi görünüyor. Buraya bunlar hieropolis kurmuşlar. Bir de simülasyonuna bakıyorsun şehrin. Şu anki herhangi bir Anadolu kasabasından çok daha gelişkin bir uygarlık kurulmuş orada. Fakat tarihin bir anında yok oluyorlar ortadan.
Ve Anadolu'dan geçen binlerce uygarlık var, binlerce uygarlık var diyoruz övünüyoruz ya bunların hepsi bir yerde yok oluyorlar ortadan. Çünkü işte 5 milyon yıldır Afrika kıtası yukarıya doğru hareket etmeye çalışıyor. Bizi ittiriyor ve Anadolu bir beşik bu yüzden. Ve bu depremler pek çok şehri bitirmiş. Bunların bazıları işte Hatay gibi, İskenderun gibi yeniden kurulup hayatlarına devam edebilmişler. Bazıları da etmemiş. Dağılmış nüfus gitmiş. Orada kalıntılar kalmış. Üstüne başka şey kurulmuş falan. Bu da aslında durmadan kurulup dağılan şu alemde alacağın bir nefestir. O da boştur boş diyor ya Ömer Hayya. Biraz haddimizi bildirici bir şey gerçekten bize. Biz de burada bir şey yaptığımızı zannediyoruz. Halbuki 5 milyon yıldır süren bir
Doğa hareketinin sonucunda 2023 yılındaki teknoloji ya da o teknolojinin dandik uygulanmış hali kar etmiyor yani ve birçok can kaybediliyor. Yok kar etmiyor değil belki uygulansaydı kar ederdi o bambaşka bir konu da. Zaten şu an aslında duyulan bu öfkenin sebebi bu. Biz bunu ilk günden beri konuşuyoruz. Bir kere biz doğal afetleri kabullenmek istemiyoruz. Oysa dünyada bunlar var, oluyor, olacak. Çok şaşırıyoruz. Sanki bir daha olmayacakmış gibi. Doğal bulmuyoruz doğal afetleri yani. Bir kere bunu kabullenmemiz gerekiyor. Yani bu tasavvuf yaklaşımı hani bunlar olacak dediğin gibi ne uygarlıklar geldi geçti. Ama tabii hani öfkemizin sebebi hiçbir şey yapılmamış. Yani buna karşı artık biz bunu yapabiliyorken tamam eskiden adamlar orada Hierapolis'te altından Fay hattı mı geçiyordu ya da Efes'te Fay hattı mı geçiyordu, geçmiyordu bilmiyorlardı. Onlar Jüpiter sinirlendi. Onlar öyle işte Poseidon'un kafası bozuldu falan diye düşünüyorlardı. Biz halbuki bunu bilmemize rağmen hala hiçbir şey yapmamamız çok enteresan. Çünkü biz gerçekten şunu düşünmüşüz. Bir daha olmayacak. Hani ki profesörler uyarıyor, söylüyor.
Olmaz ya. Olsun şey olmaz. Büyük olmaz gibi. Kitap olarak Hulki Aktunç'un Argo sözlüğünü okumayı tercih ediyorum. Duygularımı... Hulki Aktunç Argo sözlüğü. Rahmetli Hulki Aktunç'un mesela kamulaştırmakın Argo'daki kullanımı neymiş biliyor musun? Çalmak, el koymak.
Bir şeyi çalıp başkalarının istifadesini sunmak. Çok güzel. Başka aldığın notlar varsa onları da söyle. Çünkü bu minvalde önereceğim bir kitap var. Şu anda duygularımı ifade edecek şey mesela değersiz anlamına gelen o kadar çok kelime var ki. Bunun hepsini arka arkaya sayarak rahatlayabiliyorum mesela. Atos, Piyos, Boktan, Bok Yiyen, Buru, Cavalacios, Çakalos, Çapaçupa, Çarçur, Dandik, Ebegümeci, Fasafiso, Fasarya, Fasaryalık diye gidiyor. Külüsür, Marka, Mantar, Mıcır, Monos, Osuruk. Yani şöyle bir şey var. Hepsinin tek tek bağrısını geliyor. Küfredesiniz varsa, bu tam zamanı asıl. Sokmak, Papun, Uyuz, Vızıltı, Zerzevat, Zırtapoz, Zırtapoz, Kırtapoz, Zırtınlak, Ziloz, Zifoz, Zöfür.
Şöyle çok öfkeliyiz ve biz bunu aslında geçtiğimiz yaz, Ağustos'ta yaşadık bir de. Bunun tabii ki çok daha az haliydi. Yangınlarda da biz bu çaresizliği hissettik. Bir şey yapılabilecekken yapılmaması insanı delirten bir şey. Yani yangınlarda da yazık hayvanlar alemi çok öldüler, heba oldular, çığlıkları duyuldu değil mi? Bak şu an tüylerim diken diken oluyor ve... Hiçbir şey yapılmadı ve yani durdular. Tatava etmek var bir de bak Hulki Akdın. Ben devam edeceğim ama bu söylemime. Gevezelik etmek. Hala tatava ediyorsun derler ya. Hala tatava edenler var. Hala tatava yapıyorsun derler. Tatava etmek diye.
Ve şimdi burada da aynı şey oldu. Yani ilk günden yapılabilecek çok şey varken... Zaten öncesini geçiyorum, öncesinde yapılmamış. O ayrı. Hatta yapılmayıp üstüne bir de imar aflarıyla daha da kötüsü olmuş, konulmuş.
Bu ayrı. Bir de ilk günden hiçbir şey yapılmadı. İlk günden hayatta kalanlar için kurtarma operasyonu yapılmadı. Uçaklar, helikopterler gidip o insanları oradan alıp çıkartabilip Antalya'da şu an bomboş duran milyon kapasiteli otellere yerleştirilebilirdi. Donmaktan kurtulabilirlerdi. Onlara neden bunun böyle olması gerektiği anlatılabilirdi. Yok muymuş öyle bir operasyon gücümüz bizim için? İşte ben bunu anlamadım yani. Belki de yokmuş. Olur mu bir savaş çıksa nasıl her şey havalanacak, uçacak? Çıkmayacak inşallah o zaman. Yani var tabii ki böyle bir gücümüz. Yoksa da zaten hani inşallah bir savaş falan çıkmaz bizim yakınlarımıza. Biz demek ki biteriz. Ki bu bir savaş alanı zaten şu an. Tabi bir aşumaya atom bombası atıldığı zaman ölen insan sayısına yaklaşıyor cenaze yerimiz. Ve hani İkinci Dünya Savaşı'ndaki görüntüler vardır ya, o görüntüler var yani şu an. Hani tam böyle bir şey yaşanıyor ve bizim tabii ki bir gücümüz oluyor. 1945 yılındaki Berlin. Evet.
Şimdi bu da beni şuna getiriyor, Kırmızı Kedi yayınlarından çıkan, çok uzun zamandır kütüphanemdeydi bu kitap, Candaş Tolga Işık, liyakat kitabı şu an elimde sayın dinleyenler. Mesela şöyle başlıklar var size, sadece başlıklardan örnek vereyim. Bu yasal çünkü ben istiyorum. İçi boşaltılan bir meslek, gazetecilik. Okuyan mı daha cahil, okumayan mı? Naylon tezle avukat olmak. Böyle başlıkları var kitabın okuma yazma dört işlem bilmeden bir iki üç tıp mesela çok güzel bir kitap vatan geminin ödülleri bir başka başlık bunu tavsiye ederim çünkü şimdi hani bir yeni bir hareket başladı bu arada farkındasındır
Arka kapakta ne yazıyor diye okumaya çalışıyorum. Cümleten başımız sağ olsun liyakat öldü. Candaş Tolga Işık cenaze namazı kılınan liyakatin nasıl öldürüldüğünü kaleme alıyor. Liyakat ilkesinin terk edildiği ülkemizde kurumların, kavramların, değerlerin özetle her şeyin içinin nasıl boşaltıldığını örneklerle aktarıyor. Bu hakikaten günümüzde çünkü herkes şundan bahsediliyor. Aktif vatandaş olmak bu lazım. Evet bizim bunu yapmamız lazım. Bunu yapmamız lazım ama önce şeyi anlamamız lazım. Zaten neler yok oldu ve neler hatalı yapıldı. Birinci olarak liyakat yok oldu.
Sonrasında hemen, çok özür dilerim hızla, bugün çok kitap getirdik bu arada sayın dinleyenler yanımıza, yani torbalarla kitap taşıdık aslında. Biz de tabii ki biraz hazırlıksızız bu duruma. Nasıl hazırlanacağımızı bilemedik diyelim. Daha doğrusu hazırlanasımız gelmedi. Evet, aha aynen öyle yani kendimizi buraya aslında zor getirdik. Öyle söyleyeyim. Bir kitap daha önereceğim. Geçtiğimiz bir iki gündür bu kitabı açıp açıp okuyorum. Kitabın adı Kentleri Savunmak. Nota Bene yayınlarında. Yayını hazırlayanlar Erkan Akgün, Çare Olgun Çalışkan, Esra Kaya ve Aysun Koca. Mekan, toplum ve siyaset üzerine bir günlük yazılar. Kitapta gerçekten geçen günlerde paylaştım da yine bunu sosyal medyadan. Çok güzel başlıklar var. Yani nelerde yanlışlar yapılıyor mimaride, inşaatta nelerde yanlışlıklar yapılıyor. Bunları da bir artık anlamamız, görmemiz gerekiyor. Şimdi şu gerçek var. Hepimiz kendi işimize geldiği kadarını da izin veriyoruz aslında.
Değil mi? İkiyüzlü müyüz? Ya insan dediğin zaten ikiyüzlüdür. Saf, temiz, yüzde yüz iyi insan yok. İşine geldi mi ki o Nota Bene kitabında işte çok güzel bir bölümde anlatıyor. Aslında çok haklı işin ticari yanını, ekonomik yanını anlatıyor bir yazar. Yani adam inşaat malzemesi satıyor. Adam yahut kaynak ustası.
Herkes işine geldiği belki biliyor o inşaatın mesela ya böyle eski bir Kemal Sunal filmi miydi? Yok kimin filmiydi o ya vardı ya Kemal Sunal'ın evet pardon şey Gülen Gözler Gülen Gözler Erteme Yılmaz Mesela biliyor yani inşaat ustası Münir Özkul Mineral School, diyor ki böyle yapmayalım binayı. Böyle yapmayalım diyor, sana mı saracağım diyor orada bir şey. Yani şimdi aslında biliyor ama diyelim ki kaynak ustası, atıyorum en alakasız olanı. Biliyor orada yanlış iş yapıldığını ama orada çalışıyor çünkü onun o paraya ihtiyacı var ve bunun için onu suçlayamazsın.
Bir de kapitalizm karı maksimize etmek prensibi üzerine dayandığı için yani kimse durdurmazsa maliyetten kısmayan sonuna kadar devam eder zaten kapitalist. Yani birisinin araya gelip alo sen ne yapıyorsun arkadaş bu kadar düşük maliyete yapılmaz demesi lazım. Ya da Allah'tan korkması lazım. Yani ya kanundan korkacaksın ya Allah'tan korkacaksın. İkisinden de korkmayan adam karını maksimize etmek için orada doldurur deniz kumunu yani betona.
Şu var, bir yandan benim çok kafamı karıştıran bir konu oldu bu. Adana'da, Allah rahmet eylesin, bir arkadaşımız iki çocuğuyla beraber kadın inkaz altında kaldı ve hayatını kaybetti. Günahını yapan eşiydi. Eşi de o gün yurt dışındaydı. Eşinin halini düşünemiyorum ve kendi oturacağı evi kötü yapmış olabileceğini düşünemiyorum mesela.
Yani malzemeden çalmış olabileceğini düşünemiyorum. Kendi iki kız çocuğunla orada yaşayacakken belki kontrol edilemeyen gerçekten bir güç de vardı. Yani güç derken hani belki bu çok gerçekten güçlü, çok yüzeyde, çok bir şey bilmiyorum. Yorum yapamadım. Ben de biliyorsun geçen ay oralarda çalmaya gitmiştim. Tam da o şehirlerdeydik. Yani Malatya'ya gittik, Gaziantep'e gittik, Hatay'a gittik, Urfa'ya gittik, Batman'a gittik. Hatay'da kaldığım otel yıkılmış. Sahipleri rahmetli olmuş. Bize ulaştırma sağlayan beyefendi ve ailesi göçük altında kalmışlar. Benim konserler de öyle. 200-250 kişilik konserler oluyor genelde. Dolayısıyla gelen kişilerin pek çoğunun simasını hatırlıyorum. Mutlu insanların, şarkı söyleyen, dans eden, parlayan gözlerle bakan insanların. Kaç tanesi hayatta acaba şu anda diye düşünmek beni aşıyor açıkçası. Bir şey diyeceğim, ya bir görünmez kentler var. Sen kentleri savunmak dedin ya. Itö'yle Kalbino'nun aslında mimarlık fakültelerinin pek çoğunda zorunlu ders kitabı artık haline gelmiş. Aydın hocalar tarafından, ilerici hocalar tarafından. Orada kentler ve at dört bölümünden Kalbino'nun. Ünlü kent Kleris'in çilekeş bir tarihi var. Defalarca yok olmuş.
ve yeniden kurulmuş. Ama hepsinde de kentin bugünkü durumuyla karşılaştırıldığında her sabah yıldızlar kaybolurken yeni yeni özenleri körükleyen görkem ve ihtişamın benzersiz modeli olarak ilk klerisi örnek almış kendisine. Bozulma sürecine girdi yüzyıllarda salgın hastalıklarla. boşalan, kirişlerin ve cephe kornişlerinin çökmesi ve toprak kaymaları sonucu yüksekliğinden yitiren, paslanan ve bakım işçilerinin aldırmazlığı ve yetersizliğiyle tıkanan kent, fareler gibi onu bunu pür telaş karıştırıp kemirmek arzusuyla kaynaşan, yuva yapan kuşlar gibi onu bunu toplayıp yan yana getiren hayatta kalanlar ordusunun bodrum ve inlerden çıkmasıyla ağır ağır kalabalıklaşmıştı. Yerinden koparılıp alınabilecek ve başka bir işte kullanılacak üzere bir yere konabilecek, Ne varsa hepsini alıyorlardı. Yine de eski görkeminden pek bir şey kaybetmemişti Klaris. Farklı bir düzende kurulmuş olmakla birlikte en az eskisi kadar sakinlerin ihtiyaçlarına uyarlanmış haliyle gene oradaydı. Daha mutlu dönemler izledi fakir günleri. Dilenci kılıklı koza Klaris'ten nefis bir kelebek Klaris çıkıyordu. Bu yeni bollukta kent malzemeler, binalar yeni şeylerle dolup taşıyordu. Akın akın yeni insan geliyordu dışarıdan.
Hiçbir şeyin ve hiç kimsenin Kleris ya da ilk Klerisleri uzaktan yakından ilgisi yoktu ve Yenikent, ilk Kleris'in yerine ve adına ne denli parlak bir şekilde yerleşirse, ondan o denli uzaklaştığını, onu en az fareler ve küf kadar çabuk yok ettiğini fark ediyordu. Yeni Deptebe'nin gururuna rağmen yüreğinin derinliklerinde yabancı, uyumsuz ve zorba hissediyordu kendisini. Çok güzel. Bu bana şeyi de hatırlattı. Meksiko City'nin kuruluş hikayesini. Şimdi çok iyi hatırlayamayacağım ama bence bir dahaki bölümde bunu konuşuruz. Meksiko City de zorla ehlileştirilmiş bir aslında vahşi doğadır. Ve bugün buna başkaldırmaktadır. Doğa mı başkaldırıyor? Tabii. Çünkü İspanyol kralı yani Meksika'yı sömürgesi yaptığında ve Meksiko City'nin başkenti olmasına karar verdiğinde aslında Meksiko City tamamen sular üzerinde yaşayan bir şey. Su kenti.
Kent değil, sulak bir arazi. Oraya takıyor kafayı. Diyor ki buradaki suyu boşaltacaksınız. Bu su boşaltılacak, başkent burası olacak. 300 yıl sürüyor. Yanlış hatırlamıyorsam, yanlış hatırlama ihtimali olan kısmı burası. Teknoloji müsait miymiş o zaman? O ölüyor, yeni kral geliyor, onun döneminde boşaltılıyor. O bitiyor, öteki geliyor, boşaltılıyor, su çekiliyor. Su çekiliyor, kurutuluyor Mexico City ve ne o? Başkent yapılıyor. O gün Mexico City tabii ki su basıyor. Taşların altından sular fışkırıyor. Yani insanın doğayla zıtlaşması durumu da var. Kaç sene önce oluyor dedim bu? 300-400 yıl. 500 yıl. Doğan'ın tarihinde hiçbir şey olmayan bir süre aslında. Şöyle bir şey, bu hükümet külliyen suçlu. Bence istifa etmeliler. Peki. Ama ondan öncesi de var bu işin. Biz hiçbir zaman bu konuyu ciddiye almadık ki. Bu topraklarda yaşayıp bu konuyu ciddiye almamış bir milletiz biz. Bilimsel yaklaşmamış bir...
milletiz ve doğayla didişen, gerçekten didişen bir milletiz. Yani tarım arazilerini yok etmek de bugün doğayla didişmektir. Dolayısıyla bunu bitirmiyoruz. Bu kavgamız bizim de suçumuz. İnsan olarak bizim suçumuz. Sadece hükümetler belirlemez politikaları. Bizim para hırsımız, bizim isteklerimiz, bitmek bilmeyen isteklerimiz ve doğayı önemsememiz de bir şeydir, yani etkendir. Dolayısıyla
Hep beraber bence bunu üstlenmeliyiz. Sadece bir iktidarı ya da bir... Hayır evet yani... Gerçi iktidarda üç yıldır başımızda değil, yirmi çeyrek yüz yıldır neredeyse başımızda. Onu diyorum hani tabii ki... Ama sonuçta devlette biziz. Yani bizden bağımsız bir devlet yok. Neyse ya bundan uzaklaşalım. Şeye geçebilir miyim? Başak Buğday...
Bana çok iyi gelen bir yazar. Başak Burday. Bana çok iyi gelen bir insan. Ne tatlı insandır. Kendisi çok harikulade bir insan. Ara sıra dinliyor bu podcast'i biliyorum. Selam olsun Başak Burday'e. Öyle mi? Gerçekten ben bilmiyordum. Ben kendisini çok seviyorum. İnsanlığına hayranım. Yazdıklarına hayranım. Sadece bak rastgele bir sayfa açtım. Ihlamur Günlükleri 2 serü seferden. 45. sayfa. Sadece önüme geleni okuyorum. Başının üzerinde binlerce kelime uçuşur da elini uzatıp kolayca yakalayabildiğin birkaçıyla anlamla tek bir cümle kuramazsın hani. Varlık içinde yokluk. Tekrar okumak lazım Başak Buğday olunca çünkü Hayko gibi yazdığı için. Tabii çok çok çok güzel. Bir kez daha okur musun? Tabii. Başının üzerinde binlerce kelime uçuşur da elini uzatıp kolayca yakalayabildiğin birkaçıyla anlamlı tek bir cümle kuramazsın hani. Varlık içinde yokluk. Şu an yaşadığımız şey. Valla Ot Dergisi'nin vatana millete en büyük faydası Başak Buğday'dır yani. Başak Buğday'dır kesinlikle.
Bir başkası yine bugünlere çok uygun düşen dediğim gibi rastgele açtım. Sükuneti severim çünkü karar almak nazik bir iştir. Harikulade. Ben yani ben dediğim gibi sadece şimdi değil, normal zamanda da bir şey oluyorum. Yani böyle bir şey hissetmek istediğim zaman, insanlığı falan hatırlamak istediğim zaman Başak Buğday'ın böyle kitaplarını alıyorum. Bende çok var bunlardan evde. Açıyorum ve şöyle bir bakıyorum. Asya kitabını da getirecektim. Artık çok çanta şişti. O yüzden koyamadım.
Yani kitapların şu karanlığın içinde ışık olabileceğine inanan 3-5 kişi varsa aramızda... ...o 3-5 kişiye Başak Buda'nın kitaplarını şiddetle tavsiye ederiz. Ederiz, aynen. Bana çok iyi gelen bir şey daha okumak istiyorum. Alakasız, hiç önemli değil. Sadece dili o kadar, o kadar, o kadar büyüleyici ki... ...benim için daha önce belki başka bir programda da bahsetmiş olabilirim. Eminim, yazdığıma bir yerlerde zaten. Yaşar Kemal'in Ağrı Dağı Efsanesi. Benim hayatım boyunca galiba en önemsediğim kitap. Beni hep ağlatan bir kitap. Çok uzun bir bence şiir. Ve özellikle şurası.
Moğolların da bundan ilhamla yaptığı çok güzel bir bestesi vardır Cahit Berkay'ın. Şurayı okuyacağım. Ne zaman kendimi üzgün hissetsem bunu okurum. Ve ağlamaya ne güzel yol verir. Böylelikle bir sebep bulmuş olurum. Çünkü çok ağlayabilen biri değilim ben. Bu beni ağlatıyor. Olmaz güzelim dedi. Olmaz sultanım. Bir can için değer mi?
Sofi senin dillerine kurban olsun, Güzel konuşan ballara kan. Sofi senin saçlarına kurban olsun, Sırma tel. Sofi senin gözlerine kurban olsun, Ceren bakışlım. Sofi senin boylarına kurban olsun, Suna boy. Sofi senin yüreğine kurban olsun, Leyla sevda. Hem de bir ateş harmanı. Her şeyin bir çaresi var. Bu aşkın sonu yok. Sophie senin çaresizliğine kurban olsun. Senin için böylesi daha iyi. Sophie senin umutsuzluğuna kurban olsun. Eyvallah. Ben de o zaman İsmet Özel'le Yaşar Kemal'e cevap vereyim. Mataramda tuzlu su, West Indies, kızıl elma, iteki maçın uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
Beyazların yöresinde nasibim kalmadı. Yerlerin topraklarına karşı suç işledim. Zorbaların arasında tehlikeli bir nifak. Uyrukların içinde uygunsuz biriyim. Vahşetim beni baygın meyvelerin lezzetinden kopardı. Kendime dünyada acı kök tadı seçtim. Yakın yerde soluklanacak gölge bana yok. Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
Uzak nedir? Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için gidecek yer ne kadar uzak olabilir? Başım açık, saçlarımı ikiyi ortadan ayırdım. Kimin ülkesinden geçsem şakaklarında dövmeler beni ele verecek. Cesur ve onurlu diyecekler. Halbuki suskun ve kederliyim. Çok güzel. Şu şiiri de sen okumak ister misin? Kime ya?
Pınakiremiçi, en sağlam direniş kalbi temiz tutmak. Bu tabii ki çoğumuzun, hayatımızın gerçekten duyduğumuz en güzel laflardan biri. Zaten o yüzden de herkese mal ettiler. Bana senin bu kitabın da çok iyi geliyor. Ben şiir çok gerçekten seviyorum. Okunurken dinlemeyi çok seviyorum. Bunu daha önce de söylemiştim. Ben bunu seçtim ama sen başka bir şey de okuyabilirsin. Okursan çok sevinirim. Ben bunu düşündüm. Bozkırda Adalar. Bozkır'da Adalar Sonunda çıldırır bahar Anılar anıları öldürür Adalar adaları Buzdan kılıçlarıyla bozkırın Zamanın eski şehri sanki eskimemiştir Kalkmamıştır daha tren Mişastaragof'un gözüne mil çekilmemiştir Durmaz akar porsuk çayı Hala rüyalarında boğulduğunu gördüğün
Ordu evine bakar, albayın kızını düşünürsün, dansa kaldıracak teymini. Uzun boylu, Sovyet bakışlı, gereksiz sarhoş, o lanet Balkanlı. İlk dans edecek birer ıssız adadırlar aslında. Dört tarafları yıllar boyu delilik ve intiharla çevrilecek iki yalnızlık parçası. Oysa senin çocukluğunda onlar Tom Mix ile Suzy. Derken Çelik Bilek, Konyakçı ve Roddy. Okul çıkışı Adalar Mahallesi'nde elden düşme maceralarını bulacağın. Bilmeden ne aradığını, Bozkırda Adaların. Bozkırda Adaların çok güzel.
Adalar, Eskişehir'de bir mahalle bilmeyenler için. Evet, Adalar Mahallesi. Belki de birkaç hafta böyle şiirler okuruz, kitaplardan anıtılar okuruz dinleyicilerimize. Bir de ama şunu da ben bir önereyim. Yine Kırmızı Kedi'den Nihat Özdal imzalı Su Altındaki Hafıza. diye bir kitap. Yazar olmayan, araştırmacı bir kişilik diye biliyorum Nihat Özdal'ı. Fakat çok gerçekten çok etkileyici bir kitap. Fotoğraflar var içinde, su altından fotoğraflar var ve onların hikayesini anlatıyor. Şöyle bir teşekkür bölümünden azıcık bir şey okuyacağım, oradan ne olduğunu anlayacaksınız.
Kuşadası'nda tanışmıştık. Evet, evet, evet, evet. Sağolsun bu kitabı bana gönderdi mi yoksa ben edindim mi? Ondan da çok emin değilim. Yok yolladı bana da yolladı. Gönderdiyse çok teşekkür ederim. Çünkü çok çok güzel bir kitap. Şu kadar bir şeyini okuyacağım. 900 yıl sonra yatağında çok mutlu olan Fırat Nehri yükseldi ve yukarı Mezopotamya'nın önemli şehirleri sular altında kaldı.
Zövgma antik kentinde mozaiklerin bir kısmı taşındı, Halifeti de ise taş taş sökülüp taşınan Fezullah Efendi konağı dışında mezarlar dahil her şey sular altında kaldı. Evlerini, sokaklarını, şehirlerini ve bu şehir ile ilgili bütün anılarını sular altında bırakan nehir insanlarında kayıp sadece mekansal değildi. Aradan geçen yıllarda bir hafıza kaybı da yaşanmaya başlandı. Bu hafıza kaybını önlemek için su altındaki şehre yaptığınız yolculuklara eşlik eden sualtı fotoğrafçıları Ali Ethem Keskin, Bedri Sincar, Yavuz Plevneli, Tunç Emre Karakoyunlu, Mehmet Özsabak ve Saygun Dura'ya bu projenin hayata geçmesini sağlayan kültür için alana teşekkürler.
Yani çok güzel bence o kısacık yerde çok güzel anlatmış. Kitapta işte o sular altında kalan mezarlıkları bile görüyorsun. Böyle bir şey dünya ya. Değişik bir yer yani burası çok değişik bir yer. Sadece acizimizin boyutlarını hissetmek insanı ürkütüyor tabi. Çok tabi. Tabi. Evet, bu karanlık ve bizi imtihan eden günlerde kitapların faydasının olabileceğini düşünen 3-5 kişi varsa eğer, bu bölümünü podcast'in onlar için yaptık. Manimizi mahcup bir şekilde okuyayım. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim. Daha iyi günlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.