
2.457 kelime · ~12 dk okuma
Hadi, Pegasus'ta görülecek daha çok yer, gezilecek daha nice rotalar var. 150'den fazla şehirde maviliklere dalmak, doğayla baş başa kalmak, farklı kültürlerin izini sürmek, uygun fiyatlarla uzakları yakın etmek var. Herkes hadi deyince gidebilsin diye 20 yıldır Pegasus seni hayallerine ulaştırmak için var. O zaman hadi, Pegasus'la... Peki, şimdi nereye?
Herkese merhaba, hello, bonjour kayıp eşya bürosuna tekrar tekrar tekrar hoş geldiniz. Son bir aydır yaşadığımız, gördüğümüz, duyduğumuz, iliklerimize kadar hissettiğimiz çaresizliği, terk edilmişliği, aldatılmışlığı galiba bir kere de benden duymanıza ihtiyaç yok. Hepimizin başı sağ olsun. Kalanlara, dayanışmanın bir parçası olan herkese sağlık, sabır, uzun süreli bir hafıza ve kolay kolay sönmeyecek bir öfke diliyorum tüm kalbimle. Ve şu an bu kaydın diğer tarafında olan herkese sarılarak başlamak istiyorum. Şöyle uzun, sıkı, kafamızı karşımızdaki insanın omzuna gömmeli, minimum 10 saniye sürecek okkalı bir sarılmaya, iki elin sırtımızı sıkı sıkı tutmasına ihtiyacımız var gibi görünüyor.
İhtiyacımız olan daha hayati bir sürü şey var tabii. Barınma, beslenme, güvenlik. Bunlardan bazıları. Ondan sonra cima. Tüm bunlara erişimi engellenen herkesin yargılanması. Farklı ebatlarda renk renk çeşit çeşit istifa olabilir. Kadınların, çocukların güvenliği genel. Ahmet Hakan'ın emekliliğe oldukça acil bir ihtiyaç bence. Ve tabii ki din ve devlet işlerinin birbirinden yeniden ayrılması. Zaten nasıl barıştılar ben anlamadım. Orayı kaçırmışım yani.
Toksik ilişki nedir hala kafasında canlanmamış olan kaldıysa, bu ikilinin seneler içindeki dinamiğine ve sonuçlarına her yerden ulaşabilir. Aaa ve bir kıza bak, bir yanındaki dallamaya bak dediğiniz tüm çiftleri unutun. İşte böyle bir ilişki. Herkesin aklında tek bir cümle oluyor tabii böyle bir ikili gördüğü zaman. Demek ki iyi sikiyor. Evet, ne diyebilirim ki? Deli ki öyle.
Ne çok iyi olurdu biliyor musunuz? Bu ikiliyi Mesut Süreyya ile ilişki testinde görsek çok iyi olurdu. Bana çok iyi gelirdi. Hemen arkasından da ayrılırlardı. Bence muhteşem oldu. Ay hadi inşallah. Yedi, yedi, yedi.
Hayat devam ediyor cümlesi hepimizin içinde. Söyleyen kişiye bak şu kapıdan siktir git demeyi iste uyandırsa da keskin bir gerçek parıl parıl parlıyor gözlerimizin içine bakıyor dostlarım. Yaşamak zorundayız. Ne yapabiliriz? Yaşamak gerek yaşayacağız. Ortalık yerle bir olduktan sonra bile biri bir kutu sprey boya bulup duvarlara şu mesajı yazdı. Umudunu yitirme. Geri döneceğiz Hatay. Kimsenin normale dönmeye çalıştığı yok. Zaten fark ettiyseniz bir normalimiz de yokmuş ki dönecek. Eski güzel günlerde, eski Türkiye'mizin tatlı okullarında küçücük bir çocukken resim dersinde öğretmen konu serbest dediği için kağıdının susurluk kazasını resmeden küçük Özge'miz diyor. Bunu evet, bu oldu.
Yaşıtlarımız Disneyland hayalleri kurarken biz neden pastel boyalarla perti çıkmış siyah bir Mercedes çizdik bir kamyonla çarpışan? Yaptık bunu. Eski güzel günlere duyduğum özlem öğretmenimin bu resmi okul panosuna asmasından ve hiç kimsenin bu resmi indirmemesinden kaynaklı ama tek başına geriye dönme isteği uyandırdığını söyleyemem. Bugünün sik koluğunu da sıralı anlaştırmıyor. Yanlış anlamayın. Sadece, ya daha iyisini yapabiliriz gibi ya. Yani dünden de bugünden de daha iyisi olabilir gibi duruyor. Ha? Hadi. Hadi. Kalk, kalk, kalk, kalk. Kalk, peşin ucuna tut. Kalk kız. Zondara.
İşimin ucundan tutmaya geldim, dostlarım. Ne iş yaptığımı, kime ne faydam olduğunu günlerce haftalarda sorgulayıp yeterince utandığımı düşünüyorum. Ama bana ayrılan utancın da sonuna geldim. Hiç bana ait olmayan bu utancı lütfen elinden ele asıl sahiplerine ulaştıralım. Bunu yapacak gücü bulmak için de moralleri yüksek tutalım. Hatırlamama vesile olan mesajlarınıza ve gece gece aniden gelen Good Morning Vietnam izleme perilerine buradan teşekkürlerimi sunuyorum.
Unutan veya hatırlamak isteyen meslektaşlarıma da naçizane önerimdir. Vakti olmayanlara hızlıca özet geçeyim isterseniz bu şahane filmi. 1987 yılında çekiliyor film, Vietnam'da geçiyor. Adamımız Robin Williams, ordu tarafından karga bokunu yemeden bir radyo programı yapması için üstüse getiriliyor Vietnam'a.
Ordu tarafından yasaklanmış klasik rock parçalarını çalıyor ya da işte ne bileyim hayali röportajlar yaparak, birilerini roast ederek eski başkan yardımcılarını falan askerlerin biraz olsun yüzünü güldürüyor ve moralleri yüksek tutuyor. Daha bismillah filmin ilk dakikalarında Vietnamlı bir kıza da aşık oluyor işte. kız açıkma teklif ediyor, kız istemiyor, bu hayırdan anlamıyor, kızı takip ediyor, kızın erkek kardeşiyle arkadaş oluyor, bu esnada Vietnamlılara İngilizce ve beyzbol öğreterek onlara yardım ediyor gibi gibi eskiden normal olan dangalaklıklarla sürüp giden bir 119 dakika açıkçası. Bu 119 dakikada özdeşlik kurabileceğimiz tek şey, mikrofonun başındaki birinin konuşarak bazı acıları hafifletebildiği ve bunun utanılacak bir şey olmadığı. Şimdi,
Bir süredir gelen soruları cevaplamak, mesajlarınızı okumak istiyordum. Bir fax makinesi talibim de olmuştu PodB'den. Anca sıra geldi. Gün bugündür. Yalnız teessüflerimi sunuyorum. Bir taneniz bile sesli mesaj bırakmamış. Aşk olsun.
Bu Pod B o kadar sesli mesaj kutuları açtı dedik, link bıraktık, dedik ki tıklayın orada 5 dakikaya kadar sorularınızı, mesajlarınızı, bir sesinizi duyalım. İnsan bu stüdyonun içinde bir ses, bir nefes arıyor. Duvarlar insanın üstüne üstüne geliyor. Yok, herkes kendini yazarak daha iyi ifade ettiğini belirtmiş. Aynı benim gibi o açıdan. Okey, o zaman çayları söylüyorum. Özgem Güçlü ile Genç Bakış başlıyor.
İlk sorumuz Ayben'den geliyor. Özge, içine çok iyi gizlediğin utangaçlığı saklayabilmek için çok dışa dönük ve sosyal kelebek gözüken bir persona mı yarattın? Ya da bu söylediğimle biraz olsun related hissedebiliyor musun? Ben küçüklüğümde her cümle kurduğumda domatese dönen yanakları geride bıraktıktan sonra baya değiştim sanıyordum. Ta ki terapiye kadar. Masum.
Sıra içimize ve gerçeklerimize gelmesin diye mi çok konuşkan ve şakacı gibi yapmışız kendimize acaba Özgem? Belki diyeceğin bir şeyler vardır bu konuda. Evet, bir şeyler var bu konuda diyeceğim. Hatta en çok bu konu hakkında diyeceğim bir şeyler var. Soruna çok sevdiğim bir başka soruyla karşılık vererek başlayacağım. Did you have a happy childhood or are you funny? Yani mutlu bir çocukluk geçirdin mi yoksa komik misin? Çok yerinde bir soru.
Ben utangaç bir çocuktum dersem burada bu kadar insan bana ya bırak dersiniz ve doğru söylemiş olursunuz. Ben utangaç bir çocuk değildim. Sadece utangaç olması beklenen bir çocuktum, zannediyorum burada yetişen çoğu kız çocuğu gibi. Utangaç, çekingen, yerini bilen, ilgi çekmeye çalışmayan bir çocuk olsaydım çevremdeki çoğu insan çok daha huzurlu bir hayat sürerdi, burası kesin. Ve sürdüler de zaten bir süre.
Bu kadar insan benden bunu bekliyorsa hep bir ağızdan herhalde var bir bildikleri diye düşündüm. Bir şey bildikleri yokmuş ve artık görüşmüyoruz. Neyse başımızın gözümüzün sadakası olsun o kadarcık huzurları. İnsan böyle bir gerileme döneminden geçerken ve adım adım gerilediğini zannederken o sırada aslında sırtına gerilen bir yay olduğunu hiç hissetmiyor. Ama bir an geliyor, durup bir dakikaya bir terslik var bunda diyorsun ve o anda serbest kalmayı bekleyen bir ok olduğunu fark ediyorsun. Ben yayımdan fırlamışım, of hedefi 12'den vurmaya geliyorum derken sen tam havadayken aslında karşında bir hedef olmadığını görüyorsun.
Ya, hayat sürprizlerle dolu. Bunlar hep metafor. Ay benim, işte bunlar hep metafor. Bir şeylerden kaçmak için ne kadar şaka yaparsan yap, sıra gerçeklere eninde sonunda geliyor. Ve ne oluyor biliyor musun? İyi bir haberim var. Şaka o kadar güçlü bir şey ki gerçekleri de kendine katıp yoluna öyle devam ediyor. Ve biz günün sonunda canımızı sıkan şeyle ilgili şaka yapabildiğimiz için, onu bir şeye dönüştürebildiğimiz için hafiflemeye başlıyoruz. Harry Potter serisinde Az Kaban Tutsan'da şöyle bir sahne vardı. Potterhead olmasam da sevdiğim bir seridir.
Profesör Lupin, derste çocukları en büyük korkularıyla yüzleştiriyordu. Ve bu korkulardan kurtulmanın yolu, onları komik bir şekilde düşünüp ridiculous gibi bir şey demesiydi çocukların. Ve ardından ağzınıza ayıra ayıra gülmeniz gerekiyordu. Buradaki korkunun yerine bence acı, keder, yara, can sıkıntısı falan her şeyi koyabiliriz artık. Dolapta ne varsa.
Gerçeklerin eninde sonunda bir şakaya dönüşmek gibi çok kötü bir huyu vardır. Tabii gerçek dediğimiz şey de işte herhangi bir olayın, davranışın, olgunun, durumun bizde açtığı yara olarak tanınıyorum. Yarayla alay eder yeterince yaralanmış olan. Bak nasıl da güçlenmiş tanrı çek ederlerden. Sen çok daha parlaksın. Sen tüm göklerdeki yıldızların ilki. Sen aydınlatırsın geceyi.
Evet, el birliğiyle hepinizin gözleri kulakları önünde de Shakespeare'e o dizeyi yanlış yazıyorsun kardeşim demiş bulunduk. Bana bu imkanı sunan herkese ve tüm hadsizliğime teşekkür ediyorum. Ve sıradaki soruya geçiyorum. Sıradaki soru Didar'dan geliyor. Özgem, özgem, canım özgem, ne zamandır kafamı kurcalayan bir şey var. Hazırsen sorularınız varsa gönderin demişken buraya bırakıveriyorum. Biz bu bedenimizle nasıl barışacağız ya?
Hem yemekten içmekten inanılmaz keyif alıyorum, hem hareket etmek mi yoksa iki saat fazla uyumak mı diye soran iç sesime yenik düşüyorum. Sonra da değil merdivenleri, yokuşları çıkarken bile nefes nefese kalınca kendime parmak sallıyorum. Sonra da kendime parmak salladığım için azar yiyen kendimi teselli etmek için şarap açıyorum. İyi günde, kötü günde yiyorum, içiyorum. Yani özgen boğazım durmuyor. Vücudumu seviyorum. 42 giymişim, 44 giymişim. Çok umurumda değil açıkçası. Ama işte toplumun gerçekçi olmayan güzellik algısına takılmadan da edemiyorum. Senin bedeninle ilişkin nasıl? Hep iyi miydi? Yoksa bedeninle bir noktada barıştın mı? Akıl tartışma kanalı çok güzel. Ben çok teşekkür ederim. Ben bedenimle barışmadım. Ben dişlerimi yaptırdım. Dostlarım.
vücudumda en sevmediğim yer hep mesela meğersem dişlerimmiş verdim parasını bastırdım yaptım inci gibi laminaları beyazlatma implant dolgu ne var ne yok küçük bir densel dönüşüme girdim diyelim yersiz de bir şaka oldu ama güneşi gülüşüme sığdırdım diyelim özetle gerisi de geldi meğerse benim boynumdan aşağısıyla çok o kadar da bir derdim yokmuş sende gayet bedeninle barışıksın gibi duruyor mesajından çünkü hiçbir şekilde bir şeyden şikayet etmemişsin götünden başından belinden kolunu sarıp böyle şeylerden bir insanın ilk eylemlerinden biri olan yürümek icra edilirken nefes nefese kaldığından bahsetmişsin. Bunun da olumlanacak bir tarafını açıkçası ben göremiyorum. Yürürken de nefes nefese kalmayalım. Lütfen çok ihtiyacım nefes nefese kalmak için çok daha çok daha güzel eylemler var. Nefes nefese bırakacak. Oralara odaklanalım.
Zumba. Mesela. Öyle değil mi? Herkesin aklına ilk gelen. Zumbaya gidebiliriz. Dolunaya twerk atabiliriz. Beş vakit plank durabiliriz. Evdeki mezdeke çalıp oynayabiliriz. Ve arkasından çok güzel ter attım deyip şöyle güzel bir profiterol gömebiliriz.
Bence gayet uygun. Lütfen spor yapın, lütfen kaslarınızı güçlendirin. Yarın öbür gün hangi noktada bir şeyden kaçmaya ya da bir şeyi kovalamaya ihtiyaç duyacağınızı bilmiyorsunuz. Eğer seçim olursa belki oyumuz için de dövüşmemiz gerekecek arkadaşlar diyerek bunu da bir hatırlatmış olalım. Ve YouTube'dan bir dumbbell'lı workout açalım. Sıradaki soru.
Sıradaki bir soru değil aslında. Sıradaki bir mesaj. Güneyden geliyor. Bunu aylar aylar öncesinden yollamıştı bana. Olsun, geç olsun, güç olmasın. Ben bunu beklettim, güzel demledim. Bu mesajı ileteceğim gün bugünmüş ve iletiyorum. Umarım güneyciyim de mesajında rica ettiği şeye kavuşur. Bir istek çünkü bu. Ben 15 yıl Ankara'da yaşadım. Çok uzun yıllar dolmuşlara bindim ve bir defasında bir genç adam kucağında aşırı büyük bir tavşanla benim olduğum dolmuşa bindi. Çok iyi başladı.
Tavşan kapanın tam yanında oturan adamın tam olarak suratına aşırı tazikli şekilde yaklaşık 10 saniye çişini yaptı. Mağdur Bey o kadar şoka girdi ki yüzünü bile çeviremedi. İşleme bittiğinde şoför dönüp, şoför evet işlemeyin bitmesini beklemiş. Tavşan sahibine hani işemez dedin bu ne insan gibi işemiş bir de puh yazıklar olsun falan şeklinde öfkelendi ve tavşanlı beyi dolmuştan indirdiler. Mağdur bey krem rengi gömleği ve çişten sırlı sıklam olmuş saçlarıyla yola devam etti.
Özge hocam. Evet, gerçek bir Ankaralı. Biz o gün dolmuşta yaklaşık 15 kişiydik. Bu olağanüstü olaya tanıklık edenlere ben ulaşmak istiyorum. Çünkü bunu bizden başka hiç kimse yaşayamaz. Bana bu konuda yardımcı olur musunuz? Olurum. Oluyorum. Şu an oluyorum. Tüm yüreğimle oluyorum. Buradan tüm Ankaralı dinleyicilerimize sesleniyorum. O gün o dolmuşta olanlar lütfen
Çok rica ediyorum kendini belli etsin, bir şekilde bana ulaşsın. Çünkü bakın bu artık basit bir çişli tavşan meselesi değil. O gün o doğmuşta, bu olaya tanıklık eden insanlar için de, güney haricinde başka bir kayıp eşya bürosu dinleyicisi daha varsa, artık bu bir işaret demektir. Bu göklerden gelen bir mesajdır. Ben belki de şu anda iki kişinin mutluluğunun mimarı olmak üzereyim.
Ankara'da çişini tutamayan bir tavşanın vesile olduğu absürt bir ilişkinin nikah şahidi olma olasılığı şu an benim önümde duruyor ve lütfen bunu olduralım. Lütfen bunu benden esirgemeyin. Lütfen bir dakikalığına herkes kısmetse olur izlemeyi bıraksın ve o kısmeti oldursun. Rica ediyorum. Sıradaki mesaja geçiyorum.
Sıradaki mesajı, kimin gönderdiğini yazmamışım. Soruya bir bakma, evet. Soru o kadar orijinal ve o kadar insanı derinden sarsan bir soru ki, kimin yolladığını nota alamamışım bile. Sahnede hep aynı şakalarımı yapıyorsunuz.
Bu orijinal soruya bir anektodla ünit vermek istiyorum. Çok sevgili Sunay Akın anlatmıştı tabii ki ülkemizin tüm anektod rezervlerinin üstünde oturduğu için. Anektod şöyle... İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altındaki Paris'te yaşayan Picasso bir gün bir gestapo tarafından sorgulanır. Söylentiye göre resmin yanında stand-up'ta yapan Picasso'nun gösterisini bir Nazi subayı hisser. Picasso'nun bir hafta sonra tekrar sahneye çıktığını görünce yanına gidip ona şu soruyu yöneltir.
Sahneden hep aynı şakaları mı yapıyorsunuz? Picasso yanıtlar. Hayır, siz yapıyorsunuz. Nazi subayı afallar ve uzatır. Ne bu afra tafra? Alt tarafı bir soru sorduk. Bir saat aynı şakaları mı yapıyorsunuz dedik. Ve Picasso tekrar yanıt verir. Bir saat değil. Otuz yıl artı bir saat. Sonra birlikte selfie çekilirler ve fotoğraf Twitter'a düşer. Tweet şöyledir. Savaş karşılığı sosyalist Pablo Picasso'nun 1499 liralık çizgili tişörtü sosyal medyada gündem oldu. Ya.
İşte böyle. Tarih tekerrürden ibaret görüyorsunuz. Zibretlik bir hikaye diyebilirim ki üstüne söylenecek hiçbir şey yok. İnsan bazen yaşanmışlıklardan ders almasını bilmeli. Geçmişi bileceğiz ki bugünümüzü anlayalım gibi bir yerdeyim. Geldik son mesajımıza.
Sevgili Özge, Umarım hayatında her şey ama her şey yolundadır. Geçen hafta kadim dostum, canım kardeşim Hakan'la İstanbul'dan Gaziantep'e bir yolculuk yaptık. Maraş depremi olduktan sonra birçoğumuz gibi biz de hayata dönemedik. Deprem dışı bir konuya 15 dakikadan fazla bir süre konsantre olamadık, sürekli sosyal medyaya, sürekli haberlere baktık ve insanın yaşadığına pişman eden akışları takip etmeye çalıştık.
Sözde harika ebeveynler olarak ekrana bakma süresini kısıtlamaya çalıştığımız üç buçuk yaşında bir kızım var. Ondan gizli gizli takip et, uyut, sonra tekrar kaldığın yerden sosyal medyaya geri dön falan. Neyse. Sonra Antep'te, Urfa'da, Diyarbakır'da yaşayan arkadaşlarla konuştuk. İyi geldi. Şükür hepsi iyiler. İlk hafta ahbapa bağış yap, şirkete bağış yaptır dışında bir boka yaramadık.
Baktık içimiz soğumuyor, yöredeki arkadaşlarla da konuşup teyitleştik. Dedik biz bir transit tarzı ticari araç kiralayalım, içini tık havasa dolduralım, gidip köy köy elden adrese teslim dağıtalım. Geçen çarşamba alışverişleri yaptık, eş dosttan bir şeyler topladık, şuydu buydu derken ancak bizim oturabileceğimiz iki koltuk kalacak şekilde aracı tıkıştırdık, perşembe sabahı da yola çıktık. Yol boyunca ara ara müzik, sohbet molalarımızı saymazsak genellikle seni dinledik. Dinlerken öyle utançla karışık, tebessümler, gülmeler falan değil. Yarıla yarıla, birbirimize vura vura, geriye sarıp tekrar dinleye dinleye güldük. Ne amaçla yola çıktığımızın farkındaydık tabii ama modumuz, enerjimiz çok değişti. 13 saatten fazla yol gittik. Kafa olarak hiç yorulmadık, sıkılmadık.
Bu mental güç bizim için çok değerliymiş, onu sonradan anladım. Bölgede çok yoksulluk var, çok ihtiyaç var, bir arabayla yetişmek mümkün değil. Ama bunlar yeni de değil. Deprem öncesinde de bu insanların çok büyük bir çoğunluğu yoksulmuş zaten.
sefaletin bir tık yukarısında yaşıyorlarmış. O yüzden bize göre yüz kat, bin kat daha güçlüler. Bizim gibi ekran başında sik sik yorumlar yapıp, abi olmuyor, dönemiyorum normal hayata falan diye zırlamıyorlar. Bu güçlü insanlarla az da olsa çok güzel vakit geçirdik. Bunun bir kısmı da senin sayende. Ne kadar acı şeyler konuşsak da sonunda gel bir şöyle sarılalım. Bak öyle oldu, böyle oldu, ne güzel oldu tanıştık diye bitirdik. Bu yazı sana yeni işlerin için motivasyon olsun.
Selamlar, sevgiler. Sercan. Aynen öyle. Kayıp Eşya Bürosu. Özgöze. Sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.