Podcast

S2E3: Köprüyü Geçerken

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Özgemiz bu bölümde Büyük Londra Oteli'nin terasına çıkıyor ve Fatih Akın sayesinde gözleri appaçık şekilde İstanbul'u dinliyor.



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.457 kelime · ~12 dk okuma

Hadi, Pegasus'ta görülecek daha çok yer, gezilecek daha nice rotalar var. 150'den fazla şehirde maviliklere dalmak, doğayla baş başa kalmak, farklı kültürlerin izini sürmek, uygun fiyatlarla uzakları yakın etmek var. Herkes hadi deyince gidebilsin diye 20 yıldır Pegasus seni hayallerine ulaştırmak için var. O zaman hadi, Pegasus'la... Peki, şimdi nereye?

Alo, kayıt eşya bürosu, buyurun. Bir saniye, aktarıyorum. Herkese merhaba, hello, bonjour! Kayıp Eşya Bürosu'na tekrar tekrar tekrar hoş geldiniz. Radyo alkışlar! Nasılsınız bakalım bürosunun gülleri, neler yaptınız? İklim krizi için endişelenmemizi zorlaştıran güneşli bir havadan Podbean'in Galata Kulesi manzaralı stüdyosundan sesleniyorum sizlere. İnsan keyif almadığı işlerle, anlaşamadığı insanlarla karşılaştıkça bazı şeylerin değerini çok daha iyi anlayın. Neyin mesela?

Podcast'inin, evet. Canım bürom, canım podcast'im. Özge'm! Bir önceki bölümde yapılacaklar listesine eklediğim günü gününe podcast kaydetme işini bakalım 2022 bitmeden başarabilecek miyiz? Hep beraber göreceğiz. Gözler Özge Özel'de.

Transkriptin tamamını oku

Valla arkadaşlar başarmak zorundayız. Çünkü Özge'miz hiç ilgisini çekmeyen bir işe gitmek için sabahın körlerinde uyanmayı, Zincirlikuyu metrobüs durağından servislerle alınmayı ve bir çay bile bulamadığı lokasyonlarda, kimim ben, ne yapıyorum bu hayatta, erdem nedir, ölümden sonra hayat var mı, UFO'lar gerçek mi gibi sorular sormayı, bunlar için de kaybolmayı hiç mi hiç özlememiş. Valla gurbetten gelip de cennet vatanın toprağını öper gibi koşarak geldim habus stüdyoya, oturdum kaydım başına. Küçük, büyük, uzun, kısa demeden bence herkesin kendine ait bir podcastı olmalı. Evet, kendine ait bir podcast. Virginia Woolf'un Ölümsüz Eserinden. Fakat hayır, bölümümüzün konusu bu kitap değil.

Geçtiğimiz hafta stand-up eylemağa Antalya'mıza gittim. Belki görmüşsünüzdür. Kaymak gibi bir sahil şeridinde yürüdüm. Paten kayanlar, kaykaylar, efendime söyleyeyim Rus turistler. Denize girdim, ısındım, denizden çıktım, üşüdüm. Bir bağımsız film yönetmeninin ağzının suyunu akıtacak detaylarla dolu üç yıldızlı bir otelde kaldım.

İşte nemden yüzeyleri kabarmış lamina mobilya mı istersiniz? Somon rengi halı flex mi? Stretchli televizyon kumandası mı? Tüplü televizyon lobide, orta yaşlı turistler, resepsyonda 3 litre tütün kolonyası falan anladınız yani. Nescafe kokusu gelmiştir burnunuza.

Neyse efendim, gösterimizi yaptık. Antalyalı komedyenlerle tanıştık. Çok güzel bir akşam geçirdik. Buradan hepsine de tekrar tekrar sevgilerimi sunuyorum. Ve üzerine tahin dökülebilecek ne varsa yedik gerçekten. Antalyamızın busu ünlüymüş. Piyaz, kabak tatlısı, hatta inanır mısınız? Negroni. E negroni? Sbagliato. Sam tahini init. Diyerek de Westeros'un muhteşem yılcılını kaçırmayanlara küçük bir selam çakalım.

Ve İstanbul'umuza döndük. Şehir dışlarında turnelere gidip gidip geri dönmenin etkisi de olabilir, bilmiyorum. Ben bu ara çok yükseliyorum İstanbul'a. İnanılmaz. Hayır, en yükselilmeyecek de zamanları üstelik. Nasıl oldu anlamıyorum. Ah o eski İstanbul güzellemesi yapmayacağım tabii ki ama yani...

Hani değil mi? O da bana karşı boş değil sanıyordum üstelik. Fakat bir geldim ki İstanbul bana hınçlı. Geldiğimden beri bir tripler, bir tavırlı, hayır bir yanlışımız mı oldu onu da anlamadım. Yerlere çöp atmamışım, yerel seçimlere aksatmamışım. Şehir hatları logolu her şeyi aldım doldurdum eve. Kız Kulesi'ni çalmışlar diye tweetler, şakalar, favlandı hepsi. Daha ben ne yapayım? Daha ben İstanbul'um için ne yapayım? Ayasofya'da rükuya mı durayım illa yani? Bunu mu istiyorsunuz benden?

Güneş tutuldu diye bu kadar içimizden geçmene gerek var mıydı sevgili İstanbul diye soruyorum sadece. Ben sabah minnoşlar gibi uyanmıştım evimde. Yüzümü yıkayacaktım. Baktım sular kesik. Olsun dedim. Pencereyi açtım, havayı içime çektim. Hop alerjim azdı. Dur dedim maniküre gideyim. Nail artımı yaptırayım. Self care dur. Moral verir dedim. Metro arzalandı. Tamam. Öğle saati ağza ağza otobüslere binildi. Okey, anladık. Ters tarafından kalktın İstanbul, anladık. Ama biz ne yaptık? Ne yaptık biliyor musunuz? Yine empatimizi kurduk. Ben de böyleyim. Bende de bu var. Bazısı turşu kurar, bazısı oyun kurar, kimi kafada... Ben de empati kuruyorum. Dayanamıyorum. Hiç kurmadığım günüm yok. Güneşin tutulduğu gün İstanbul'a kızamadım. Çünkü düşününce Reglin ilk gününde ben de öyle oluyorum. Ya... A-a!

Allah Allah, Özgem hayırdır ya? Kaçıncı yeni bu? İstanbul'la özdeşleşmeler falan, Özgem Süreyya'ya bakar mısınız? Tegiye'yle, evet. Ne çok ortak noktamız var İstanbul'da diyor. Sevgili olun bari. Olamıyoruz efendim, olamıyoruz. İstanbul'la olayımız ne? Bu kadar senedir bunu asla çözemiyoruz.

Bence birbirimizi sevmiyor değiliz ama yani tam bir bağımız da yok gibi maalesef. Burada tabii benim de payım var, ona itiraf etmem gerekiyor. Çünkü çocukluğu Pendik Kartal gibi tam da İstanbul sayılmayan semtlerde geçirmek ve Kartal Kadıköy metrosunun hayatımıza ancak 2012 yılında girmesi, o zamana kadar da her yere 16B ve 16Y ile ulaşmak ve metrobüsün önlenemez kalabalığı gibi birçok şey sayabiliriz İstanbul'un aramızdaki duvarın tuğlaları olarak. Daha da pes, daha da pes.

Ya İstanbul diyorum da Beyoğlu'nu kastediyorum aslında bu arada. Yani tabii. Okul çıkışı barlarda kaçak takılan lise öğrencileri, işte kafasını esip Atlas'ta öylesine bir filme girenler, Galata Kulesi'ne çıkanlar, işte Asmalı'da dergilerinde sabahlayan o karikatüristler senelerce. Sinsice ben size ne kadar özenmişim ya. Ne kadar içimde ukde kalmış, ay bu Beyoğlu da Beyoğlu ne kadar istemişim ya. Neyse ki Beyoğlu'nda da yeterince takip edildik, laf yedik falan da çok üzülemedik yani. Canımdan değerli mi kardeşim sonuçta? Çantamda biber gazıyla romansla bir yere kadar.

Bak mesela Teoman'ın böyle dertleri yokmuş, oturmuş, yazmış güzel güzel. İstanbul işte bugün yorgun, üzgün, yaşlanmış, biraz külah almış, ağlamış, yine rimelleri akıyor, yazık falan. Hayır çok da güzel yazmış, asla yanlış anlaşılmayayım lütfen. Teoman benim başımın tacıdır, ona da geleceğim bir bölüm.

Ama yani baktığınız zaman bu İstanbul güzellemesi de içinde Başakşehir, Çekmeköy, Tekstilkent, Ümraniye gibi yerleri pek barındırmıyor gibi sanki, ha? Değil mi, Tümay Hanım? Necesiz. Nasıl? Bence İstanbul'u betimleyen sadece tek bir şarkı var. O da... Bu şehrin adını söyler, bu şehir karının haberi var, haberi var. Bu şehir karının haberi var, bu şehir karının haberi Bence. Bence İstanbul'u bu şarkı anlatıyor. Benim fikrime göre. Hayır yanlış düşünüyorsun diyen varsa da buyursun. var. Fikrini söylesin. Siz de kendi bencenizi sunun. Ben de saygı duyayım sizin sencenize. Ama bence böyle. Bence çok güzel bir kelime ayrıca. Kimseye bir şey de tartıştırmıyor böyle. Bencelerce bir benceresi.

Yola karşı benceresi... Bugün inanılmaz bilinç akışı gidiyorum. Ama bakın, elimi dahi sürmedim. Konu nasıl kendiliğinden Crossing The Bridge'e geldi. Değil mi? Üff! Ne yaptın ya Özge'm? Nazal sesin ne?

Fatih Akın'a getirdin konuyu, hallem ettin, kallem ettin, bir şekilde bağladın yani yine. Evet, bu bölümün konusu bu. Crossing the Bridge, Sound of İstanbul. 2005'te ortamlara salınan bu muhteş belgeseli izlememiş olanlar varsa Google'a bir İstanbul hatırası köprüyü geçmek olarak da aratabilir. Fakat onları kötü bir sürpriz bekliyor, ben daha düzgün bir versiyonunu bulamadım. Dijital platformlar, nanay, herkes ödediği paraya yansın.

Geri kalan her yerde, valla piksel piksel Anadolu. Mubi'ye de baktım ayrıca, aklıma gelmedi değil tabii ki orada da yok. Belgesel şu sözlerle açılıyor. Konfüçyüs der ki, yeni gittiğiniz bir yerdeki kültürü, kafa seviyesini, derinlikleri, sıralıkları anlamak için o yerin müziğini dinleyin der. Müziğini dinlediğinizde o yerle ilgili her şeyi algılayacaksınız, anlayacaksınız der, diyor Bizon Murat. İnşallah ölmemiştir, son haberlerini bir türlü takipleyemedim.

Artık müzik yapmayan Replikas, Ceza ve Ayben'in Gençliği, Hamamda türkü söyleyen Aynur Doğan, Yetmez ama evet demesine daha 5 sene olan Sezen Aksu, Kapatılmadan önce Babylon ki insan görünce gerçekten azıcık burnunun direği sızlıyor, Siyasiya Band CD'leri, Ve Oda Kule'de bağlamasıyla türkü söyleyen Nur Ceylan. Kim Nur Ceylan bilmiyor olabilirsiniz. Ben de bilmiyorum. Sadece bu filmde gözüküyor. Ve arattıktan sonra başka hiçbir şey çıkmıyor. Nur Ceylan hala yaşıyorsa ses etsin. O kadar güzel bir sesi vardı ki. Aratıyorsun Google'da doğal ürünler satan bir site çıkıyor karşına.

Ve tabii ki henüz hayatta olan Müzeyyen Senar da var. Rakıyı dökmeden 360 derece çeviriyor, elmayı ortadan ikiye bölüyor. Elmayı bölmeyi henüz yapamıyorum ama her rakı içtim de mutlaka rakıyı çeviririm. Müthiş bir şey. Rakı kopter. Kesinlikle deneyin. Tabii daha bir sürü isim var. Bunlar sadece benim aklımda kalanlar.

Velhasıl kelam bu belgesel sayesinde İstanbul hakkında ulan güzeller aslında falan demiş olabilirim. Burada nefes alabiliyorsam bu biraz da Fatih Akın ve Büyük Londra Oteli fetişi sayesinde. Bunu da söylemem lazım. İlk gördüğümde çok etkilenmiştim çünkü Büyük Londra Oteli'nden ki Sezen Aksu'nun yanlışım söylemişim ben klibinde yine aynı otelin odalarında çekmiştir. Böyle zar zor üç kuruş para kazandığımız zamanlarda dışarıdan bakıp oğlum beni buraya almazlar girerim çıkamam diye düşündüğüm bir oteldi Büyük Londra Oteli benim.

Ve terasa çıkmak için ilk içeri girdiğimde zannediyorum tüm otel kadrosundan izin aldım. Yani resepsiyoncusundan, garsonuna, lobisindeki papağanına kadar herkese ben terasa çıkmak istiyordum falan böyle ezildim, büzüldüm yani yok oldum mimari karşısında yok oldum nadir anlardan. bir tanesi ve adam gayet alelade bir şekilde asansörle en üste çık merdivenlerden bir kat yukarısı teras yallah dedi beni ateşledi terasa ya nasıl bu kadar alelade bir şekilde beni yönlendirebilirsin terasa ruhsuz adam sen nerede çalıştığının farkında mısın diyordum sonra yukarı çıktım bir baktım ki arkadaşlar büyük Londra Oteli'nin terası nasıl desem şimdi kimsenin de kalbini kırmak istemiyorum hani salaşlık mı pespayelik mi koyvermişlik mi tam adını koyamıyorum Ama yani insana kendini çok rahat, evinde, mahallesinde hissettiren bir yazlık çay bahçesi havası var. Ve üstelik kaliçe bakıyor. Yani daha ne olsun? Boğulacak gibi olduğunuzda gidin işte. Orada öylece duruyor orası. Yani duruyordu yani. En son bilmiyorum. Henüz bakmadım. Manitayla gidilir diyeyim de hadi bari havamız değişsin. Biz de gittik tabii. Evet. Açıklıyorum. Büyük Londra oteli hayatımı nasıl kurtardı? Oynat bakalım.

Efendim benim seneler seneler önce çok hoşlandığım ama yani hoşlandığımı asla kabul etmediğim bir bey vardı etrafta. İşte aynı yerde çalışıyoruz. Hoşlanıyorum ama asla hazmedemiyorum. Ben niye hoşlanıyorum bu adamdan? Ne alaka? Böyle şey mi olur? Hissetmeyeceksin sakın aman diyeyim falan diye kendi kendime. Hayır gayet de çok hani tatlı, naif, akıllı, başarılı bir insandı ama benim sevgilim vardı.

Ya işte bazen de öyle oluyor çocuklar. Yapacak bir şey yok. Bazen de öyle oluyor. Tabii ben iffetli ve tekeşli bir hanımefendi olarak nerede görsem kaçıyorum adamdan. İşte hoş geldin diyor böyle gözleri parlıyor. Ben selam çok işim var falan diyorum kafamı çeviriyorum. İşte yerden papatya koparıyor veriyor öflüyorum. Sigaraya çıkalım mı ben bıraktım şu grubun konseri var sevmem falan gibi böyle küçük bir ergenlik nokta rar dosyası gibi davranışlar sergiliyorum. Ekmek teknemde.

Tabii o zaman terapiye de başlamadığım için. Duygularla tek başa çıkma yöntemim onu bastırmak. Böyle her yaz ben oturuyorum litrelik kavanozlara basıp basıp dolap altlarında güneş görmeyecek şekilde saklıyorum duygularımı. Farkındalık için zaman bulamayanlar muhakkak denesin. Çok pratik. İşten geliyorsun, şipşak açıyorsun kavanozu. O akşamın kavgası hazır, hiç uğraşmıyorsun bile.

Neyse beyefendi de bir süre sonra yörüngeden çıkıp gitti haliyle ben böyle davranacağım. Sonra aradan aylar geçti. Özge'miz hem çalıştığı yerden hem de bambaşka sebeplerle sevgilisinden nihayet ayrıldı. Ve dedi ki, sonunda artık kavuşabiliriz. İşte o zaman bu zaman. Bastırmayacağım duygularımı. Her şeyi sonuna kadar yaşayacağım dedi. Ve bir mesaj attı adama. Acaba diyorum bir kahve mi içsek? Adam cevap attı. Tabii çok sevinirim. Nerede buluşalım? Büyük Londra Oteli. Terası diye de ekledim sonra. Yanlış anlaşılmamasın diye.

Hemen arkadaşlarıma haber verdim. Kendimi rezil edersem çaldıracağım. Gelin beni buradan alın falan diye. Rujlarımı sürdüm, beyaz gömlekleri çektim. Terasa önden gittim, oturdum. Kahve mahve yalan tabii ki zaten. Ne kahvesi? Heyecandan elim ayağım titriyor. Neyimi neremi sokacağımı şaşırmışım. Bir de kafeyi de yüklersem Halil'e doğru salacağım kendimi. Ben bir bira söyledim. O gelmeden başlayınca tabi kul da göründü. Sonra beyefendi geldi. Aa dedi ne haber, nasılsın, ne içiyorsun? Ben de bir tane alayım falan derken ben hemen konuya girdim.

Kaybedecek zamanım yok, bam bam bam. Öznesi, yüklemi, zarf tümleciyle kendimi böyle çok iyi ifade ettiğim şıkır şıkır cümleler kurdum. Konuştukça rahatladım, rahatladıkça tabii özgüven geldi. Allah'ım o sırada rüzgar saçlarımı savuruyor, beyaz gömleğim falan. Aşk kadınım ya, tepeden tırnağa. Aşk meleğiyim o sırada.

Adama dedim ki, ben o zamanlar sana çok ters davrandım, farkındayım. Aslında ben de sana karşı bir şeyler hissediyordum. Ama ilişkimi bitirmeye hazır değildim. O yüzden sana kendimi yanlış ifade ettiysem özür dilerim. Şu an aradan çok zaman geçti, biliyorum. Ama bunları bilmeni istedim. Belki bir tık da şansımı da denemek istedim, dedim.

Yeter be aşk kadın! Yeter be! Adam şok oldu. Fakat ben neye şok oldu onu da anlamadım açıkçası. Biliyordu yani zaten o zaman sevgilim olduğunu. Belki aradan iki sene geçmesine falan şok olmuştur. Normal tabii ona bir şey diyemeyeceğim.

Neyse bir yudum aldı birasından. Bir sigara yaktı. Hiç anlamadım ne hissettiğini. Sevindi mi, üzüldü mü? Pişman mı oldu? Kör oldum yüzünden adamı okuyacağım diye. Konuş be diye bağıracağım suratına artık. En sonunda dedi ki, ben dedi, buluşmak istediğinde hiç böyle bir şey çıkacağını tahmin etmemiştim. Nasıl yani? Hani ne bileyim neler yapıyorsun, ben de iş arıyorum, yardımcı olabilir misin falan diyeceksin sandım dedi. Oha!

Arkadaşlar, aklınızda bulunsun. Biriyle iş konuşacaksanız, bence orası tarihi bir otelin terası değil. Bu bilgiyi de vermiş olayım. Sizi de iş görüşmesi için oraya çağıran olursa da, bir bakarak olun, yine bir tetikte olun, arkadaşlarınızı bilgilendirin derim. Neyse, beyefendi bir sigara daha yaktı. Bu sefer sinirlendi, bunu görebildim. Dişlerini sıkarak bana şöyle söyledi.

Yani... Özge... Bu sefer de benim sevgilim var amanın koyayım. Yarın sabah tatile çıkıyoruz. Bu nasıl bir zamanlama ya? Böyle bir şey olabilir mi ya? An diye hızlı hızlı ucuca sigaralarını yaktı yaktı söndürdü. Ex aşkım diyeyim.

Yani ben de, ne yalan söyleyeyim, birazcık rahatladım. Hiçbir fikrim yok niye rahatladım. Yani reddedildin az önce. Az bir şey kahroldu değil mi? Biraz üzül, bir tüh, ah ya, falan ya. Bir hüzünlü bir tebessüm, bir uzaklara dal, Halil'ce bakıyorsun terasta. Yok. Hani iyi yani, bana sinirlenmemiş. Talih'e, Kader'e sövüyor. Orada benlik bir durum yok falan diye rahatladım gerçekten. Ve adama saçma sapan cevaplar verdim o zaman. Vallahi kısmet be, boş ver. Burada ne yazıyorsun? Mutluluklar, her şeyin bir... Hiçbir şey tesadüf değil gibi apır sapır konuştum.

Biraları bitirdik, siktirdik, gittik sonra. Aşırı gergin bir şekilde yerlere bakarak dört kat asansörle indik yavaş yavaş. Otelin kapısının önünde işte oldu o zaman, kendine çok iyi bakıyorsun, seni gördüğüme çok sevindim, bunları konuşabilmek çok kıymetli falan gibi mavralar deyip ayrıldık. Ya işte böyle. Ha pardon, hayatım nasıl kurtuldu? O kısımda şöyle. Ben ertesi sabah kansayım için Taksim Araştırma'ya gittim, tamam mı? Hastanenin kapısında da bu beyefendiyi ve sevgilisi hanımı gördüm. Sevgilisi hanımın elinde böyle küçük küçük ultrasonlar var. Siyah, beyaz, kare. Böyle 5-6 tane var. Çocuk facepalmda duruyor. Böyle elleriyle yüzünü kapatmış. Kız parmak arısı terlikleriyle bir oraya bir buraya yürüyor. Bir takım telefon konuşmaları yapıyor panik içinde falan. Biz çocukla göz göze geliyoruz. Ne diyeceğimi bilemiyorum. O da ne diyeceğini bilemiyor. Ben sadece iyi tatiller diyorum.

ve yüzümde ebleh bir sırıtışla kendimi Taksim meydanından, İstiklal'den aşağı, Galata Kulesi'ne kadar yürütüyorum. Allah'ım diyorum, o kız bende olabilirdim. Rabbim ne kadar ben senin ne sevgili kulunmuşum. Allah'ım sana şükürler olsun, teşekkür ederim.

diyerek Rabbime, Büyük Londra Oteline ve yani mecbur Fatih Akın'a da şükrederek günümü tamamlıyorum. Ben o gün bugündür İstanbul'u seviyorum. Vallahi bana çok sahip çıktı ve üstümde çok hakkı var. Fatih Akın da belki belli olmaz. Belki 2023'ün İstanbul'unun belgeselini yapar. Ben çok isterim öyle bir şey izlemeyi. Keşke yapsa. Düşünsenize ben bu bölümün linkini Fatih Akın'a yolluyorum ve Fatih Akın dinledikten sonra bana diyor ki ben ne alaka?

Bu da olabilir. Bu da tuzu biberi bu işlerim biliyorsunuz. Olsun yine de teşekkür ederim kendisine. Ve sanırım buradan kalkıp büyük Londra Oteli'nde bir bira içmeye giderim be. Tek başıma aslanlar gibi. Hadi bakalım. Kayıp Eşya Bürosu, Özge Özel. Sevgiler.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)