
1.983 kelime · ~10 dk okuma
Hadi, Pegasus'ta görülecek daha çok yer, gezilecek daha nice rotalar var. 150'den fazla şehirde maviliklere dalmak, doğayla baş başa kalmak, farklı kültürlerin izini sürmek, uygun fiyatlarla uzakları yakın etmek var. Herkes hadi deyince gidebilsin diye 20 yıldır Pegasus seni hayallerine ulaştırmak için var. O zaman hadi, Pegasus'la... Peki, şimdi nereye?
Alo, kayıt eşya bürosu, buyurun. Bir saniye, aktarıyorum. Herkese merhaba, hello, bonjour, kayıp eşya bürosuna tekrar tekrar tekrar hoş geldiniz. Vuuu radyo alkışı! Sizlere cennet vatanımızın yanıp kül olmamış bir köşesinden, Akyaka'dan sesleniyorum. Evet, yazın başından beri dört gözle beklediğim bu tatilde, oksijenden zihnim, tuzlu sudan sinüslerim açılmış olacak ki, dur dedim, ben dedim, neden dedim bir bölüm karalamıyorum?
Siz bu satırları dinlerken ben çoktan İstanbul'a dönmüş olacağım belki de ama çok da umurumda. Dürüst olmam gerekirse bu bölümü bir şey dediğinizi duyar gibi olduğumdan kaydetmiyorum. Çünkü kafamın içindeki sesten başkasına yer mi kaldı bürosunun gülleri? Kafamın içindeki ses ortalığı boş buldu, volümünü arttırdı, bır bır bır bır konuşuyor yine ya. Ama Özge'miz bu sefer tatilde. Evet, bu sefer tatildeyim. Bu sefer ne argümanlarını çürütmeye çalışıyorum onun, ne de kulaklarımı tıkayıp duymamaya çalışıyorum onu.
N, N kullanımını 93'ten beri doğru kullanan tek kişi olduğum için, N, N'den sonra fiile olumsuzluk eki getirmeyen bu yeryüzündeki tek canlı olduğum için omzuma bir öpücük bırakıyor ve Oktay Sinan'ın oğlunu da rahmetle anıyorum müsaadenizle öncelikle. Evet, ne diyordum? Kafamın içindeki ses... Ay, artık konuşsun dursun. Ne yapayım ya? Arsızın yüzüne tükürmüşler, yağmur yağıyor demiş. Vallahi saldım. Volümü kaça takarsa taksın, umurumda değil. Ben bu sefer tatildeyim. Üstelik burada, Akyaka'da bas bas bağıran tek şey... ...benim mançukalar sallayan, ağzından diken çıkan... ...zehir saçan iç sesim değil. Senden büyük cırcır böcekleri var burada, Dırzo.
Evet, Dırzo adını verdim şu an iç sesime. Sizlerin de şahitliği huzurunda sağ kulağına fısıldıyorum şu an. Dırzo, Dırzo, Dırzo olsun sen. Yeni sezona girerken Dırzo'ya artık arkada açık kalmış bir televizyon muamelesi yapıyorum dostlarım. Bunu yapmak zorundayım. Hayat bana bu yaz bunu öğretti. Dırzo benim için artık bir ATV, Show TV, kanal de. Hatta inanır mısınız bazen TRT2 gibi bir şey. O gün ilgimi nasıl çekeceğini düşünüyorsa o. O ne çakal o? O ne şeytan o? Çok şeytan, çok akıllı. Siz onu bilmezsiniz. Ama ben de akıllıyım. Ben de televizyon başından mal gibi ekrana bakmak yerine artık kalkıyorum.
İşime gücüme bakıyorum. Arkada boş boş konuşan seslerle ev işi yapmak. Üfff! Bak öylesinin tadı başkadır bilirsiniz. Öyle podcast müzik falan onlarla iş yapmaya benzemez. Boş konuşan sesle yarışa girersiniz. Böyle bir eliniz hızlanır. Pratikleşmeye başlarsınız. Bir IQ yükselmesi yaşanır orada. Televizyondakilerin aptallığına bir tepki verir bünye. Bulaşık makinesini bir dizersiniz Nobel'e aday olursunuz. Odayı bir toplarsınız, marikonda diz çöker tövbe ister. Bak, dolapta pörsümüş bir avuç meyveden komposto yapasanız gelir durduk yere, Kerbela'da bir damla su verseler, inanın yerini tutmaz. İşte şu an Akyaka'da, cırcır böcekleri ve dırzunun sesi birbirine karışırken ben sizlere sesleniyorum. Keşke mikrofonumu alıp Doğan'ın içerisinden kaydedebilseydim size bu bölümü ama Tolga Can bunu efektiyle, miksiyle, yerinde kaydedilmiş gibi, dalından koparılmış gibi
...yapar, ayçiçeğini de kızartır üstüne yoğurdumuzu döker yeriz. Adına da yaz biterken bölüm ederiz. Bu akşam burada gösterim var. Mekan Akyaka diye bir yerde açık havadan... ...Azmak Nehri'nin kıyısında. Takvimler 30 Ağustos'u gösteriyor. Bu akşam Akyaka'daki iki etkinlikten biri benim stand-up gösterim... ...diğeri de Zafer Bayramı şenlikleri kapsamında... ...toprak sahada verilecek olan İlhan Gür Yalçın konseri. Az önce anons edildi, oradan biliyorum. Bu akşam burada bir süredir yazdığım şakaların hepsini bir kere de anlatıyor olacağım.
Her zamanki gibi. Yaklaşık bir saat sürecek. Her zamanki gibi. Öncesinde panik, heyecan, umut, öfke, şüphe tüm duyguları tek bir bardakta ben şat atacağım. Gösteri bitince de ya adrenalin patlamasından götümün üzerinde duramayacağım ya da hemen neydi ters giden, neresi daha iyi olabilirdi diye düşünüp oturduğum yerden kalkamayacağım. Her zamanki gibi.
33. kez yaşanacak bu. Bu akşam. 33, 43, 53. Kaça kadar giderse. Ben aslında burada olduğuma mutluyum. Bu yaza girerken hayalim buydu çünkü. Çanakkale'den başlayıp İzmir, Muğla, Antalya olacak şekilde böyle geze geze sahneye çıkmak ve gösteriler nasıl geçerse geçsin sonrasında suya atlamak istiyordum. Hayalim buydu. Ama bir şekilde olmadı. Koca yazı İstanbul dışında planlayacak kadar boş vaktim olmadığı gibi bunu benim için planlayıp hadi gidiyoruz diyecek kimse de yoktu.
Bakın burada da Neither Nor kalıbına bir selam çakıyorum. Dikkatli kulaklardan kaçmamıştır. Neyse çok hadi dikkatinizi de dağıtmayayım. Evet. Az önce harekete geçmek için hadi gidiyoruz diyecek birine ihtiyaç duymak dedim. Doğru duydunuz. Evet. Bir şey yapabilmek için birine ihtiyaç duymak. Güçlü kadının yedi günahından biri. Çağımızın vebası.
Hala içimde bir yeri tetikliyor bu kavram. Dırzoyu gazlıyor böyle. Aciz misin kızım sen? Birine mi ihtiyaç duymak? Nasıl birisin sen? 2023'deyiz birine ihtiyaç duymak mı kaldı? Puh senin feministliğine falan diye bu böyle uzuyor gidiyor. Ayrıca küçükken annemin de en sinir olduğum özelliğiydi. Nefret ederdim. Yapmak isteyip yapamadığı her şey için babamı suçlardı ve ben içimden hep şey derken bulurdum kendimi.
Kocaman kadın, eli ayağı tutuyor, kendi parasını kazanıyor. Hala babamdan bekliyor, diye düşünürdüm. Ve tabii ki sabahlara kadar yeminler ederdim. Ben asla böyle biri olmayacağım. Asla annem gibi biri olmayacağım, diye. Oh, cute.
Evrenin, yüce Rabbimin, spagetti canavarının artık neye inanıyorsanız siz yeminler ederken sizin için yaptığı planlar budur. Tabii ki anneniz gibi olmanız... Olduk. Olduk, hepimiz olduk. Siz de olacaksınız, herkes olacak. Başka bir şekil mümkün değil. Dün uçaktan inip otele yerleşir yerleşmez enişteniz de havları kapıp denize koştu.
Kalacağımız yere çok yakın bir koya yürüdük. Deniz muhteşem, derin, berrak, böyle tatlı suyla tuzlu suyun karıştığı, yüzerken çam ağaçlarının kokusunu içine çekebildiğiniz masmavi bir denizden bahsediyorum. Etrafta bu hoş bulduğu yere sandalye atmış bronz yaşlılar ve gözleri kıpkırmızı olmuş şeftali kemiren çocuklar var. Tam ihtiyaç duyduğum umursamazlık seviyesi.
Bu tatille ilgili en büyük hayalim bikinimin altı ve üstü birbirine uyuyor mu diye düşünmeden dolaşmaktı. Çünkü gerçekten bangır bangır çalan kötü müzik yok, elinde telefon şak şak şak fotoğraf çeken yok, plaj kombinleri yok, giriş ücretleri yok, hiçbiri yok. Fakat bu yerde aynı zamanda ayaklarınızla taşa kuma bir zemine basıp vücudunuzu suya alıştırabileceğiniz bir kıyı da yok. Yok öyle suya beline kadar girip etraftan su sıçratmasınlar diye Rabbine yakarmak. Karalıkların üstüne dek dedikleri... Artık bunun Türkçesini bulamadım. Oktay Sinanoğlu hakkını helal etsin. Dek dedikleri bu şeylerden yapmışlar. Ahşap. Denize girmek istiyorsanız bunlardan atlamanız gerekiyor.
Tek yolu bu. Tamam okey birazcık merdiven de var ileride ama yani merdivenin etrafı genç irilere ve çocuklar tarafından işgal edilmiş durumda. Seri biçimde suya atlayıp atlayıp çıktıkları bir geçiş töreni yapıyorlar orada. Balıklama atlayanlar, bombalama atlayanlar, çiviler, burgulu salto denemeleri falan çok büyük şov var ve asla bitmiyor. E hal böyleyken birbirine artistlik yapan bir grupsuz zırtlarının arasına girip de bir saniye benim şuradan efendi gibi bir denize kendimi bırakıvermem lazım diyemedim haliyle.
çatlayan sesleriyle birbirine bağıran ve kahkahalar saçan bir grup su zırtlanının bir anda sessizleşip ablaya müsaade edelim Fuat bekle çıkma sudan abla suya insin bekle git yüz gel karşıya oğlum çıkmasana demesini kaldırabilir miyim bilmiyorum kaldıramam Yani Sörsey bacım gibi şeyim sesleri eşliğinde yürütsünler, üzerime bok atsınlar daha iyi. Atlamak zorundayım. Atlamak zorundayım. Bu suda yüzmek istiyorsam ha buradan kendimi suya bırakmak zorundayım. Dillere pelesen konmuş bir metafora ev sahipliği yaptığı için de Akyako Orman Kampı'na çok teşekkürler. Sayelerinde yazdım bu bölümü.
Fakat yüzmeyi çok geç öğrenenler ne demek istediğimi anlayacak. Bu o kadar basit bir şey değil. Böyle burnunu tutarak çivileme atlamaktan başka bir şey yapamayanlar şu an gelsin, birbirimize sarılalım ve en kısa zamanda çözelim şu balıklama atlama işini. Çünkü belli ki kimse boynunu kırmıyor, biz kendimizi rezil ettiğimizle kalıyoruz. Tabii enişteniz cumburlap atladı, çıktı saçlarını savurdu, su çok güzel gelsene hayatım dedi falan ve beklemeye başladı.
Biz uzun uzun bakıştık. Romantik bir bakışmadan bahsetmiyorum. Çünkü sessiz kaldığım her saniye suyun soğuk olmadığına dair ikna etmeye çalıştı beni enişteniz. Sağ olsun gerçekten çok tatlı bir insan. Fakat anlamadığı şey şu, beni endişelendiren su değil ki. Suyun yapısı belli, ısısı belli. Girince ıslanacağım, soğuksa alışacağım. Bunlar belli. Kaldırma kuvveti, hakeza, aynı şekilde artık kanıtlanmış bir şey. Suyun üzerinde durabiliyoruz.
E kolları açıp kapayınca da amma öyle, amma böyle bir şekilde mesafede kat edebiliyoruz. Bir köpek balığı gelip beni kapacak da değil egemizin sularında. Zaten istese bile yapamaz. Pas pasla kovalıyorlar. Gördük. Yurdum insanına o konuda güvenim tam açıkçası. Su değil beni endişelendiren. Ben ayaklarımın altında duran kayaya güvendiğim kadar güveniyorum suya da.
Ben bu ikisinin arasında havada duracağım zamanın paniğindeyim. Beni alıkoyan şey bu. Havada geçireceğim bir saniye belki o kadar bile değil. O kısacık süre içinde ben ne uçabilirim ne fikrim değişirse geri dönebilirim. Tamamen çaresiz durumdayım bir saniye için bile olsa. Dırzo tam sızı elini alıp ne kadar aptal ve korkak göründüğümü bas bas bağıracakken bir anda arkadan tanımadığım başka bir ses onu bastırdı. Üç! İki! Bir! Atla!
Ayaklarım yerden kesildi. Havada ne kadar kaldım bilmiyorum. Bana sorsanız günler, haftalar, mevsimler geçti. Ben gösteriyi kaçırdım, seçimi kaçırdım. Arkadaşlarım çocuk sahibi oldu. Kardeşim askere gitti, geldi falan. O kadar uzun bir zaman geçti ki ayaklarım suya değene kadar. Ama bu uzun zamanda ben nasıl görünüyorum? Su yutar mıyım? İyi yüzebilecek miyim? Pişman olur muyum? Ya istediğim şey denize girmek değilse gibi sorular duymadım. Ve kendimi suyun içinde buldum.
Kafamı kayalıklara çevirip baktım. Dırzı yok. Çakır gözlü bir baba, bronz bir anne ve iki kızdan oluşan çekirdek bir aile var. Hepsi şeftali yiyor. Bir çır çır böceği ailesi. Duyar duymaz nasıl depar attın ama diyor Uğur Dündar'a benzeyen babam. Bunu bekliyormuş herhalde diyor gönül yazara benzeyen anne. Kızlar gülüyor falan. Valla evet. Bunu bekliyormuşum herhalde. Birinin, hiç tanımadığım birinin beni görmesini, bir şeylerden korktuğumu anlamasını,
ve üzerine bir saniye bile düşünmeden, hatta üstüne vazife bile olmadan bana sadece atla diye bağırmasını bekliyormuşum. Bu bölümün ana fikri içinizdeki Dırzo'yu yenebilirsiniz. Değil. Çünkü Dırzo böyle zamanlarda ortadan hemen kaybolur. Ben gitti, bitti, düştü yakamdan zannederim. Her seferinde iyileştim zannederim. Yendim onu, zafer benim zannederim. Sonra o, kendimden şüphe duyduğum küçücük bir anda bambaşka bir suretle tekrar beliriverir.
Bazen iyiliğimi düşünen bir arkadaş olur, bazen önemli fikirleri olan bir entelektüel, bazen çok ürkek tatlı bir çocuk. İlgimi kimin çekeceğini düşünüyorsa, ilgimi kimin çekeceğini düşünüyorsam, Rızoyu yenemezsiniz. İnsan kendini yenemez. Geri dönmeden edemez.
Sadece işte arada bir bakın. Etrafınıza bakın işte. Bir kulağınız da cırcır böceklerinde olsun. Daha bu metaforu nereye kadar uzatabilirim? Motivasyonun nereden geleceği belli olmuyor. Ne olmuş birinin bize hadi demesine ihtiyaç duyduysak? Hayallerimizi satmadık ya.
Ben iyice böyle bir melon şapkavarlı bir yerlere gidiyorum bu podcast'a. Arkadaşlar helal ediyor musunuz hakkınızı? Dur yere 90'lar radyocularına özenmek de neymiş Özge'm yaa! Nyaaa! Kayıp eşyalar brosu. 90'lar demişken burada, Akyaka'da çok temiz ikinci el bir fax makinesi buldum.
Bir metafordan diğerine. Koş Özgen. İnstagram hesabımı da bağladım fax cihazına. Evet yaptım bunu. Mesajlarınız cırt cırt cırt artık buradan çıkacak. Büroda şakır şakır okuyacağım hepsini kardeşim. Bunu bekliyordum zaten. Ne yapsam da sizin mesajlarınızı yine size okusam diye düşünüyordum. Aha şu an bak bir tane geldi bile. Deniz Harp Okulu'ndan Serkan yazmış bizlere. Şöyle diyor. Abla.
Abla ben seni ilk tanıdığımda askeri sınava hazırlanıyordum. Kazandım abla ben. Subay oldum. Mutluluk akıyor aslında içimden. Ama dışarıya belli etmiyorum. Çünkü asker dediğin ciddi olur. Buraya baya bir random gülmüş. Sana getirdiğim süt reçelleri ise benim hayatımda bir B planıydı. Evet bu arada. Serkan gösterime gelip bana süt reçeli getiren liseliydi. Aslında liseli değilmiş yani. Evet şu an öğreniyoruz ki sınava hazırlanan bir yetişkinmiş sadece.
Tamamen kendimize özgü bir tarifti. Bir sırdı. Ama ben şimdi subay olduğum için artık hiçbir önemi kalmadı. Abla süt olarak manda sütü, şeker olarak da %25'te esmer şeker diyerek tarife giriş yapmış. Evet, bu benim boynumun borcudur arkadaşlar. Kayıp Eşya Bürosu'nda süt reçeli tarifi verdiğimiz bir yere getirdi. Yeni sezon bizi. Evet, süt olarak manda sütü, şeker olarak da %25 esmer şeker, kalanı vanilya aromalı tatlandırıcı kullanıyorduk ve pamyağı içerisinde pişiriyorduk, demiş Serkan. Gerçekten bir tek manda sütü yararlı gibi duruyor bu tarifte. Üzerimden büyük bir yük kalktı. Kolanın formülü gibi saklıyordum bunu herkesten.
Neyse, Deniz Harp Okulu'na yolun düşerse beklerim demiş. Evet, faks makinemizi de bir asker mesajıyla açmış olduk. Hayırlı uğurlu olsun, diyor ve kendimi serin sulara bırakıyorum. Kayı Peşşah Bürosu, Özgür Özel, Sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.