Podcast

S1E11: Derin Dondurucu

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Özgemiz bu bölüm, beklenmedik bir anda biyolojik saatinin saldırısına uğruyor. Anne olmak veya olmamak işte bütün mesele bu diyor ve bir müddet izninizi istiyor. Kayıp Eşya Bürosu'nun ilk sezon finalidir.



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

1.531 kelime · ~8 dk okuma

Hadi, Pegasus'ta görülecek daha çok yer, gezilecek daha nice rotalar var. 150'den fazla şehirde maviliklere dalmak, doğayla baş başa kalmak, farklı kültürlerin izini sürmek, uygun fiyatlarla uzakları yakın etmek var. Herkes hadi deyince gidebilsin diye 20 yıldır Pegasus seni hayallerine ulaştırmak için var. O zaman hadi, Pegasus'la... Peki, şimdi nereye?

Alo, Kayıp Eşya Bürosü, buyurun. Bir saniye, aktarıyorum. Herkese merhaba, hello, bonjour! Kayıp Eşya Bürosu'na tekrar tekrar tekrar hoş geldiniz. Ben Özge Özel, Pod B'nin Galata Kulesi manzaralı yefis yeni havalı stüdyosundan selamlıyorum sizleri. Nasılsınız? Ne yaptınız bakalım görüşmeyeli? Artık gösterilerde aranızdan bazılarıyla tanışmaya başladık. Bu benim için çok heyecan verici bir şey. Yani oturduğunuz yerden dinlemeyi bırakıp, İstanbul gibi bir yerde bilet alıp, yol tepip, oturup bir saat bir şey izlemeniz gerçekten benim için çok kıymetli. Böyle ılık götlü bir teşekkür bırakarak girelim bakalım sağ ayakla büromuza. Evet, Mayıs ayı geldi ve gitti. Bitti, görüyor musunuz? Vallahi... Niye peki? Mayıs bitiyor, yeni bölüm bir türlü gelmiyor diyenlerinize edecek iki çift lafım var. Birincisi, haklısınız. Yani haklısınız, ne diyeyim? Oraya nao gibi yazmışız iki haftada bir yayınlanır diye. Şahsen ben, yani bilmiyorum, bakacağız bakalım duruma göre gibi bir şey yazalım isterdim. Fakat öyle bir seçenek yokmuş. İkincisi de, aşkım ne anlatıyoruz bu büroda bölümlerdir?

Yani ben yapmam gereken şeyleri son dakikaya bırakmadan zamanında bitirebilen biri olsam, ben bir oturuşta şak üç bölüm yazıp stok gidebilen biri olsam, ben tüm bu hatırladıklarımdan, anlattıklarımdan, bu gök kubbeye hoş bir sada olarak bıraktığım ve bırakmayı düşündüğüm her şeyden, artık bir iğne ucu kadar bile etkilenmiyor olsam, ben kendimden bir gram olsun şüphe etmeyen, Bizden önce kendini bıçaklamayan biri olsam. Ben, işte bunlar benim duygularım ve bakın bunlar da benim düşüncelerim ve her birinin gerçekten çok önemli olduğunu inanıyorum hem de her zaman. Üstelik çok da tatlıyım, çok komiğim, çok akıllıyım, çok güzel ve çok içten biriyim. Ulan çok iyiyim be! Diyen biri olsam. Ve biz, aynen siz de, biz hepimiz bu büroda kendine bu kadar inanan karakterlere sahip olsak.

Transkriptin tamamını oku

Vasat bir dağlaraktan ne farkımız kalacak? Ya, hiç böyle düşünmemiştiniz değil mi? Self-love da bir spektrumdur arkadaşlar neticede. Arada, ulan acaba bir dalyarak olabilir miyim diye sormamız ve bunun bir ayarını bulmamız lazım. Yoksa kendimi omzumdan öpüyorumla başlarsınız, hop bir bakmışsınız saçını ütüleyen meslek liseli gibi kendi boynunuzu emcüre emcüre morartmış, öyle keko gibi cirit atıyorsunuz etrafta. Ay Allah sen koru yarabbim. İşte böyle. Bir elimle bıçağı takarım, diğeriyle yarımı sararım. Denge budur, aferin Özge'm.

Mayıs ayını komple dosyalayıp rafa yerleştirmek üzereyken ben şahsen en çok anneler gününü geride bırakıyorum. Çünkü senenin o zamanı her geldiğinde baktığım her yerde o kadar çok ve biri diğerine benzemeyen paylaşım görüyorum ki anne kavramıyla ilgili nasıl bu kadar çok duygumuz, yaramız, bu kadar çok ukdemiz olabilir her seferinde şaşırmadan edemiyorum. Her yıl en baştan yeni bir şey öğreniyorum. Annesinden razı olanlar, annesine kızgın olanlar, annesi olmayanlar, annesi olan ama onunla bir bağı kuramayanlar, bizzat annelik yapanlar, çok isteyip anne olamayanlar, beceremeyen, istemeyen, çocuğunu kaybeden... Çok fazla ya! Çok fazla lan! Bu kadar çok duygu beni gerim gerim gerer arkadaşlar. Ben mesafemi koyamam, etkilenmeden duramam. Öyle bir arkadaşa bakıp çıkamam.

Yani yarrakbaşı olmadığımız için de az önce saydığım her şeyi anlamak istiyor tabii bu deli gönül. Bir tarafta Dostoyevski, Nazdorovya Nazdorovya konuşuyor. Her şeyi anlamaya çalışmak bir hastalıktır diyor. Arkasından Ulus Baker giriyor. Her şeyi anlamak zorunda değilsiniz. Anlamak yalnızca dünyayla ilişkimizin bir düzeyinden ibarettir diyor.

Benimse bir kulağımdan giriyor, ötekinden çıkıyor. Ben bunca lafın arasında, sağda solda karşıma çıkan her duygunun üzerine çoktan beynimi Scotch Brite gibi basmışım. Ne var ne yok çekmişim, ortalığı pırıl pırıl yapmışım. Onu da anladım, onu da anladım, senin duygun da tamam, seni de anladım, seni de, seni de, seni de derken... Kahpe Bizans'taki Sümer Tilmaç gibi sırtımda gapoyunan bir cuvara yakmışım. Hatırlayanlarınız vardır.

Şimdi tabii babanın da travması fena değil ama... ...onun yerinde yiyeceksin. Aa, dedi iş uzu, yerinde yiyeceksin. Çok salaş bir yer. Küçücük, haftanın üç günü açıyor. İki masa atıyor dükkanının önüne, elinde ne varsa o. Başka travma iste vermez. İki de kapatıyor, gidiyor dükkanı. Yok, ara bulamazsın. Neyse, onu da bir babalar gününe saklayalım. Söz vermiyorum ama. Bugün kayıp eşya bürosunda... ...one mama to rule them all. Sonra da bir müddet, müsaadenizi rica edeceğim, bir tatile ihtiyacım var.

Benim adım Özge Özel. Ben kendime takmadığım bıçağı size takmam abisi. Valla bak yani ben bunu kendim de evde kendime takıyorum ya. Memnun kalmazsan getir paranı iade edeceğim. Söz konusu şiddetse onun için de erkeğe ihtiyacımız yok. Güçlü kadınlar kendi kendini bıçaklamayı da herkesten iyi bilir. Ben de zaten bu ay biyolojik saatim tarafımdan tam sekiz yerimden bıçaklandım. Ben, valla bizzat kendim.

Çocuk yapmayacağım, çocuk istemiyorum. Yapamam zaten, uğraşamam. Dünya çok kötü, küresel ısınma falan filan derken... ...bir kız çocuğu resmi yıllardır kurduğum tüm bu dengenin anasını sikti attı. Yine güneşli güzel bir pazar sabahına uyanmışım.

Kahvemi koymuşum. Annemin, anneannemin, teyzelerimin, etrafımda anne olarak tanımladığım herkesin anneler gününü kutlamışım ve ufka bakarak kendimi çocuksuz ve özgür hissettiğim bir anımdayım. Mesaj kutumda ne var ne yok bir bakayım diyorum. Bir yeni mesaj. Stand-up afişlerinde kullandığımız, dil çıkardığım fotoğrafımın aynısını yapan Esmer Cene Gamzeli bir kız çocuğu fotoğrafı. Altında da şöyle yazıyor.

Onunki gibi oldu mu diye soruyor Özgesi. Aynısını yapabildim mi diye soruyor. Gözlerim fotoğrafa kilitleniyor. Gözlerden beyne ulaşmaya çalışan sinyaller saatte 300 km ile yerine ulaşıyor. Anında pompalanmaya başlayan hormonlar söz konusu. Şakaklarıma vuran bir ağrı var. Ne bu migren mi vardı bende mi? Hayır canım libido lazım olur. Yapman lazım çünkü bundan bir tane yapman lazım. Bunun aynısını...

Yapayım, olur. İsmi ne olacak? Derin olabilir. Defne, ladin olabilir. Derin. Derin güzel, tamam. Nereye taşınmak lazım? Hangi muhitte çocuk büyütülür? Hangi okula yazdırılır? Yıllık ne kadar oldu onların fiyatları? Ben şahsen oğlak olsun istiyorum bu arada. Onun için Nisan gibi sevişmek lazım. Gerçi Başak da olur, o zaman geri gidiyorum. Yılbaşı. Olur, kırmızı don falan. Mantıklı aslında. Evde oturup çocuk bakamam yalnız ben. Benim işimi yapmaya devam ederim herhalde. Hamile...

Hamilesi anneye çıkabilir. Çıkarım. Çıkılır. Ali Wong yaptı, ben de yaparım. Artık herkesin bakıcısı var zaten. Pardon şey bakıcı değil, abla. Artık abla demiyorum. Evet, Aygül abla. Aynen, kazak. Evet, çok tatlı. Çok da iyi anlaşıyorlar derinle. Bir gör, çok seviyor ablasını derin. Çocuğun annesini gördüğü yok ki zaten. Hep Aygül'le. Aygül olmadan uyumuyor. Susun be!

Kız, çocuk yetiştirmek çok zor. Ben nasıl koruyacağım onu? Herkesten, her şeyden korumam lazım. Hayır, koruyamazsın. Ben senin tapulu malın değilim anne. Bana karışamazsın. Dili de pabuç gibi. Her şeye bir cevap. Sen hep babanın tarafını tut zaten. Kim o baba kim yani? Kim nerede? Boşandık mı bu arada babayla? Niye boşandık? Kesin aldattı. Belliydi zaten. İstemiyorum nafaka falan. Ya da yo, niye istemeyecekmişim? Ödesini tuvalet, kırılarla yerken iyiydi. Ama dünyanın en güzeli...

Neresi burası ya? Ay elimdeki kahve dökülmüş. Yerlere saçılmış. Etraf kan revan. Çok yara aldık mı? Ay her yerim ağrıyor. Başım, karnım. Of karnım. Çok mu kötü? Bakamıyorum. Çok mu kötü? Biri var mı orada? Çok mu kötü? Sen...

Sen kimsin? Kanadı var, uçamaz. Piteği var, bal yapmaz. Nedir bu bilmece? Gayet basit. Kanatlı pet. Ama bir saniye ya, ne alaka? Daha... Daha dört gün vardı ya, saydım ben. Dört gün vardı, biraz erken oldu.

Bugüne kadar bir bedenin içinde kavga dövüşü olmadan büyük bir uyum ve barış içinde yaşayıp gittiğimiz halde yumurtaların bu gördüğüm fotoğraftan sonra sanki bir su parkındaymışız da kendini kaydıraktan şuursuzca bırakmış gibi salıveriyor kendini rahme doğru, virajı alamıyor ve şak diye göbeğinin üstüne düşüveriyor ve ikimizi de haşlıyor. Ortalık tabii ki kan revan. Özgemizin kendiyle bitmek bilmeyen davası artık yeni bir level'a çıkıyor. Bu dava artık bir kan davası. Ve bu savaşın kazananı yok. Diyerek bitirsem tabi ki çok cool olacaktı fakat bu savaşın kazananı var arkadaşlar, tüp bebek merkezleri.

Mayıs 2022 itibariyle bu yumurtaları dondurana kadar belli ki bana rahat bir uyku yok. 2022 itibariyle Türkiye'nin çeşitli illerinde 14.000 TL ile 16.000 TL arasında değişen fiyatlarla 5 yıla kadar arsız analarına çekmiş yumurtalarımı saklamayı vaat eden bu merkezler bu savaşın tek kazananı. Yumurta dondurmaya verilen para da benim gibi hisseden tüm kadınların ödeyip ödeyebileceği belki de ilk okul öncesi ama bayağı bir öncesi eğitim bütçesidir.

Helale hoş olsun, ne diyeyim bükemediğimi bile öpeceksin. Gönül isterdi ki yazdan ayıkladığımız bezelyeler gibi yumurtaları da evde buzluğa atabilelim. Gönül isterdi ki çok sıcak bir yaz gecesi serinlemek için buzluktan çıkardığımız algidem araç kabını açalım ve aa o da ne? İçinde yumurtalarımızı bulalım. Gönül isterdi ki Netflix bakarken koltukla bir olmuş partnerimize dönelim ve soralım. Aşkım marketten dondurma mı söyleyelim yoksa çocuk mu yapalım nasıl yapalım biraz hızlı karar vermemiz lazım çünkü eriyor bu. Aynen eriyor bunu tekrar koyamayız buzluğa bozulur bu.

Evet Derinciğim. Annesinin bir tanesi ya şu güzelliğe bak. Nasıl yapalım kuşum? Şey yapalım mı? Bak şimdi sen beni burada bekle anneciğim. Tamam mı? Leylekler, ablalar azıcık daha dolaştırsın seni. Resim yapın beraber. Göster bakalım ablalara nasıl resim yapıyormuşsun. Bir görsünler. Annenin azıcık işi kaldı. Küçük Özge'yi hatırlıyor musun sen? Oynamıştınız hani beraber. Şimdi onun birazcık daha büyümesi lazım. Özgelerin biraz daha hayatını yaşaması lazım. Anne sonra gelip alacak seni. Tamam? Aferin benim uslu kızıma. Ay aynı anası. Ben biraz kafa tatiline çıkıyorum. Çünkü kafamı değil ayaklarımı kuma gömmek istiyorum.

Ayağıma bir su değsin, sonra hemen geliyorum sizi buluyorum. Büro size emanet. Kayıp Eşya Bürosu. Özge Özel. Sevgiler.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)