
1.377 kelime · ~7 dk okuma
Hadi, Pegasus'ta görülecek daha çok yer, gezilecek daha nice rotalar var. 150'den fazla şehirde maviliklere dalmak, doğayla baş başa kalmak, farklı kültürlerin izini sürmek, uygun fiyatlarla uzakları yakın etmek var. Herkes hadi deyince gidebilsin diye 20 yıldır Pegasus seni hayallerine ulaştırmak için var. O zaman hadi, Pegasus'la... Peki, şimdi nereye?
Alo, Kayıp Eşya Bürosü, buyurun. Bir saniye, aktarıyorum. Herkese merhaba, hello, bonjour, kayıp eşya bürosuna tekrar tekrar tekrar hoş geldiniz. Ben Özge Özel, kışlıkları kaldırdığımız bu güneşli güzel bahar gününden yeni bölümle selamlıyorum sizleri. Bahar alerjisiydi, laktoz intoleransıydı, self-sabotaj bayramıydı derken bir minik düştük ve her düştüğümüzde yaptığımız gibi düştüğümüz yerde battaniyeyi üstümüze alıp uyuduk. Evet.
Siz görüşmediğimiz süre boyunca neler yaptınız? Büromuzu, Boğaziçi müzik ödüllerine en iyi podcast adayı yaptınız. Onu gördük bir kere. Vallahi buna uyandım. Bu sese uyandım. Sesiniz ta koridorun sonuna kadar geliyor. Velhasıl kelam beni başkan yaptırmak isteyen yerlerinizden teker teker öperim. Yerel seçimlerle Emmy ödülleri arası karışık bir haz içerisindeyim bu durumla ilgili. Bir yandan da imposter sendromunun ağzına kaşıkla nutella sokan bir haberdir bu. Ama neyse şimdi bunu düşünüp kendimi yormayacağım.
Ben oyumun ile örneği verdim bu arada ama yanlışlıkla olayım kaydı. Görüşmediğimiz süre boyunca ben ne yaptım? Ah, talihsiz stand-up anısının vuku bulduğu tiyatro konsere gittim ve olay muhalinde ayı gibi sarhoş oldum ve burası iğrenç bir yer diye sayıklayarak yerlere tükürdüm. Nasıl? Çocukça, çiğ ve şahane bir katarsis gerçekten. Regli döngüm Dolunay'la senkronize olmaya karar verdi bu ay. O yüzden bu ay yaşamama kurt kadın olarak devam ettim. Çok az uyudum ve çok fazla hırladım ve birilerinin de boynumu kıtladım. Haklarını helal etsinler.
Ender gelişen osasuna ataklarını aratmayacak bir bahar alerjisi tarafından yatağa atıldım ve sabahlara kadar uyutmadı beni. Deli bir şey. Ve bu hafta Gezi davasının akıl almaz şekilde sonuçlanması sonucu hayatta hiçbir şeyi değiştirmeyecek olma ihtimalimle buluştum. Bayağı gözlerinin içine baktım bu ihtimalin. Uzun uzun bakıştık, o da bana baktı. Sonra bir anda dili gibi öpüşmeye başladık. Libido bazlı metaforlarımın sonuna geldik. Olumsuz duygulardan kaçmada özgözel gibi olun.
Her şeyi olduğundan daha büyük ve daha kötü algıladığınız zamanlarda, yani çevrenizde olanları, haberleri, anayı, babayı, sınavı, manitanın nazını seçemezsiniz, okey, ama dinleyeceğiniz şarkıları seçebilirsiniz. Bakın, bu konuyu sakın küçümsemeyin. Böyle günlerde dinlediğin şarkı tüm gününü esir alabilir, elini kolunu bağlayabilir, gömleğinin düğmelerini yavaş yavaş açıpsa... Şaka, tamam.
Toparlanın, tamam, hadi, bir elinize, yüzünüze bir su çarpın, tamam, hadi. Güzel şarkılar dinleyin, demeye çalışıyorum işte, o kadar. Çünkü eğer bunu yapmazsanız, sonra kendinizi tren köşelerinde kulağınızda kulaklık, yalnız ölmek dinlediğiniz yetmiyormuş gibi, bir de bu sorunun cevabını ciddi ciddi düşünürken bulursunuz. Ve içinizde bir yer de tren kafeteryasında kahve satılmadığı için hicap duymaya devam ediyordur. Biliyorsunuz değil mi o şarkıyı? Yalnız ölmeyeceğim değil mi?
Öyle sessiz sessiz solup gitmeyeceğim değil mi? Evet, Can Güngör. Can Güngör de çıktığı ilk günden itibaren çocuksu mahzun yüzüne kananan dinleyicilerinin götünü şarkılarıyla bıçaklamasıyla gönlümü fetheden bir müzisyendir. Buradan selam olsun. Bu şarkı da Biro'nun çekmecelerinde türlü türlü şeyler bulduran bir şerefsiz bir şarkı. Birlikte çoğunlukla güzel zaman geçirdiğim ve hala iyi andığım bir eski sevgilim var. Evet, var böyle bir şey.
O zamanlar seni seviyorum demek yerine, sayende bu dünyada kendimi daha az yalnız hissediyorum demişti. Hem çok mutlu olmuştum, hem de hissettiği yalnızlığın büyüklüğüne gerçekten çok üzülmüştüm. Sonra balık burcu olduğunu hatırlayıp, sonra çay koymuştum. Yani günümüze devam etmiştik. Ama bu cümle senelerdir büronun bir çekmecesinde duruyormuş meğer, Can Güngör Beyefendi sağ olsun eliyle koymuş gibi buldu tek şarkıda. Ben de bu hayatta daha az yalnız hissettiğim anlar koleksiyonu yapmaya başladım.
Bence siz de yapın, çünkü ileride ne zaman lazım olacağı belli olmaz. Benimkilerden birkaç sayfa göstermek istiyorum size. Bakın, şurada bana yakışacağını düşündüğün nail artları gece 11'de de olsa bana mesaj atan manikürcüm var. Çok tatlı. Şu köşede tulum peyniri küflendiğinde atmak yerine ooo doğal peynir silin deyip yemeye daha da iştahla devam edenler bulunuyor. Orada olduğunuzu biliyorum, saklanmayın.
Ah, bu çok seviyorum. Başıma güzel bir şey geldiğinde benden daha çok sevinen dostlarım Fener Alayı yaparken çekmiştim bunu. Bunu hatırlarsınız. Bu, insanların Taksim'e gelmek için Boğaz Köprüsü'nü yürüyerek geçtikleri bir haziran günü. Biraz oldu, üstünden biraz geçti ama bunu hatırlayın. Bunu hatırlamak diri tutar. Bu da ben Aylin Balboa'nın ilk kitabını okurken. Belki bir gün uçarız. Albümün dönüp dönüp baktığım bir fotoğrafıdır bu. 2014 senesine ait.
O zamanki yapılacaklar listeme bir numaradan hızlı bir giriş yapan tiyatro yüksek lisansı artık bitmek üzere. A3 boyutlarında 300 gram kuşa kağıda basılı altın varaklı mezuniyetimle aramda yalnızca bir adet bitirme projesi var. Yüksek lisansdan tezi çıkarın geriye ne kalır ki? Bitirme projesi. Ah bitirme projesi, vah bitirme projesi. Şimdi bitirme projeli yüksek lisanslar için yazdığım bir dörtlüğü paylaşmak istiyorum sizlerle.
Bulaşmam kaynakçaya teze İsterim oynamak geze geze Bak az kaldı mezuniyete Sen ne güzelsin proje Buldum tam kendime göre metin Önemi yok hiç biletin Profesörler nazlı gelin Sen ne güzelsin proje Aylin Balboa'yı size ben tanıtacak değilim ama tanıtacak olsaydım güldürürken göt kesmelerin kraliçesi derdim. Ben, bir popişe nasıl çaktırmadan bıçak takılır, Aylin Balboa'yı okuya okuya öğrendim. Yara ile alay eder yaralanmamış olan diyen Shakespeare'e bir tepki olarak 1980 yılında İzmit'te dünyaya gelen Balboa, yara ile alay eder yeterince yaralanmış olan beni delirtmeyeyim sikerim belanızı diyerek başlıyor yazarlık macerasına. Bir örnek vereyim anlayacaksınız şöyle diyor kamyon öyküsünde.
Yıldızlar aslında nedir, size söyleyeyim. Yıldızlar, acıdan delirmiş insanların gökyüzüne sıktıkları kurşunların açtığı deliklerdir. Bilim adamları sürekli yenilerini keşfettiklerini söylüyorlar. Bunda şaşılacak bir şey yok, yukarısı bir gün dümdüz olacak.
Bu ülkede büyümeye çalışan her çocuk, her ergen gibi yaralarını, façalarını ustalıkla gizlemeyi öğrendiğimden karşıma yediği her dayağı, götündeki her bir bıçağı teker teker, birer madalya gibi taşıyan biri çıkınca gözlerimi alamadım. Kaç kere baştan okudum ki tabi, inanın hatırlamıyorum. Ve Oğuz Ataylar'ın, Dostoevski'lerin cayır cayır tek kişilik oyunlara dönüştüğü senelerde Aylin Balboa öykülerini oyunlaştırmaktan daha çok heyecanlandıran bir şey bulamadım. Kesinlikle bunu yapmalıydım. Bitirme projemde Aylin Balboa'nın öykülerini oyunlaştırıp tek başıma çıkıp sahnede oynamalıydım. Sadece tek bir soru işareti vardı kafamda. Danışman hocama nasıl sunabilirim bu fikri? 1979'da Viyana Üniversitesi'ne doktorasını tamamlayan, sonra yurda dönüp Muhsin Ertuğrul sahnesinde Muhsin Ertuğrul Himself'in asistanlığını yapmış olan Prof. Dr. Ayşin hocamı, kendine Balboa soyadını takmış bir yazarla mezun olabileceğime acaba nasıl ikna edebilirim? Hocam selamlar, sizi çok seviyorum.
Haliç Üniversitesi Gayrettepe Kampüsü'nde bitirme projesi mücadelesi yer yerinden oynuyor. Muhteşem bir atmosfer var. Hava şartları ve zemin mezunu olmaya müsait. Her iki takım da kazanmak için sahaya çıkıyor. Özge'miz konu mücadelesinde hocaya karşı. Özge'nin müthiş yatağı var sol taraftan. Ayşin Hoca savunmasının mücadelesi. Doktorullar sağ kanattan bastırıyor şimdi. Özge solda Aylin Balboa ile verkaç yapıyor. Kaleye doğru sürüyor. Önünde kimse yok. Sol taraftan büyük bir mücadele. Maçın hakemi Cüneyt Çakır yine tartışmalı bir karar veriyor. Gözler Cüneyt Çakır'da.
Evet, sol taraftan geliyor yarayla alay eden takım. Leyla Erbil'i geçiyor Özge. Sevim Burak'ı arkasında bırakıyor. Hoca şaşkın. Özge. Özge ceza sahasına girdi. Top Özge'de kaleye doğru ilerliyor. Gidiyor. Önü açık kaymak gibi ilerliyor top. Vuruyor. Vuruyor ve gol! Aylin Balboa ile ağları delercesine bir gol. Aferin Özge. Aslanım Özge. Her yerinden öpüyorum Özge. Her yerinden, her yerinden öpüyorum. Bir tanesin, bir tanem.
Ayşin hocanın odasına kitabı bırakmamın üzerinden çok geçmeden mail atan canım hocam şu kelimelerle kabul ediyor projeyi. Çok çok isabetli bir seçim yapmışsın. Dili harika. Üstelik anlatım alabildiğine dramatik. Bağboğa'nın biricikliği dilde yadırgatma kullanması. Alışılmış aşınmış deyişleri ters yüz ederek bağlam dışına çıkartarak yadırgatıyor. Mükemmel. Tam senlik. Muhsin Ertuğrul'un asistanının yazdığı maile bakar mısınız?
Bu hikayede mezun olmak için sahneleme zorunluluğunun kalkması benim kendi topuklarıma sıktığım bir kurşun olarak yerini alacak. Çünkü ortada bir zorunluluk ve onaya alınacak bir otorite olmayınca bu öyküleri ben götüme mi sokayım? Ben bu öyküleri sahnelemeye asla cesaret edemedim. Asla edemedim. Kendi kendime çalışamadım, hocama sunamadım, Aylin Balboa'ya sunamadım, hiçbir şey yapamadım. Sadece bakıştık bakıştık durduk. Bir şekilde dedim ki, şimdi değil ama
Belki bir gün uçarım, dedim. Sonra aradan beş sene geçti. Ben stand-up yapmaya başladım. Ve bir akşam Kadıköy'de sahnede şakalarımı anlatırken onu gördüm. Göt kesmelerin kraliçesi en önde, oturmuş, benim anlattıklarıma gülüyor. Kulaklarım çalınıyor, sesim titriyor, asla çaktırmıyorum. Süren bittiğinde sahneden iniyorum, koşa koşa bara gidiyorum, arka arkaya iki tane tek ilaç atıyorum. Sonra telefonuma bildirim geliyor. Özge selam. Az evvelen önden gösterini izledim. Harikaydın, bayıldık.
Yalnız ölmeyeceğiz arkadaşlar. Öyle sessiz sessiz solup gitmeyeceğiz. Orada birileri hep olacak. Sizi anlayan, sizi hatırlayan biri hep olacak. O yüzden ayık olun. Bıçak bu seferlik sizde kalabilir. Kayıp Eşya Bürosu. Özgöz'den. Sevgililer.
Tamamdır.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.