Podcast

S1E8: Everyway But I Can't

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Özgemiz yeni bölümde bizleri bizzat kayıp bir eşya olarak selamlıyor. Sabrina'dan beri sihirli güçlere sahip olmayı bekleyenler, zamanı yönetemeyenler, kendi kendini erteleyenler bu bölüm hepimiz için geliyor.



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

1.916 kelime · ~10 dk okuma

Hadi, Pegasus'ta görülecek daha çok yer, gezilecek daha nice rotalar var. 150'den fazla şehirde maviliklere dalmak, doğayla baş başa kalmak, farklı kültürlerin izini sürmek, uygun fiyatlarla uzakları yakın etmek var. Herkes hadi deyince gidebilsin diye 20 yıldır Pegasus seni hayallerine ulaştırmak için var. O zaman hadi, Pegasus'la... Peki, şimdi nereye?

Alo, Kayıp Eşya Bürosü, buyurun. Bir saniye, aktarıyorum. Herkese merhaba, hello, selamünaleyküm. Kayıp Eşya Bürosu'na tekrar tekrar tekrar hoş geldiniz. Ben Özge Özel. Hem kayıp hem de eşya olduğum bir bölümle bir şekilde karşınızdayım.

Sevgili dinleyenler, kötü bir haberim var. Ben çok hastayım. Gerçekten çok, çok hastayım. Bazıları üşengeçlik dedi, bazıları tembellik dedi. Bazıları içinse umursamaz kibirli, hatta bazen de şımarık oldum. Halbuki işler hiç bildiğimiz gibi değilmiş ya. Bu hafta Aybar Kar Fırtınası vardı biliyorsunuz. Ki bir romantik komedide esas kızla esas çocuğun fanları yapmış gibi bir hashtag Aybar Fırtınası. Hashtag Aybar forever, Aybar istiyoruz. Daha çok Aybar yaz, senarist falan gibi.

Transkriptin tamamını oku

Kar tatili boyunca evde geçirdiğim dört gün boyunca yapmayıp, son dakikada götüme giren işler neticesinde öğrendim ki ben yukarıdakilerin hiçbiri değilmişim. Meğerse sadece amansız bir hastalığın pençesindeymişim ya. Erteleme hastalığı. Gavurun tabiriyle procrastination disease. Disease kısmını ben eklemiş olabilirim. Ama içinde bulunduğum durumu dramatize etmek ve desteğinizi hissetmek için daha doğru bir zaman düşünemiyorum.

Öğrenciyken farkına varamıyor tabii insan, ki burada anaokulundan yüksek lisans mezuniyetine kadar geçen rahat bir 20 senelik öğrencilikten bahsediyoruz. Ödevleri son dakikada yapabilmek, son gün çalışılan vizelerden yüksek yüksek notlar alıp geçmek falan insanda bir hallediyoruz ya, yanılsaması yaratıyor, yaratmıyor değil. Hastalığın kaçıncı evrede olduğunu anlayamadın, ha bu yaşa kadar geliveriyorsunuz. İçeride bir yerde bir ses sürekli, ''Acaba tüm dikkatimi vererek yapsaydım daha iyi bir sonuç çıkar mıydı?'' diye soruyor. Başka bir ses de ''Durur mu?'' yapıştırıyor cevabı. ''Ya pek fark etmezdi zaten, ne yapabilirdin ki en fazla?'' diyor. Bakın bu sinsi bir yetersizlik hissidir. Gerçekten şekil şukul değiştirip sızmadığı yerim kalmadı, burama kadar geldi artık.

Hem ertelemenin yaşattığı 3-5 dakikalık az, hem yapılması gereken şeyin yarattığı stres, hem çıkan sonucu beğenmediğimiz, kendimize yakıştıramadığımız için hissettiğimiz suçluluk... Bakar mısınız ya, geldi mi kokusu? Mis gibi self-sabotajdır arkadaşlar bunun adı. Bileğimizi kesseler self-sabotaj akacak, yemin ediyorum. Biz bu kendini bıçaklama işine gönül vermişiz ya, ömür vakfetmişiz biz bu işe. Hadi, soğutmayın, koydum tabaklarımıza, sıcak sıcak yiyin.

Bir gece telefonunuza gelen bir bildirim olur, ertesi gün yetiştirmeniz gereken üç farklı şey olduğunu hatırlatır size ve o an önemli bir karar vermeniz gerekir. Ya kırmızı alarma geçip full odaklanacak ve sabahlara kadar oturup ne yapmanız gerekiyorsa takır takır yapacaksınız. Ya da, ya nasıl olsa geciktim, bir bölüm daha şokopop izleyeyim, yarın erken kalkar, yaparım deyip kendinizi koltuk minderleri, klentler ve televizyon kumandasından oluşan bataklığa külçe gibi bırakacaksınız. Her saniye milim milim daha da içine gömüleceksiniz. Göz kapaklarınız ağırlaşacak. Koltukta sızacaksınız. Telefonunuzun şarjı bitecek. Ve sabah bilin bak... Evet. Uyuyakalacaksınız. Hayattan bir beklentiniz yoksa, sevmediğiniz bir işte çalışıyorsanız, varoluş sancısı çekiyorsanız, sorun yok bunlarda bu arada. İnsanın anlamsız bulduğu, hamallık olarak gördüğü bir şeyi yapmak için motivasyonu neden olsun? Niye? Yani ne kadar para veriyor olabilir?

Ama işinizi seviyorsanız, ne yapmak istediğinizi bulmak için çok uzun yollardan geldiyseniz... ...bir de yaptığınız her şeyi, bakın her şeyi başkaları izlesin, dinlesin, okusun, beğensin diye yapıyorsanız... Siki tuttunuz arkadaşlar. Bu siki tuttuk. Hep beraber tuttuk bu siki. Eurovision'da birinci olduğumuz sene o dansçıların pembe kurdelalarla Sertab Ener'i tuttuğu gibi... ...aa öyle tuttuk yani. Dört bir yanından tuttuk. Bir o yana çektik, bir bu yana çektik. Bu sikin etrafında modern dans figürleriyle kendimizi oradan oraya attık. Kalkar gibi yaptık, kalkmadık. Dokunur gibi yaptık, dokunmadık. Devindik, salındık. Görsel bir şölen.

Aranızda çizer varsa bu anlattığımı çizebilir mi ya? Bana seki tutmanın resmini yapabilir misiniz? Kaç keresik dediğimiz zayıf mesaj atın olursa da ona bir şey armağan edeceğim. Ne armağan edeceğim bilmiyorum. Çalar saat olabilir, pasiflor olabilir. Olabilir yani. Erteleme hastalığı farkındalık köşesi. Kaybettiklerimiz, ailemiz, dostlarımız, sevdiklerimiz, yerini dolduramayacaklarımız. Türkiye'de her gün üç yüz hayat erteleme hastalığı yüzünden kayboluyor. Fakat online alışveriş siteleri kaybettiği kullanıcıların yerini kolayca doldurabiliyor. Onlar kazanırken biz kaybediyoruz. Bunu dur diyebilirsin. İşinin başına geçebilirsin. Çalışabilirsin. Ertelemeyi bırak. Hayatı bırakma. Evet, bu bölüm bu konuyu çözüyoruz dostlarım. İçinden geçiyoruz bu konuda. Anlaştık mı? Benimle misiniz?

Bölümle misiniz? Duyamıyorum! Evet, içinden geçmeden önce bir çay koyayım hepimize. Sonra onun yanına küçük birer artışı yaparız önce. Şaka şaka, tamam.

Siz sevgili dinleyenlerim için hiçbir masraftan kaçınmadım ve Google'a bu küçücük ellerim ateş eden neyli artımla tıkıdı tıkıdı yazıp arattım. Erteleme hastalığından kurtulmak için dedim. Google zaten benim yerimi tamamladı. Erteleme hastalığından kurtulmak için dua. İşte bu.

Hemen tıkladım. Gözle görülemeyen bir hastalık için, gözle görülemeyen bir çözüm. Gayet mantıklı geldi. Birkaç psikoloji sayfası falan da gördüm de, önemsiz şeyler yazıyordu işte. Nevi özgüven problemi, kendine saygı duymama, olumsuz duygular... Gerek yok. Mutluluğunsifresi.com slash tembellikten-tire kurtaran-tire dua nokta Hatay, Trabzon, Mardin, Lilleburgaz. Enter. Aradığımız şifa burada. Herkes dikkatini toplasın ve benden sonra tekrarlasın.

Ey yüce Rabbim! Sen ki tüm alemleri yaratan, bağışlayan, kollayansın. İnstagram feedi yenilemekten, sponsorlu bağlantıların peşinde köpek olmaktan, aniden gelen çamaşır atma şerrinden ve Ofis 7. Sezonu izlemekten sana sığınırım. Allah'ım, beni kendi devan ile tedavi et. Bana kendi şifan ile şifa ver. Öyle şifa ver ki içimde bir dakika bile gözlerimi dinlendirme isteği kalmasın.

Nasıl daha iyi miyiz? Ben artık zamanı yönetmek, önceliklerimi belirlemek, büyük bir hedefi küçük küçük tatlı parçalara bölmek istemiyorum. Ben zamanı ortadan ikiye bükmek istediğim yerindeyim hayatımın. Tek parmak hareketiyle.

Şıp diye. Hemen. Uğrunda çabalamadığın şey senin için bir anlam ifade etmekten yoksundur ama. Diyenleriniz olacak. Hadi kardeşim, hadi yallah. Ne giyeceğime karar vermek, varmak istediğim noktaya hangi araçla minimum sürede gidebilirim hesabı yapmak, o yemek yeme mevzusu falan ya bunlarla da zaman harcamayalım artık be.

Yıllar yıllar önce gündemimizden çıkmış olmalıydı bunların hepsi. Hani nerede o robotlar, pil yutmalı önler nerede? 2022'deyiz ya. Antidepresan yutup robot süpürgenin zeminde hınını hınını dolaşması mı bize reva görülen? Bir doğa üstü yok.

Bir telekinezidir, durugörüdür. Bunlar yok, gelişecek diye. Bunlar flörürsüz, diş macunu. Aramaktan mahvolduk. Bir yararını da göremedik. Anadan, nineden geçen bir cadılık da yok, takdir edersiniz ki. Yıllardır bak burada kaç nesil cadılı, perili, büyülü dizilerden, filmlerden gözümüzü alamadık. Hangi birini sayayım size?

Bir nesil Selena aşkından alüminyum folyoya sarılı Kayhan Yıldızoğlu izledi. Evrim akınlı bez bebekten hiç bahsetmiyorum bile. Merve Boluğur acemi cadı oldu ve sonra yazık akli melekelerini kaybetti kızcağız ya gözümüzün önünde oldu bu. En son eliyle kar alıp top formuna bile getiremeden kameraya savurdu karları. Sihirli annem iki kez çekildi ya bu ülkede hey! Kimse bizim sihir ihtiyacımızı sorgulamasın lütfen. Sihir yalnız büyü değil.

Konuyu genç cadı Sabrina'ya getirmeye çalışıyorum. Muska falan karıştırmayın. Batılı anlamda sihirden bahsediyoruz. Sabrina the Teenage Witch'ten bahsediyoruz. Yani hani ATV'nin seküler, eğlenceli zamanlarında yayınlanan Sabrina.

Sabrina, 16 yaşında bir genç kız, bir liseli. Beyninin sağ ve solla bunu temsil eden iki halası var ve dünyayı ele geçirme planları yapan bir kediyle yaşıyorlar. Sabrina, 16. yaş gününe geldiğinde halaları bunu karşısına alıyor ve diyor ki, ''Sen bir cadısın, ha bu da siyah, kazanın.'' Sabrina'mız okulun ilk gününde cadı olduğunu öğreniyor.

Sanırım pazar günleri yayınlanan bu diziyi izleyen küçük Özge, 16 yaşında daha çok olduğu için ve sihirli güçlere çok acil ihtiyacı olduğu için kafasında bir hesap yapıyor ve kendi cadılık yaşını 13'e çekiyor. Yani uğursuz sayılan bir sayıya. Ya bu da neticede cadılık ya, kıps diyor. Ve hesaplarına göre 1-2 sene sonra sihirli güçlerin olabileceğine kesinlikle ikna oluyor.

Çünkü o zaman hayat çok güzel olacak. İstediği an, istediği yerde, istediği şeyi kusursuz bir şekilde yapabilecek. Başarısız olma, beğenilmeme ihtimali ortadan kalkacak. İşler ters mi gitti? Tek parmak hareketiyle zamanı durduracak, geri alacak, değiştirecek. Mükemmel. İkinci bir seçenek...

Büyük hayaller kurmamayı, azına razı olmayı öğrenecek ve bunun adına mütevazilik, naiflik, yüce gönüllülük hatta abartıp minimal hayat falan diyerek kendisinin sadece yüzde on kadarını yaşamaya ikna olacak. Bakın bunda da başarısız olma ve beğenilmeme ihtimal yok. Çünkü ortada bir şey yok. İkincisi kulağa daha kolay geliyor tabii. Zamanın durduğu akşam. Soğuk bir akşam. Kar topluyor.

Bu havada yapmak istediğin şey, battaniyenin altından çıkmadan televizyona bakmakken sen kalkıp hazırlanıyorsun. Gösterin var. 3-4 arkadaşınla birlikte bir sahneye davet edildiniz. Çok bilinen prestijli bir tiyatro sahnesinin restoran kısmında kurulmuş ikinci bir sahne.

İnsanların yemek yiyip bir şeyler içtiği, doğum günü kutladığı, şehrin merkezine inmeden kuleler içerisinde buluşabilecekleri steril, şık bir alan. İnsanların birbirleriyle ilgilenmek istedikleri ayan beyan ortada mekanlarda. Asansör müziği yapar gibi çıkıp bir şeyler anlatmayı kim sardı bizim başımıza diye düşünüyorsun. Ama hayat sana dört bir yandan konfor alanından çık, diyor. Meditasyon uygulamaları, kişisel gelişim sayfaları, sabah program... Herkes bir ağızdan bağırıyor. Konfor alanından çık! E sen de alıştın bir kere konfor yüzü görmemeye. Değil mi? Nasıl ayırt edeceksin? Hissettiğin korku seni geride mi tutuyor, yoksa gerçekten korkutucu bir şeyden mi koruyor? Nasıl bileceksin? İkisinin arasında incecik bir çizgi olduğunun farkında bile değilsin. Bir şeyi yapmak istemiyorsan, o şeyi yapmak zorundasın.

Derin bir nefes. Mekana vardınız. O kadar da kötü görünmüyor. Sahne çok yukarıda. Olsun. Masalar birbirinden uzak. Olsun. Masalar sahneden. Olsun. Yeni bir yer. Yeni seyirciler. Tebdili mekanda ferahlık vardır. En kötü ne olabilir ki? Talihsiz bir soru seçimi. Böyle bir soru sorarsan cevabın seni bulacağını unuttun. Sıran geliyor. Sahneye adım atıyorsun.

En öndeki masaya takılıyor gözün. Bir adam yüzünde gevşek bir ifadeyle, buraya bizi eğlendirmeye geldin tavrını koruyarak bira içiyor. Setine başladın. Seyirciye sordun. Akıllı tartısı olan var mı? Tabii ki bu sorunun cevabını merak etmiyorsun. Sadece anlattığın şeye giriş yapacaksın. Umrunda bile değil kimde, hangi ev aleti var. Seyirci de biliyor bunu. Öndeki masa belli ki bilmiyor. Cevap veriyor. Ben akıllı tartıyım. Kucağıma gelirsen seni tartabilirim.

İşte sorduğun sorunun cevabı. En kötü bu olabilir. Böyle durumlar için cebinde hazır bir şakan olmalıydı. Yok. Efendim? Diyorsun adama. Adam cevabının komik olduğundan çok emin. Tekrar ediyor. Ben akıllı tartayım. Kucağıma gelirsen seni... Sessizlik.

Sessizlik. Sessizlik ne kadar sürdü? İki saniye mi, on sene mi? Bilemiyorsun. Bir salon insan hep beraber paraliz oluyor gözlerinin önünde. Tüm masaların, arkadaşlarının, mekan sorumlusunun gözlerinde aynı soruyu görüyorsun. Bu şu an bir taciz mi? Yoksa işin bir parçası mı? Ne yapalım?

Soruyu sorması gereken tek insansa yerlere döke döke fıstık yemeye ve bacaklarını ayırarak oturmaya devam ediyor. Sen de dahil herkes o an konuşmadan ortak bir karara varıyorsunuz. Bu işin bir parçası. Bu akşam burada olay çıkmayacak. Herkes sessizce evlerine dağılacak. Sen de anlatacağını anlatıp siktir olup gideceksin. Tam kaldığın yerden devam etmek için ağzını açtığın sırada birden bir anons geliyor.

Sevgili izleyenler, teknik bir aksaklık nedeniyle toplum içinde uyulması gereken kurallara 5 dakikalığına ara veriyoruz. İstediğiniz her şeyi yapabilirsiniz. Toplum içinde uyulması gereken kurallara 5 dakikalığına ara veriyoruz. Lütfen yerinizden ayrılmayın. Adam bağırıyor. Olur mu canım öyle şey? Kaçıncı yüzyıldayız yani nasıl? Arkadaki masa hemen ayağa kalkıyor. Ön masanın yanına geliyor. Konuşma lan yav şak deyip ensesine bir tane patlatıyor.

Öndeki masa sendeliyor, neye uğradığını anlamaya çalışırken garson bitiyor yanında. Adamın elindeki birayı alıp başından aşağı boca ediyor. Arkadaşlarından birkaç tanesi saniyeler içinde adamın yanına geliyorlar. Kollarını sıyırmışlar, adamın kafasını çerez tabağına gömüyorlar. Bira fıstıksız olman ya ulan deyyus diyorlar. Tüm salon hep bir ağızdan bağırıyor. Yavşak! Yavşak! Yavşak! Yavşak! Sevgili izleyenler, anlayışınız için teşekkür ederiz. Teknik aksaklık giderilmiştir. Herkes yerine geri oturuyor. Nerede kalmıştık diyorsun? Akılı tartısı olan var mı?

Evet, uzmanlar haklıymış. Bazen de işte bu yüzden ertelersiniz. Bok gibi bir hissi yönetemediğinizde, bok gibi bir hissi yönetemediğinizi kendinize yediremediğinizde bu sarmal böyle uzayıp gidiyor. Sihir yok. Olmayacak. Allah konusu da şaibeli biliyorsunuz.

O yüzden herkes kendi başının çaresine baksın. Boşluklar dahil 11.984 karakter, toplamda 8 saat 42 dakika, 2 saat gecikinmiş bir podcast kaydı, karşımda bekleyen 2 insan ve beni buraya getirmek için ikna etmek zorunda kaldığım 3 taksi şoförüyle kayıp eşya bürosu Özge Özel. Sevgiler.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)