Podcast

S2E7: Toplumcu Gerçekçi Edebiyatın Kalesi Polisiye / Kara Hafta Özel - Pera Palas

Bibliyoterapi

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bibliyoterapi’de bu hafta Aslı ve Tuna, stüdyo sınırlarını aşıp İstanbul Kara Hafta vesilesiyle Pera Palas’a geçiyor. Keyifli dinlemeler!
Aslı ve Tuna’ya [email protected] mail adresinden yazabilirsiniz.

Henning Mankell - Karanlık Yüz
Stieg Larsson - Ejderha Dövmeli Kız
Ahmet Ümit – Sis ve Gece
Volker Kutscher - Islak Balık

Bonus
Uğur Yücel - Karanlıkta Koşanlar
Babylon Berlin


See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

5.148 kelime · ~26 dk okuma

Bu haftaki Biblioterapi, Pera Palast'a canlı dinleyici önünde kaydedilmiştir. Konumuz, polisiye edebiyat. Dermanı Kitaplarda Arayanların haftalık podcast'ı Biblioterapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tuna Kiremitçi. Malum okuyabilir miyim? Tabii, buyurun.

Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar... ...kitapların şifasını inananlar için bir büyüterek ne yapıyor? Başlıyor.

Kara hafta kapsamında konumuz Toplumcu Gerçekçi Edebiyatın Kalesi Polisiye olarak belirledik. O zaman biz direkt şu an normal, nasıl yapıyorsak her hafta, cuma günü podcast'imize başlıyoruz efendim. Bir şey deniyoruz, hadi buyururuz. Evet Tuna, o zaman en başta bir şeyden bahsedelim. Mark Harris'in mi söylediği? Mark Harris. Mark Harris'in mi söylediği lafı? Yani toplumcu edebiyatta, polisi arasında özellikle 21. yüzyılda ortaya çıkan ilişki aslında konumuz. Bu konunun aslında ifade edilmesi 2015 yılında ülkemizde HBL ya da Halki Palas'ta yapılan bir oturuma dayanıyor.

Transkriptin tamamını oku

Bu oturumun konusu çağdaş polisiye toplumsal romanın yerini aldı mı imiş. Ve Erol Üyepazarcı ve yarı Yunan, yarı Ermeni polisiye yazarı Markalis'in ve Esmahan Aykol'un katıldıkları bir oturummuş bu. Petros Markalis. Bir Esmahan vardı ne oldu gerçekten? En uzun zaman oldu görmedik. Evet çok severdik. Özledik evet. Şimdi burada Erol Üyepazarcı'nın daha sonra Akşam Gazetesi'nde bu oturumla ilgili yazmış olduğu bir yazı var.

Daha sonra 221B, Polisiye Kültürü dergisinde de aynı alıntıyı yapmış. Mark Harris'in bu oturumda 20. yüzyıldaki toplumcu gerçekçi roman geleneğini 21. yüzyılda polisiye edebiyatın devre aldığını söylediğini aktarıyor. Yazıda da tam olarak şöyle aktarmış konuyu. Toplumsal sorunların polisiye romana girmesinin nedeni hiç kuşkusuz

Globalleşme, dünya ekonomisiyle beraber mafyada globalleşiyor. Siyasi polisiye yazıp da uluslararası mafyada... söz etmemek imkansız demiş. Özellikle siyaset, mafya, ticaret üçgeninin birbirine benzediği Akdeniz ülkelerinde. Ama yeni Avrupa Polisiyesi'nin sonra 21. yüzyılda böyle toplumcu bir içerik kazandığını ve 20. yüzyıldaki toplumcu edebiyatın görevini üstlendiğini söylüyor. Bunun bir sebebinin de yani polisiye edebiyatın gelişmesi kadar polisiye dışındaki

Roma'nın fazla postmodernleşmesi ve sosyal sorunlardan kopması olduğunu Petros Markaris ifade etmiş. Zaten biz böyle bir yeni nesil yazarlar olarak suçlanmışlığımız vardır aslında bizden bir önceki nesil okur tarafından. Yazarlar tarafından demeyeceğim ama bizden bir önceki nesil okurlar bizim nesil yazarlarımızı politik olmamakla. Apolitik olmakla, işte dişe dokunur konulara değinmemekle biraz da suçlarlar. Yani çok fazla kişisel, bireysel meselelerden bahsettiğimizi söylerler. Bizim edebiyata ilk girdiğimiz yıllar 90'lı yıllar. 90'lı yıllarda Türkiye'de postmodernizmin ilk defa ilgi gördüğü zamanlardı.

İşte bir Kortazar gibi, Calvino gibi, Borges gibi daha çok postmodern biçim oyunlarına yer veren toplumcu bir eriştiri getirecekse de bunu çok dolaylı yollardan getiren bir edebiyata hayranlık duyarak aslında girdik. Ben şahsen onlardan biriyim ama yani ben bundan gocunmadım ama bundan dolayı dayak yedim. Eminim sendeymişsin. Her genç yazar dayak yemeliymiş.

Genç ezadetin zaten dayak yer tamam da. Yani biraz fazla üstümüze gelinmiş olabilir. Haklı olabilirler bu arada evet. Toplumcu gerçekçi bir yanımız olmamış olabilir. Okullara girmemiş olabiliriz ama bana göre hakikaten polisiye bu açığı gayet güzel. Yine 90'larda başlayan trendle galiba. Türkiye'de özellikle. Evet. Kapatıyor. Yani Türkiye'de 90'larda, Dünya'da 1960'da yıllardı. Demin Armağan abinin sözünü ettiği, işte Perve ve May Çövel çiftinin yazdığı Martin Beck serisi. 1965-1975 arasında. Aynen, bak notlarım arasında var. İşte bu ilk sosyal sorunlara değinen polisiyenin ortaya çıkması. Çünkü mesela Agatha Christie'ye baktığınız zaman, İlk romanında Agatha Christie'nin mesela birinci dünya savaşı esnasında geçer. İnsanlığın en büyük vahşetlerinden biri yaşanmaktadır. Ama Agatha Christie sanki böyle bir şey hiç yokmuş gibi bir kapalı malikanenin içerisinde bir takım aristokratlar arasında geçen.

Bir cinayet soruşturmasını anlatır. Şahane anlatır, büyüleyici anlatır, zeka dolu anlatır. O ayrı. Ama böyle bir sorunu yoktur. Sherlock Holmes'in de böyle bir sorunu yoktur. Fakat 1965'te, herhalde 60'lı yıllarında atmosferi olmasından kaynaklanan... ...ve Perval'ü Mahşövel ikilisinin de solcu olmalarından kaynaklanan bir sebeple... ...bu sosyal eleştiri faktörü polisi edebiyata girmiş... ...ve zamanla da, Mark Harris'in dediği gibi... ...toplumcu edebiyatın görevini üstlenmeye doğru gitmiş. Şimdi o zaman direkt ilk kitaba girelim mi? Girelim tabii. Zamanı deponamik oluyor. Madem benim ismini zikredemediğim şahıslardan bahsettik. Onlardan en çok etkilenen isimlerden biri Henning Mankel. Henning Mankel'in Karanlık Yüz kitabını birinci kitap olarak seçtik. Karanlık Yüz 1997.

...yayınlanma tarihi. Kurt Valender macerası. Eminim burada Kurt Valender'i sevip sayanlarımız çoktur. Polisiye oturumuna geldiğimiz kadar. Kurt Valender gerçekten sivilisi bir karakterdir. İsveç'in küçük bir kasabasında Ystad. Geç vakitlere kadar La Traviata'nın Maria Callas yorumunu dinledikten sonra uyuduğunda rüyasında sevgilisiyle seviştiğini görürken gelen bir telefonla başlar. İlk Kurt Valender macerası. Yaşlı bir çift, Taşya'daki çiftliklerinde öldürülmüştür. Hemen arabasına atlar Valender ve soğuk İsveç gecesinde olay yerine doğru yola çıkar. Zaten bu İskandinav soğuğu ve kışı da adeta romandaki karakterlerden biri gibidir. Evet. Ya şöyle ben mesela bu Kuzey Polisiyesi'ne biraz sinir oluyordum. Önyargım var. İşte ya klasik aslında hepimiz arasında konuşulan şey. Aman size suç mu var? Hani suç geldi gör burada gibi. Bu çok sık konuşulur aslında. Fakat bu konuya çalışırken biraz kendimi de ayıpladım. Çünkü aslında bahsettikleri şeyler çok daha evrensel. Lokal olmayan daha böyle evrensel suçlar. Irkçılık gibi.

Evet, bir de Kurtvalen'de... Ananın yarası demek istiyorum, daha derin aslında. Ama dışarıya çok çaktırmıyorlar bunu. Yani demokrasinin ve sosyal demokrasinin cenneti olan İskanderay ülkeleri oldukları için. Henning Mankel'deki aslında ayırt edici özellik şu. Henning Mankel'in kendisi de bir sosyalist. Aynı zamanda bir aktivist. Afrika ülkelerinde gidip oradaki sömürgeci mirasa ve hareketlere karşı... Portekizlere karşı aktivizm yapıyor. Mozambiye'ye gidiyor. Orada bir tiyatronun zannedersem müdürlüğünü mü yapıyor? Müdürlüğünü yapıyor. Tiyatronun müdürlüğünü yapıyor.

Hatta İsrail'in Filistin politikalarına da karşı aktivist olarak çalışıyor. 2010 yılındaki Mavi Marmara gemisiyle beraber bir de İsveç gemisi yardıma giderken o geminin içerisinde Henning Mankel de var ve orada İsrail ordusunun müdahalesini eleştiren bir dolu yazı yazıyor zaten. Dünya medyasında da ve karanlık yüzün sosyal arka planında gelirsek, 90'lı yıllarda geçer karanlık yüz, okuyanlar bilirler ve 90'lı yıllar dünyada tabi şöyle bir şey tekabül ediyor. Real sosyalizmin çöküşü, Doğu Avrupa ülkelerinin rejim değişikliğine gitmesi ve bu yüzden yaşadıkları ağır ekonomik krizler ve bunun getirdiği bir mülteci akını, özellikle İskandinav ülkelerine yönelik yoğun bir mülteci akını var.

Ve bir takım ekmek derdindeki, gelecek derdindeki vatandaşlar, Doğu Avrupa vatandaşları olduğu kadar bir takım yeni türeyen mafyalar da İsveç'e giriyorlar. İskandinavya'ya giriyorlar bu şekilde. Ve bu öldürülen yaşlı çiftin kadın olanı hastanede son nefesini vermeden önce tek bir kelime çıkıyor ağzından. Yabancı.

Ve bu medyaya sızıyor bir şekilde. Ve medyaya sızmasıyla beraber İsveç'te pusuda bekleyen ırkçılık hortluyor. Ve ülkedeki Afrikalı ve Doğu Avrupalı göçmenlere karşı bir neo-nazi hareketine hatta yol açıyor. Zaten İsveç'in nazi geçmişini unutmamak lazım. Bu senin ilgi alanlarından da birine giriyor. Demin Armağan abi de bahsetti zaten.

Nazizmin frizlendiği ülkelerin kendi iç dinamikleriyle yenilmiş bir ideoloji değil. Yani Amerikalıların ve İngilizlerin gelip ezdikleri bir ideoloji. Bu yüzden bu toplumların içerisinde hala zehirli bir tohum gibi yaşamaya devam edebiliyor. Henning Mankell de buna bakıyor aslında.

Yani hatta ırkçılar, vay efendim siz cinayeti işlemişsiniz diye ayağa kalktıktan sonra... ...göçmen kampının dışında Senegalli bir adam öldürülüyor. Ve Kurt Wallender hem bu yaşlı çiftin öldürülüşünü... ...hem de bu Senegalli adamın öldürülüşünü beraber soruşturmak zorunda kalıyor. Bu arada İsveç polisi de o kadar hazırlıksız ki... ...yani bu kadar ciddi bir sorunla karşılaşmaya... ...Yugoslav'la Çekoslavak arasındaki farkı bile bilmiyorlar.

Yani Çekoslovak birini yakalıyorlar, onu Yugoslav zannediyorlar falan. Acaba mesela bu romanlardan sonra biliyorlar mı, değil mi? Bu da bir soru. Hani görseler artık tanıyabilecekler mi, anlayabiliyorlar mı ikisi arasındaki farkı?

Doğu'ya karşı her zaman bir, yani herkes batıya baktığı için dünyada her zaman doğusunu daha az biliyorlar insanlar. Ama bu kadar polise yazdılar artık öğrenciler. Artık öğrenciler bilir diye düşünüyorum. İskendiraf polisleri de kendi polis yerlerini biraz okuyorlardır. Bizim okuduğumuz kadar. Yani şey çok güzel yani, Henning Mankel zaten Mozambik dönüşü... ...açıları ne kadar yükseldiğini o fark ettiğini söylüyor ama belki de hep öyleydi. Kendisi de o zaman fark etmiş yani. Evet yani kendisi öyle fark ettiğini söylüyor ama belki de hep öyleydi. Ve o ilk kez o zaman gördü Mozambik dönüşü. O yüzden şey çok güzel yani gerçek bir yerden çıkıyor. Kendi karşılaştığı bir sorundan yola çıkıyor olması ve adamın böyle bir aktivist olması benim için mesela. Yazar bana göre neredeyse karakterinin önüne çıkacak.

Zaten karakter 1948 doğumluymuş. Ben bilmiyordum onu baktım. Manken'in kendisi de 1948 doğumlu. 1948 doğumlu eşittir 68 kuşağından zaten. İsveç'in 68 kuşağı solcularından birisi kendisi aslında. Ve bütün dünyanın hayranlık duyduğu bu sosyal demokrasinin ve refahın cenneti olan İsveç'in aslında çok da göründüğü gibi olmadığının farkında. Ve aslında İsveç'in vicdanı diyebiliriz. Evet.

Yani bu müreffeh ve bütün dünyanın imrendiği, gelişmişlik timsali İsveç'in ve dünyaya en çok silah satan ülkelerden biri olan aynı zamanda İsveç'in vicdanı olarak hem yaşamış hem de yazmış enigma iken. Buradan ikinci İsveç polisimize geçelim mi peki? İkinci kitaba mı geçelim? Henrik Mankel hakkında çok şey konuşulabilir. Tabii Ingmar Bergman'ın damadı olmasından, hani bir taraftan da tiyatro teşkilatı yapmasına kadar dört kez evlenmiş olmasından. Onu ben vurgulayayım da hoşuma gitmedi. Maoist bir Norveçli olmasından ve bu yüzden kendisini de Maoizmatik falan. Magazin olarak da zengin bir abimiz kendisi. Bir de galiba en etkilendiği olaylardan biri de Olof Palme'nin aslında öldürüldüğü şu ilk yazma fikri. Öyle mi? Öyle geliyor kendisine. Olof Palme'nin katili çünkü karanlıklarda, resmen sokak karanlığında yok oluyor. Yani uçup gidiyor.

Ve bu ona yazma isteğini, bu onu da uyandırıyor. Bir katilin yok olabilmesi, yani hani havaya resmen karışabilmesi durduk yerde. Ve bunun arkasındaki işte politik güçler acaba nelerdi vesaire. Bir de şunu da not olarak belirtmek isterim. Burada hepimiz polisiye severler olarak biliyoruz. Kurt Valender karakteri bence zaten

İşte Pervala'yla eşinin yazdıkları Martin Beck ile... ...Yonespo'nun Harry Hole'u arasındaki bir halka bence zaten. Yani Martin Beck'ten isimlenilerek yaratılmış bir karakter. Kutvalender. Aynı zamanda Yonespo'yu da çok etkilemiş. Çok etkilemiş, evet. Yani Harry Hole'u okurken... Kurken Kurt Warender'den ne kadar etkilenmiş olduğunu Norveç'te, Jönespo'nun da bir taraftan görüyoruz ama bu söylendiği zaman Jönespo biraz sinirleniyormuş. Bir polisiye sever olarak biraz İsveç edebiyatına baktığınızda bu etkilenmeye açık olarak şey yapıyoruz deyip ikinci kitabı istersen geçebiliriz. İkinci kitabı geleni. Senin en sevdiğin polisiyelerden biri diyebiliyorum. Hatta belki en sevdiğin romanlardan biri olabilir. Değil mi? Ejderha Dövmeli Kız. Ejderha Dövmeli Kız ve talihsiz yazarı Stig Larsson. Çok talihsiz yani. Gerçekten.

Niyet halisiz olduğu da malum, kitabının yayınlandığını görmeden... ...bir kalp kriziyle vefat ediyor. Millenium... Üçlemesi. Dekalog mu denir on kitaptan oluşan şeye? Şimdi Martin Beck'te de Kurt Wallenberg'de de on kitap esprisi var. İkisi de on kitaplık seriler. Garibim Stieg Larsson da on kitap yazmayı düşünmüş... ...Millenium serisi aslında. Fakat üçüncüden sonra ömrü vefa etmiyor. Kitabının bu kadar büyük bir fenomeni dönüşmesini bırak... ...yayınlandığını dahi göremiyor. Yani kendisi Stig Larsen'ın da özelliği, o da bir sosyalist İsveçli yazar. O da Olaf Palme'nin ölümünden bu arada, suikastından daha doğrusu çok etkilenmiş. İkisinin gerçekten ortak noktası bu. E tabii yani çok çarpıcı bir olay. Ama adamlarda da hani çok da fazla olay olmadığı için tabii bir taneye tutunmaları gerekiyor. Olaf Palme onlar için çok sarsıcı bir şey.

Stieg Larsen'ın da romandaki Blomqvist karakteri de öyle. Uzmanlık alanı aşırı sağ ve faşist hareketler üzerine araştırmalar yapan bir gazeteci yazar aslında. İşte 50 yaşına doğru diyor ki bu gazetecilik, yazarlık tamam güzel de ben roman. yazacağım deyip ilk romanı olan kadınlardan nefret eden adamı yazıyor. Bu aslında Ejderha Dövmeli Kız'ın İsveççe basımının adı. Kadınlardan nefret eden adam. Böyle yayınlanıyor zaten. Bu arada önce çok red yiyor. Yani bu kitabın basılması için bir hayli uğraşıyor. Çok fazla red alıyor. Kurdo Baxi, İsveç'te yaşayan en yakın arkadaşlarından biri Stig Larsson'un. Tamam mı?

Diyor ki, o da işte gazetelere yazılar yazıyor vs. yayıncı tanıdıkları var. Her tarafa götürüyor Stig Larsson. Hatta İngiltere'ye falan da gönderiyor. İstemiyorlar, yani kitabı basmak istemiyorlar. Ne büyük kapasitesi olduğunun farkında değiller. Kurdo Baxi kendi yayın evine gönderiyor.

Ve onun aracılığıyla kitap basılıyor. Şimdi neden bu önemli benim için? Çünkü Kurdo Baxi sayesinde de yani onun arkadaşları bir şey demeye çalışıyor. Stig Larsen ve onun arkadaşlarının bir anlamı var. Adam zaten ırkçılık konusunda çalışan bir adam. Ve zaten arkadaşını da Kurdo Baxi'ye seçen bir adam.

Yani o yüzden zaten hassasiyetleri var. Gerçekte İskandinav sosyalisti kendisi. Hassasiyetleri var ve zaten ikil kadının ölümünden çok etkilenmiş. Haberlerde çıkan iki kadın. Bir tanesi İsveçli bir kadın yanlış hatırlamıyorsam. Kocası tarafından ya da sevgilisi tarafından öldürülüyor. Bir tanesi de Fadime Şahin gibi bir adı var. Babası tarafından öldürülüyor. Bu iki cinayetten çok etkilenmiş ve o yüzden zaten yani kadın meselesine giriyor.

Yani sosyal arka planında kadınlara yönelik şiddet, araştırmacı gazetecilerin beceriksizliği, büyük sermayenin ahlaki iflası ve tüm o parlak İsveç adaletinin altında hala çürüyen nazizmin toplumu zehirlemesi var. Konusu da çok ikonik bir kitap. Eminim tek çoğumuz okumuştur ama kısaca özetleyeyim istersen. İsveç'in en zengin ailelerinden birinin kızı olan Harriet Wanger, 40 yılı aşkın bir süredir kayıp, Yaşlı amcası da, yani o ailenin, zengin ailenin en yaşlısı olan, hala kızın yaşadığını inanarak aramaya 40 yıldır devam ediyor. Vazgeçmemiş. Gazeteci Michael Blomqvist'i tutuyor. Michael Blomqvist de o sırada başı belada. Hapse girmesi söz konusu. Çünkü bir tuzağa düşmüş. Yozlaşmış politikacıların kendisine kurduğu. Ve biraz da ekmek derdinden dolayı bu teklifi kabul ediyor. Sonra da İsveç toplumunun derinlerine ve nazi geçmişine giden inanılmaz derinlikte

...kötülük ve yozlaşma macerasının içinde buluyor kendisini. Tabii ki kimle beraber? Lisbeth Salender. Lisbeth Salender de 21. yüzyıl edebiyatının yarattığı en ikonik ve zengin karakterlerden biri. Nasıl birisi? İstersen sen bahset ondan. Biliyoruz zaten Lisbeth kardeşimizi. Küçükken istismara uğramış. Babası eski bir gizli servis ajanı ve alkolik.

Annesine çok yoğun şiddet uyguluyor. O kadar çok şiddet uyguluyor ki Lisbet en sonunda adamı arabasının içinde yakmak zorunda kalır. Tam olarak benim yapacağım bir şey. Ama o yüzden sen bahsettin galiba. Zaten lakabı Lisbet Salender'in kadınlardan nefret eden erkeklerden nefret eden kadın.

Şöyle bir şey var, ona bir kere saldırırsanız, ertesi gün elinde daha büyük bir silahla gelip sizi bulacağına emin olun. Anoreksik bir karakter. Punk bir tarzı var. Her tarafı piercingli. Fazla konuşan, introvert bir karakter. Öyle fazla konuşan, kendilerini... Asperger sendromu zaten ki bütün dünyada Asperger sendromunun gündeme gelmesini de bu romanlar aslında. Asperger sendromu neymiş? Bir sürü insan bu romandan sonra öğrendi. Çok pardon ama ben de Cellat Mezarlığı kitabında kullandım Asperger sendromu.

Araya sokayım. Lispet'ten önce Aslı vardı diyorsun. Yok, aslında... Bir dakika, yılkaç Lispet'in çıkışı? Hatırlamıyorum. 2005. 2005 mi? Aynı dönem, aynı yılda çıkmışız. Aranızda ne vardı?

Tam bir toplum kurbanı misbet sarayları aslında. Bu toplumda kim? İşte o hepimizin uzaktan hayranlıkla baktığımız mükemmel İsveç toplumunun kurbanı. Çünkü kızı tımarhaneye atmışlar babasını öldürdükten sonra. Demişler ki sen psikopatsın kal burada. Çıktıktan sonra da işte bir sosyal güvenlik görevlisinin refakatine verilmiş ki o adam da tecavüz etmeye çalışıyor kıza ve hayatının

Hatasını yapıyor. Lisbet'e bulaşarak tabii ki. Aslında insanda şey duygusunun da böyle tatlı tatlı okşayan bir yanı var Lisbet karakterinin. Yani intikam. Şimdi bunu söylemek istemiyoruz yani. Medeni insanız. İntikam alınmaz. İşte ne? Öteki yanağını çevir yahut kabul et. Lisbet kesin intikam alınır diyor. Evet. Alınmalıdır diyor. Ben de öyle diyorum. Hatta şu savunulduğu zaman, ya işte o suçlu, tamam bir sürü kadını öldürmüş bir psikopat ama... ...işte onun da babası ona zulmetmiş, toplumsuz, işte çevre şartlarından dolayı... ...bu kadar manyak ve kötü olmuş falan dediği zaman Blomqvist... ...Lisbeth diyor ki, hayır herkesin iradesi ve seçim şansı vardır. O kendisi seçti bu yolu, bir özür olamaz deyip zaten adamı patlatıyor arabasının içerisinde. Tabii bu yani benim... Çünkü kendisinin çelik gibi iradesi olduğu için. Herkesin kendi iradesinden sorumlu olduğunu aslında sanıyor. Aslında şimdi öteki söylenen tabii ki doğru. Yani ben psikolojiye yüksek lisans yapmış insan olarak böyle şeyler söylememem gerekiyor. Evet tabii ki hepsinin altında, bütün sapkınlıkların altında, bütün suça yönelmiş kişiliklerin altında tabii ki bir psikolojik etken var. Ama Lisbet Asperger sendromlu olduğu için empati kurmaya pek ihtiyaç duymuyor her iki katillerle. Yani burada da, bu kitapta da, bu da işte Henning Mankel geleneğine aslında uzanan bir kitap. Ama aynı zamanda yazarımız İsveç polisiyesi olduğu kadar İngiliz ve Amerikan polisiyelerinden de çok etkilenmiş.

Hatta eski Agatha Christie'nin bu kapalı oda, bir malikanenin içerisinde geçen gizem... ...geleneğinden de etkilenmiş. Yemiş yutmuş polisler geleneğini yani. Stieg Larsson abimiz. Sonra da hepsini kendi potasında eriterek... Çok uzun süre tabii çalışıyor üstüne. Yani belki biraz gecikmiş aslında. O hata olmuş. Kalp krizine yenik düşmeden önce. O yüzden basılamamış kitaplar.

Şimdi benim mesela çok ilgimi çeken şey hani üçleme bırakıyor arkasında bir de dördüncü kitabın bir kısmını bırakıyor. Beraber yaşadığı kız arkadaşının bilgisayarındaymış işte dördüncü kitabın taslağı. Öyle mi? Tabii tabii öldüğünde. Şimdi benim ilgimi çeken buradan mesela biraz önce dedim ya yazar karakterin önüne geçiyor. Burada adamın yarattığı karakterler gerçekten kitapların yazarın önüne geçiyor.

Ve yayın evi başkalarına şey veriyor. Bu kitabın devamını yazması için ne denir ona? İşte görev veriyor. Hoş değil ama. Yani ama onlarla beraber bu yeni kitaplar yazılmadan önce yani bu üçleme galiba 30 milyon

gibi bir şey satarken şu an 100 milyonu bulmuş yeni kitaplarla beraber. Adaletin bu, bu dünya. Yani evet, ikinci yazar da şimdi adını unuttu. Aslında tabii unutmamak lazım. Ayıp oldu ama ikinci yazar da başarılı iş çıkartmış. Aynı evime de satmış kitaplar. Ben onu unutmadım.

Şu an üçüncü yazar, bir kadın yazara verilmiş görev. O da satacak gibi görünüyor. Yani bu şey yeni Sherlock Holmes senaryoları yazma. O kadar ikonik olmuş ki. Yeni Agatha ya da Sherlock Holmes. Çünkü Lisbeth Salander neredeyse gençlerin duvara posterinin alçakları kadar... ...büyük bir ikona dönüşmüş durumda. Gerçek olduğunu izah ediyoruz. Bana da versen bir öykü yazarım Lisbeth Salander ile şu anda. Yani o kadar çünkü seviyoruz kendisini artık. Şöyle komik bir alıntı yapmak istiyorum son şeyi de. Belki bağlamak istersin sonra diye. Avustralyalı romancı Robert Dessen'in...

Kitapla ilgili bir ifadesini buldum. Şimdi İncil'den sonra Danimarka'da en çok satan kitap olmuş. Ejderha Dövmeli Kız. Robert Dessel'e diyor ki, İncil'den daha az şiddet içeriyor. Olay örgüsü daha basit ve daha inandırıcı. Aynı zamanda İncil'den daha eğlenceli. Ben şu an Tuna'nın şeyi çeviriyorum. Yani daha doğrusu çevirdim bitti de editingine düzeltilerini yapıyorum kitabının. Şeytanın tarihi diye yani gerçekten. Hâlâ bitmedi bu kitap. Ya kama yapıştı. Ben böyle acayip bir kitap görmedim. Yazan Daniel Defoe 1730'da yazmış. Yani Robinson Crusoe'nun yazarı. Çok müthiş dalga geçmiş. Olduğu gibi İncil'le zaten. Bütün aslında kutsal kitaplarla dalga geçiyor.

Hakikaten İncil'deki kötülük, yani Habil'le Kabil'i mesela bir de ondan dinle. Bir de Daniel Defov'a sor bakalım Habil'le Kabil nasıl? Polisiye böyle olur bir de işte. Polisiye gerçekten, Ahmet abi söyleşilerini genelde anlatır ya hani, dünyanın ilk suçlusu Habil'dir diye. Tam onu gerçekten böyle kanıtlayan bir şey. Ahmet abiye geçelim buradan mı demek istiyorsun yani? Bir arada manenizi okursanız,

Dünya halinden sıkılanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için bibiyoterapi ne yapıyor? Devam edelim. Ahmet abiye geçelim o zaman. Evet, toplumcu gerçekçi polisiye dediğimiz zaman yani toplumcu polisiyenin görevini üstlenmiş 21. yüzyıl polisyesi dediğimiz zaman Türkiye'de aslında bunu miladı olarak sayabileceğimiz kitap 1996'da çıkan Ahmet Ümit'in Sis ve Gecesi. Bu demin bahsettiğimiz Mark Harris'in bahsettiği 20. yüzyıldaki polisiye edebiyatın görevini üstlenmiş yeni polisiyede belki de Türkiye'de öncü kitap olarak belki de değil bu konuda bir mütabakat var yani. Var var evet. O yüzden böyle rahatsızlaşıyoruz. Alınacak kimse yok. Aynı zamanda da bir casusiye de denilebilir. Çünkü gizli servis ajanı Sedat'ın mahkus tarihini anlatan bir kitap. Kişisel ve sosyal dramı. Gizli servis çalışanı Sedat. Çok sevip saydığı bir amir var baba yerine koyduğu Yıldırım. Yıldırım gizemli bir şekilde öldürülüyor.

Fakat çok geçmeden bunun teşkilat içinde bir hesaplaşma olduğu görüşüne varıyor. Ve kendisinin de öldürüleceği ya da bertaraf edileceği sonucuna vardıktan sonra kendi canını kurtarma derdine düşüyor. Kendisi sistem yanması, sistem seven bir adam. Değil mi? Doğru hatırlıyorum. Evet. Yani düzen seviyor, sistem seviyor. Bulunduğu yerden, teşkilattan yana aslında bir şey yok. Bunları yaşamamış olsa belki de savrulmayacak zaten. Bir hesaplaşmaya girmeyecek. Bir de genç bir ressam kızla olan bir gizli ilişkisi var. Bir taraftan karısından kopamıyor. Bir taraftan da o kızda bir tazelik, bir gençlik, bir yaşam sevinci buluyor. Fakat daha sonra kız da gizemli bir şekilde ortadan kayboluyor. Aynı gün hatta galiba belki de. İki olay aynı güne denk geliyor.

Suikast de kızın ortadan kaybolduğu gün aynı gün. Ve alt üst oluyor yani bu iki şeyden dolayı. Ve bundan sonra kendisinin de pasifize edildiğine inanıyor ve hayatta tutunduğu iki dalın elinden alınmasından sonra Mine'yi bulmak için karanlıkta koşmaya başlıyor. Yani Ahmet Ümit'in daha sonra Uğur Yücel'le beraber yaptıkları televizyon dizisi vardı ya, Karanlıkta Koşanlar diye. Sis'te ve karanlıkta ve gecede bir koşturmadır. Başlıyor Sedat için ondan sonra. Bu kitapta Ahmet Ümit'in aslında polise yazmaya başladığı yıllarda savunduğu bir görüş vardır. Ben röportajlarından ve şahsi sohbetlerimizden hatırlıyorum bunu. O zamanlar derdik ki Ahmet abi, organize cinayet polise için gerekir. Sistematik cinayet gerekir ki. Hani bunu çözme, soruşturma süreci okurken zevkli olsun diye. Türkiye'de sistematik ve organize cinayeti en iyi kim işler?

Derin devlet. Derin devlet işler. Dolayısıyla da bunun siyaset ve derin devlet bağlamında işlenen cinayetlerdir. Türkiye'de buna izin veren cinayetler diyerek. Polisiyede bu sis ve geceyle başlayan serüvenini aslında bu şekilde açıklıyor.

Bir taraftan da istihbarat teşkilatı... Bilmiyorum aranızda olan var mı? Yani belki ne bileyim, istihbarat teşkilatımız belki buraya da git bak ne oluyor diye... Bir memurumuzu göndermiş olabilir yani, alınmasın kendisi. Bir taraftan da istihbarat teşkilatı çalışanlarının insan olarak ve devlet memuru olarak dünyalarını, özel hayatlarını, aile ilişkilerini bunların

Nasıl, ne yiyip içtiklerinde belki bize ilk açıkça gösteren edebiyat eserlerinden biri. Bir de Tolga Örnek'in Labirent diye bir filmi vardı. Orada da Türk istihbaratı çalışanlarının normal, sıradan insanlar olarak nasıl yaşadıklarına şahitlik ediyorduk. Ahmet Ümit de tabii yani daha önceki iki, bahsettiğimiz iki yazar gibi. Yine böyle bir devrimciliğiyle, anarşistliğiyle, aktivistliğiyle tanınan bir isim. Şimdi ona da şeyi bırakmıyoruz. Gelecek burada bilmiyorum artık ne anlatacak, kusura bakmasın. Ahmet abi de anlatacak şey biter mi? Hatta 30 yaşıma kadar ben profesyonel devrimciydim der. Aslında muhtemelen bu teşkilatçıları iyi tanıma sebeplerinden biri de o. O güne kadar beraber yaşamış adamlarla aslında. Zaten bu görüşünden ötürü Fethi Naci'yi öldürmek zorunda kalmış biliyorsun. Ha evet evet. Yani işlediği bir cinayet var Ahmet Ümit'in bu şekilde. Çünkü Fethi Naci 20. yüzyıldaki Türk Edebiyatı'nın en önemli eleştirmeni kabul edilen. Sisvegeci'yi okuduktan sonra demiş ki ya bu kitap polisleri fazla övüyor.

Çünkü muhtemelen Fethi Bey de ilk defa bu yeni polisiye tarzıyla karşılaşmıştı. Çünkü Türkiye'de polisi edebiyatın gelişememe sebeplerinden biri de Türkiye'de kültür sanat hayatının genelde sol görüşlü bir çevre olması. Bu sanatçıların da polisten pek hoşlanmamaları. Dolayısıyla da polislerle empati kuran ve onların dünyasını anlatan bir edebiyat O dönemde hoş karşılanmamış olabilirdi Fethi Naci gibi bir eleştirmen tarafından. Ve demiş ki sen nereden tanıyorsun bu istihbaratçıları böyle? Bu kadar tanıman senin nasıl oluyor? Falan gibi imalı bir açıklamaları yapmış. Ahmet abi de çok gücenmiş buna. Kendisine haksızlık edildiğine karar vermiş. Ve Yeni Yüzyıl gazetesinde yayınladığı Kitap Katili adlı öyküde Fethi Naci'yi kumharca öldürüyor.

İntikam öyle değil, böyle olmuş. İntikam böyle olmuyordu. Fethi Naci'nin de çok hoşuna gitmiş bu. Vay demiş, adama bak ne zekice bir hareket yaptı. Sonra Ahmet Ümit'le karşılaştıkları zaman, sana baktığım zaman katilime bakıyormuşum gibi oldu demiş. Sonra dost olmuşlar.

Peki şey yapalım, yani hazır böyle Türk edebiyatında polisyeye... Bak bunu da böyle söyleyebiliyoruz artık ne kadar güzel. Türk edebiyatında polisyeye. Biliyorsun bu söylenemiyordu ya. Sanki polisyeye böyle hani o mertebeye ulaşamayacak bir tür gibi oluyordu. Ahmet Ümit ve Celil Oker gibi yazanların vaktili gösterdikleri emekler ve çabalar bunu kırdı. Yani şu anki peki Türk edebiyatında, niye ben sana soruyorsam ama öyle geldiği içimden, Türk edebiyatındaki şu an polisi bunu yapıyor mu? Ahmet abinin geleneğini mesela sürdürüyor mu? Tabii yani bu sene kristal kelepçe ödülünü alan...

Kör Kanun Pitokur mesela aranızda okuyanlar bilenler vardır. Tamamen 1980 öncesindeki devrimci cinayetlerinden yani devrimcilerin kurban gittiği cinayetlerden yola çıkan bir intikam öyküsünü 2010'lu yıllara taşıyan bir... Öykü, ki çok genç iki yazar tarafından yazılmış durumda. Az ya da çok günümüz yerli polisyeyi bence bu siyasi arka plan, toplumcu arka plan bir şekilde yansıyor. Katil kim polisyesi sadece yazacağım ben, gerisi beni ilgilendirmez diyen polisye yazarları da var. Aynen, o bir seçimdir. Zaten katil kim esprisinin polisiyeden çıkmaması gerekir. Çünkü o zaman polisiye türünün olmazsa olmazı o. Tabii, tabii. Yani acaba katil kim konusu devam edecek. Ama onun alt katmanında süren bir toplumsal hesaplaşma oluyor. Benim mesela Yıldır içerisinde polisiye yaklaşımım şöyle değişti. Hatırlarsan, ilk başlarda çok soruyordum ben bu Yönez Boyu okuduğum zaman.

Diyordum ya hani, ya adam edebiyat yapıyor aslında. Edebiyat yapmak istiyor. Arada okuyalım diye bize polisiye kakıyor diyordum. Ve sinirleniyordum çünkü ben polisiyeyi gerçekten böyle sayfaları çevirerek nefes nefese okumak istiyorum. Ben öyle polisiye seviyorum. Ben katil kim polisiyesi seviyorum. Kızıyordum. E UNESCO'da var ama katil kim zaten. Var da işte o daha çok böyle işin edebiyatındaydı. Bana öyle geliyordu. Hatta böyle Ece Temel Kur'an'a benzetiyordum bazı şeyleri. Böyle betimlemelerini falan dudaklı.

Solgun yaprak gibi döndü, düştü bilmem ne falan. Sonra yavaş yavaş bak ben de oraya geldim. Demek okuru da eğiten bir yanı var. Ben de şimdi aslında işin içinde biraz daha... Olumlu bir örnek olarak Ece'yi andığını herhalde burada varsayıyorum. Niye ona girdiğini bilmiyorum ama yani evet. Betimleme konusunda o aklıma geldi bir anda. Düğünleri üfleyen kadınlardan falan o geldi aklıma. Yani bir yandan ama ben de mesela evrildim bir okur olarak. Artık sadece nefes nefese okuduğum şeyi istemiyorum.

Polisiye istemiyorum. Evet ben de arka planda bir takım meselelerden bahsetsin istiyorum. Senin polisiyelerin de öyle. Değil mi? O geleneğin devamı es devamı olmak istiyoruz. Ama o nefes nefes edip de tabii polisiyenin olmazsa olmazı. Tabii ki bir katil kim hikayesi olacak. Tabii ki obsesif kompülsif bir dedektif olacak. Çünkü iyi polisiye kahramanlar hep böyle takıntılı tiplerdir.

Belki de amirlerine rağmen, sisteme rağmen, kendisine tamam bırak artık bu dosyayı alıyoruz senden denmesine rağmen, hayır ben bunu çözeceğim takıntısı içerisindeki karakterlerden çok iyi polisiye kahramanlar çıkıyor. Ahmet Ümit de kitabın 25. yılı vesilesiyle bir gün gazetesine bir röportaj vermiş ve diyor ki, O dönemde Mehmet Eymür'ün Analiz diye bir kitabı çıkmıştı diyor. Eymür MIT'teki en eski elemanlardandır. Oradan yola çıkarak bir MIT ajanı yarattım diyor. O zamanlar yargısız infazlar vardı, evler basılıyordu. Tüm bunları birleştirerek Sis ve Gece'yi yazdım.

Karanlık, zorba, hukuksuz durumu ele alan bir kitap oldu. İşte zaten bizim de tam olarak bahsettiğimiz şey buydu. Diyip dördüncü kitabı hemen geçebilir miyiz? Beşte kitabımız var. Dokunucu gerçekçi romana bu şekilde bakıyor. Dördüncü kitabımız bir tarihsel siyasi polisi olarak ele alabiliriz. Harika bir şey. Volker Kuşer'in Islak Balık adlı kitabını seçtik. Bu da Babylon Berlin dizisini seyredenleriniz varsa eğer, Babylon Berlin'in zaten temel teşkil eden Volker Kuşer romanı.

Almanya'da 1. Dünya Savaşı'ndan sonraki Weimar Cumhuriyeti dönemi vardır ya. Çok zevkli bir dönem. Çok zevkli bir dönem. Bir de şu var, yani konuyu kısaca şey yapmak istiyorum ama konu o kadar zengin ki. Şimdi 2. Dünya Savaşı o kadar büyük bir travmaydı ki insanlık için. O kadar çok acılar çekildi ki, geldiler Çingeneler, İngilizler, esirler, şunlar bunlar, Ukraynalılar falan. İkinci Dünya Savaşı'nda Nazizm'den Almanların neler çektiğini konuşmaya sıra anca geldi. Evet doğru. Çok güzel. Almanlar da Nazizmin.

Büyük bir mağdurları. Ve bunu bize Kuşner şeyden öncesini veriyor. Hitler'in yükseliş dönemine. Hitler'in yükseliş, evet yani 1929'da galiba ıslak balık. Islak balık. Evet ilk kitabı zaten. İlk kitap 1929'da başlıyor. 1929, 30, 31 öyle devam ediyor. Böyle sokaklarda kahverengi gömlekli ESA çeteleri dolaşmaya daha yeni başlamışlar. Bu sırada könden geriyonrat diye genç bir polis geliyor. Sürülmüş oraya. Cinayetten ahlak masasına. Aslında zengin bir ailenin çocuğu babasının zoruyla polis olmuş. Birinci Dünya Savaşı gazisi. Büyük travmalar yaşamış. Bu yüzden kafası gidip geliyor bazen. Kolay karışabiliyor. İşte nehirde bir ceset bulunuyor. Bunu soruşturmaya başlıyor. Cinayet masasına bir şekilde... Çünkü o zamanlarda daha çok böyle gece kulüplerindeki, sürpriz kulüplerindeki...

Ya da Berlin'in yer altındaki porno endüstrisindeki suçları sen araştır diye vermişler onu. Fakat cinayet karşısına çıkınca dayanamayıp işin içine giriyor. Ve olay ooo nerelere nerelere gidiyor ondan sonra. Ve işte o arada Charlie ile tanışıyor. Yani benim için mesela... Charlotte. Charlotte, evet Charlotte. Good. Öyle diyor ya. Kitapsever'e bütün bu seriyi aslında eleştirilerine, eleştiriyi banada yazmıştım, incelemelerine yazmıştım. Yani Almanya nasıl bir durumdaydı? Nasıl bir sosyal kriz vardı? Onu görmek çok zevkli. Ve faşistler, naziler bunlar nasıl yararlandılar? Ve Almanların kırılmış olan gururunu, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra nasıl suistimal ederek kendi saltanatlarını kurdular diye. Bu arada Volker Kuşel 2020'de Kara Hafta'nın konuydu.

Ve tabii kara pandemi zamanında yapıldığı için 2020'de online olarak düzenlenmişti. Ve Tunnel Bora'yla beraber, Tunnel Bora'yla söyleşmişti kara hafta yetkinliklerinde. Orada bir şöyle demiş, temel ilke olarak romanların bir duruş sergilemesi gerektiğine inanıyorum. Siyasete, topluma ilişkin bir görüşü ve duruşu olmalı bir romanın. Şahsi görüşün, polise kitapların bunu çok iyi başarabildiği yönünde demiş. Zaten kendisi de bir...

Yani felsefe okumuş, tarih okumuş ve Alman dili okumuş. Dolayısıyla aslında... Belli ki soldan bakan. Evet o da yine soldan danslı bir adam. Ve yani bu farklı disiplinleri çok güzel birleştirmiş. Tabi tarihi bilgisi bence çok kıymetli.

Büyük bir tarihi araştırma. Şimdi bu kitapları okurken ben bugün şeylere baktım. Eski kitapsevere yazdığım yazılara baktım bu kitaplarla ilgili. Oradan tekrar hatırladım. Ben okuduğum şeyleri unutuyorum ya bazen. Estağfurullah. Şöyle bir şey var yani bugüne fazlasıyla ışık tutan maalesef yanı var bu kitapların. Yani bugünkü Türkiye'ye

Fazlasıyla ışık tutan yani şu an hani böyle her şey elimizden kaçmış gibi bir şey yaşıyoruz ya yani hiçbir şey bizim kontrolümüzde değil gibi. Ekonomiden kültürel hayata, denetimlere, denetlemelere ne bileyim işte pazarda şeyde geziyor. Bazen Weimar Cumhuriyeti'ni araştırdıkça çok seviyorum. Ben Weimar Cumhuriyeti'ni seviyoruz. Günümüz Türkiye'siyle ortaklıklar bulmak tedirgin edici. Zaten kendisi de demiş ki gene kara haftada. Çünkü tarih bize hataları tekrarlamama şansı verir. Ama bugün Almanya'da tam da yine böyle şeyler yaşanıyor. Ben onu bilmiyordum. Biz tabii onlar hiçbir şey yaşamıyor diye düşünüyoruz ama bir yandan da dünya tarihini değiştirdiklerine göre bir şey yaşıyor bunlar.

Evet, yani Ahmet Ümit'in son polisiye romanında da bahsettiği gibi... ...bugün Alman polis teşkilatı içerisinde bile... ...neonaziliğe, sempatiyle bakan kişiler olduğunu geçen hafta Nürnberg'teydim. Oradaki şeylerde, okurlarda böyle bir dert olduğunu orada söylediler. Ama Volker Küsscher tarihten kitaplar sayesinde... ...ve polisiye romanlar sayesinde, polisiye romanların sosyal içeriği sayesinde... ...ders alınabileceği ümidini koruyarak... Koskoca bir Geryon Rat serisi yaratmış. Bir şey diye soruyoruz ya, peki bu kitaptan ne şifa bulacağız? Ne şifa bulacağız biz bu kitaplarda? Sor onu. Bana göre gerçekten en, yani şu bahsettiğimiz kitapların hepsi bence çok kıymetli. Fakat bugüne ışık tutması bakımından ve bir şeylere uyanabilmek bakımından

Bu kitapları okumak, hem okur için hem keşke yani hani siyasilerimiz bizim, siyasetçilerimiz yani kitap okusalar onların da okuması bence çok değerli olur. Çok önemli olur. Bir toparlama yapmak istersek, polisiye tabii ki siyasal olmak zorunda değil, toplumcu olmak zorunda değil. okuma zevki ve yazma zevkinden dolayı polisyeye yazılıp okunabilir. Çünkü çok zevkli bir şey. Fakat günümüz polisyesi öyle bir şekilde evrilmiş ki, burada isimlerini zikrettiğimiz üstadların kalemleri ve çalışmalarıyla, bugün 20. yüzyıldaki toplumcu gerçekçi edebiyatın

görevini 21. yüzyılda omuzlamış durumda görünüyor. Alkışlıyorum. Alkışlıyorum. Mahaneyi okuyor muyduk biz? Bütün emeğe geçenleri sen künye okuyacak mısın? Künye okuyacağım, evet. Henning Mankel, Karanlık Yüz, Ayrı Kısa Kitap, 416 sayfa, çevren Ela Yıldırım. Ayrı Kısa Kitap dışında başka bir yayın evinden de var. Şimdi hatırlayamadım. 2000'lerin başlarında yayınlanmış. Evet. Bunu önemsemedim çünkü çeviren aynı. Aynı çeviri evet. Evet. Öyle olduğu zaman ben aklıma hangisi gelirse onu söylüyorum. Volkan Küşer, Islak Balık ve dediğim gibi serinin Gareyan Murat serisinin devamı. İletişim yayınları 480 sayfa çeviren Cem Sey. Ejderha Dövmeli Kız, Stig Larsson. Pegasus yayınları 646 sayfa çeviren Ali Arda.

Ahmet Ümit, Sis ve Gece yapı kredi yayınları 292 sayfa. 25. yüzyıl özel baskısı herhalde. Yapı kredi yayınlarından öyle olsa gerek. 292 sayfa. Buyurunuz. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar... ...ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasını inananlar için... ...biblioterapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim. Teşekkür ederiz. Sağ olun.

Dararara dararara

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)