
5.355 kelime · ~27 dk okuma
Herkese tekrar merhaba. Bugün yine bir konuğum var. Bu şimdi şöyle açıklayayım, Tuna Kiremiç'i bir rockstar olduğu için kendisi geziyor konser konser. Bu aralar programı yoğun. Ben de aslında bunu bir fırsat bildim. Gerçekten çok konuşmak istediğim birkaç isim vardı. O yüzden iyi oldu aslında. Hakan Akdoğan bunların herhalde başında geliyor benim için.
Kendisini şöyle yani bir CV'sini söyleriz de ama ben kendi görüşümü bir okur olarak söyleyeyim Hakan Akdoğan'la ilgili. Böyle şeyler vardır hani ya Yaşar Kemal'den sonra daha Türkiye'de yazar görülmedi falan. Biliyorsun öyle çok söylerler. Hani sanki son 40 yılda hiç kimse hiçbir şey yazmamış gibi böyle bir iddia var. Yeni nesiller her zaman biliyorsun şey olur ya. Tükaka. Tükaka olur evet. Sevilmez, beğenilmez. Ben birkaç kez böyle diyenlerle birebir yüz yüze geldim. Ya kim var mı ki? Yani yeni yazar falan. Benim için böyle birkaç isim var. Hakan Akdoğan okumamış birinin... ...çağdaş Türk edebiyatını bildiğini söylememesi gerektiğini düşünüyorum. Bu konuda fikrim çok net. Yüzde yüzüm yani. Ve hani şu an bibliyoterapiyi dinleyen sevgili dinleyicilerimizden... ...eğer Hakan Akdoğan okumamış olan varsa... ...muhakkak okumalarını ben tavsiye ediyorum.
Bizim dinleyicilerle artık çok tatlı bir ilişkimiz oluştu Hakan. Böyle baya arkadaş gibiyiz. Farkındayım. O yüzden hiç öyle şey değil yani. Alınmazlar, gücenmezler bana. Okuyun! Ulan! İyeridir. Hakan, dil bilimci diyebiliyoruz değil mi? Evet, dil bilim uzmanı. Dil bilim uzmanı. Hacettepe mezunusun. 1971 doğumlusun. Ankaralısın. Evet. Nasıl?
Ankara'lıyım, süpersin. Yükseliş Kolejisi'nin benim için çok önemli bir yeri vardır. Yükseliş Koleji'ni ben çok severim. Ben Orta Anadolu'da çok dolaştığım için küçüklüğümde tayinlerle hep böyle Ankara'daki o Yükseliş Koleji'ne böyle şey bakardım çok benim için yüksek güzel bir şeydi. İlk romanını ne zaman yazdın? 98. Nüperi'de. 98. Nüperi'de, evet. Ve işte sonra da zaten devamı geldi. Hala da yaratıcı yazarlık derslere veriyorsun ve öğrencilerin seni genellikle çok seviyor. Sevmek de kalmıyor, senden korkuyorlardı, çekiniyorlardı. Seviniyorum. Böyle olmasına. Evet, tepelerinde hep bir Hakan Akdoğan olduğunu söylüyorlar. Evet, evet doğru. Ve çok güzel. Benim bile neredeyse var aslında. Sadece bunu sana söylemedim şimdi. Benim yazdığım bir şeyi sen beğenirsen benim için çok böyle önemli olur. Bu kesinlikle böyle. Şimdi sorumuza geçiyoruz o zaman. Tamam. Toksik ailemden uzaklaşmış olmama rağmen etkilerini üzerimde hissediyorum. Ne okumamı önerirsiniz? Önem, yalın. Şimdi biz Hakan'la tabii haberleştik bu konuda. Ben dedim ki böyle bir sorumuz var. Ne yapalım? Hangi kitapları düşünürsün?
Şöyle yapıyoruz aslında bu konuklarla olan da. Evet yani ben gelen konuğun tavsiyelerini duymak istiyorum. Onun dünyasına biraz böylelikle girmiş olacağımı düşünüyorum çünkü. Zaten senden de tam olarak beklediğim kitaplar geldi. Hiç böyle hiç beni şaşırtmazsın. Gerçekten hiç şaşırmadım. Ve şimdi onlardan şöyle tek tek gidelim.
İlk kitap, Döşeğimde Ölürken. William Faulkner. Evet. Burada A'dan Z'ye toksik bir aile var aslında. Of, hem de nasıl. Ve bilinç akışı tekniği kullanıldığı için metinde. Farklı karakterlerin zihninden geçenlerle roman ilerliyor.
On beş anlatıcı mı vardı? Öyleydi galiba. Evet, yedisi asıl anlatıcı bunlar, aile içi olanlar. Beş kardeşler, anne baba, annelerinin ölümünden sonra annelerinin isteği üzerine onu uzakta bir mezarlığa götürüyorlar. Ve bu yol boyunca yaşananları da anlatıyor aynı zamanda roman. Ve hepsinin zihninden geçenleri gördüğümüz için her birindeki o zehirlenmeyi ve bu zehri nasıl kustuğunu çok iyi görüyoruz. Özellikle Anna Freud'un savunma mekanizmalarını göz önünde bulundurarak okunursa bu kitap. Ben ve savunma mekanizmaları diye bir metni var onun. Bütün karakterlere Faulkner'ın bu savunma mekanizmalarını nasıl yedirdiğini çok iyi görüyorsunuz.
Örneğin bir tanesi yatsıma yapıyor. Ama en sevmedikleri kız o, cıvıl. Cüvıl, evet. Çünkü... Cüvıl hamile miydi? Bir tanesi hamile. Yok, küçük kardeşi hamile kalıyor. Cüvıl aslında annesinin başka bir adamdan hamile kalarak doğurduğu bir kız. Adını da özellikle Cüvıl koyuyor. Hani kuyum anlamına, değerli taş anlamına da geliyor. Onu hep diğerlerinden ayırıyor. Fakat cenazeye götürürlerken o at arabasına binmiyor. Cenazenin yanında gitmeyi reddediyor. Kendi atıyla gidiyor. Ama metnin bir yerinde benim annem bir at diyor. Evet. Annesiyle özdeşleştiriyor atı. Aslında annesiyle beraber gidiyor cenazeye. Yer değiştirme yapıyor. Annesinin ölümünü yatsıyıp onun yerine atı koyuyor. Şimdi metni bu bağlamda okumazsanız bazı karakterlerden nefret edebiliyorsunuz. Mesela Keş, metnin başında annesi ölüm döşeğindeyken, onun penceresinin önünde çat çat çat tabut yapıyor ve dünyanın en mükemmel tabutunu yapacağım diyor. Ölçüyor biçiyor. Düşünsenize ölüm döşeğindesiniz, pencereden bakıyor.
Aslında Keş burada, Keş'te nakit demek bu arada. Evet, evet. Keş burada annesinin onu sevmediğinin farkında ve ona en güzel tabutu yapmak istiyor. Çıkamasın diye aslında. Bu kodlarla okumak lazım. Evet, evet. O yüzden zaten hani ben gerçekten bunu söylediğinde şaşırmadım. Yani senden böyle derinlikli bir şey geleceğini hani bu dil bilimciliğini de kullanarak biraz kod çözmek gibi bir şey geleceğini tahmin ediyordum gerçekten. Yani şöyle Faulkner zaten Mississippi'li. Faulkner Mississippi'liydi. Hayatı boyunca da orada yaşamış bir adam. Ve bu uydurduğu bir yer var zaten. Hep bütün şeylerinde, hikayelerinde kullandığım... ...Mississippi'de uydurduğu bir kasaba diyeyim, bir kent, öyle bir yer var. Ve onu genellikle kullanıyor. Toksik kasabalar. Evet, evet, evet. Toksik kasabalar gerçekten. Ben de bu arada biliyorsun Amerika'nın edebiyat mezunuyum. O yüzden Faulkner böyle zamanında okulda da çalıştığımız bir adam. Beni her zaman çok etkilemiştir. Aslında kendi hayat hikayesi de çok etkilemiştir. Çünkü adam hani böyle yazıyor, yazıyor ve gönderiyor. Yok diyorlar, basmayız diyorlar. Basılmıyor, bir daha deniyor. Bu arada işte bekçi olarak da çalışıyor. Senin Nüperide'nin arkasından yeni baskısında biyografin var ya, benim o çok hoşuma gidiyor. Barmenlik, tezgahtarlık. Bir de bir yerde bekçicilik. Neydi o? Bir yerde bekçi olarak. Resim sergisinde. Resim sergisinde bekçi falan. Aynen William Faulkner'da hani böyle çalışıyor. Önce bütün eserleri reddedilirken bu adam sonra Nobel ödülü alıyor. İki tane Pulitzer alıyor. Amerika Edebiyatı'nın en önemli isimlerinden biri. Bu romanı da Amerika Edebiyatı'nın en önemli beş eserinden. Tabii. Ses ve öfke de var. Yani bu ikisi en önemli beş eserden ikisi. Beş eserden biri ve yani toksik aileyi anlatıyor olması ve böyle anlatıyor olması bence çok enteresan. Yani kendi ailesinde çünkü aile hikayesinde böyle bir şey de yok gibi aslında. Ama yani o topraklarda bence, o topraklarda bunu çok fazla gördüğü için çünkü çok zor topraklar oralar ve orada dysfunctional family denen şeyi çok güzel görebiliyorsun. Bir de öyküsü var William Faulkner'ın. Sen mutlaka biliyorsundur. Emily için bir gül. Eros for Emily. Amerikan Edebiyatı'nın en önemli öyküsünden biri olarak kabul edilir. Orada toksik kasaba, toksik aile, toksik baba ve bundan zehirlenmiş bir kız çocuğunu görürüz ve bununla birisini öldürüp... Yatağında, yani Anthony Perkins'in oynadığı, Alfred Hitchcock'un çektiği sapık filmindeki gibi, onu aslında yatağa mezara haline getirir onu. Ve bir anlamda babasını öldürüyor oraya baktığımızda. William Faulkner çok enteresan bir insan, çok beni etkiliyor. Şöyle, şimdi bu metinleri yazdığı dönemlerde dünyada modern psikoloji daha yeni yeni ses getiriyordu. Metinlerin de kendisinden sonra kuramlaştırılmış birçok psikolojik mesele var. Yani müthiş bir öngörüyle yazıyordu. Ya bir şey söyleyeceğim. Zamanın ruhu işte. Dün İzmir Kitap Fuarı'nda benim söyleşim vardı. Gene aslında bu biblioterapiden yola çıkarak edebiyat ruha iyi gelir öyle bir başlığı vardı galiba. Şimdi mesela ben kendim için düşünüyorum. Kendi yazarlığımda düşünüyorum. Tamam ben sonra psikoloji yüksek lisansı yaptım ama... Ondan önce ben Soufflé'yi yazarken, tamamen kendi içgüdülerimizle aslında yazıyoruz ya. Ama bunun içinde tabii çok gözlem var. Şöyle düşündüm hatta. Şimdi mesela bir danışan senin karşına geldiğinde, sen sadece onun sana anlattıklarından bir şey çıkartmıyorsun ya. Hal, tavır, hareket, kaşı, gözü, kilo mu vermiş, kilo mu almış, saçı mı yağlı, nasıl, göz sıkıntılar kurabiliyor mu, gösteriyor mu?
Öyle olduğu için aslında romancılar galiba bunu çok fazla yapıyor. Yani bir karşısındaki adamı, tahmin ediyorum o yüzden biraz önce şey dedim, Mississippi çok çetin bir coğrafya. Ve muhtemelen William Faulkner bunları zaten çok fazla gördü, gözlemledi. İlla bir şey anlatılmasına, belki yaşamasına gerek yok. Çünkü onların bütün hareketlerinden çıkartabiliyor. Ve evet, o yüzden de dediğin gibi yıllar sonra psikolojik bir yaklaşımla...
Kur'an sallaştırılıyor. Evet Kur'an sallaştırılıyor ve çok şey söylüyor yani. Şey de enteresan aslında romanın içindeki bütün o yolculuk bir yol hikayesi ya bu. Evet yol hikayesi. Yani çok güzel yol hikayesi, çözümlemelerin olduğu bir yol hikayesi. Tabutu nehire düşürüyor. Evet, yani toz, toprak, tüm her şey var. Bir tanesi bacağını kırıyor, değil mi? Keş. Keş miydi bacağını kıran? O tepede gidiyor. Kendi yaptığı tabutun da üstünde gidiyor mesela bir müddet. Bu sefer orada bakalım o neler yaşıyor falan. Hepsinin kendi hikayesi var. Yani birbirleriyle hesaplaşmıyorlar aslında, o tuhaf.
Bir öz hesaplaşmalı daha çok. Şimdi o zaman mesela şöyle diyebilir miyiz? Yani hani toksik aile zaten var, çok var. Yani herhalde belki de toplumun çoğunluğu... Bu konuda ben şöyle düşünüyorum biraz da. Toksik ebeveyne muhtacız biz. Onu aşmak için. Evet, nesil çatışması evrimleşmeyi getiriyor. Bundan dolayı diyorsun. Tabii, toksik değilse bile biz bir toksiklik yaratıyoruz aslında. Çünkü muhtaçız buna, aşmak için. Onu aşmak için. Tabii ki. Yani ben mesela hiç sorunsuz yaşayan ailelerinde çocuklar hakikaten harika bir hayatları var.
Birçok anlamda ama çocukların şunu dediğini duydum kaç kere. O kadar sorunsuz yaşadım ki bu benim için büyük bir sorun anlamına gelen. Tabii tabii bunu da çok. Bu da toksikliğin başka bir boyutu bence. Evet.
Doğru. Bir şey bulmaya çalışıyoruz, bir yara, bir sorun bulmaya çalışıyoruz ki onunla başa çıkmaya çalışalım. Yani mesela bu kitapta karakterlerin birbirleriyle konuşup çözmemesi, biz de mi öyle yapıyoruz? Beni konuşmaya mı yönlendirir bu kitap mesela? Neye yönlendirir? Diyelim ki ben toksik aileden şikayetçiyim. Burada Gaston Bakaylar'ın çok önemli bir sözü var. Nitelikli edebiyat, nitelikli psikanalizdir diye. Bir öz otopsikanalizdir.
Aslında az önce senin de söylediğin gibi biz terapiste gittiğimizde terapist bize ne yapar? Kendimizi kendimizin dışına çıkartır ve bize onu gösterir. Bak oradasın şimdi ne yapıyorsun vesaire hep bunu yapar. Todorov der ki bir kişi kendi dışına çıkıp kendisine dışarıdan bakmayı öğrenmedikçe kendisiyle ilgili doğru bir karara asla varamaz. Yani yüzde yüz çok
İşte bunu Bachelor da söylüyor, Freud da söylüyor. E edebiyatın yaptığı bu zaten ve terapinin de yaptığı bu. Kişiyi kendi dışına çıkarıp bir kamera haline getirip kendisini göstermek. Onun için Freud bizden önce edebiyat vardı demiştir. Aa çok güzel. Yani psikoloji biliminin kuramlaşmasından önce bilim olarak kabul edilmeden önce yüzlerce yıl aslında bizim işimizi edebiyat yaptı demek istiyor. Anladım. Evet. Özdesleşme yoluydu. Şimdi mesela bu kitapta biraz sonra konuşacağımız başka bir kitapta daha çok karakter var. Çok karakterli kitapların da böyle bir aslında iyi yanı var. Çünkü içlerinden bir tanesini de seçebilirsin kendine yakın. Tabii. Yani bu da sana bayağı bir şey sunuyor.
Özdeşleşme ihtimalini arttırıyor. Evet arttırıyor ve sana alternatif sunuyor. Bu çok güzel. O yüzden bu kitap ben kesinlikle konunun en önemli eserlerinden biri olduğunu düşünüyorum. İkinci kitabımıza geçelim mi? Geçelim tabii ki. Tamam. Sen bu arada başka ne demek istiyorsan de. Son bir şey söyleyeyim. Döşeğimde ölürkenle ilgili. Burada anne figürü öldükten sonra baba figürü ilk yaptığı iş gidip dişlerini yaptırmak. Evet ya doğru. Adamın dişleri yok. Evet doğru. Buradan da tabii şeyi anlıyoruz. Adam karısını anne gibi görmüş. Oral döneme saplanmış kalmış. Ve annesi öldüğünde yani karısı öldüğünde ilk yaptığı iş diş yaptırmak, ikinci yaptığı iş genç bir kadın bulmak.
Onu da ekleyelim. Evet. Şu şeyde dişleri de kızına... ...kürtaj için verilen parayla üst üstlük yaptırıyor değil mi? Evet, bir de o var. Hala aile içerisinde fonksiyonel olmayan... ...aile kavramı da devam ediyor. Evet. Ama bize işte yarıyor. Yani onlar kendi aralarında debelenip dursunlar. William Faulkner'a bir röportajda soruyorlar... ...bunları yazarken ne yaptınız, nasıl kafayla yazdınız diye. E tabii çok ilk bir de yani. Tabii. O da diyor ki... ...sadece çok viski içmiştim.
Bu arada evet çok büyük alkol problemi yaşıyor o dönemde. Sonrası da bir Hemingway'e de şeyi var onun biliyorsun değil mi? Böyle bir konferans gibi bir şeyde şey diyor Hemingway'e. Kendi diyor konfor alanından hiç çıkmadı diyor. Hep diyor bildiğimiz cümlelerle, bildiğimiz kalıplarla yazdı. Yeni bir şey hiç denemedi. O yüzden cesur bir adam değil diyor. Peki Hemingway bu lafı nasıl algılıyor? Kavgacı bir adam. Tüfekle vuruyordur herhalde.
Ben nasıl cesur bir erkek değilim falan diye hemen algılıyor. Sonra özür diliyor yani erkekliğine laf etmedim diyor. Yazarlığına bir şey söylüyorum falan. Midnight in Paris filminde de Hemingway karakterini ölmüştüm ben. Çok güzeldi. Buradan şeye geçmek istiyorum. Ian McEwan'a geçmek istiyorum müsaadenle. Beton Bahçe. Evet Hakan nedir? Hele bir de bakalım. Beton Bahçe çok çarpıcı bir metin. Her okurun kaldırabileceği bir metin değil açıkçası. Filmi de çok başarılı bu arada, onu da öneririm. Bol ödüllü bir filmi var. Ama ödüller hep festival ödülleri. Gainsbourg'un kızı oynamıyormuş, Charlotte. Şimdi burada yine bir anne baba ölümü. Bu korkunç zaten.
Baba bahçeyi, bahçedeki bitkileri söküp beton yapmak istiyor. Bir sürü çimento satın alıyor. Ama kimseye de haber vermiyor. Kimseye haber vermiyor. İşte büyük oğluyla beraber, Jack'le beraber. Jack de hiç istemiyor, nefret ediyor böyle iş yapmaktan. Babasının buyruğundan da bıkmış zaten.
Çok otoriter bir baba. Bu arada babasının da ağzında sürekli pipo var. Ve konuşurken aslında hep pipoyu çeviriyor konuştuğu kişiye. Dolayısıyla fallik gücünü gösteriyor orada, otoriteyi gösteriyor. Fakat baba ölüyor bir gün çimento yaparken. Ve ölürken elleri ıslak çimentoda kalıyor, yüzü. Sonra babayı gönderiyorlar cenaze arabasıyla. Jack'in bahçeye girdiğinde ilk yaptığı şey orayı düzeltmek oluyor. Yani babanın izini ortadan kaldırmak istiyor. Anne de kanser bu arada. Bir süre sonra da anne ölüyor. O da doktorlarla bayağı bir cebelleşiyor falan. Evet, o da cebelleşiyor. Fakat bu iki figüre baktığımızda aile üzerinde müthiş bir baba otoritesi gücü var. Adamın böyle sürekli hakaret eden bir adam yani. Karısına, çocuklarına. Burada da yine çok çocuk var. Onu yani biraz öncekiyle o yüzden hemen buraya, buna atlamak istememin sebebi o. Burada da dört çocuk var. Ve adam sürekli onlara hakaret ediyor. Yine
fonksiyonel olamayan bir aile görüyoruz aslında. Baba herkese ne yapması gerektiğini zaten söylüyor, karısı da dahil. Evet, pardon, kestim lafını. Daha sonra anne de aslında çok babaya engel olmuyor baktığımızda. Olması gerektiğinin bu olduğunu sanki adapte ediyor. Tabii Jack ve Julie artık ergenlik çıkışında, ergen dönemdeler, genital dönemdeler ve
merak da ediyorlar dış dünyayı. Fakat öyle kapalılar ki bunlar şehrin ortasında kalmış bu küçücük bir ev. Zaten aslında mesele galiba bu kitaptaki o, yani izolasyondur. Evet. Ve baba zaten onları aslında izole ediyor. Yani o betonla da izole ediyor ve kendi içlerinde dış dünyaya tamamen kapalı. Bir de savaş sonrasıydı değil mi? Evet, savaş sonrası. Savaş sonrası olduğu için de zaten hani herkesin içi çok kendi aile içine kapandığı bir dönem. Evet. Sadece tek kurtuluşu orada bulacağını düşündüğü, birbirine kenetlendiği de bir dönem. Tabii.
Bir de American Dream'in de artık Avrupa'ya sirayet ettiği bu İngiltere'yi falan da etkilemeye başladığı dönem. Bunu da Terry karakterinde görüyoruz zaten. Sonradan Julie'nin sevgilisi olarak. Terry miydi adı? Derek miydi? Ha Derek'ti ya. Bravo. Terry başka bir romandaydı. Burada...
Jack ve Julie'nin bu yalatılmışlık içinde cinsel kimliklerini bir türlü bulamadıklarını ve bu cinsel kimliği kendi üzerlerinden tanımladıklarını görüyoruz ve ensest bir ilişki yaşanıyor. Evet, şimdi burada direkt okuyucularımıza şunu söyleyelim. Anne, baba ölüyor. Bunlar bir evin içinde yaşamaya başlıyorlar ve büyük iki kardeş arasında, oğlan 15 yaşında, kız 16, kız daha büyük. İkisi arasında bir, evet, cinsel çekim zaten başlıyor ve ondan sonra da bir cinsel ilişkiye giriyorlar. Bu şimdi ilk duyulduğunda çünkü şunu biliyorum, çok net biliyorum ki, okur için itici, yani okumak istemeyebilir böyle bir romanı. Öncelikle bunu söyleyeyim, Önem Hanım. Okumak istemeyebilir bunu. Çok iyi de anlıyorum. Çok tiksindirici bir fikir olarak... Ancak... Ama... Ancak bu romanda anlatılan o değil. Evet, şimdi ona gelelim. Bu ilişki metaforik bir ilişki aslında. Aynen.
Kendilerini anne baba yerine koyuyorlar. Anne baba öldükten sonra. Kardeşlerine de. Onlar bakıyor çünkü yani. Kardeşlerini de çocuk yerine koyuyorlar. Ve hatta bir gün erkek kardeşi kız kıyafetleri giyiyor bu arada. Onda da bir sapma var. Çünkü önlerinde örnek yok. Aslında Toksik Aile'yi anlatan önemli bir roman bu. Bir figür koyamıyorlar önlerine. Şöyle, babanın bu otoriter yapısı... Jack de Oedipal kompleksi, annenin yapısı da Julie de elektra kompleksine neden oluyor. Aslında onların bu sapması bize dışarıdan çok çirkin gibi görünse de... Görünürken psikolojik olarak çok olası. Evet, bunu yaratan aile aynı zamanda. Bir de annesi ölmeden önce sakın öldüğümü kimseye çaktırmayın falan diye para da bırakıyor. Ailenin kapalı kalmasını istiyor. Ha bir de tabii onu atladık. Anneyi de zaten betonun içine gömüyorlar. Bodrum katına. Bodrum katına. Şimdi öyle olunca dışarıdan da hani kimseyi sokmuyorlar. İşte kendileri kimseye bir şey söylemiyorlar falan. O kapalı kutu içerisinde dört kişilik bir aile. Birdenbire bir baba. Birdenbire bir anne. Ve işte Jack belki böylelikle ilk kez bir otorite sahibi oluyor. Bu yanında işte şeyi de getiriyor tabii dediğin gibi. Her erkek çocuğunun annesinin duyduğu o arzuyu bu sefer de zaten yeni bir doğum ya bu. Yeni baştan doğmuş oluyorlar, yeni kimliklere bürünmüş oluyorlar çünkü. Bu sefer de annesi gibi gördüğü aslında bir yandan ablasına duymaya başlıyor. Anne babayı kıza vermiyor. Baba da anneyi oğullara vermiyor. O dipal dönemde oyunlar üzerinden aslında vermesi gerekiyor. Fakat ikisi de vermeyince çocuklar bunu tekrar ederek gerçekleştiriyorlar. Aslında onların yaptığı şey anneden babadan kopmaya çalışmak. Anneyle babanın en önemli görevi bağlanmaktan çok koparmaktır zaten.
Yani önce bağlayacaksın, sonra koparacaksın kendini de. Çok güzel bir şey söylüyorsun. Ben hep söylüyorum Hakan diyorum, sen biliyorsun bunu daha önce de söylemişimdir sana. Yani tamam anladık ben bu benim kızım Leyla ile güvenli bağlanmayı yaptım da güvende kopmak istiyorum arkadaş ben bundan. Pandemi bizi mahvetti mesela. Evet o biraz geciktiriyor. Çocuktan geciktirdi resmen iki yıl bizi geriye attı. Evet. Neyse bu ayrı bir mesele. Yok.
Yani romanda da en nihayetinde şunu söyleyeyim, Önem Hanım da bunları dinlerse okumak isteyebilir. Bence de evet. Aslında burada üç erkek, üç de kadın figürü var. Birisi küçük, kızın. Birisi orta yaşta, bir de anne. Diğer üç erkek de aynı formlarda. Aslında bir insanın üç farklı dönemi anlatılıyor ikisinde de. Evet. Birisi kadın izleyi, birisi erkek izleyi olarak böyle okunması gerekiyor. Evet, kesinlikle ve ben aslında bu romanın böyle düşünüldüğünde keşke bununla ilgili hani... Tezler yazılsa işte sosyal aile bakanlığı neyse artık hani orada konuşulsa böyle bakıldığında ensesti sapkın bir şey olmaktan çıkartıp bir yere oturtup sonrasında bir çözüme gidilebilir. Dibine bakılması lazım. Tabii yani bu neden oluyor yani çünkü hani bizde en çok konuşulan şeydir işte Müge Anlı programı. Herkes bunu konuşuyor bilmiyorum farkında mısın? Müge Anlı'nın programlarında olup biten çıldırıcı şeyler. Orada olup bitenlerin bu romanda olup bitenlerden çok farkı yok. Hiç yok aynı ama işte dediğin gibi bakıldığında ya analitik olarak bakıldığında altında yatan o kadar çok şey var ki psikolojik sebep var ki böyle incelense belki başka bir yerden hareketle belki bu tip sapkınlıklar evet bunlara bir çare bulunabilir. O yüzden çok çok önemsiyorum aslında. Bu romanın yani şöyle farkında değildim. Şimdi çalışırken fark ettim.
üzerinde durulması gereken ve bundan yola çıkarak bir şey yapılması gereken bir roman. Kesinlikle. Ki zaten Ian McEwan'ın olayı da bu biraz. Bu, kefarette de öyle. Evet, kefarette de öyle. Toksik ilişkiler konusuna girmeyi çok seviyor. Bu arada sana şöyle söyleyeceğim, ben senin kitaplarını sona ayırmak istiyorum biraz ama bence senin üzerinde çok fazla Ian McEwan'ın etkisi var. Yani çok benzerlik var. Ben aslında Ian McEwan'la geç tanıştım.
Hacettepe'deyken henüz okumamıştım onu. 10 yıl falan oluyor tanıştığım. O zaman şöyle yani kan çekmiş. Benzer meseleler. Çünkü seninle çok benzerlikleri var. Öyle düşünüyorum. Dilini de öyle düşünüyorum. Tarzını da aynı şekilde. Konularını da yani aranızda müthiş bir benzerlik olduğunu düşünüyorum. Çok güzel sevindim bununla. Yani etkilenmemişsen bile işte demek ki zaten kendi aradığını orada bulmuşsun sen gene.
Şimdi şeye geçelim. Başka bir, yani iç karartıcı ya bütün bunlar aslında. Edebiyatın olayı bu. Evet, sen de zaten hani çok böyle neşeli bir insan sayılmazsın. Yani pek sayılmamalı. Harika bir insan Hakan Akdoğan. Tanıdığınızda gerçekten hayatınız boyunca arkadaşınız olsun isteyeceğiniz bir insan ama kendisi bir güneş gibi doğmaz hayatınıza. Onu da söylüyorum. Tanısanız seversiniz sadece. Evet, yani romanları da çünkü aynı şekilde karanlık diye düşünüyorum.
Anayurt Oteli'ne geçelim o zaman hocam. Hadi o zaman. Eee o zaman bakalım Hakan ne dersin? Ben de böyle bir dil oluşturdum bu şeyde. Bence çok güzel olaya geçişi sağlamak. Tehditkar. Aslında Yusuf Atılga'nın eserlerine tümden bakmamız lazım. Evet doğru. Ama ana yurt oteli diğer konularla daha çok ilintilik. Burada da aslında Zebercet adındaki bir kişinin... ...anne babasının çocukluktaki kendine tutumu karşılığında... ...nasıl topluma yabancılaştığı, nasıl kendisini kapattığı... O da yine izole ediyor kendini. Tam bir izolasyon var orada. Önem Hanım bunu da sevmeyecektir.
Tabii yani bu üç romanda maalesef sapkın yani. Zeberjet'te de öyle bir eşcinsel eğilim varmış gibi duruyor ama kitapta tam olarak net bir biçimde anlatılmıyor bu. Buradaki en önemli şey bence Zeberjet'in babası öldükten sonra ana yurt otelinin idaresini alması. Bu esnada da yanına bir bakıcı kadını alması. Ortalıkçı kadın diye geçer kitapta. Ve bir günde Ankara'dan gecikmeli trenle gelen bir kadının otele gelip konaklaması her şeyi değiştirir. Bir gece kalıyor değil mi sadece? Bir gece kalıyor fakat Zeberjet'in bütün ataklarına neden oluyor bir biçimde. Çünkü bilinçaltına bir bomba bırakıp gidiyor. Zeberjet'in ortalıkçı kadını öldürdüğünü görüyoruz ilerleyen kısmında Metn'in. Ve en sonunda da intihar ettiğini görüyoruz.
Ve kendisini bir boruya yanlış hatırlamıyorsam asıyor. Aynı şekilde dayısı da intihar etmişti bir kadın yüzünden. Onu öğreniyoruz. Ama mevzuya baktığımızda şimdi babası Zebercet doğduğunda diyor ki bu diyor hayatta kalmaz diyor. Bunu böyle pamuklara sarıp fasulye gibi saklamak lazım diyor. 7 aylık doğuyor çünkü değil mi? Onu unutmuştum. Doğru. Prematüre bir bebek yani aslında. Kendinden önce de böyle bir şey olduğu için ölecek diyorlar.
Zeberjet koyalım adını madem diyor. Hani bir değerli taş ama tam değerli değil falan böyle arada bir taş. Ve Zeberjet erkek ismi olarak da çok. Dolayısıyla ta buradan kaderi başlıyor aslında. Ve Zeberjet annesine mesela okuldan gelip bir şey istediğinde annesi diyormuş ki ona... Zaten karnımda bile sabredemedin, şimdi sabret falan gibi sürekli. Sürekli bunu hatırlatıyor. Flashbacklerle bunları görüyoruz. Babası bir şey yapıyor, o bir şey yapıyor. Ve tabii toksik bir aile işte bu. Çocukta herhangi bir onay mekanizması, bir özgüven oluşumu, hiçbir şey gerçekleşmiyor.
Doğal olarak çocuk da kendini değerli görmüyor. Hayatı boyunca da bu sürüyor ve Fatih adında askerde bir kişinin arkadaşı oluyor. Fatih yakışıklı, heybetli bir delikanlı onun yanından ayrılmıyor. Aslında eşcinsellik gibi bir tanım yapılırken buradan başka bir şey var. Fatih gibi olmak istiyor. Daha sonra da Demirci Ekrem aynı konuma üstleniyor. Dolayısıyla orada onlara bir hayranlık duyuyor. Aşk değil. Arada ciddi bir fark var. Öyle erkek olmak istiyor. Bu aslında yetenekli Bay Ripley'e ben zaten her zaman çok benzetmişimdir. Zeberged karakterini. Birinin yerine geçmek isteyen adam ve bu yüzden aslında derinlerinde yaralar taşıdığı için de yani yine işte dediğim gibi sapkınlıklara
Ya da işte yanlış şeylere yönelen adam. Ama bunun temelinde Ankara'dan gelen kadın var. O kadın, Zeberzet'in tutkusunu içindeki Eros'u tetikliyor. Zeberzet halbuki Thanatos'la mis gibi yaşıyor, ölü gibi. Ama o libidinal enerjiyi bir tetikliyor kadın. Sonra kadın gidince sigara izmaritini falan saklıyor. İçtiği bardağı saklıyor, havlusunu saklıyor. Fetişizm noktasına geliyor. Fetişizmin temelinde de çocukken doyurulmayan arzular olur birçok zaman. Onu onun yerine koyuyor. Sonra ortalıkçı kadını öldürünce ben kitabı okurken hemen şunu fark ettim. Aslında Zeberced de Jack ve Julie gibi...
Anneyi babayı zamanında öldürememiş. Yani bağı koparamamış. Zaten otelin adı ana yurt oteli. Yani anne karnı oteli. Ve tabelası da yeri gösteriyor. Yani bilinçaltını. Zeberjet, ana karnında bilinçaltında yaşayan bir organizma. Baktığımızda. Ve ortalık çıkadı. Orada da tamamlayamadı ya aslında. Evet orada da tamamlayamıyor. Hayat boyunca her şey yarım kalıyor.
Ortalıkçı kadın ne iş yapıyor? Zeberjit'in çamaşırlarını yıkıyor. Temizliğini yapıyor, bilmem ne. Tam bir anne formu. Bazı geceler onunla birlikte oluyor Zeberjit. Fakat Ankara'dan gelen kadından sonra diyor ki, sen de biraz istekli olsana diyor kadına. Çünkü o zamana kadar hani bilmeyenler için söylüyorum, kadın baygın haldeyken zaten birlikte oluyor. Ve dayı, dayı, dayı diyor. O kadını bir dayı diye bir adam getiriyor, bırakıyor. Aslında kadın da ensest bir ilişkiye maruz kalmış gibi duruyor zaten aile içinde. Ortalıkçı kadını öldürmesi, metaforik bağlamda ona bakım veren anneyi öldürüp... ...yerine Ankara treniyle gelen tutku dolu kadını koymak arzusu.
Hani romana bu bağlamda okumak gerekiyor. Senin şeyin vardı değil mi? Okuma derslerin vardı değil mi? Bunu buradan şimdi hatırlatalım onu bir söyleyeyim ben. Yani gördüğünüz gibi bambaşka bir gözden bakabiliyorsunuz okuduklarınıza. Hakan Akdoğan bunun için çok doğru adres isim. Yani kesinlikle tavsiye ederim. Bunu hiç unutmuştum işin doğrusu. Şimdi tekrar hatırladım. Teşekkür ederim.
Evet bu da yine korkularak yani benim çok korktuğum bir eserdir. Okuduğum zaman bir de daha çok gençtim. Ya dün fuarda yine şöyle bir şey oldu Hakan. Bir ailenin yanından geçiyordum. Böyle 15 yaşlarında bir çocuk kitap seçmeye çalışıyor. Ya bunu alalım mı dedi bir kitaba. Ne olduğunu bilmiyorum. Hatırlamıyorum doğru. Sustantlardan birinde. Yanında da yine genç annesi babası var. Alırım ama önce suç ve cezayı okuyacaksın.
Ya, bununla gidip şey demek istedim, bunu yapmayın ya. Bırak çocuk ne okuyacaksa okusun. Onları zaten çok sonra da okusa olur. Çünkü zaten ben şimdi düşünüyorum, ben ana yurt otelini gerçekten o kadar geniş okudum ki, ne anladım?
Sonra bir daha okudum o ayrı ancak o zaman farkına varabildim. Gerçekten hani eline korkarak alabileceğin bir roman ama yine böyle psikanalitik bakıldığında bir şifası da var. Tabii ki yani bir özdeşleşme sağlıyor. Evet. Bizler ne kadar ana karnında gömülü yaşıyoruz, yaşamıyoruz? Bu ana meselesi çok zor ya. Bu anne baba meselesi hakikaten bana göre anne tabii daha çok. Çünkü işte daha önce de ben birkaç programda bunu söyledim. Anne çocuk arasındaki ilişkinin nasıl olduğu bütün bir geleceği etkiliyor gerçekten. Özellikle anne kız.
Evrim tamamen buna bağlı. Bir de Erich Fromm da söyler bunu. Annelerin kızlarını daha kontrol altında tutmaya meyili vardır. Kontrolden kastım oraya gitme, buraya gitme değil. Seni doğuracağıma taş doğursaydım vs. Aslında bir hakimiyet alanında, kendi içinde... Onun için kopma biraz daha geç gerçekleşiyor. Ve kopulamadığı zaman zaten bak bu aslında başka bir günün konusu olabilir. Çok da güzel olur. Kopulamadığı zaman da zaten oradan bambaşka bir edebiyat çıkıyor. Kırmızı Pazartesi işte. Onu anlatırım size de. Yani anne kız hikayesi bence çok daha farklı bir hikaye yalnız. O daha acayip. Şimdi bir de o zaman gelelim...
Senin edebiyatındaki iz düşünlerini, toksik aile konusunu. Şimdi sen mesela bana dedin ki nüperidey'den de bu bağlamda bahsedelim. Ben nüperideyi burada nasıl bağlayacağını bilmiyorum, merak ediyorum. Ben daha çok mesela kirpi mesafesini düşünmüştüm doğrusu söylerken.
Ama hadi, ee, de bakalım Arkan. Yani Nüferi'de, aslında Nüferi'de de şurayla bağlamak gerekiyor. Oradaki Necati karakteri aslında tekerlekli sandalyeye bağımlı yaşayan bir karakter ama ben onu yazarken, o 25 yaşında, 24 yaşında. Evet, yani ne kadar ağır bu arada.
Ne düşündüğümü tam hatırlamıyorum ama Necati konusunu çok iyi hatırlıyorum. Bir kere doğrudan Necati Tosuner ile ilgili o. Kendisine de söyledim Necati Tosuner'in. Oradaki cama hapsedilmişlik, evden çıkamamak biliyorsun Necati Tosuner'de de çok o sıkışmışlık hissi vardır. Ama ben burada karakteri...
...kendi bedeniyle ilgili bir konuyla anlatırmış gibi dururken... ...aslında toksik bir aileden gelmenin onu sakat bıraktığını anlatmaya çalışmıştım. Çok güzel, anladım. Dolayısıyla o da aslında başka bir kadını cezalandırıyor kitabın sonunda. Evet, o belirli, doğru. Aslında orada cezalandırmak istediği annesiydi kitapta benim için. Oradan bağlarım diye düşünmüştüm. Anladım, tamam. Nüperde'deki durum bu. Bu.
Anladım. Nüperide bence hakikaten o yaşta nasıl yazdığını ben de bilemiyorum. Her bir kelimesi çok özenle seçilmiş bir roman. Hiçbir şey öyle boşa laf olsun diye söylenmemiş, yapılmamış. Daha sonra her şey birbirine geçiyor, birbirine bağlanıyor. Bu arada ben Nüperide'yi de okuyalı, Nüperide'yi de okuyalı çok uzun zaman oldu aslında. Ama tekrar bir şöyle hatırlamak için baktım. Döneme hakimiyetin Osmanlı tarihindeki bazı detaylara diyeyim. Osmanlı tarihine demeyeceğim. Çünkü hani zaten onun yer alabileceği kadar uzunlukta bir romanda değil. Fakat bazı detaylarına hakimiyetin gerçekten çok güzel. Ama bu gözle ben şimdi bir daha okuyayım.
Böyle, hakikaten böyle hiç düşünmemiştim. Kirpi mesafesini sana geçenlerde de söyledim. Yeni okudum ben. Kiçikalı aslında beş yıl mı oldu? Ne kadar oldu Hakan? Dört yıl falan oldu. Dört yıl falan oldu değil mi? O zamandan beri aklımdaydı. Maalesef bir türlü beceremedim. Sonunda okudum. Çok etkilendiğim bir roman oldu. Çok içim sıkıştı.
Yani o karanlık, o her karakterin kendi içerisindeki izolasyonu aslında, yalnızlığı beni yer yer gerçekten daralttı, kalbimi sıkıştırdı. Ama bir yandan da yine de kendilerinin işte bir mesafede durmaları ve bazı problemlerini çözmeye çalışmaları, yani burada daha çözümcü bir şey var mesela. Evet, dört arızalı tipin bir araya gelip... Tipin bir araya gelip daha böyle çözümcü, yani herkes sanki bir şeyin... Yaşlanınca böyle yazılıyor.
E anlat o zaman yani hani ne baba oğul hikayesinde seni etkileyen nedir? Öyle sorayım. Bu roman bağlamında bakarsak babası felç oluyor. Evet. Ve kendi bodrum katındaki tek göz odaya getirip ortadaki yatağı yatırıyor. Bu çok aslında doğrudan bir metafor işte. Evet doğru. Babayı sakatlayan oğul. O dipal kompleks.
Ama sorgunun da yüzü yanık. Baba da onu sakatlamış aslında baktığında. Karşılıklı birbirlerine o dönemde yaptıklarının etkisini görüyoruz orada. Ve bir anda hiç konuşmayan başka bir karakter çıkıyor ortaya. Komşu hiç konuşmuyor. O da maketler yapıyor. Yani o da aslında sorgunun başka bir tarafı. Ve Lili aslında bir sokak kadını. Fakat onunla da büyük bir yakınlaşma yaşıyor. Orada da bir hanımefendiye dönüşüyor ayrıca. Lili'yi okurken bir sokak kadını diye düşünmüyor musun? Düşünmüyorsun, evet. Hâzâ hanımefendi. Lady yani. Babaya da iyi davranıyor. Çok iyi davranıyor, evet. Ama baktığında bu dört kişi Yung'un dört erkek tipidir.
İçbenlik, anima, animus, gölge ve persona olarak okunabilir kitap. Bravo. Peki yani bunu böyle çalışarak mı yazdın? Evet. Yoksa yazdıktan sonra mı fark ettin? Düşünerek yazdım. Özellikle bodrum katına koydum ki bilinçaltı olsun diye. Bilinçaltında kendi arketipleriyle bir aydınlanma yaşayarak... ...bir birey, bireyleşme yoluna gidiyor. Fakat sonu çöp kutusu oluyor. Evet. En nihayetinde. Sence şifa var mıdır? Bu kitaptan yani bir ne şifa alınabilir?
Benim şifalamak gibi bir derdim yok. Onu biliyorum. Hiçbirimizin yok bu arada. Ha bu arada şunu söyleyeyim. Ben bu programı yapmaya başladıktan bir de gazete yazdıktan sonra fark ettim. Hep şey derdim ben, söyleşilerde falan da. Ya edebiyatın zaten bir mesaj kaygısı olamaz. Şifa vermeye falan çalışmaz. Hani buna da karşıyım. Evet. Doğru. Kendim öyle yazmam en azından. Aman ben birine şifa alayım. Ama çıktı üretiyor işte. Ama öyle oluyor işte. Yani sonuç öyle oluyor. Çünkü okur çok büyük bir parçası ya eserin.
Tabii okur merkezli yazıyoruz artık zaten. Ya bir de zaten aslında hep belki de oydu. Hep okur merkezliydi. Onsuz da zaten düşünülemez. Bir de sen bir mesele yazarsın. Her okur kendine göre oradan bir mesaj da çıkartır. Bir ne bileyim ders çıkartır yahut hiçbir şey anlamayabilir. Ben nektar diyorum ona. Biz nektarı veriyoruz okur su katıp. Onu içecek bir şey haline getiriyor. İstediği kadar koyu, açık. Evet. Az, çok. Herkes kendi kuyusundan kendi istediği kadar su çekiyor yani. Aynen. Çok güzel. Yani bu kadar programımız geldiğin için çok teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim. Karamek istediğin başka bir şey varsa ekleyelim.
Yani o kadar da karanlık bir tip değilim ya aslında. Ya Hakan çok harikulade bir insansın. Teşekkür ederim. Ama yani şimdi gerçekleri de kabul edelim. Dünyanın en tatlı dilli. Değil mi? Adamı falan değilsin yani. Toksikim. Evet kendisi bizzat toksik.
Hepimiz bence öyleyiz. Baksana benim şu yaptığım bile aslında toksiklik yazdı. Şu an sana kendini bir şekilde tabii ki latife ediyorum. Şimdi ben künyemizi vereyim. Döşeğimde ölürken William Faulkner iletişim yayınları 242 sayfa çeviren Murat Belge. Yani bu da çok tabii eseri bizim için çeviri hani çok önemli. Bir de çok zordur bilinç akışı çevirmek. Çok, evet gerçekten. Senin çevrilerin de var bu arada değil mi? Evet, Marki Döşat ve Fernando Pessoa'dan. Anayurt Oteli, Yusuf Atılgan can yayınlarından, şimdi iki yayın evinden ayrı ayrı söylüyorum. Can yayınlarından var 128 sayfa, yapı kredi yayınlarından var 108 sayfa.
In My Cabin, Beton Bahçe, Yapı Kredi Yayınları, 232 sayfa, Figen Bingül. Bir de Sel Yayıncılık'tan var, onu da söyleyeyim. Ben her zaman tercih ederim aslında, daha hani söylemesi ayıptır ama Yapı Kredi Yayınları'nı tercih ederim. Fakat enteresan Sel Yayıncılık, 129 sayfa, onun da çevireni Figen Bingül. Dolayısıyla aynı eser olsa gerek.
Herhalde bir taraf artık stok tüketiyor, öbür tarafta kalacak. Belki, evet olabilir. Aa aslında bak ben buraya not almış unutmuşum. Varlık ve piçlik. Evet o da toksik bir metin işte. Tabii ki değil mi? Atası. Evet.
Konuşmak ister misin? Başvuracak mısın? Yok yok yani orada da varlık ve hiçlikten yola çıkarak varoluşçu bir sorgulama var aslında diyebiliriz. Hakan Erdoğan'ın kitapları eksik parçadan çıkıyor. Kirpi mesafesi 128 sayfa, Nüperi de 104 sayfa. Bize sorularınızı lütfen göndermeye devam edin. Adresimiz biblioterapi at podbimedia.com.tr
Kitaplarla ilgili detaylı bilgileri açıklamalar bölümünde bulabilirsiniz. Oradan arkadaşlar link de veriyorlar nereden alabileceğinize dair. Çok teşekkür ediyorum Hakan geldiğin için. Yani gerçekten seni belki üç beş kere daha alabilirim. Bak Tuna gördün mü? Yerin sağlam değil yani şu an. Tuna olmadığı zaman ben gelirim.
Valla ben çok sevinirim. Tuna da zaten seni çok sever. Her zaman senden çok müthiş bir saygıyla, sevgiyle bahseder. Eminim bunları duyunca o da sevinecektir yani. Çok can bir arkadaştır. Çok, gerçekten. Manimiz de 2 haftadır olamıyor Tuna olmadığı için. Normalde o çok güzel bir mani okuyor biz kapatırken. Ben beceremediğim için yapmıyorum. O zaman görüşmek üzere haftaya. Hoşçakalın.
Hüseyin Aksu.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.