Podcast

92 - Hayat Bir Rol Yapma Oyunu Olabilir Mi?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Sosyal yaşamda herkesin farklı bir var olma yöntemi var. Kimisi olduğu gibi görünürken, kimisi de yeni rollere bürünüyor. Bu bölümde günlük hayatta kendine farklı roller biçen bireylerin üzerine düşünüyoruz. Erving Goffman'ın kuramları üzerinden benlik kavramına farklı bir bakış atıyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Özgür Yılgür

Ses Tasarımı: Batuhan Kösegil

Yapımcı: Podbee Media








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

1.765 kelime · ~9 dk okuma

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz. Ya

evet ben de çok severim o grubu. Yani müziklerindeki eklektik yapı, alt kültürlere getirdikleri soluk falan. Gerçekten çok heyecanlıyım bu konser için. Çok yapmacık oldu böyle ya. Bu şekilde demeliyse havalı biriymişim gibi gözükmüyor, imkansız. Bence başka bir yerden açmam lazım konuyu. Nereden açsam?

Bana izlediğim en güzel konserleri sormasını sağlasam. Geçen seneki festivalde bir funk grubu çıkmıştı onlardan bahsederim. Neydi isimleri ya? Dilimin ucunda da Fransız bir gruptu. Çok güzel bir gömleği vardı gitaristin neydi ya? Heh geldiniz demek. Ben de Naz'ın benlik sunumu provasını kaçıracaksınız diye endişelenmiştim.

Transkriptin tamamını oku

Neyse ki sonlarına yetiştiniz. Bu akşam için önemli bir karar vermek üzere Naz. Neyse neyse. Şimdi ne işimiz var bu tiyatro salonunda, ne yapıyor bu kız diye sormayın hiç. Merak etmeyin anlatacağım ama önce Naz'ın planını öğrenmek istiyorum.

Yok yok. Bu festival işinden çıkamayacağım ben. En ufak bir kusur göstermemem lazım Melis'e. Minnettar olsam. Beni böyle konsere davet ettiği için sürekli ona teşekkür etsem. Bak bu fikir çalışır, bu fikir iyi.

Çok teşekkür ederim Melis beni bu akşam konsere davet ettiğin için. Ben de bu grubu ilk defa yolda gelirken dinledim. Ne kadar heyecanlandım bilemezsin. Sayende unutulmaz bir deneyim yaşayacağım. Çok sağ ol. Eee neydi şimdi bu Naz? Niye acındırmaya çalışıyorsun ki kendini?

Ya bak sen unutma yani Melis'i etkilemek için gidiyorsun bugün o konsere ve etkileyeceksin. Bunun için kendinden emin olman lazım öncelikle. Ne bileyim grubu beğenmediğini falan söyle. Farklı ol yani bak farklı olmak her zaman çalışır. Aynen. Hadi bakalım.

Açıkçası Melisciğim ben bu grubu böyle çok da sevmiyorum. Yani seni de üzmek istemem ama bence çok zamanı yakalayamamış bir soundları var. Çok kalıcı olacaklarını da sanmıyorum. Ama yine de tabi canlı izlemek lazım yani. Belki beni şaşırtırlar, bilmiyorum. Çok sanmıyorum ama. İşte bu. Bak çok iyi oldu. Kesin var ya acayip bir tartışmaya gireceğiz. Tartışma böyle yükselecek yükselecek. En alevlendiği yerde de Melis'le bir tane ortak nokta bulacağım. Yapıştıracağım oradan. Tamamdır bu iş.

Belki bu akşam değil. O kadar rolünü seçti Naz. Alışılmışın epey dışında bir plan. Bakalım başarılı olacak mı? Neyse, hadi gelin biz buradan çıkalım. Hikayenin devamına hep birlikte bakarız.

Evet, ne oldu ki az önce diye merak ediyorsunuzdur eminim. Hemen kısa bir özet geçeyim size. Melis geçtiğimiz hafta Naz'ın da çalıştığı ofiste işe başladı. Naz şu an onun ofisteki en sevdiği arkadaşı olmak istiyor. Tam da ne yapabilirim diye planlar kurarken, Melis onu bu akşam bir konsere davet etti.

Naz bu fırsatı tepemezdi tabii, hemen kabul etti konser teklifini ama esas sınavı şimdi başlıyor kendisinin. Melis'i etkileyecek bir şeyler yapması gerekiyor. Konserin bile önüne geçmeli, kendini kabul ettirmeli. O da başladı provalara. Biz de az evvel onun provalarına tanık olduk. Çünkü bugün tiyatro ve sosyal yaşamı birleştiren bir konu ve çalışma üzerine konuşacağız. Günlük yaşamda benliğin sunumundan bahsedeceğim sizlere.

20. yüzyılın en önemli sosyal bilimcileri arasında sayılan, sosyolog ve sosyal psikolog Irving Kaufman'ın kaleme aldığı bir kitap bu aslında. Önemli bir sosyoloji okuması olduğu kadar, hikayeleri analiz etmekte de rahatlıkla başvurabileceğimiz bir çalışma açıkçası. Mesleki hayatının önemli bir kısmını, insanların sosyal yaşantılarındaki davranışlarını gözlemlemek üzerine geçirmiş Kaufman. Yaptığı gözlemler ve çalışmalar sonucunda ise, benlik dediğimiz kavram üzerine enteresan çıkarımlara ulaşmış.

Dahası insanlığın yüz yüze etkileşimlerinde benliklerinin de değişkenlik gösterdiğini fark etmiş Kaufman. Duruma, şartlara ya da mekana göre insanların tavır ve davranışlarının değiştiğini gözlemlemiş. Bu gözlemleri ona bir tiyatro oyununu anımsatmış ve ilk önemli kuramlarından biri olan dramaturjiyi de bunun üzerine inşa etmiş. Goffman, bireylerin sosyal yaşantıda kurduğu etkileşimlerin ya da sohbetlerin gidişatını planladığını savunuyor. Tıpkı bizim Naz gibi, insanlar dışarıda yarattıkları izlenimi yönlendirmek ve kontrol etmek istiyorlar.

Ona göre bireyler kendilerini mümkün olan en iyi şekilde topluma yansıtma arzusu içerisinde. Dolayısıyla da sosyal ortamlarda yalnız kaldıkları zamanlara göre çok farklı davrandıklarını iddia ediyor Goffman. Bunun birkaç tetikleyici sebebi var elbette, onlara geleceğiz. Fakat önce şu dramaturji kuramını iyice bir kavrayalım isterseniz.

Dramaturji kuramında hayatı bir tiyatro, dünyayı bir sahne, insanları ise birer oyuncu olarak konumlandırıyor Goffman. Bunu da iki farklı süreç olarak ele alıyor. Bunlardan ilki, arka bölge ya da sahne arkası. Burası aslında hayatımızın en özel alanı. Oyundan önce veya oyundan sonra özünüze döndüğünüz yer.

Yalnız kaldığınız her yer olabilir burası mesela eviniz ya da odanız gibi. Kendinizle baş başa kaldığınız anı en yalın ve dürüst olduğunuz an olarak değerlendiriyor Goffman. Tamamen kendiniz olabildiğiniz bir bölge burası. Kimsenin, en yakınlarınızın bile bilmediği sırlarınızı sakladığınız yer. Bir nevi kara kutu.

Ayrıca rollerimizi de hazırlandığımız yer bir anlamda burası. Yani bir çeşit prova salonu ya da bir kulis. İşte buradan dışarı adım attığınızdaysa... Ön bölgeye ya da sahneye çıkmış oluyorsunuz.

Sosyalleşebildiğiniz her yer bir sahne artık sizin için. İnsanlarla ilişki veya etkileşim kurabildiğiniz her yer bir oyun alanı artık. Hani o meşhur şarkıda der ya, ''Herkes sevilmeye muhtaç.'' diye. İşte sahnede de sevilmek için uğraşır insan. Kendisiyle ilgili algıları yönlendirmek ister. Benliğiyle ilgili bir manipülasyon girişiminde bulunur. Peki, ey insan!

Pardon arkadaşlar ben de bir an rolüme kaptırdım kendimi. Bu muzip bir şaka tabii fakat söz konusu Goffman'ın dramaturji kuramı olunca bu muzip şakada ciddi bir hal alıyor. Zira Goffman, insanların bilerek ya da bilmeyerek bir role büründüğünü ve yine bilerek ya da bilmeyerek bu rollere kendilerini kaptırdığını ifade ediyor. E farkındayım biraz şizofrenik bir yaklaşım gibi duyuluyor bu. Sanki her birimiz böyle hani şey var ya Split filmi, oradan çıkma bir karaktermişiz gibi değil mi? Şimdi içinizde mutlaka, ya ben her yerde neysem oyum, içim dışım bir içimden nasıl geliyorsa ben de öyle davranırım diyenler olacaktır. Şayet öyleyseniz e ne mutlu size. Goffman da sizi tanısa kuvvetli bir helal olsun derdi diye tahmin ediyorum çünkü sahne arkasındaki benliğini günlük hayatta da devam ettirebilen insanların hayatın olağan akışına en uyumlu bireyler olduğunu düşünüyor kendisi.

Fakat haberler öyle duyulduğu kadar da pek iyi değil. Zira Goffman başka bir kuramında bu türden insanların toplum tarafından pek de kabul görmediğini söylüyor. Ama oraya gelmeden önce ufak bir ara verelim. Zira ben bizim Naz'ın o ukala rolündeki performansları da merak ediyorum. Geçerken ona da bir uğrarız.

Eee nasıldı sence konser? Çok iyi değiller miydi ya? Yani. Aa beğenmedi. Niye beğenmedi? Ya açıkçası ben bu grubu çok sevmiyorum şu an. Yani hani eskiden seviyordum. Bunların eskiden bir 10-15 sene önce falan Çukur Cuma'da bir stüdyoları vardı. Ne diyorsun? Tabii o zaman biz giderdik. O zaman çok güzeldi. Ama şimdi ne bileyim ya artık böyle çok şu anki soundlarını çok sevmiyorum. Çok çağla ayak uydurmuyorlar bence. Yani çok bir gelecek de görmüyorum da bir canlı performansın önüne geleyim dedim. Seni de kırmak olmazdı.

E ama dans ediyordun. Ya tabii, yani bazı şarkılarını seviyorum, sevmiyor değilim. Hangileri mesela? E hiç de fena kıvırmadı bu rolü Nas. Sahne arkasında planladığı gibi önce ukalalık yaptı, sonra da bir ortak nokta buldu Melis'le. Peki neden bu kadar kısa sürede yeni bir role büründü ki? E kendisi olsa da severdi belki Melis onu. Tamam biraz aksidir ama komik kızdır bizim Nas. Çabuk sinirlenir ama saman alevi gibi birden söner gider öfkesi.

öz eleştiri yapmaktan da geri durmaz. Hatta bazen fazla yüklenir kendisine. Neden benliğini olduğu gibi sunmuyor ki toplumun içerisinde? Az önce size Goffman'ın başka bir kuramından bahsedeceğimi söylemiştim ya, işte tam da bunun sırası geldi şimdi. Evet, Nas da birçoğumuz gibi kendi benliğini olduğu gibi sunmak istemedi.

ve seçtiği bir role büründü. Bu rollere bürünme sebebimizi damgalama kuramıyla açıklıyor Goffman. 1963'te yazdığı Stigma kitabında anlatıyor bu kuramını. Sembolik düşüncenin toplumsal yaşama yansıması olarak da değerlendirebiliriz bunu. Antik Yunan'a kadar dayanan bir temeli var bu damgalamanın. Bu dönemde olağan dışı veya olumsuz bir duruma sebep olan insanlar,

fiziksel olarak işaretleniyormuş. Damgalanma. Benzer uygulamaları tarihin takip eden dönemlerinde de görüyoruz aslında. Mesela Engizisyon mahkemelerinin uygulamaları buna bir örnek. 1938'e geldiğimizde ise ünlü tarihçi ve sosyolog Frank Tenenbaum bu damgalama uygulamalarını toplumsal düzlemde soyutlaştıran bir çalışma hazırlamış.

Kötülüğün Tiyatrosu isimli bu çalışması daha çok toplumdaki suçlu, sapkın bireylerin dışlandığı görüşünü savunuyordu. İşin ilginç yanı, toplum tarafından yadırganan ya da dışlanan kişilerin de zamanla tırnak içinde suçlarını kabullendiğini ve davranışlarını buna göre değiştirdiğini de söylüyor denen bağımın etiketleme teorisi. Fakat Goffman bu kuramı biraz daha kapsamlı bir biçimde ele alıyor. Damgalanmayı da bir sosyal ilişki türü olarak değerlendiriyor kendisi. Kısaca, bir bireyin toplumla çelişen herhangi bir özelliğinden dolayı, bakın burada iyi veya kötü bir özellik belirtilmiyor, toplum tarafından dışlanması olarak ifade edebiliriz bu kuramı. Yani aslında topluluğunuza uyum sağlamayan bireyleri yok saymanın bir yöntemi bu.

Elbette artık kimse kimseyi fiziksel olarak damgalamıyor ama soyut damgalar hala hayatımızın içinde. İşte bundan kaçmak için de insanların rol yapmaya ihtiyaç duyduğunu savunuyor Goffman. Zira toplum tarafından damgalanan bir birey zamanla bu durumu kabulleniyor ve ne yapıyor biliyor musunuz? toplumdan gizlenme ihtiyacı duyuyor. Depresif bir noktaya varma tehlikesi var yani işin ucunda. E bizim Naz da kendi benliğinin kabul görmemesinden çekindiği için bir yol yapıyor aslında. Belki farkında, belki de farkında bile değil. Ancak Goffman'ın gözlemlerini esas aldığımızda, olayları onun perspektifinden değerlendirdiğimizde durum ne yazık ki böyle.

Ya sizi bilmiyorum GoFundMe'nin kuramlarına katılırsınız ya da katılmazsınız ama günlük yaşamda bunların örneklerine sık sık rastlamıyor muyuz aslında? Mesela dramaturjiyi düşünün, artık yeni bir sahnemiz var değil mi? Sosyal medya. Eğer sesimizi yeterince duyurabilirsek, rolümüzü yeterince iyi oynayabilirsek, yüz binlerce kişinin takdirini bir anda kazanabiliriz. Peki o gördüğümüz postların

Ne kadar gerçek, o gülümsemelerin ne kadar samimi. Gerçekten keyif aldık mı acaba o paylaştığımız yemekten? Sosyal medya üzerine yapılan en yoğun tartışmalardan biri de bu aslında. Goffman'ın teorisini de en net şekilde burada görüyoruz açıkçası. Keyif alıyormuş gibi yapmak, mutluymuş gibi görünmek. Eee, çağımızın yeni hastalıklarından biri de bu sanırım.

Bu konuya yönelik birçok akademik çalışma da yapıldı ve yapılmaya devam ediyor bu arada. Birçoğunda da insanların artık mutlu olmaktan çok mutlu görünme çabası içinde olduğu sonucu çıkmış ortaya. E hadi damgalamayı ele alalım bir de. Tamam kabul bizim Naz'ın derdi çok gündelik bir mesele. Sonuçta Melis'in ofisteki en iyi arkadaşı olup olmaması pek de hayati bir şey değil. Melis tarafından kabul görmese bile kısa sürede toparlayabilir kendisini.

Ama damgalanma deyince bu kadar masum hikayelere de odaklanmamak gerek. Mesela cinsiyet ayrımcılığı, ırkçılığı, sınıfsal ayrımları. Değil mi? Bunları da hatırlamak lazım. Toplumun her alanında var bu damgalar. Peki ne yapacağız? Bu damgaları kabullenip kendimize her gün yeni yeni roller mi biçeceğiz?

Yalnız kalma korkusunu her gün ensemizde mi hissedeceğiz? sürekli mutlu görünmek için mi çabalayacağız? Hayır tabii ki arkadaşlar, sahnenin arkasından kendimiz olarak da çıkabiliriz. Kendimize biçtiğimiz ya da bize biçilen rollerden sıyrılıp bizi olduğumuz gibi kabul edecek topluluklar da kurabiliriz. Ayrıca kimseye kendimizi sevdirmek gibi bir sorumluluğumuz da yok. Böyle düşündüğünüzde insanları da olduğu gibi kabullenmeye, onları saf halleriyle sevmeye de başlayacaksınız muhtemelen.

Galiba bunları sık sık hatırlamak ya da hatırlatmak gerekiyor kendimize. Bir de o meşhur şarkının sözleri var değil mi? Başkası olma, kendin ol. Böyle çok daha güzelsin.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)