Podcast

83 - İki Hidrojen Bir Oksijen: İnsan ve Su İlişkisi

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Su, insanlığın temel yaşam kaynaklarından birisi. Sadece bu özelliği bile onunla kurduğumuz bağı çok güçlü kılıyor, fakat dahası da var... Yeni medeniyetlerin kurulmasından, bazı topluluklara yuva olmasına kadar birçok önemli konuda su başrolü üstleniyor. 111 Hz'in bu bölümünde insanlığın, suyla ilişkisini inceliyor, bu maddenin bizim için neden bu denli önemli olduğu üzerine konuşuyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Oğulcan Ayan

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.093 kelime · ~10 dk okuma

Herkese merhaba, ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz. Evet, bayram tatili bitti ve nihayet hepimiz işimizin gücümüzün başına döndük. Aha tatilde ne de güzel eğleniyorduk, ne de güzel dinleniyorduk, yüzüyorduk. Hepimiz çok neşeliydik değil mi muhtemelen? Keşke tatil hiç bitmese. Ama her güzel şey gibi tatilin de bir sonu var. Tabii önemli olan biraz da anın tadını çıkarmak. Tatilin biteceğini düşünmek yerine ondan her anından keyif almaya çalışmak. Sonuçta geçen kıştan bu yana hatta belki de geçen sene tatilden döndüğümüzden beri tekrar denize veya havuza gireceğimiz anların hayalini kuruyorduk. Tabii herkes için önemli olmayabilir ama

Lafı bir yerlere getirmeye çalışıyorum. Bir şekilde sıktık dişimizi. Eee kolay değil kara kışı atlattık. O esnada mayolarımız gardıroplarımızın bir köşesinde sessizce o kutlu günü bekledi. Aradan haftalar geçti ve bir şekilde Mayıs ayına ulaştık. Of düşününce ne zordu. Ama biz sabrımızı koruduk. Nihayetinde takvimler 3 Mayıs 2023 tarihini gösterdiğinde Fedon denize düştü.

Ve böylece tatil sezonu da resmen başlamış oldu. Hani o kadim inanışlarda cemreler vardır ya havaya, suya, sonra da toprağa düşerler. İşte ünlü şarkıcı Fedon da o cemreler gibi değil mi biraz? O denize düştüğünde artık resmen tatil sezonu başlamıştır diyebiliyoruz. Hatta bir kısmınız tatilinizi yaptınız bile. Bir kısmınızsa sıcak kuma ayak basacağı, tatil bölgelerinde gezeceği günlerin gelmesini eminim iple çekiyorlar.

Transkriptin tamamını oku

Şimdi şaka bir yana günlük koşuşturmacılara bir mola vermemiz gerekiyor. İş, okul, sorumluluklar, toplantılar, sunumlar filan derken ee yıpranıyoruz haliyle, strese giriyoruz doğal olarak. Ayrıca unutmamak da lazım tatil hepimizin hakkı ve ihtiyacı. O yüzden bugünkü bölümümüzde tatille ilişkilendirebileceğimiz bir şeyden bahsedeceğiz. Sudan.

Şimdi aranızda suyu sevmeyen yoktur diye tahmin ediyorum. Yani sonuçta vücudumuzun bile çok büyük bir kısmı sudan oluştuğuna göre varsa bile çok az sayıda olmalısınız diye de düşünüyorum. Çünkü şöyle bir baktığımızda suyla olan ilişkimiz yani onu sevsek de sevmesek de çok derinlerde yatıyor. Derin deyince epey böyle cinaslı oldu. En iyisi ben şöyle açıklayayım.

Bundan milyonlarca yıl önce dünya ekseni etrafında dönen sıcak bir gök cismiydi. Henüz yüzeyi soğumamış, atmosferi dahi oluşmamışken her gün uzayın derinliklerinden gelen ve içerisinde buz kütleleri bulunan gök taşlarının hedefi oluyordu. Bu göktaşlarının içindeki buz kütlelerinin sıcak yeryüzünde erimesiyle birlikte su da buharlaştı elbette. Ardından yoğunlaşıp yağmura dönüştü ve tekrar yeryüzüne düşerek dünyanın yüzeyini yavaş yavaş soğutmaya başladı. O kadar çok yağmur yağdı ki gezegenin yüzeyi soğudu ve bugün bildiğimiz o halini almaya başladı. Yani sularla kaplandı.

Evet, dünyadaki yaşamın kaynağı karbona ve tabii ki suya dayanıyor. Yaşamın ilk kanıtı olarak görülen fosilleşmiş mikroorganizmaların yaşı neredeyse 4 milyar. Sudan karaya geçmemiz için milyarlarca yıl beklememiz gerekti de diyebiliriz. O yüzden biz en iyisi bu hikayeyi biraz ileri saralım şimdi.

Evet, sulardan karalara geçtik. Peki geçince ne yaptık? O %60'ı sularla dolu bedenlerimizi kullanarak toplumlar oluşturduk. Yeryüzünde yiyecek içecek bir şeyler bulabilmek için oradan oraya gidip geldik, göç ettik. Önce avcı, toplayıcı bir yaşamı denedik ama şartlar çok zordu. Baktık olacak gibi değil, tarım diye bir şeyi keşfettik. Ve böylece yerleşik hayata geçmiş olduk.

E yerleşik hayata geçince de yeni yeni medeniyetler kurduk. Kurduğumuz medeniyetleri de olabildiğince suya yakın, verimli topraklar üzerine inşa ettik. Sonuçta su olmadan hiçbir şey olmaz. Hele tarım hiç olmaz değil mi?

Mesela medeniyetin beşiği olarak da bilinen Mezopotamya, Fırat ve Dicle nehirlerinin arasında yer alan bir bölge. Zaten isminin anlamı da iki nehir arasında demek. İşte bu verimli topraklarda Sümerler, Babiller, Akadlar, Asurlular gibi böyle çok büyük medeniyetler kuruldu. Hatta suyla içli dışlı olmayı bir yaşam biçimi haline getiren medeniyetler bile var. Ki bu türden bir yaşam biçimi ne? Talasokrasi de deniyor. Talasokrasi. Bu tip topluluklar yerleşimlerini kıyı bölgelerinde konuşlandırıyor. Geçimlerini denizcilik faaliyetleriyle sağlıyor.

Bu şekilde yaşayan medeniyetlere verebileceğim, sizlerin de bildiğini düşündüğüm en iyi örnek antik çağlarda hüküm sürmüş olan Fenikeliler olabilir mesela. Bugünkü Lübnan topraklarında yaşamışlardı. Ama benim aklıma daha enteresan bir toplum daha geliyor. Hatta hala varlığını sürdüren bir topluluk bu. Şimdi onlardan bahsedeceğim. Yani Sama Bajau toplumundan bahsedeceğim sizlere.

Bu topluluklara Endonezya, Malezya, Filipinler, Brunei gibi ülkelerin kıyı kesimlerinde rastlıyoruz. Köylerini denizin üzerindeki bir takım platformlara inşa ediyorlar. Denizi anne olarak sembolize ediyorlar bu topluluklar. Tıpkı bizim gezegenimize toprak ana dememiz gibi. Onlar da yaşam alanlarına böyle yaklaşıyorlar aslında.

Yerleşik düzende yaşayan Samaa Bocao'lar olduğu gibi göçebe topluluklara da sahipler ki onlar da sadece denizlerde seyahat ediyorlar. Bir tekneyi anımsatan böyle yüzen evler var. Onlar da yaşıyorlar. Çünkü su onlar için sadece ev ya da yaşamsal ihtiyaçlarının kaynağı değil, aynı zamanda kültürlerinin ve kimliklerinin de önemli bir parçası. Dini inanışları, sosyal yaşantıları hatta politik yaşamları bile suyla ilişkili.

Yüzyıllardır denizde iç içe yaşayan bu halkın suyla böyle benzersiz diyebileceğimiz türde bir ilişkisi var yani. Yaşamlarını neredeyse sürekli olarak denizlerde geçirdikleri için suya karşı da çok dayanıklılar tabii ki. Böyle yüzmek, suya dalmak konusunda dünyanın geri kalanından epeyce bir ayrışıyorlar. Doğdukları andan itibaren suda yaşamaya başladıkları için zamanla genetik yapıları da değişime uğramış bu halkların. Bilinen ilk su altına adapte olabilmiş insan topluluğu diyebiliriz bu Sama-Bajau'lar için. Dolayısıyla suyun altında bizden çok daha net görebiliyorlar. Tabii tek özellikleri bu değil. Mesela sıradan bir insanın karın bölgesindeki organlarına kıyasla Sama-Bajau'ların organları bir buçuk kat daha büyük.

Belki bizler için o kadar önemli değil fakat bu toplulukların en kritik organlarından biri dalakları. Normal şartlarda dalak bizler için destekleyici bir organ. Hatta bu organ olmadan yaşamak bile mümkün. Fakat Sama Bajau'ların bağışıklık sistemi tamamen dalaklarının kontrolünde. Bu organlarında yaşayabilecekleri böyle herhangi bir problem, bir sıkıntı onların yaşam kalitelerini de doğrudan etkiliyor haliyle.

Ancak çok enteresan bir özelliği daha var bu kabilelerin. O da suyun altında kalabilme süreleri. Sağlıklı bir kara insanın suyun altında böyle maksimum 3-4 dakika kadar nefessiz kalabildiğini biliyoruz. Fakat...

Bu Sama Bajau'lar suyun altında hem de 70 metre kadar bir derinlikte ne kadar süre kalabiliyorlar biliyor musunuz? Tam 13 dakika boyunca nefessiz kalabiliyorlar. Evet, hiç abartmıyorum. 13 dakika. Dur bir bakayım şimdi saate.

Evet bölümün başında suya dalıp nefesini tutmaya başlayan bir sama bacağı muhtemelen hala şu anda suyun altında. Tabii bizi dinleyen bir sama bacağı olacağını pek zannetmiyorum çünkü çok küçük yaşta suya daha kolay dalabilmek için kulak zarlarını bilerek deliyorlar. Bu yüzden de epey zor işitiyorlar. Evet yani maalesef bir podcast programının ya da herhangi işitsel bir konuyu dinleyebileceklerini pek sanmıyorum. Düşününce su insanlık için o kadar önemli bir madde ki tıp, felsefe, matematik, mühendislik, sanat gibi alanların doğuşuna zemin hazırlamış. Mesela az önce bahsettiğim bu nehir kenarında konumlanmış Sümerler ne yapmışlar? Yazıyı bulmuşlar değil mi?

Bu durumda yazının bulunmasının bile suyla bir alakası var desek çok da uçmuş olmayız herhalde. Doğrudan olmasa da dolaylı yoldan bir etkisi var çünkü kesinlikle. Sadece bu tür gelişmeleri de değil, hikayelerimizi de doğrudan etkileyen özellikleri var suyun. Ama onu kısa bir aradan sonra anlatsam çok daha iyi olacak. Bu arada da sıcaktan bunalanlar hemen su içebilirler veya iki kulaç atabilirler.

Evet ne oldu hemen döndük mü? Ya ben daha yeni girmiştim aslında ama neyse. Zaman da su gibi akıp geçiyor işte. Neyse efendim. Nerede kalmıştık?

Hikayeler, hikayelerden bahsediyorduk değil mi? Onlarca hikayenin gerek içeriğinde gerekse anlatış biçiminde etkisi var suyun. Mesela Narkisos'un suyun yansımasında kendi yüzünü görüp kendine hayranlık duyması benim ilk aklıma gelen örneklerden biri. Bu narsistik var ya hani oradan da aklınıza gelebilir Narkisos'tan.

Öyle suya bakıyor. Melul melul. Hatta bir resmi bir tablosu da var. İnternetten bakabilirsiniz. Ya da başka bir örnek. Dolunaylı akşamların olmazsa olmazlarından.

Kurt Adam hikayeleri. Hani şu dolunayda vahşi bir canavara dönüşen, gece boyunca masum insanların korkulu rüyası haline gelen bir insanın anlatıldığı o fantastik hikayeler. Günümüzde bile binlerce farklı versiyonuyla karşımıza çıkıyorlar. Hatta Black Mirror'ın tartışmalı olan bu son sezonunda da bir Kurt Adam hikayesi izledik. Ya da Kurt Kadın mı diyelim? Fazla spoiler da vermeyelim. Neyse.

Bu canavarla ilgili Van Helsing, Harry Potter, Twilight, Teen Wolf, Werewolf by Night gibi böyle saymakla bitmeyecek kadar çok diziler, filmler, kitaplar bulabilmek mümkün. Şimdi ben de size böyle bir kurt adam hikayesi anlatacağım. Gerçek kurt adamın hikayesini. İnsanın hafızası seçicidir. Bir olay yaşandığında bu olayı hatırlama ihtimalimiz beraberinde yaşanan başka olaylara da bağlıdır. Ruh sağlığı yerinde olmayan birinin herhangi bir gün yaptığı davranışları Dolunay gibi, özellikle de eski uygarlıkların epey yakından takip ettiği ve kültürün önemli bir parçası olan bir gök olayı esnasında yaptığı davranışlara göre daha az hatırlıyoruz.

Aslında bahsi geçen tırnak içinde kurt adam, Dolunay sırasında panik atak geçiren biri olabilir. Biz insanlar da bunu direkt olarak Dolunay'la ilişkilendirmiş ve kulaktan kulağa oyunu gibi yıllar içinde anlata anlata efsaneleştirmiş olabiliriz. Hatta ilgilileri için bir detay vereyim. İngilizcedeki lunatic yani deli kelimesi de buradan geliyor diyor bazı kaynaklar. Çünkü luna ay demek ya. Popüler bir inanış vardır belki duymuşsunuzdur. Koskoca denizler bile ayın yer çekimiyle gel git yaşıyorsa yüzde 60'ı sudan oluşan bizleri etkilememesi mümkün değil diye.

Bu lunatik kurt adamların ruh hallerini de insan beyninin, daha doğrusu beynindeki suyun ayın yer çekimiyle değiştiğini savunuyorlar. Hatta gelgitli haller bile denir ya buna. Bu önerme çok mantıklı kurulmuş gibi duyulsa da aslında doğru değil. Bakın mesela ünlü astrofizikçi Neil Degrasse Tyson bu inanışı şöyle anlatıyor.

Ay, kafatasınızın üzerindeki bir gelgit kuvveti yaratır. Zaten bu kuvveti herhangi bir şeyin üzerinde yaratır. Duruşunuza göre kafatasınızın bir tarafı Ay'a, diğer tarafından daha yakındır. Kafatasınızdaki bu yer çekimi farkını hesaplayabiliriz. Ama şöyle söyleyeyim, fazla değil.

Bu farkın ne kadar olduğunu hesaplayabilir ve daha sonra kafatasınızı etki eden diğer şeylerle karşılaştırabiliriz. Örneğin, uyurken kafamızın altında bir yastık var diyelim. Yastığın kafatasınızı deforme etme ağırlığı, ayın yerçekimi ya da diğer adıyla gelgit kuvvetinin kafatasınız üzerindeki etkisinden milyarlarca kat daha güçlüdür. Ancak kimse yastığınızın durumunun ne olacağını düşünmez. Dün gece hangi marka yastıkla uyuduğunuz hakkında tümüyle mistik kehanetler oluşturmazsınız. Anlaşılan bu nesiller boyunca aktarılan hikayeler biraz fazla abartılmış ya da insanlığın ortak hafızası bazı şeyleri biraz farklı hatırlamak istiyor diyebiliriz. Ama suların hareketi bizim hikayelerimizi bile doğrudan etkilemiş. İşte bu bir gerçek.

Hazır hafıza demişken suyun da bir hafızası olduğuna dair iddialar var biliyor musunuz? Nasıl mı? Onu da anlatayım. Bu iddiayı ilk ortaya atan kişilerden biri Japonyalı bilim insanı Dr. Masaru Emoto. Her bir su damlasının birbirinden farklı ve eşsiz bir yapıya sahip olduğunu fark eden Emoto bunun üzerine bir takım deneyler yapmış.

Suya müzik dinletmek ya da film izletmek gibi absürt deneyleri de var bu arada kendisinin. İşte Emoto'nun iddiasına göre su fiziksel veya kimyasal bir olayın etkisi altında kaldığında bu etkiyi bir süre boyunca hafızasında saklayabiliyor. Bu dış etken suyun moleküler yapısında bir değişikliğe yol açıyor ve bu değişiklikler suyun özelliklerini ve davranışını değiştirebiliyor. Ancak onun bu iddiası henüz kanıtlanabilmiş değil. Sadece bir iddia. Bu emoto örneğine bakarak şunu söyleyebiliriz. Suyun hafızası var mı bilmem. Ama delirtici bir etkisi kesin var. Ancak ben bu suyun hafızası meselesine farklı bir şekilde yaklaşacağım. Tamam, suyun moleküler yapısı sürekli değişiyor. Fakat bu değişim sadece pozitif etkenlerden kaynaklanmıyor. Negatif etkenlerin de suyun moleküler yapısını değiştirebildiğini biliyoruz.

Su kirliliği ya da su kaynaklarının tükeniyor olması burada verebileceğimiz en net örnekler. MIT'de yapılan bir araştırmaya göre temiz su bu hızla tüketilmeye ve yok edilmeye devam ederse 2050 yılına kadar dünya popülasyonunun yarısı temiz su bulmak konusunda epeyce bir zorlanacak. Dünyamızın %75 hatta %80 gibi neredeyse bir oranının sudan oluşmasına rağmen Bu miktarın yalnızca %2.5'i kullanılabilir temiz su. Şimdi günlük hayatımızda ne kadar çok temiz su kullandığımızı şöyle bir düşünelim. Günde en az 2-3 litre su içiyoruz. Dişlerimizi fırçalıyoruz, ellerimizi yıkıyoruz, duş alıyoruz, harcıyoruz da harcıyoruz. Şimdi de bunların hiçbirini yapamadığımızı, yaparsak da bunu temiz olmayan bir suyla yapmak zorunda olduğumuzu, bu gündelik eylemlerden herhangi biri sebebiyle hasta olabileceğimizi ve hatta ölebileceğimizi düşünelim. Korkunç, değil mi?

Dünya Sağlık Örgütü ve Birleşmiş Milletler verilerine göre 2023 itibariyle yaklaşık 2 milyar insanın temiz içme suyuna sınırlı ya da hiç erişimi olmadığı tahmin ediliyor. O insanlardan biri olduğunuzu ya da belki de gelecekte yakında olabileceğinizi bir düşünün. Eğer derhal bir şeyler yapılmazsa ve bu su kirliliği önlenemezse bu zorlu günler çok yakında bizleri de maalesef bekliyor olacak. Su bize tarihin her döneminde oldukça bonkör davrandı. Evrim sürecimizden tutun kurduğumuz medeniyetlere, hikayelerimizden tutun sosyal yaşamımıza kadar her alanda suyun etkisine rastladık. Fakat az önce paylaştığım veriler de bize gösteriyor ki biz insanlar suya öyle pek de merhametli davranmadık.

Dolayısıyla eğer suyun bir hafızası varsa ki kanıtlanmadı, kendisine yapılan kötülüğü de unutmayacaktır. Milyonlarca yıl bize bonkör davranan bu madde zamanla insanlıktan umudunu kesmiş ve yok olması için bir planlama yapmış bile olabilir. Suyu daha fazla kişiselleştirmeyelim isterseniz ama yani birbirimizi uyarmak, farkındalık kazandırmak ve belki biraz da sarsmak için bazen böyle hikayeleştirmeler, kişiselleştirmeler yapılması da gerekiyor açıkçası. Evet.

Şimdi hazır böyle tatilde dinlenirken, eğlenirken hadi bakalım birazcık da böyle kulağınıza su kaçıralım. Başta su olmak üzere doğal kaynak tüketimimizi gözden geçirmek bizim için çok faydalı bir hareket. O yüzden suyu içerken de onun içinde yüzerken de Onun hafızası olmasa bile bizim hafızamızda bu tür bilgilere de bir köşe bir yer ayırmak lazım. Hepinize keyifli tatiller, iyi istirahatler, dinlenmeler.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)