Podcast

55 - Retrospektif 2022

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

2022'nin son bölümünde, Barış'la birlikte 111 Hz evreninde bir gezintiye çıkıyoruz. 2022 yılı boyunca buluştuğumuz bölümleri tekrar hatırlıyoruz. Çünkü geçmişe dönüp, ona bugünden bakmak, yeni şeyler öğrenmemize fırsat yaratabilir. En çok da kendimiz hakkında yeni şeyler öğrenmemize...



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Özgür Yılgür

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.063 kelime · ~10 dk okuma

Ho ho ho ho! Öhö öhö! Ay, hazır yeni yılımız 2023'e girmemize birkaç gün kaldı. Ben de bölüme ufak bir Noel Baba taklidiyle gireyim dedim ama düşündüğümden de zormuş yahu. Sizi bilmem de ben yeni yıla gireceğimiz için biraz heyecanlıyım galiba. Ee, herhalde bölüme girişten de anlamışsınızdır. Şimdi, bir soru sorarak başlayalım istiyorum.

Daha önce okuduğunuz kitapları tekrar okur musunuz? Ya da izlediğiniz filmleri daha sonra tekrar izler misiniz? Başucu kitapları ya da başucu filmleri gibi şeylerden bahsediyorum. Mesela benim için It's Wonderful Life şahane hayat filmi özellikle yeni bir yıla girerken. Veya böyle olmak zorunda da değil. Yalnızca sizi zamanında etkilemiş bir kitap ya da film de olabilir bu.

Ne yalan söyleyeyim ben beni etkilemiş kitaplardan belli bölümleri tekrar tekrar okuyorum. Beni etkileyen filmlerden bazı sahneleri aradan geçen onca zamanın ardından tekrar tekrar izliyorum ve hatta bazen yeri geldiğinde, denk düştüğünde YouTube kanalımdaki videoların içerisine de serpiştiriyorum. Biliyorum bu kitapların veya filmlerin anlattıkları hiç değişmiyor. 3 yıl yıla 4 yıl önce okuduğumda nasılsalar hala aynı şeyler yazıyor içlerinde ama Şunu biliyorum, bizler aradan geçen zamanda değişiyoruz. Yeni düşüncelere, yeni duygulara, yeni hayallere sahip oluyoruz. Yahu 7 yılda bir bütün hücrelerimiz değişiyor, daha ne olsun?

Transkriptin tamamını oku

yeni bir perspektif ediniyoruz. Bu yüzden eskiden okuduğum bir kitaba aradan geçen onca zamandan sonra tekrar döndüğümde daha önce fark etmediğim veya anlamadığım ya da farklı anladığım bölümlerden yepyeni anlamlar çıkarabiliyorum gibi geliyor bana. Ya da bir filmi yıllar sonra tekrar izlediğimde bambaşka duygular içinde bulabiliyorum kendimi. İşte tam da bu yüzden 2023'e girerken geçen yıl neler yaptığımızı, birlikte neler paylaştığımızı, nerelere yolculuk ettiğimizi tekrar bir hatırlamak uygun olur diye düşündüm. Aradan geçen bunca zamanın ardından tekrar duyalım istediğim bazı bölümleri. En belli mi olur?

Belki de 111 Hz'i ilk defa dinleyecek olanlara da güzel bir merhaba demiş, onlara da bir dinleme rehberi sunmuş oluruz. E hadi öyleyse gelin şimdi sizinle 111. frekansın 2022 yılında nerelere kadar ulaştığına bir bakalım. Hep yaptığımız gibi ufak bir gezintiye çıkalım.

Sinemanın doğuşu bölümüyle başlamıştı 2022'deki 111 Hertz maceramız. Onlarca bölüm takip etti bunu ve hepsinde birbirinden farklı hikaye duraklarına uğradık. Farklı zamanlara ve mekanlara ziyaretler gerçekleştirdik. Örneğin podcast mecrası üzerine konuştuğumuz Kulağına Bir Şey Söyleyeceğim bölümünde birlikte 111 Hertz'ın prodüksiyonunun yapıldığı Pod B stüdyosuna girmiştik hatırlıyor musunuz?

Tam şu anda bu bölümün kayıtları üzerine çalışıyorlar. Bakalım içeride bizi kim karşılayacak? Merhabalar, hoş geldiniz. Biz de sizi bekliyorduk. Gelsenize içeri. Selam Şevval, hoş bulduk. Ooo, bizimkiler dalmış çalışıyorlar. Ama bak şurada bir cümle var ya abi, bir hani podcast diye baştan denetir misin? Tamam abi, şu mu?

Podcast diyorduk değil mi? Diğer iletişim ortamlarına göre epeyce yeni bir mecra. O cümleden bahsediyorsun. Aynen aynen. Onun bir tık öncesine müzik girelim yazmışsın. Girebilir misin oraya? Tamam dur bir dakika. Bir şey seçmiştim ben onu dinleteyim mi? Evet bence

çok güzel. Ooo kimler gelmiş. Ben bölümü kapatayım, sonra arayı kapatırız. Şimdiden elinize sağlık. Gittiğimiz tek yer, Pub B Media'nın Galata'daki ofisi değildi elbette. Hatırlayın, dünyanın en garip bayramlarını konuşurken, İspanya'da düzenlenen çok tuhaf bir festivale de katılmıştım. Davullar çalınıyor ve önceki yıl doğan tüm bebekler, kasabanın en geniş sokağında yerlere serilen şiltelerin üzerine yan yana yatırılıyor.

Ve nihayet kırmızı-sarı renkli şeytanlar sokağın başında belirmeye başlıyorlar. Yavaş yavaş yerde yatan o masum bebeklere doğru adım adım yaklaşıyorlar. Ve yaklaştıkça adımlarının sıklığını da arttırıyorlar. Hızlı adımlar giderek koşar adımlara dönmeye başlıyor. Şeytanlar yerde yatan bebeklerin üzerine doğru son hızla koşmaya başlıyor. Koşuyor, koşuyor, koşuyor!

Ve en sonunda bebeklerin üzerinden zıplıyorlar. Ben hikayeyi en heyecanlı yerinde bırakayım. Eğer devamında neler olduğunu merak ediyorsanız sizi 111 Hertz'in 35. bölümüne alalım hemen. Biz yolculuğumuza devam edelim. Evet de sadece mekanlar arasında sürmedi yolculuğumuz. Seslerin evrenindeki duraklara da uğramayı ihmal etmedik.

Ses ve İllüzyon, Kulak Yanılsamaları bölümünde sesler evreninin işitme duyumumuzu çaresiz bıraktığı anlara birlikte tanık olduk. Kendi sesimizi bir kayıttan dinlediğimizde onu neden farklı duyduğumuza dair ipuçlarının da peşine düşmüştük o bölümde hatırlarsanız. Şimdi sizden son bir isteğim daha var. Benden hemen sonra söyleyeceğim cümleyi sesli bir şekilde tekrar etmenizi istiyorum. Tahminen benim konuştuğum bu decibelde konuşsanız yeterli olur.

Hazır mısınız? Bip sesinden sonra şimdi söyleyeceğim şeyleri aynen tekrar edin. Şu anda kendimi gerçek sesimle mi duyuyorum? Duyduğunuz ses, her zaman duyduğunuz sesiniz miydi? Yoksa her zamankinden daha boğuk, daha pes bir ses miydi?

Peki şimdi bir de kulaklığı çıkarıp aynı cümleyi söyleyin. Şu anda kendimi gerçek sesimle mi duyuyorum? Size birkaç saniye daha vereceğim. Ben burada bekliyorum. Hadi. Buradasınız

değil mi? Neden farklı duyduğunuzu açıklayayım mı? İşitsel dünyaları deneyimlediğimiz tek bölüm bu değildi elbette. Sesler evreninin karanlık maddesini tanımaya çalıştığımız sessizlik bölümü benim aklıma ilk geldi. Mesela boşluksuz, süre giden, sessizliğe hiçbir fırsat tanımayan, hiçbir duraksamanın, beklemenin olmadığı bir nota hayal edelim şimdi. Boşluksuz tek bir ton.

Başlangıçta kulağa güzel geliyor. Sonuçta çalındığı enstrümanın sesi falan gayet hoş. Ama bir süre sonra... ...anlamsızlaşmaya başlıyor sanki. Dinlediğimiz bu ton oluyor monoton. Sürekli, boşluksuz bir şekilde duyduğumuz bu sesin sessizlikten ne farkı var? Veya sessiz bir ortamda duyduğumuz bir uğultudan...

Bir şeyler eksik bunda. Sessizlik eksik, boşluk eksik ve dolayısıyla ritim eksik. Ama işte susuşlar işin içine dahil olduğunda kendimizi ayağımızla, kafamızla ritim tutarken buluveriyoruz. Çünkü sessizlikle ses, tıpkı Ying'le Yang gibiler. Ying ve Yang öğretisi bize ne anlatıyordu?

Her şey zıttıyla mevcut diyordu. Tıpkı sese karşı sessizlikte olduğu gibi. Her zıt birbirine bağımlıdır ve birbirine dönüşür diyordu. Tıpkı sesin değerini sessizlik sayesinde anlamamız. Sessizliğin sese, sesin de sessizliğe dönüşmesi gibi.

Tüm bu yolculukların arasında insan zihnine uğramayı ihmal etmedik tabii ki. Hafızanın nasıl çalıştığını birlikte düşündük kimi bölümlerde. Hatta hiç unutamayan bir insanın ilginç hikayesine de ortak olduk. Hafızanın labirentleri bölümünde. Anlayacağınız Jill mucizevi bir hafızaya sahip. Bütün hayatını hatırlıyor. Böyle bir hafızaya sahip olmayı kim istemez ki?

Siz isterdiniz herhalde. Düşünsenize 9 yıl önce tam bugün neler yaptığınızı. Akşam yemeğinde neler yediğinize kadar hatırlıyorsunuz. Böyle bir yetiye sahip olmaktan kim şikayet etsin ki? Aslına bakarsanız bizzat Jill'in kendisi bu durumdan biraz şikayetçi.

Çünkü her şeyi hatırlamak başka bir anlama daha geliyor. Unutamamak. Ve Cel'in unutamadığı şeyler yalnızca güzel anıları değil. Hayatındaki pişmanlıklar, utanç verici davranışlar, hüzünlü anlar da unutamadıkları, daha dünmüş gibi hatırladıkları arasında. İşin daha kötü tarafıysa, Cil'in bu anılarına dair hisleri de tıpkı anıların kendisi gibi hiç aşılmamış bir şekilde öylece duruyorlar. Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin. Mesela bir arkadaşının kendisine karşı yaptığı yanlışı affedebildiğini, ama bu yanlışı asla unutmadığını, içinde her zaman bir ukde olarak taşıdığını söylüyor. Ya da en kötüsü 2005 yılının 25 Mart'ı. Jill'in hayat arkadaşı Jim Price'in felç geçirdiği, kısa bir süre sonra da öldüğü günler. Jill o günleri sanki daha dün yaşanmış gibi hatırlıyor. Her anını, tüm duygularını. Hani zaman her şeyin ilacıdır falan diye böyle bir söz vardır. İşte bu söz Jill için hiç de geçerli değil. Çünkü onun hafızası ve anıları zamana karşı direniyor. Burada kısa bir ara vereceğiz. Döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Bazı yolculuklarımızın daha en başından önemli bir etik amacı vardı. Toplumsal meselelerde bir içgörü kazanabilmek. Kadının Adı Var bölümü bu açıdan verebileceğim en iyi örnek olur herhalde bu yıl için. Marie Curie'nin hikayesini de yalnızca bir başarı hikayesi olarak anlatmadım aslına bakarsanız. Sizlerin de bunu sadece bir başarı hikayesi olarak algılamanızı istemem doğrusu. Çünkü başarı hikayelerinin bizi motive etmelerinin yanında tehlikeli bir yanı da vardır genellikle. Başarı hikayeleri karanlığın içinde parlayan yıldızları gösterir bizlere.

Onların baş kahramanları istisnalardır hep. Koca bir isimsizler yığınının arasından öne çıkan bir isimdir genellikle. Zaten bu yüzden başarı hikayesi demiyor muyuz onlara? Her şeye rağmen istisnai olabildikleri, onları kolaylıkla yutabilecek güçlü akıntılara karşı kürek çekip kendi rotalarını çizebildikleri için.

Ama yalnızca parlayan yıldızlara bakmak bazen zifiri karanlığın orada olduğunu unutmamıza yol açabilir. O yüzden Curie'nin hikayesini yalnızca bir başarı hikayesi olarak değil, bir mücadele hikayesi olarak dinlemek ve o şekilde algılamak galiba en doğrusu. Onun adını tarihten silmeye çalışan, unutan ya da görmezden gelen bir karanlığa karşı bir kadın olarak kendi hikayesini yazmanın mücadelesi bu. Kendi hayatının baş kahramanı olmanın mücadelesi. Bu mücadele maruz kaldığı yüksek radyasyon yüzünden hayatına mal olsa bile. Bu yüzden şunu da unutmamak gerek.

Hikayesi anlatılan her Marie Curie için hikayesi anlatılmamış ya da hikayesini yazmasına fırsat dahi tanınmamış binlerce kadın var tarihte. Kendi hikayesini yazmış bir kadın demişken bakın aklıma ne geldi. İçgörü kazanma uğraşımız yalnız toplumsal meselelere de odaklı değildi. Bazen sadece insani duygularımızın, kendi küçük dünyamızdaki değişkenlerin ne kadar kıymetli olduğunu hatırladık. Kendi hikayemizi yazmak bölümü tam da bu söylediklerimi destekleyen türde bir bölümdür.

''Peki ya anlattığımız hikayeler yanıltıcı, eksik veya basitçe yanlış olduğunda ne olur?'' diye soruyor Laurie Godlie. Cevabı da hemen ardından veriyor. Böyle hikayeler hayatımızda netlik sağlamak yerine bizleri sıkıştırır. Kendimize dair anlattığımız hikayelerin bazıları alternatif hikayeleri susturan baskın bir ses haline gelebilir.

Bazı hikayelerse o kadar sorunlara gömülüdür ki bize kendimizi güçsüz ve çaresiz hissettirebilirler. Kimileri fazla monolitik anlatılar olabilir, yani esneklikten yoksun, değişime kapalı hikayeler olabilir. Deneyimimizi hikayeleştirme dürtümüz onu anlamlandırmamızı sağlarken aynı zamanda görüşümüzü de bulanıklaştırabilir. geçmişe dair kurduğumuz hikayeler bugün de veya gelecekteki ihtimallerimizin önünü kapatabilir. Ardından kendimize dair kurduğumuz, kendimize dair anlattığımız ama bizi kısıtlayan hikayeleri nasıl yeniden yazabileceğimizi konuşmuştuk.

Bazen de ne yaptık biliyor musunuz? Amacımız siz dinleyicileri de olayın içine dahil etmekti. İşitsel pusulalarda olduğu gibi kulaklıkları kullanarak yaptık bunu genelde. Ancak bazen podcastın sınırlarını zorladığımız bölümlerde oldu. Mesela altın oran bölümündeki gibi küçük oyunlarla sizleri de hikayenin bir kahramanı haline getirmeye çalıştık.

Bir doğru parçasını bölen bir sayı ne demek bu? Anlatması biraz zor. Özellikle de elimizde bir görsel yoksa. Dedim ya altın oran fazlasıyla görsel bir kavram. Oysa biz şu anda seslerin dünyasındayız. Burada size sesten fazlasını vaat edemem. Veya bir dakika durun bakalım belki de edebilirim.

Ama bana biraz yardımcı olmanız gerekecek. Şimdi beni her nereden dinliyorsanız, telefondan ya da bilgisayardan artık her neredense, açın ekranınızı lütfen. Podcast dinlediğiniz uygulamayı da bir açın. Ve oynatma çubuğuna bir bakın. İşte artık elimizde altın oranı açıklayabileceğimiz bir görselimiz var. Tıpkı Euclid'in tanımı gibi bir doğru parçası görüyorsunuz. Ve bu doğru parçasını bölen bir sayı.

Yaklaşık olarak şu anlarda bu podcast bölümünün altın oran noktasına çok yaklaşmış olmalıyız. Şimdi bölümün şu ana kadar dinlediğiniz kısmına bir bakın. Hemen ardından da henüz dinlemediğiniz kısmına. Öyle bir noktadayız ki şu anda bölümün şimdiye kadar dinlediğiniz kısmının henüz dinlemediğiniz kısmına oranı Dinlemediğiniz kısmın bölümün tamamına oranıyla aynı. Yani sol tarafın sağ tarafa oranı, sağ tarafın çubuğun tamamına oranına eşit. Ve daha nice yolculuk, onlarca bölüm, onlarca hikaye, neler neler yapmışız birlikte değil mi?

Ve elbette sizlerin de tahmin ettiği üzere 111 Hertz'in arkasında çok yoğun bir emek var. Siz sadece beni ve bana eşlik eden bazı müzikleri duyuyor olsanız da bu bir ekip çalışmasının ürünü. Koca bir yılı daha geçirdik hep birlikte. 2022'ye veda ederken bu sebeple sizleri bir de ekip arkadaşlarımla tanıştırmak istiyorum.

PodB Media ailesinden 111 Hertz'e eşlik eden, parlak fikirlerle dolu olan bir içerik ve yazar takımı var. Ant Sermet, Berkant Gültekin, Oğulcan Ayan, Özgür Yılgür ve Şevval Balkan her bölümün hazırlığında oldukça büyük bir emek harcıyorlar. Bu zıpır ve kendine has ekiple de tanışmanızı çok isterim. Başka kimler var? Tüm bu podcastlerin ses tasarımlarını yapan Metin Bozkurt var tabii. Onun dokunuşları sayesinde bu bölümlerde kendimizi hikayelerin tam ortasında, daha bir içindeymiş gibi hissediyoruz.

Ve bitirirken sevgili Gökbey, Can Doğust ve PolBi Medya'dan listeyi uzatabileceğim nice takım arkadaşlarımın da bu vesileyle yeni yılını kutluyorum. Nice güzel, üretimli, fikirli senelere diyorum. Evet, başta dediğim gibi geçmişte neler yaptığımıza bugünden tekrar bakmak, yeni şeyler öğrenmemize, fark etmemize fayda sağlayabilir. Zaman içinde eskiyenler yeni şeylere dönüşmek için cesaretlenebilir. Hatta bu eskilerden sıkılmak bile yeni bakış açılarına yelken hazırlayabilir. Bu sene tekrar tekrar konuştuğumuz gibi. E sıkılmak bazen de iyidir canım öyle değil mi? Bugünden geçmişe bakarak bugün nerede olduğumuzu bu sayede görebiliriz.

Hayır hayır. Kendimize yüklenmek yok. Çok iyi işler çıkardık. Elimizden geleni yaptık. Haksızlık yapmak yok. Hayal kurmaya ket vurmak yok. Daha iki bölüm önce ütopyalar güzeldir demiştik ya, hayal kurmanın ne denli hayati olduğundan bahsetmiştik. Aynı bölümde sizlere 2023 için nasıl ütopyalar kurduğunuzu, nelerden umut duyduğunuzu sormuştum.

Şimdi sıra bende. Bu kez yeni yıla girerken öyle çok uzun uzadıya laflar etmek, uzun uzadıya fikirlerden bahsetmek istemiyorum. Onun yerine 2023 yılına dair kafamda tek bir kelime belirlemeye çalıştım. Üç harfli bir kelime.

Göz dedim. Biraz da insanlığın bugüne kadar yaptığı en büyük gözü düşünerek. Hani evrenin en eski zamanlarını bile görebilen o güçlü gözü düşünerek. Evet 2023 deyince benim aklıma göz kelimesi gelecek.

Çok güçlü bir gözle bekleyeceğim geleceği. Büyük bir gözle evrenin bu kadar eski zamanlarını bile görebilme gücüne kavuştuysak neden geleceğe aynı gözü yöneltip çok daha umutlu bakmayalım? Diyerek adettendir biten yılı yine her zamanki o klişe şakayla kapatalım. Seneye görüşürüz.

Ne?

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)