Podcast

25 - Kadının Adı Var!

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Hiç düşündünüz mü: Ya adınız olmasaydı? Size seslenebileceğimiz isminiz, tarih boyunca yok sayılsaydı? Bu bölümde tarihte bir gezintiye çıkıyoruz. İsimsiz yaşamak zorunda bırakılan ve bu zorunluluğa başkaldıran, onunla mücadele eden insanların hikayelerine yelken açıyoruz: Kadınların hikayelerine.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Berkant Gültekin, Şevval Balkan, Oğulcan Ayan

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Müzik Seçimleri: Umut Barış Genç

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.087 kelime · ~10 dk okuma

Merhaba, ben Barış Özcan. 111 Hertz'e hoş geldiniz. Hikayeler. Onları anlatmayı seviyoruz değil mi? Bu podcast'ı başlattığınıza göre belli ki dinlemeyi de seviyoruz. Çünkü aslında hepimiz birer hikayede yaşıyoruz. Tabii hepimizin geçmişini, bugününü ve yarınını bir araya getirdiği ya da getirmeye çalıştığı bir hikayesi var. Kendi hayat hikayelerimiz.

Bu en değerli hikayeler sayesinde bir bebeklik fotoğrafımıza baktığımızda, o fotoğraftaki artık bize en ufak benzerliği kalmamış o çocuğu gördüğümüzde, aa işte bu benim diyebiliyoruz. Tıpkı bir film şeridi gibi o bebeğin fotoğrafı bugüne, bu hikaye sayesinde bağlanıyor. Hayat hikayelerimiz bizim için işte bu kadar önemli ve elbette her hayat hikayesinin tıpkı her hikayede olduğu gibi bir baş kahramanı var. Bu baş kahramanın da bir adı. Sahi daha tanışmamıştık sizinle değil mi? Sorabilir miyim? Adınız nedir? Memnun oldum. Çok güzel bir isminiz varmış. Ben de Barış. Peki artık tanıştığımıza göre şimdi bir de düşünün bakalım. Ya adınız olmasaydı?

E nasıl tanışacaktık? Sizi nasıl tanıyacaktım ya da siz beni nasıl tanıyacaktınız? Hayat hikayelerimizi nasıl dinleyecektik? Hayal etmesi bile zor öyle değil mi? Öyleyse başka bir ihtimal şimdi. Ya bir başkasının hayatını onun adına yaşamak zorunda olsanız? Bu olasılığı anlamak, idrak edebilmek bile son derece güç. Ama yine de bir düşünmeye çalışın. Neyse derdiniz.

Transkriptin tamamını oku

Kimse adınızı bilmiyor, kimse sizi tanımıyor ya da en kötüsü ön yargılarla dolu bir kafa yapısıyla sizi tanımak bile istemiyor. Kendi hayatını yaşamaktan mahrum bırakılmak. İnsanın herhalde bununla lanetlenmiş falan olması gerek. Ama bugün anlatacağım hikayeler öyle lanetli birer masal falan değiller. Gerçekler ve medeniyetimizin sunduğu bazı acı gerçeklerin içinden sesleniyorlar bize. Tarihin karanlık sayfalarından.

1842 yılının sıcak bir Haziran sabahı. İngiltere Kraliçesi Victoria ve eşi Prens Albert, dönemin en önemli bestecilerinden Felix Mendelssohn'u Buckingham Sarayı'na davet etmişti. Kraliçe Victoria'da, Prens Albert'da müziğe pek bir düşkündüler. Hatta müzik onları birbirine yaklaştıran, onların evlenmelerine sebep olan şeydi. Öyle ki müzikten uzak kalmamak için seyahate çıkarken bile yanlarında sayfalar dolusu nota götürürlerdi.

Felix Mendelssohn da onların müziğe olan bu düşkünlüğünü ve kraliçenin şarkı söylediğini gayet iyi biliyordu. Bu yüzden Buckingham Sarayı'na giderken yanında kadın vokalleri için yazılmış besteler de götürdü. Oraya vardığındaysa Mendelssohn'un kraliçeden bir isteği oldu. Ekselansları yanımda getirdiğim bestelerden birini seslendirebilirler mi acaba?

Victoria, Mendelssohn'un isteğini büyük bir zevkle kabul etti. Mendelssohn da elindeki eserleri kraliçenin önüne seriverdi. Victoria eserleri tek tek inceledi. Tüm besteler arasında, ''İtalyen'' adındaki besteyi özellikle beğenmişti ve bunu seslendirmek istiyordu. Piyanoda Felix Mendelssohn, vokalde ise kraliçe Victoria. Karşınızda ''İtalyen''

Victoria ilk kez duyduğu, ilk kez karşılaştığı böyle bir besteyle içindeki kelimelerden çok daha uzakta bir bağ kurmuştu sanki. Bu bestede onu kendine çeken bir şeyler vardı. Garip bir ortaklık. Nihayet parçanın sonuna geldiklerinde kraliçenin yüzünde bir gülümseme, Felix Mendelssohn'unkinde ise bir şeyler söyleyecekmiş gibi bir ifade belirmişti. Parça biter bitmez Felix dilinin altındaki baklayı çıkardı. Ekselansları itiraf etmeliyim ki size sunduğum tüm o besteler arasından seslendirmeyi tercih ettiğiniz bu eser maalesef bana ait değil.

Kraliçe Victoria şaşkındı. Vay Mendelssohn nasıl olur? İşte sayfanın üstünde isminiz var. Bakın, F.Mendelssohn yazıyor. Madem kendi eseriniz değil, niçin adınızı yazdınız üstüne?

Sayfanın üstünde gerçekten de F.Mendelssohn yazıyordu ve bu eser gerçekten de bir Mendelssohn tarafından bestelenmişti. Ama baş harfi F. şeklinde kısaltılan bu isim bizim de kraliçenin de aklına ilk gelen romantik dönemin o en ünlü beslecilerinden biri olan piyanistimizin ismi değildi. F'nin açılımı Felix değil, Fanny'di. Felix Mendelssohn'un ablası Fanny Mendelssohn.

Fanny, Felix Mendelssohn'un da aralarında bulunduğu dört kardeşin en büyüğüydü. Tıpkı Felix gibi müziğe doğuştan bir yatkınlığı vardı ve Felix'le birlikte piyano dersleri aldılar çocukluklarında. Hocaları dönemin önde gelen piyanist ve bestecilerinden Carl Zelter'dı. Ve hocaları Zelter'ın gözünde, Fanny'nin yeri ayrıydı. Onu Felix'in bile üstünde tutuyordu. 1816'daki bir mektubunda Zelter aynen şöyle yazmıştı.

Abraham Mendelssohn'un harika çocukları var. Özellikle en büyük kızı Fanny bana Sebastian Bach'ı hatırlatıyor. Gerçekten de çok özel bir çocuk o. Fanny gerçekten de çok özel bir çocuktu. Daha 14 yaşındayken Bach'ın 24 preludünün tamamını ezberinden çalabiliyordu. Ve kendi bestelerini de yazabiliyordu. Piyanoya hakimiyeti o kadar kuvvetliydi ki çocukların hocası Zelter, küçük oğlan Felix'ten çok ablası Fanny'nin parlak bir geleceği olabileceğini düşünüyordu.

1831'de baba Mendelssohn'a yazdığı mektubunda hocası Fanny'yi bir kız çocuğu için verilebilecek en yüksek övgüyle tarif ediyordu. Adeta bir erkek gibi çalıyor. Adeta bir erkek gibi. İyi de Fanny erkek değildi.

E sorun tam da burada. Kraliçe Victoria'nın seçtiği o bestenin üzerinde bir isim yazıyordu ya hani F.Mendelssohn, Fanny'nin adını o noktanın ardına saklamalarının sebebi de buydu işte. Fanny bir erkek değildi. Ve besteci olmak yalnızca bir erkeğin işi olabilirdi. Abarttığımı mı düşünüyorsunuz? Öyleyse tekrar düşünün.

Düşünün, 1800'lü yüzlerin ortalarından söz ediyoruz. Avrupa'ya Viktorian dönemin katı kuralları hakim. Bu dönemden belki başka bir bölümde ayrıca bahsederiz ama şunu bilmek yeterli. Tarihte kadın ve erkek rollerinin en keskin biçimde tanımlandığı bir dönem bu. Bu roller öyle katı bir biçimde belirlenmiş, öyle su geçirmez kategorilere ayrılmıştı ki babası 15 yaşındaki Fanny'ye mektubunda şöyle yazıyordu.

Belki de müziğin yalnızca kardeşin Felix'in işi olması gerekiyordur. Senin hayatında ise müzik yalnızca bir süs olarak kalmalı. Onu asla kimliğinin bir parçası yapmamalısın. İyi de neden? Nedenini babasının 8 yıl sonra Fanny'e yazdığı başka bir mektuptan öğreniyoruz. Kendini kaderindeki tek gerçek şeye, genç bir kadının tek kaderi olan şeye hazırlamalısın. Ev kadınlığına.

Victoria döneminin Avrupa'sında bir kadına biçilen yegane toplumsal rol işte buydu. Kardeşi Felix'e daha 10 yaşındayken sonradan üzerine ilk operasını yazacağı bir defter ve kalem alınıyordu. Ablası Fanny içinse mücevher ve kıyafet. Felix'e bestelerini prova edebileceği bir orkestra kiralanmıştı. Fanny'nin ise bestelerini yalnızca evlerinde verilen özel davetlerde başkalarına duyurmasına imkanı vardı.

Onun bu müzik arzusunu belki de cesaretini kırarak söndürebiliriz. Böyle mi düşünüyordu acaba babası Abraham Mendelssohn? Bilmiyorum. Muhtemelen o da zamanın ruhundan etkilenerek kızı için en doğru olan şeyi seçtiğini düşünüyordur. Ama yaptığı şey pratikte bu. Bilerek veya bilmezlikten gelerek Fanny'nin müzik arzusunu söndürmeye çalışmak. Peki söndürebildi mi? Asla!

Fanny hayatı boyunca kardeşi Felix'e sunulan imkanlardan mahrum kaldı belki ama müzik onun hayatında hep bir tutku olarak devam etti. Piyano çalmayı ve beste yapmayı hiç bırakmadı. Hatta kardeşi Felix'e bestelerinde yardım etti. Öyle ki Felix Mendelssohn, ablası Fanny'nin eleştirisine sunmadan hiçbir bestesinden bir türlü emin olamaz, onları bir türlü yayınlamazdı.

Ama işte F.Mendelssohn, Felix Mendelssohn'du. Hiçbir zaman Fanny Mendelssohn olamadı. Beslenin üzerinde yazan isim gerçekte Fanny'ye aitti ama kime sorsanız F.Mendelssohn deyince akla yalnızca bir kişi gelir. Anlayacağınız bir başkasının hayatını yaşıyordu Fanny. İsmi bir erkeğin adının ardına gizlenmişti. Daha doğrusu gizlenmek zorunda bırakılmıştı.

Gizlenmeye zorlanan yalnızca Fanny değil, dünyanın en çok satan kitaplarıyla ilgili bir video yapmıştım geçenlerde YouTube'da. Toplamda 500 milyon satışla tüm zamanların en çok satan kitap serisi Harry Potter romanları. Peki bu romanların yazarı neden ilk adını kullanmak yerine J.K. Rowling şeklinde kısaltma ihtiyacı hissetti dersiniz? İlk yayıncısının tavsiyesi yüzünden.

Yayın evi, erkek okuyucuların kadın bir yazarı okumaktan çekinebileceğini düşünerek, yazarın erkek olduğu izlenimini vermek için adının J.K. Rowling şeklinde yazılmasını tercih etmişti. Tarih, sırf eserleri ciddiye alınsın diye bir erkek mahallesi kullanan kadın müzisyenlerle, kadın yazarlarla, şairlerle, bilim insanlarıyla dolu.

Bilim insanları. Şimdi komik bir şeyi itirafla karışık söylemek durumundayım. Daha benim çocukluğumda bizler bilim insanı demezdik. Bilim adamı vardı o zamanlar. Televizyonlarda, okullarda, kitaplarda biz hep böyle gördük, böyle okuduk. Bilim adamı. En başta sorduğum bir başkasının hikayesini yaşıyor olsaydınız nasıl hissederdiniz sorusu sanırım şimdi biraz daha anlam kazanmaya başlamıştır. Bir başkasının hikayesi. Hikayeler. Ama merak etmeyin. Yalnızca can sıkıcı hikayeler anlatmayacağım bu bölümde. Çünkü hikayeler duaları gereği can sıkıcı olmamalı. Onları dinliyoruz çünkü bize bir şeylerin farklı olabileceğini gösteriyorlar. Bazıları da sıcacık bir umut aşılıyorlar içimize ve bizi harekete geçiriyorlar. İşte bu yüzden size adını tarihin sayfalarına tırnaklarıyla kazımış bir başka kadından da bahsetmem gerekli.

kendi hikayesini her şeye rağmen, her şeye inat yazabilmiş birinden. Maria Sklodowska'dan. Ya da nam-ı diğer... Bu kadın Fanny Mendelssohn'un ölümünden sadece 20 yıl sonra, 1867'de Polonya'nın Varşova kentinde doğdu. Dikkat edin Polonya'nın başkenti demedim çünkü 1867'de Polonya diye bir ülke yoktu ve Varşova'ya Rus Çarlığı egemendi. Çarlık da üniversiteler üstünde inanılmaz büyük bir kontrol ve aynı zamanda da sansür uyguluyordu. Üstelik kadınların o dönemde bu üniversitelerde okuma hakkı bile yoktu.

Maria da bu yüzden kız kardeşiyle birlikte gizli bir yeraltı üniversitesine gitmişti. Evet, bir yeraltı üniversitesi. İlginç ama böyle bir şey var. Adı da Uçan Üniversite. Şaka yapmıyorum.

Çarlık Rusya'sında üniversiteler üstünde öylesine bir kontrol vardı ki akademisyenler otoritelerden gizli gizli böyle bir üniversite kurmuştu. Gezici bir üniversite. Amacı Polonya gençliği için resmi ideolojiden ve sansürden arındırılmış bir okul, bir eğitim ortamı yaratmak, bir akademi oluşturmak ve bu ortamda kadınlara da eğitim hakkı sağlamaktı. Maria ve kız kardeşi buradan mezun olunca bir anlaşmaya vardılar. Sırayla Paris'e gideceklerdi, orada üniversitede okuyacaklardı ve geride kalan diğer kişi de öbürünün eğitimini maddi olarak destekleyecekti. Bir çeşit kız kardeşler dayanışmasıydı yani bu.

Önce Maria'nın kız kardeşi gitti Paris'e ve tıp okudu. Maria, kız kardeşinin üniversitede okuduğu süre boyunca dadılık yaparak para kazandı. Ve kazandıklarıyla kardeşinin eğitim masraflarını karşıladı. Sonrasında sıra ona gelmişti. O da Paris'e gitti ve Sorbonne Üniversitesi'nde önce fizik daha sonra da matematik okudu. Doktorası için çalışma konusu aradığı dönemde ise ismi Pierre olan bir Fransızla tanıştı. Pierre ve Maria. Evlendiler ve sonucunda hepimizin gayet iyi bildiği, tanıdığı o ünlü isim ortaya çıktı. Marie Curie.

Pierre ve Marie Curie'nin hayatlarını birleştirmelerinin ne anlama geldiğini sanırım biliyorsunuz. İkisi de hayatlarını bilime adamışlardı. Dolayısıyla hayatları birleştiğinde laboratuvarları ve çalışmaları da birleşti. Bir ekiptiler artık ve birlikte gece, gündüz tek bir şey üstüne çalıştılar. Gizemli ışıklar saçan bir şey. Radyoaktivite.

Yaptıkları çalışmalar sonrasında Marie Curie bilim tarihini kökten değiştiren bir hipotezi öne sürüyordu. Bilim dünyası atomun yapısını o güne dek yanlış anlamıştı. Atom, bilim adamlarının, evet burada adamı özellikle kullandım, o zamana dek sandıkları gibi durağan, bölünmez ve katı değildi. Radyasyonun yaydığı ışıma o güne dek hep maddenin havayla etkileşiminin bir sonucu sanılmıştı. Tıpkı barutla ateşin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan etkileşim gibi.

İşte küriler bu görüşü kökünden değiştirdiler. Radyasyon, maddenin havayla kimyasal etkileşiminin bir sonucu falan değildi. Aksine, bizzat atomun içsel olarak yaydığı bir enerjiydi. Atomda bir düzensizlik, bir hareketlilik vardı. O durağan ve bölünmez değildi.

Bunun ne kadar önemli bir buluş olduğunu sanırım tahmin edebilirsiniz. Zaten 1903 yılında bu çalışmalarının önemi nedeniyle Pierre ve Marie Curie'ye öncü çalışmalar yapan Henry Becquerel'le birlikte Nobel Fizik Ödülü verildi. Hmm... Burada bir düzeltme yapmam lazım. Çünkü ödül başlangıçta yalnızca Pierre Curie ve Henry Becquerel'e verilmişti. Ödülü veren komite, Marie'nin böylesine önemli bir buluştaki imzasını görmezden gelmişti.

Onun adını ve hikayesini bilerek ya da bilmeyerek belki de yine zamanın ruhundan dolayı tarihin karanlığına hapsetmek üzereydiler. Neyse ki böyle olmadı. Pierre Curie eşinin çalışmalarının tanınması yönünde ciddi ve kararlı bir tavır aldı. Böylece 1903 Nobel Fizik Ödülü gece gündüz çalışarak onu başından beri hak etmiş olan Marie Curie'ye de verilmiş oldu.

Bir kadın ilk kez Nobel ödülü alıyordu. Neyse ki bu ilk ödüllerin dağıtılmaya başlandığı 1901'den iki yıl sonra yani nispeten erken bir dönemde gerçekleşti. Fakat bu Marie Curie'nin aldığı tek Nobel ödülü de değil. 1911 yılında Nobel Kimya Ödülü de aldı kendisi.

İki Nobel ödülü alan ilk ve bunu iki farklı branşta gerçekleştiren tek bilim insanı olarak adını tarihe adeta tırnaklarıyla kazımış oldu. Marie Curie'nin hikayesini de yalnızca bir başarı hikayesi olarak anlatmadım aslına bakarsanız. Sizlerin de bunu sadece bir başarı hikayesi olarak algılamanızı istemem doğrusu. Çünkü başarı hikayelerinin bizi motive etmelerinin yanında tehlikeli bir yanı da vardır genellikle. Başarı hikayeleri karanlığın içinde parlayan yıldızları gösterir bizlere.

Onların baş kahramanları istisnalardır hep. Koca bir isimsizler yığınının arasından öne çıkan bir isimdir genellikle. Zaten bu yüzden başarı hikayesi demiyor muyuz onlara? Her şeye rağmen istisnai olabildikleri, onları kolaylıkla yutabilecek güçlü akıntılara karşı kürek çekip kendi rotalarını çizebildikleri için.

Ama yalnızca parlayan yıldızlara bakmak bazen zifiri karanlığın orada olduğunu unutmamıza yol açabilir. O yüzden Curie'nin hikayesini yalnızca bir başarı hikayesi olarak değil, bir mücadele hikayesi olarak dinlemek ve o şekilde algılamak galiba en doğrusu. Onun adını tarihten silmeye çalışan, unutan ya da görmezden gelen bir karanlığa karşı bir kadın olarak kendi hikayesini yazmanın mücadelesi bu. Kendi hayatının baş kahramanı olmanın mücadelesi. Bu mücadele maruz kaldığı yüksek radyasyon yüzünden hayatına mal olsa bile. Bu yüzden şunu da unutmamak gerek.

Hikayesi anlatılan her Marie Curie için hikayesi anlatılmamış ya da hikayesini yazmasına fırsat dahi tanınmamış binlerce kadın var tarihte. Bunların kimi bilim insanı, kimi yazar, kimi şair, kimi ise Fanny Mendelssohn gibi müzisyen, sanatçı ya da her kimse. Tarihin büyük çoğunluğunda insanlık nüfusunun yarısını kadınlar oluşturdu. Peki bir topluluğun yarısı potansiyellerine ulaşmaktan alıkonulduğunda bir toplum ne kadar ileriye gidebilir? Şimdi medeniyetimizin bugüne dek kat ettiği mesafenin büyüklüğünü bir düşünün ve ardından bugün sizinle adını ve hikayesini paylaşamadığım kadınlara da tarih boyunca erkeklerle aynı olanakların sağlanmış olduğunu.

Kadınların da özgürce bilim, sanat ya da felsefe yapabilmiş ve kendi hikayelerini yazabilmiş olduğunu bir düşünün. Hayal edin. O zaman insanlık olarak bugün nerelerde olurduk? Bugün 8 Mart. Kadınlar günü. Kutlu olsun.

İngilizce Altyazı M.K.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)