
1.687 kelime · ~8 dk okuma
Merhaba, ben Barış Özcan. 111 Hertz'e hoş geldiniz. Dinle. Gözlerini kapat ve sese odaklan. Bu titreşimler öyle her zaman duyabileceğin herhangi bir ses değil. Herhangi bir sesten çok daha farklı hareket ediyorlar.
Önce başının arkasına doğru ilerliyorlar yavaş yavaş. Ve iki kulağında duyduğun bu sesler ensende, omuriliğinde birleşiyor. Usul usul aşağıya iniyorlar. Hissediyor musun? Omurgandaki her bir bölmeyi tek tek aşarak vücuduna yayılıyorlar. Ve giderek bütün bedenini sarıyorlar. Titreşimler.
Tüm bedeninde hissetmeye başlıyorsun onları. Kasların yavaş yavaş gevşiyor. Zihnin tüm kaygılardan arınıyor. Hafifliyorsun. Hafifliyorsun. Hafifliyorsun.
111 Hertz'e hoş geldin. Duyduğunuz bu ses, saf 111 Hertz frekansıydı. Bu frekansı sırf podcast'te adını veren frekans olduğu için duymadınız elbette. Evet, 111 Hz bu podcast'te adını veren frekans ama bunun yanında aynı zamanda çok çok özel bir frekans. Söylenen o ki, bu ses frekansı beynimizde endorfin salınımını arttırırmış. Endorfin, vücudumuzda ağrıyan dokularda ağrının azalması için salgalanan bir hormon.
Yani bu ses bir nevi bir ağrı kesici. Yani en azından söylenti bu yönde. Peki gerçek olabilir mi böyle bir şey? Yani bazı özel ses frekanslarını kullanarak zihnimizi ya da bedenimizi tabir yerindeyse hacklemek mümkün olabilir mi? Sanırım bu soruya kesin bir yanıt vermeden önce şüpheyle yaklaşmak en doğrusu ve her şeyden önce sesle insan beyni arasındaki ilişkiden başlamamız gerekli.
Sesin dalgalardan ve dalga boylarından yani frekanslardan oluştuğunu biliyoruz. Hatırlayın bundan önceki bölümlerde de bahsetmiştik. Ancak frekanslardan oluşan tek şey duyduğumuz sesler değil. Beynimizde de frekans kavramının bir karşılığı var.
Biliyorsunuz beynimiz nöron denilen sinir hücrelerinden meydana geliyor. Bu nöronlar birbirleriyle elektriksel ve kimyasal sinyaller vasıtasıyla iletişim kuruyorlar. İşte nöronların birbirleriyle iletişimde kullandıkları bu sinyallerin de tıpkı ses gibi dalgalardan oluştuğunu düşünebiliriz. Beyinde gerçekleşen elektriksel aktiviteler ve bunun sonucu ortaya çıkan ritmik ve tekrarlayıcı paternler diyebiliriz bunlara. Beynimizdeki bu aktivitede genellikle çeşitli dalga tiplerinin kombinasyonundan meydana geliyor.
Bunları frekans yoğunluğuna göre sıraladığımızda Delta, Theta, Alpha, Beta ve Gamma dalgaları olarak adlandırılıyorlar. Şimdi ben sizler için bunları tercüme etmeye çalışayım. Delta ve Theta dalgaları uykuyla ilişkilendirilen dalgalar. Uyku sırasında beynimizde en yoğun olan frekanslar bunlar.
Delta, derin ve rüya görülmeyen zamanlarda izleniyor. Theta dalgaları ise REM uykusu dediğimiz, rüya görülen ve gözlerin hareket ettiği dönemde izleniyor. Bu dalgalar, birden 8 Hertz'e kadar olan dalgalar. Yavaş salınımlılar yani, tam da şu an duyduklarınız gibi.
8 ve 14 Hz aralığı ise beyinde dinlenme anlarıyla ilişkilendirilen bir aralık. Ve bu aralıkta beynin alfa dalgaları yaydığı görülüyor. Beta ve gamma dalgaları ise 14 ile 100 Hz aralığına kadar olan bölümde yer alıyor. Bu aralık insan beyninin konsantrasyon anlarıyla ilişkili.
Anlayacağımız bedenimizde bir yerlerde, beynimizde tıpkı ses gibi dalgalardan oluşan bir şeyler oluyor. Biz farkına varmasak da. Ama sesle beyin arasındaki ilişki yalnızca bu benzerlik üzerinden ilerlemiyor. Çünkü duyduğumuz sesleri de bir bakıma beyin dalgalarına dönüştürüyoruz.
Öyle ya, neticede işitmek ya da duymak bir beyin aktivitesi sonuçta. İşte insanlar bu ilişkiyi ve benzerliği bilerek ya da bilmeyerek tarihin başından bu yana duyduğumuz seslere özel bir anlam yüklediler. Sesi bir tedavi aracı, bir şifa aracı olarak gördüler. Bunun en eski örnekleri de herhalde yine bu topraklarda ve komşularında işitildi. Antik Anadolu ve Yunanistan'dan söz ediyorum. Yunanistan'da özellikle de ruhsal hastalıkların tedavisi için insanlar mağaralara giderdi. Bu mağaralar birer şifa merkeziydi. Sesle şifa.
Bilirsiniz mağaralar çatlaklardan sızan suyun yıllar boyunca kayaları böyle yavaş yavaş aşındırmasıyla, eritmesiyle oluşuyor. İşte şifalı olan ses de tam olarak buydu o çağlarda yaşayan insanlar için. Mağaralara girip o suyun sesini dinliyorlardı. Ve bu sesin dinlendirici etkisinin özellikle de zihinsel hastalıklara iyi geldiğine inanıyorlardı. Benzer bir düşünce şamanizmde de var.
Onlar da duyduğunuz bu sesi yani şaman davulunun sesini şifa verici bir amaçla kullanmışlar. Bu davulu kullanarak müzikle harmanlanmış ritüeller yaparlarmış. Koruyucu ve iyileştirici olduğuna inandıkları bir takım ruhları çağırırlarmış. Dikkatli dinlerseniz bu davulların çıkardığı ritmik seslerin bir tür trans ortamı hazırladığını anlayabilirsiniz. Müziği dinleyerek bir nevi hipnoz terapisi gibi yani. Kulağa biraz da büyücülük gibi geliyor öyle değil mi? E ne de olsa kadim medeniyetlerin kadim inanışlarından söz ediyoruz. Peki acaba tüm bunlar bir büyücülük mü yoksa işin gerçekten bilimsel bir tarafı da var mı?
Sonuçta modern anlamda bilimin henüz ortaya çıkmadığı, deney ve gözlem süreçlerinin, nesnel ölçümlerinin yapılamadığı bazı dönemlerden söz ettik hep. Peki ama bu yöntemlerin yani sesle tedavinin gerçekten de bilimsel bir karşılığı var mı acaba? Doktor Lee Bartle bu konu üzerine kapsamlı çalışmalar yapan öncü isimlerden biri. Bu doktor Kanada'nın batısında bir kasabada doğmuş.
Ailesi arıcılıkla uğraşıyormuş ve bunun için de çocukluğundan beri zamanının çok büyük bir kısmını arı çiftliğinde geçiriyormuş. İşte Dr. Lee bir gün ailesinin çiftlikteki evini ziyarete gitmiş ve arıcılıkla çocukluğundan beri haşır neşir olduğu için de ailesine yardım etmek istemiş. Biraz bal toplamak için arı kavanlarının olduğu bölüme gitmiş.
Bal peteklerini toplamış ve ardından bu petekleri süzmek için kullanılan makinenin yanına gelmiş. Yerleştirdiği peteklerden birkaç damla bal makinenin motor kayışına damlamış ve disklerin arasında dönen kayış damlayan balın etkisiyle sinir bozucu bir şekilde gıcırdamaya başlamış. O sırada ne olmuş biliyor musunuz? Tam bu gıcırtıların duyulduğu esnada bal evinin yakınlarındaki bir cırcır böceği de muhtemelen o sese tepki vererek ötmeye başlamış. Birbirini andıran iki farklı ses. Lee Bartle makinenin kayışından çıkan gıcırtılarla cırcır böceğinin ötüşü arasında garip bir senkron olduğunu fark etmiş. Bir ritim.
İşitsel bir illüzyon. Evet, bir illüzyon, işitsel bir illüzyon dedim ve bu şöyle meydana geliyor. Şu anda iki tonu birden duyuyoruz. Bu tonların frekans değerleri birbirinden biraz uzak. Biri yaklaşık 500 Hz iken, diğeri de 400 Hz frekansında titreşiyor.
Şimdi 400 Hz olan sesin frekansını yavaş yavaş arttıracağız bakın dikkatlice dinleyin. Ritmi duyuyorsunuz değil mi? Oysa ortada aslında hala iki sabit ton var. Ama artık bu tonlar birbirine çok yakın frekanstalar. Biri 500 Hz iken, diğeri 495 Hz. Aralarında yalnızca 5 Hz'lik bir frekans farkı var. Ama işte bu 5 Hz'cik fark, frekanslar arasında bir düzensizlik, bir çakışma yaratıyor.
Tam olarak aynı frekans olmadığı için mükemmel bir şekilde üst üste binemiyor bir türlü bu iki ton. Ve o aradaki 5 Hz'cik fark, ses dalgaları arasındaki düzensiz çakışmadan ötürü bu ritmik senkronizasyonu yaratıyor. İşte Dr. Lee Bartle'ın duyduğu ritmin sebebi de buydu. Motor kayışından çıkan gıcırtıyla, cırcır böceğinin ötüşü birbirine çok yakın frekanstaydı ve Dr. Lee tıpkı az önce duyduğumuza benzeyen bir senkronizasyon duymuştu.
İşte o sırada doktorun aklına dahiyani bir fikir geldi. Eğer yakın frekanslardaki ses dalgaları arasında böyle bir ilişki varsa belki de bu ses dalgaları beyin dalgalarımızla da etkileşime geçebilirdi. E ne de olsa beynimizdeki aktiviteler de belli frekanslarda meydana geliyordu. İşte Dr. Lee Barter'ın bulduğu bu fenomene binaural beats adı veriliyor. Ancak uygulanışı az önce anlattığımdan biraz farklı. Binaural sesler yalnızca kulaklıkla dinlenebiliyor ve birbirine çok yakın iki frekanstan biri yalnızca bir kulaktan verilirken, diğeri de diğer kulaktan veriliyor. İşin garip tarafı, beynimiz bu iki farklı kulaklıktan kulaklarımıza ulaşan sesleri hala ritim olarak algılıyor. Kulaklıklarınız kulağındaysa hemen bir örneğini paylaşayım şimdi sizinle.
Bu duyduğunuz sesin baş ağrılarını ve stresi azalttığı söyleniyor. Ben elbette kısa bir örneğini paylaştım. Sizin daha uzun dinlemeniz gerekli. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu yaşayan pek çok kişi bu türden sesleri dinleyerek konsantrasyonlarını arttırabildiklerini iddia ediyor.
Çünkü düzensiz beyin dalgaları bir süre sonra bu ses frekanslarıyla uyumlu bir şekilde titreşmeye, onlarla bir senkronlanmaya başlıyorlar. Ve bu türden sesler bir nevi beyin aktivitesini düzenlemeye başlıyor. Beyin dalgalarımızın duyulan ses dalgalarına eşlik etmesini, çalan bir müziğin etkisiyle yerimizde duramayıp dans etmek istememize benzetebiliriz. Duyduğu müziğin ritmine ayak uydurarak dans eden beynimizin vücudumuzdaki her şeyi kontrol ettiği düşünülünce duyduğumuz seslerin mucizevi şeylere yol açabileceğini varsayabilir miyiz acaba? Mesela, Parkinson ve müzik arasındaki ilişki.
Parkinson bir sinir sistemi hastalığı. Beynin alt kısımlarındaki gri cevher çekirdeklerinin bozulması nedeniyle ortaya çıkıyor. Ve en belirgin semptomları vücutta titreme, sertlik ve yavaşlık. İşte Cohen'de bundan 13 yıl önce Parkinson teşhisi konulan hastalardan biri. Hastalığının başlarında vücudundaki titremeler oldukça azmış. Çok rahatsız edici değilmiş yani. Günlük hayatında birazcık titriyormuş o kadar. Ama zaman geçtikçe titremeler giderek artmaya başlamış ve bu titremelerle birlikte Cohen'in hareketleri de aksamaya başlamış.
Cohen'in içsel ritmi, zihin-vücut koordinasyonu gün geçtikçe bozuluyormuş. Hastalığı aradan geçen yıllarla birlikte yürümek gibi temel bir eylemi bile bir işkenceye çevirmeye başlamış. Ne zaman yürümeye kalksa vücudu çok hızlı titremelerle kilitlenip duruyormuş. Hastalığı yüzünden artık hareket etmeye, adım atmaya korkar hale gelmiş. Ta ki
müziğin mucizevi etkisiyle tanışana kadar. Ne zaman müziğin ritmini ayak uydursa, adımlarını da çok daha güvenli bir şekilde atmaya başlamış Cohen. Hatta bırakın adım atmayı, dans etmeye başlamış. Hastalığı yüzünden kaybettiği içsel ritmini dışsal bir uyarıcıda, müzikte bulmuş. Müziğin ritmi, kendi içsel ritmini bulması için ona bir dayanak olmuş.
Eğer İngiltere Kralı 6. George'un hayatını anlatan The King's Speech, Kralın Konuşması filmini izlemişseniz bu anlattıklarımı kolayca anlayabilirsiniz. Hatırlayın orada da normalde konuşurken sürekli takılan içsel ritmini kaybetmiş kekeme bir kral vardı. Ve şarkı söyleyerek konuştuğunda...
Kekelemeyi bırakıyordu. Şarkının ritmine kendini kaptırarak, müziğin ritminden destek alarak, hiç takılmadan zihnindekileri aktarabiliyordu. İşte az önce sizlere söz ettiğim o Parkinson hastası Cohen'in, müzik yardımıyla kendi iç ritmini bulması da tıpkı bu duruma benziyor. Müzik terapisi bugün Parkinson hastalığının belirtilerinin hafifletilmesinde, hatta hastalığın tedavisinde modern tıp tarafından en sık başvurulan, en masrafsız, en sağlıklı metotlardan biri haline gelmiş. Modern bilim müziği bir tedavi yöntemi olarak tanımaya ve kullanmaya başlamış diyebiliriz. Çünkü müzik ve ritim algısı aslında içimizde çok ama çok derin bir yerlerde yatıyor.
Duyduğumuz sesler ruhumuzdaki bir yerlere dokunuyor. Çok derinlerde bir yerlere. Ve vücudumuzda derin bir öfori durumunun yaşanmasına sebep oluyor. Bu bazen öylesine yoğun bir his ki bazı sesleri duyduğumuzda tüylerimiz diken diken oluyor öyle değil mi? Sesin ve müziğin hepimizin çok yakından hissettiği en yaygın fiziksel etkisi bu sanırım. Tüylerimizi diken diken etmesi.
Duygusal bir müzik duyduğumuzda kimi zaman gözlerimiz doluyor. Beynimizde seslerin dönüştüğü bu haller bize bazen huzur veriyor. Ve bu huzur bize çok tanıdık, iyi hissettiriyor. Müzik ve ritim algısı içimizde çok derin bir yerlere kazınmış gibi adeta. Öyle derinlerde ki dilden bile önce tanıyoruz onu.
Antropologlar insanlık tarihinde müziğin ve ritmin dilden çok daha önce ortaya çıktığını söylüyorlar. Kabile üyeleri muhtemelen birbirleriyle konuşmaya başlamadan önce ateş başında ellerindeki hayvan kemiklerini birbirine vurarak bir ritim eşliğinde dans ediyorlardı. Her birimiz bir birey olarak henüz herhangi bir dili öğrenmemişken annemizin sesinden ninniler dinlemiyor muyduk? Daha onun karnındayken işitmeye, duymaya başlamıyor muyduk? İşte belki de o en masum, en saf, en huzurlu olduğumuz anlara tekrar dönebilmek için kendi iç sesimize kulak vermemiz gerekiyor. O zaman şimdi gözlerini kapat ve içindeki sese odaklan. O titreşimleri dinle.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.