
1.676 kelime · ~8 dk okuma
Merhaba, ben Barış Özcan. 111 Hertz'e hoş geldiniz. 21, 22, 23, 24, 25... Ne mi yapıyorum? Bu podcast'ı dinlemeye başladığınızdan beri kaç saniye geçtiğini sayıyorum.
Dikkat edin, saniyeleri sayıyorum dedim, zamanı değil. Herhangi bir ekranda gördüğünüz saniyeler, bu podcastı dinlemeye başladığınızdan beri geçen zamana eşit mi sizce? Soru mu şimdi bu canım? Soru tabii. Adına zaman dediğimiz kavramı öylesine kanıksamışız ki doğru kabul ettiğimiz şeyleri sorgulamıyoruz bile. Daha doğrusu sorgulamaya ihtiyaç duymuyoruz. Günlük tantanasında zamanın akışı bizim için çoktandır,
Bu anlama geliyor. Kusursuz, eşit aralıklara bölünmüş, ritmik bir düzen. Şu anda saatin kaç olduğunu biliyor oluşumu işte ben bu düzene borçluyum. Hepimiz bu ritim sayesinde hayatımızda bir düzen kurabiliyoruz.
Böylesine düzenli aralıklara, kusursuza yakın bir şekilde bölünmüş ki sürekli onunla yaşadığımızda bize de bir çekidüzen veriyor. İster istemez bizi de organize ediyor. Sürekli onunla mı yaşıyoruz? Kim sürekli bu tiktaklarla yaşar ki?
İster kabul edelim, ister etmeyelim. Bu düzenle ve bu düzenleyiciyle sandığımızdan çok daha fazla bir süredir iç içe yaşıyoruz. Her şeyden önce sürekli yanımızda taşıyoruz onu. Zaman zaman kolumuza takıyoruz. Yahu daha ötesi var mı? Zamanı cebimizde taşıyoruz, cebimizde! Gün içinde, defalarca, bazen saatlerce baktığımız ekranların bir köşesinde durmadan onu görüyoruz.
ve bizim de aklımızın bir köşesinde her zaman o var. Günümüzde zamanı çoğu kez saatle ya da tarihle eş anlamlı kullanıyoruz öyle değil mi? Bizler için bu ikisi sorgulanamaz biçimde eşitler sanki. Ama durum her zaman böyle değildi. Hatta düzelteyim tarihin büyük çoğunluğunda zaman algısı böyle değildi.
Takvimler 15 Şubat 1894'ü gösteriyordu. Doğu Londra'da, bulutlu ve nemli bir öğleden sonra. Tam ortasında, o meşhur gözlem evinin de bulunduğu Greenwich Park'ına bir adam girdi. 26 yaşında, bıyıklı bir Fransız. İsmi Marshall Bougda.
Parkın içinde önce biraz dolaştı, hafif gergin görünüyordu. Çevreyi kolaçan edercesine, habire etrafına bakınıp duruyordu. Bu şüpheli turun ardından adımlarını kraliyet gözlem evine doğru çevirdi ve gözlem evine temkinli ve endişeli adımlarla yaklaştı. Marshall Boogda öyle sıradan birisi değil. Burada bulunmasının bir amacı var.
Ve elinde de bu amacı gerçekleştirecek bir aracı. Bir bomba. Bir bomba taşıyordu burada. Elinde patlayıcı dolu metal bir kutu vardı. Gözlem evine yaklaştıkça adımlarını da hızlandırdı. Bir yandan da elindeki metal kutuya kimyasal tepkimi başlatacak ve böylelikle bombayı patlatacak olan süfrik asiti boşaltıyordu.
Hedefine yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı. Tam gözlem evini karşısında görmüştü ki... Patlayıcılar birdenbire Bugda'nın elinde patlayıverdi. O bir tarafa, bombayı tutan kolu öte tarafa. Bacakları kırılmış bir biçimde, Bugda çığlıklar içindeydi. Ölmemişti. Hala yaşıyordu. Polisler o haliyle onu hemen oracıkta sorgulamaya başladılar. Kimdi? Kimler için çalışıyordu? Amacı neydi? Neden elinde bir bombayla Kraliyet Gözlemevi'nin bu kadar yakınına sokulmuştu?
Bugda hiç ama hiçbir şey söylemedi. Ne kimliğini ne de amacını. Zaten bir 30 dakika kadar daha yaşadı ve sonra da hayatını kaybetti. Kimse elinde bir bombayla onun Greenwich Park'ında ne aradığını tam olarak öğrenemedi. Bugda'nın ölümüyle birlikte tarihin sayısız bilinmezleri arasına bir yenisi daha eklenmişti.
Sahi sizin bir tahmininiz var mı? Yani bir bilim merkezine, İngiltere Kraliyet Rasa Tanesi'ne neden elinde bir kutu patlayıcıyla gider bir insan? Yoksa bu buğda düzdünyacı falan mıydı? Hayır tabii ki düzdünyacı falan değildi ama bir anarşistti. Ne alaka diye mi soruyorsunuz? Bekleyin birazdan taşlar yerine oturacak.
Greenwich, Bulda'nın başarısız gözlemevi saldırısından tam 10 yıl önce, 1884'te başlangıç yani sıfır meridyeni olarak kabul edilmişti. Ve yine 1884 yılında kabul edilen küresel standart saat dilimlerinin kilit taşıydı. O artık Greenwich ortalama zamanındaki Greenwich'ti. Zamanı bütün dünyada organize eden, yerküreyi boylamlara ayıran bir sistemin kerteriz noktasıydı. 1884'te düzenlenen Uluslararası Meridian Konferansı'nda aralarında Osmanlı Devleti'nin de bulunduğu 25 ülke, Greenwich'i sıfır meridyeni olarak kabul etmişti. İşte Bogdan'ın amacı belki de bu standardı ve standartlaşmayı, yani saatlere göre ölçülen bir zamanı, böyle bir sistemi, saat zamanını bombalamaktı, kim bilir?
küresel zaman ölçümünü kökünden sallayacak sembolik bir devrimci eylemdi belki de bu saldırının amacı. Bir anarşist için uluslararası otoritelerin ortak kararına yapılan böyle bir saldırıdan hala eylem mi var? Ama Buğda'nın saldırısı saatlere ve saat zamanına karşı yapılan ilk saldırı değildi. Modern dünyanın pek çok kentinde isyancılar böyle saat kulelerine saldırıyordu. Bu saatleri bozuyorlardı, kırıyorlardı, parçalıyorlardı. İyi ama neden? Bu insanlar zaten zamanlarını saatlere göre ayarlamıyor muydu?
Kısmen evet ama çoğunlukla hayır. Şimdi 111 Hertz podcast'inin bir bölümü vardı hatırlıyor musunuz? Saatleri kimi ayarlıyor? Başlıklı bir bölüm. Eğer onu dinlemişseniz eminim hatırlayacaksınız. Zamanı ölçme çabası medeniyetimiz kadar eski. Ne demişti antik Efes'in Heraklitos'u? Zamanın geçiciliğini anlatabilmek için. Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz.
Nehir. Heraklitos'un örneğini böyle sudan, yani akışkan bir maddeden vermiş olması tesadüf değil. Zaman, insan deneyimi için özünde gerçekten de akışkan bir şey. Ele avuca gelmeyen türde. Bu yüzden de kavranması oldukça güç bir kavram. Bir düşünün. Çıplak ellerinizle suyu tutabilir misiniz?
Oysa su ancak bir bardağa dolduğunda kavranabilir hale gelir öyle değil mi? İşte insanlar da böyle bardaklar yaptılar yüzyıllar boyunca. Çeşitli ölçüm aletleri, zihinsel şablonlar inşa ettiler akış halindeki zamanı kavrayabilmek için. Bardak derken bunu kastediyorum.
Güneş saatleri, kum saatleri, mumun erime hızıyla zamanı ölçen ateş saatleri. Ama işte daha evvel de konuşmuştuk. Bunlar her zaman aynı sonuçları vermeyen, güvenilirliği düşük, dağınık ölçüm aletleri. Farklı coğrafyalarda farklı sonuçlar veriyorlar. Çünkü ölçüm aletleri hep böyle fiziksel bir şeylere, çoğu zamanda doğrudan doğaya bağlıdır, değil mi? Ve doğanın rutini değiştiğinde bu aletlerin ölçümleri de değişir.
Yalnızca zaman içinde geçerli değil bu söylediğim her türlü ölçüm aleti için geçerli. Osmanlı'da halkın kullandığı ağırlık ve uzunluk ölçü birimlerini bir hatırlayalım. İki avuç pirinç, altı karış uzunluğunda bir sehpa, üç ayaklık mesafe. Avuç, karış, ayak, harşın. Bunların hepsi de özünde bedenimize bağlı olan, onu referans alan ölçü birimleri. Standart değiller ya da homojen değiller. Bedenden bedene, insandan insana değişiyorlar. Hoş Amerika Birleşik Devletleri'nde pek çok ölçü birimi hala böyle maalesef. Bir kraliçenin ayak uzunluğuyla filan ölçüyoruz uzaklıkları.
Elbette bu ölçüleri belli standartlara sabitlemek denendi pek çok kez. Hatta önemli tüccarlar bu standartlarda üretilen ölçüm aletlerini de kullandılar ya da kullanmaya çalıştılar ama halkın çoğu tüccar falan değildi. Çiftçiydi. Köyde yaşıyordu. Ve belirlenen bu standartlar halk arasında uzunca bir süre boyunca pek kabul görmedi. Hiç de öyle yaygın değildi. Bir türlü yaşamlarına nüfuz etmemişti.
Aynı sorun zamanı ölçmek için de geçerli. Eminim çevrenizde doğum gününü sorduğunuzda sizlere ''Kiraz mevsiminde doğmuşum ben evladım.'' diye cevap veren yaşlı bir büyüğünüz mutlaka olmuştur. Çünkü eskiden insanlar için zaman böyleydi. Zaman demek mevsimler demekti. Zaman doğanın döngüsüydü. Her mahsulün bir mevsimi vardı. Ekilme ve biçilme dönemleri. Hasat mevsimi. Çiftçilikten geçimini sağlayan köylüler de bu dönemleri neredeyse ezbere biliyordu. Peki ya saat?
günlerini düzenlemiyorlar mıydı bu insanlar? İsterseniz gelin birkaç dakikalığına 19. yüzyılda iki köylü olduğumuzu hayal edelim. Günaydın.
Sabah alarmın çaldı. Oysa hiç kurmamıştın. Niye kurasın ki? Mesai mi var? Kendi işinin patronusun sonuçta. Keyfin varsa çalışırsın, yoksa çalışmazsın. Her şey senin kontrolünde.
mi acaba? Sabah alarmın senin kontrolünde değildi. Onu sen kurmamıştın. Kurmamıştın ama horoz bu. Kursan da kurmasan da ötüyor. Hadi bakalım. Kalk kalk kalk yüzünü yıka. Gün bak yeni ağarmaya başladı. Hızlıca bir kahvaltı et de aydınlıkta düşelim yollara.
Ohoo öyle olmuş bile. Güneş tam tepemizde. Kiraz toplamaktan zamanın nasıl geçtiğini fark edememişiz bile. Kaç saat çalıştın kim bilir? Öğleye kadar çalıştın işte. Ee kiraz mevsimindeyiz günler daha bir uzun. Öğleye kadar çalışmışsak çok iyi çalışmışız demektir. İşte böyle. İnsanlar horozun ötüşüyle uyanıyor, uykuları geldiğinde uyuyordu.
Öyle belirli bir yemek saati falan da yoktu. Karınları ne zaman acıkırsa ya da ne zaman vakit bulurlarsa o zaman yemek yiyorlardı. Ve gün doğunca evden çıkıp güneş battığında da eve geri dönüyorlardı. Doğa, zamana hükmediyordu. Ama insanlar doğaya hükmetmeye başladıklarında, zamana hükmetmek için de hemen kolları sıvadılar. Ve bu kolları sıvayanların öncülerinden biri de, ya yine de dönüyor cümlesiyle hatırladığımız Galile. Galile bir gün Pisa Katedrali'ne gitmişti. Katedralin tavanından aşağıya doğru sarkan uzunca bir avize vardı.
Rahipler mumları her yerleştirdiğinde bu avize bir ileri bir geri sallanıp duruyordu. Avizenin bu sallanışlarında kat ettiği mesafe zamanla giderek kısalıyordu. Galile, kısalan mesafeye rağmen avizenin salınım süresinin azalıp azalmadığını merak etti. Ama salınımların süresini ölçebileceği bir aleti yoktu. O yüzden bir elini diğer elinin bileğine koydu ve kendi nabzını ölçmeye başladı. Nabız atışlarını avizenin salındığı süreyle karşılaştırdı. Süre hep aynı çıkıyordu. Sarkac'ın salınımı hiç şaşmıyordu. Sarkaç!
modern bilimin simgelerinden biri. İşte bu alet, modern yaşamın da belirleyicisi haline gelivermişti. Bir başka bilim insanı, Christian Huygens, düzenli aralıklarla salınan sarkacı kullanarak tarihteki ilk sarkaçılığı saati icat etti. Artık zaman doğanın boyunduruğundan çıkmıştı. Ondan uzaklaşmıştı. Ve artık zamana insan hükmetmeye başlamıştı. Zamanın anlamı güneşin hareketi ya da mumun eriyişi değildi artık. İki ses arasındaki bir boşluktu.
Üzerine çok da düşünmediğimizde, saatin bu vuruşlarının sanki doğada bir karşılığı olduğunu filan sanıyoruz, öyle değil mi? Saatin kaç olduğunun ya da bir saniyenin uzunluğunun dünyanın dönüş hızıyla filan bilgisi vardır herhalde. Hayır. Yok. Dünya ve yörüngesi mükemmel bir yuvarlak değil ki her gün aynı saatte dönsün. Güneşin kütle çekimi, yerkürenin dönüş hızını sürekli etkiliyor. Bazen daha hızlı, bazen de daha yavaş dönüyor dünyamız. Dünya mükemmel değil. Mükemmeliyet kavramı insana özgü, bizlerin aradığı peşine düştüğü bir şey.
Saat mükemmel olmalı, homojen, kusursuz bir düzende çalışmalı. Ve kusursuz olabilmesi için de doğadan daha da bir uzaklaşmalı. Bugün bir saniyeyi bir sezyum-133 atomunun titreşimiyle ölçüyoruz. Öyle bir atom ki bu, saniyede tam 9 milyar 192 milyon 631 bin 770 titreşim yapıyor.
Ne bir eksik, ne bir fazla. İşte bugün bizim bir saniye dediğimiz şey, tam da bu titreşimlerin sayısına eşit. Bu atomun titreşim sayısı o kadar hassas ki, bir atom saatinin bir saniyecik şaşması için aradan 30 milyon yıl geçmesi gerek. 30 milyon yıl.
Ve bu hassaslığı koruyabilmek için atom saatleri doğanın tüm dış etkilerinden soyutlanmalı. Ne nemden, ne sıcaklıktan, ne de basınçtan etkilenmeli. Bırakın doğanın boyunduruğundan çıkmayı, doğadan bütünüyle soyutlanmış, bütünüyle steril edilmiş olmalı. İşte bugün bir saniyenin doğayla olan ilişkisi bu kadarcık. Artık zamana insanlar hükmediyor.
Ya da büyük resmi görmek için fazlasıyla kibirliyiz. Düşünün bakalım biz mi zamana hükmediyoruz yoksa o mu bize? Kaçta yatıp kaçta kalkacağımızı saatle belirlemiyor muyuz? Yemek saatlerimiz, ders saatlerimiz, teneffüs saatlerimiz, iş saatlerimiz... Tüm bunlar bizim zamana değil de zamanın bizim hayatımıza hükmettiğinin bir çeşit kanıtı değil mi?
Zaman artık hayatımıza her zamankinden daha fazla hükmediyor. Bizi, bedenimizi disipline sokmaya çalışıyor. Bölümün başlarında hikayesini paylaştığı Marshall Bugda'yı hatırlıyorsunuz değil mi? Patlayan bombasıyla hayatını kaybeden anarşist. Onun Greenwich gözlem evine saldırma nedeni belki de buydu.
Belki de onun bu eylemi, saatin insanlar üzerindeki hükümranlığına bir başkaldırıştı.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.