
1.779 kelime · ~9 dk okuma
Merhaba, ben Barış Özcan. 111 Hertz'e hoş geldiniz. Mi La Re Sol Si Ve tekrar Mi Az önce duyduğunuz, klasik bir gitarın 6 teline sırasıyla vurduğunuzda çıkan sesler notalardı. Eğer hayatınızın bir noktasında elinize bir gitar aldıysanız ve eğer nasıl çalacağınızı da bilmiyorsanız genelde pek çok kişi gibi siz de buna benzer şeyler yapmış olabilirsiniz. Parmaklarınızın ucuyla böyle sırasıyla boş tellere vurmak.
Fakat tarihin bir noktasında çok enteresan bir şey oldu ve birisi gitarın tellerine vurduğunuzda çıkan bu seslerin daha farklı sesler olmasını hayal etti. İki gitar arasında duyduklarınızın sizin üzerinizde bıraktığı etkiyi nasıl tanımlarsınız? Aslında aynı notaları aynı sırayla duyduk. Ama seslerin bize geçirdiği o his, o doku birbirinden ne kadar da farklı, öyle değil mi? İlki böyle, nasıl tarif edelim, çok daha usturuplu. Hani böyle takım elbise giymiş gibi. Benzetmede yanlışlık olmazsa eğer sanki sabah dokuz, akşam beş işi olan bir çeşit devlet memuru gibi.
İkincisi ise deri ceketini giymiş çok daha asi, böyle biraz serseri tipli bir ses. Yani sanki böyle normlara uymayan, onlara baş kaldıran türde bir aurası var. Ve elektro gitarın bu norm dışılığının kendine has bir etkisi de var. Bizi tetikliyor adeta, böyle uyanık tutuyor. İlkinin, yani klasik gitarın sesi ise çok daha yatıştırıcı.
Çünkü bir bakıma bize yüzyıllar boyunca müzikten beklediğimiz şeyi veriyor. Klasik gitar kısmını dinlerken duyduğumuz sesler kulağımızda böyle hep doğal, sanki hep varmış, olması gerektiği gibiymişçesine tınlıyor. Ne de olsa enstrümanın bir aracıya ihtiyaç duymadan çıkardığı, o tellerin kendi doğal akustiğiyle çıkardığı tını bu. Elektrogitardaysa bir takım değişiklikler var. Deyim yerinde ise bozulmalar, kusurlar var. Ve elbette bir aracı var. Tellerin titreşimi önce manyetiklere iletiliyor ve bu elektriğe yüklü ses bulutu bir kablo aracılığıyla amfiye ulaşıyor. Bir sürü aracının dahil olduğu böyle bir süreç
Belki de elektrogitarın normal dışı o sesinin sebebi olabilir. İyi ama biz insanlar yapay ya da normal dışı olmasına rağmen bu sesi öyle sevmiyor falan da değiliz, gayet de seviyoruz. E dedim ya bize müzikten yüzyıllar boyunca beklediğimiz şeyin dışında tam tersi bir şeyi veriyor ve bu yüzden de tetikliyor bizi. Bir bozulmayı, bir kusuru seviyoruz aslında. Sesteki bu kirlilikten hoşlanıyoruz galiba. İyi de neden? Tertemiz, doğal akustikle yansıyan bir klasik gitar sesi varken elektro gitar bize ne vaat ediyor da onu 20. yüzyılın en önemli enstrümanlarından biri konumuna oturtuverdik?
Aslına bakarsanız bu sorunun cevabı biraz da onun ortaya çıkışına yol açan hikayelerde saklı galiba. Eee öyleyse amfimizi de ısıttığımıza göre jakımızı takalım ve başlayalım çalmaya. Yolculuğumuzun ilk durağı, 19. yüzyılın sonlarına doğru Amerika'nın Texas eyaletindeki bir kasaba. Sesin ve müziğin yepyeni bir rotaya sapmasına neden olacak bir isim orada doğdu. George Boucham. Çocukluğundan itibaren müzikle hep iç içeydi. Etrafı amatör müzisyenlerle doluydu ve Boucham'da hem onları dinleyip izliyor hem de kendisi de ucundan kıyısından bir şeyler çalıyordu.
O dönemlerde vaudeville adı verilen müzikal tiyatrolar vardı ve bunlar Amerika'nın dört bir yanında çok yaygındı. Oyuncular sahnede performanslarını sergiliyor, dans ediyor ve bu sırada tiyatronun müziklerini de sahnenin hemen yanında bulunan vaudeville orkestraları canlı canlı çalıyordu. İşte vaudeville izlemeyi pek seven müzik düşkünü George da büyük bir heyecanla böyle bir orkestraya, bir vaudeville orkestrasına katıldı. İşe orkestrada keman çalarak başladı ama daha sonra gitarist eksikliği yaşandığı için gitar bölümüne geçti ve belki sizler de görmüşsünüzdür böyle Hawaii tipi çelik telli kucakta çalınan bir tür gitarı çalmaya başladı orada. İlginçtir bu gitarın sesi insana nedense gerçekten de sanki Hawaii'de bir sahildeymişsiniz gibi hissettiriyor. Ya da daha tanıdık bir deyişle
Denizin altında bir ananas da yaşıyormuşsunuz gibi. Böyle güneşli bir günde, sıcaktan mayışmışız, hafif hafif bir meltem esiyor sanki. Böyle gevşek ve umursamaz bir rüzgar. George da bu gitarın sesini çok seviyordu ve insanlar da duysun istiyordu ama bir sorun vardı. Vaudville Orkestrası yapısı gereği büyük ve gürültülü bir orkestraydı. Çok sesliydi ve George'un gitarının sesi bunca sesin arasında değil seyirciye, kendisine bile istediği yükseklikte ulaşamıyordu.
Günler geçtikçe George'un heyecanı yerini memnuniyetsizliğe bırakmaya başladı. Ve bu memnuniyetsizlik de yerini zamanla çözüm bulma gerginliğine. Aklında tek bir düşünce vardı. Bu orkestranın içinde gitarımın sesini duyurmam lazım. George bunun üzerine başladı ne yapabileceğini düşünmeye.
gitarın telleri titreşim üretiyordu. Belki bu titreşimler başka bir şeye dönüştürülebilirdi. İşte böyle mucitliği bastıran George tellerin hemen altına bir manyetik alıcı yerleştirdi. Bunun bugünkü adı pick-up. Bu manyetik alıcı gitardaki titreşimleri yakalıyordu ve bunları elektriğe çeviriyordu.
Artık gitarın sesi yalnızca tellerin titreştiğinde çıkardığı ses değildi. Aynı zamanda kabloyla aktarılabilecek bir enerjiye, elektriğe dönüşmüştü. George nihayet amacına ulaşmıştı. Artık gitarının sesi gürültülü bir orkestranın içinde bile duyulabiliyordu.
Elektro gitar sesini yükseltmeye başlamış, farkedilir hale gelmiş ve orkestra içinde de parlamaya başlamıştı. Ve George'un gitarından yankılanan o parlak sesi duymak için onu sahnede izlemenize gerek yoktu. Çünkü çelik telli kucak gitarına bağladığı mekanizmanın şanı almış yürümüş ve müzik tutkunu bir mühendise Adolf Rickenbacker'ın radarına takılmıştı. George'un yaptığı deliliğe hayran kalıp ona güçlerini birleştirmeyi teklif etmişti Adolf. Bu teklif olmasaydı elektrogitar keşfedilmiş olsa bile belki de yaygınlaşmayabilirdi. Belki de unutulabilirdi. Çünkü Rickenbacker markasına dönüşen bu ortaklık dünyanın elektrogitarın varlığıyla tanışmasını mümkün kıldı.
Ama elektrogitarı, 20. yüzyıl müziğinin yıldızı haline getiren olay, onun elektrikle buluşmasından yıllar sonra yaşandı. Hani bazı büyük oyuncular vardır, onların yer aldıkları filmler izlenir ve değerli kılmak için en az yönetmen ya da senarist kadar büyük yer kaplarlar afişlerde. Çünkü başroldür onlar, stardır. O filmi, o oyuncu oynadığı için izleriz.
Bu denklemdeki başrolün sahibi de elektrogitarlar diyebiliriz. Ama işte bir film yalnızca bir başrol oyuncusu çok iyi olduğu için sadece bu sebeple bir başyapıt olur mu? Başrol oyuncusunun gücü buna tek başına yeter mi? O halde bir de yardımcı bir oyuncu gerekli bu hikayeye.
Elektrogitarların sahnenin yıldızı olmasını sağlayan böyle bir yardımcı oyuncu var. Ve bu öyle bir yardımcı oyuncu ki başrolün daha da parlamasına sebep oluyor. Hatta o olmadan başrolümüz olan elektrogitar rol bile alamıyor. Onun sesini duyuran amplifikatörden ya da kısaca amfiden söz ediyorum.
Elektro gitara gücünü veren şey amfi. Pick-up'ın yakaladığı sinyalleri alıyor ve bunların gücünü arttırıp seslerini yükseltiyor. Ama işte George'un yaşadığı dönemde elektrik mühendisliği bugünkü gibi değildi. Elektrikli aletlerin içinde onun elektrik akımını kontrol eden, içlerindeki hava vakumlanarak boşaltılmış tüpler vardı.
Elektroniğe adını veren elektronlar bu vakumlu tüplerin içindeki elektrotlardan uçuşurdu. Bunu bir ampul gibi düşünebilirsiniz. Nasıl ki klasik bir ampule elektrik akımı gönderdiğimizde ışık veriyor, işte bu elektron tüpleri de elektrik akımı verildiğinde parlıyordu. elektrik akımı ne kadar şiddetliyse o kadar fazla parlıyordu üstelik. Parladıkları için bu aletlere halk arasında genellikle lamba deniliyordu ve George'un yaşadığı dönemde gitar amplifikatörleri de işte böyle lambalara sahipti. Gitarın tellerine vurulduğunda bu ampuller parlardı. Gitardan amfiye giden ses ne kadar alçaksa o kadar sönük, ne kadar yüksekse de o kadar parlak bir ışık görülürdü.
Ama işte her şeyin bir sınırı var. Bu ampullerin de kapasitesi bir yere kadar yüksek sese izin verebiliyordu. Gitaristler sahnedeyken hem gitarın hem de amfinin sesini yükselttiğinde içerideki bu ampuller parlıyor, parlıyor ve bir noktadan sonra artık titremeye başlıyordu. Eğer sesi sonuna kadar açarlarsa da ampuller maruz kaldıkları enerjiye dayanamayıp patlıyordu. Patlama dediysek çok dikkatli kulakların bile fark etmekte zorlanacağı bir patlama bu. Ama bıraktığı etki çok farklıydı. Diyelim ki 1930'lu yıllarda bir gitaristiz. Enstrümanımız elektriğin de katkısıyla müzik gruplarında yeni bir yer edinmeye ön plana çıkmaya başlamış. Caz müziğin tam yükselişte olduğu dönemler.
Biz de o dönemde her caz kulübünde olduğu gibi grubumuzla birlikte her akşam sahneye çıkıyoruz ve hem gitarın hem de anfinin sesini sonuna kadar açıyoruz. Bunu yaptıkça anfilerin direnci zorlanıyor. Az önce sözünü ettiğim lambalar giderek daha parlak yanıyor, zorlanıyorlar. Biz zorladıkça ve lambalar zorlandıkça ses de ufak ufak normalin dışında bozulmaya başlıyor.
Normalde bir anfi sesi ne kadar kusursuza yakın verirse o kadar iyidir. Dinleyiciler de o kadar memnun kalırlar, öyle değil mi? Ama geceler ilerledikçe şunu fark ediyoruz. Biz anfimizi zorladıkça ve sesleri bozdukça dinleyicilerin tepkileri de bir şekilde olumlu yönde etkilenmeye başlıyor. Dinleyiciler daha yoğun, daha samimi reaksiyonlar veriyor bu seslere. İşte o dönemde kulüplerde çalan müzisyenlerin fark ettiği de buydu.
Hal böyle olunca müzisyenler her gece sesi daha da bir köklüyordu. Amfilerine zarar verecek kadar. Ve amfilerinin içindeki lambaları patlatıyorlardı belki ama bu sayede dinleyicileriyle daha doğrudan bir temas kurmayı da başarıyorlardı. Amfiden çıkan sesin bozukluğu ya da normal dışılığı dinleyici üstünde beklenen rahatsız edici veya olumsuz etkiyi göstermemişti.
Dinleyiciler birkaç saniyeliğine ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı başta. Sonrasındaysa kendilerini sadece dans ritimlerine değil, aynı zamanda es zamanlı olarak bu deforme olmuş seslere de kaptırıyorlardı. Bu kusurlu seste, distortionda insanları kendine çeken, ona has bir şeyler vardı. Bir şeytan tüyü.
İlginçtir. Distortion dinleyiciler üzerinde böyle bir etki bıraksa da aslında amfi üreticileri için prensip bir bozulmayı engellemekti. İlk zamanlarda elektro gitar ekipmanı üreticileri sinyalin yalınlığına, saflığına ulaşmaya çalıştılar. Ve bu çalışmalar manyetiklerin ve amfilerin distorsiyonu ortadan kaldırıp tellerle beraber kullanılan ahşabın sesini organikleştirme gayesine dönüştü.
Ama işte artık yepyeni bir standart vardı. Organik değil, inorganik. Yalınlık ve saflık değil, kirlilik ve deformasyon. Ama işi daha da ileriye taşıyacak olay elbette rock müziğin içinden geldi.
Yalnızca rock müzik tarihi için değil, popüler kültür tarihi içinde önemli gruplardan biri olan The Kings grubu kayıt yapmak için stüdyoya girmişti. Ellerinde bir beste vardı ve bu beslenin girişindeki tema kendine hasese olan bir enstrümanla çalınmalıydı. Mümkünse kirli, gürültülü, aykırı bir sesi olmalıydı bu enstrümanın. Kings grubunun üyeleri giriş bölümünü önce saksafonla çalmayı denediler ama aradıkları o hissi saksafon enstrümanı pek fazla veremiyordu. Daha aykırı, daha çığırtkan bir sese ihtiyaçları vardı. En sonunda Kings'in gitaristi Dave Davis'in aklına biraz çaresizliğin, biraz bıkkınlığın ve biraz da merağın etkisiyle bir fikir geldi.
Kayıt için stüdyoya bir sonraki gidişinde yanında bir jilet götürdü. Ve bu jiletle Anfesi'nin hoparlörüne boydan boya iki çizik attı. Ve başladı şarkının girişini çalmaya. Dave'in jiletle hoparlörde açtığı yarıklar çıkan sesi iyice bozuyordu. Kirli ve cızırtılı bir gitar sesi.
Bu ses kağıt üzerinde kusurluydu belki. Ama müzik tarihinin en akılda kalıcı rifflerinden biri You Really Got Me'nin giriş teması işte böyle doğmuştu. Ve onunla birlikte 20. yüzyılın en ikonik seslerinden biri olan Distortion.
Bozulan amfiler aracılığıyla ortaya çıkan bu ses zamanla o kadar çok sevildi ki müziğe yepyeni bir yön verdi. 20. yüzyıla damgasını vurarak ardından koskoca bir müzik kültürü yarattı. elektrik sinyalini kusursuz olarak iletmeyi ve pürüzsüz bir ses elde etmeyi kendilerine amaç edinmiş ekipman üreticileri bile rotalarını biraz değiştirdi ve distortion pedalları yarattı. Kesinlikle tesadüf değil. Çünkü bu seste büyülü bir şeyler var. Cızırtının, bozulmanın, kusurun kusursuzluğu bu.
Zaten onu tam da bu yüzden seviyoruz galiba. Kusurlu olmasına rağmen bundan çekinmediği, aksine sesini daha da yükselttiği için, böyle bir duruş sergilediği için. Elektro gitar sesi bu yüzden bize daha içten geliyor belki de, daha samimi geliyor. Çünkü bizden bir şeyleri saklamıyor, mükemmel olmaya çalışmıyor. O, dışa vurumun bir ifadesi. Müzesinin kendini ifade edebileceği en aracısız araç. Çünkü o, kusurlarını özümsemiş ve bunları kabullenerek kendine has bir ses haline getirebilmiş. Ayrıksılığı ve aykırılığı, aynı zamanda özgünlüğü.
Aykırı olmak. Zaten dünyada bir iz bırakmanın, yeni bir rota açmanın yolu biraz da bu değil mi? Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.