Podcast

20 - Sessizlik

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Dünyamız, dört bir yanımız seslerle dolu. Peki ya hiç ses olmadığında? Bu bölüm, sessizlik üzerine. Sessizlik nedir? Sesler evreninde hangi role sahip? Bize neler hissettirir? Dinlemeyi bitirdiğinizde, artık onu farklı duyacaksınız.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Berkant Gültekin

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Müzik Seçimleri: Umut Barış Genç

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.518 kelime · ~13 dk okuma

Merhaba, ben Barış Özcan. 111 Hertz'e hoş geldiniz. 111 Hertz'e başladığımız günden bugüne hep seslerin evrenine yolculuk yaptık. Seslerin evreni diyorum çünkü evren metaforu bugün yapacağımız yolculuğu açıklamak için çok yerinde bir benzetme bence. Evren dediğimde sizlerin gözünün önünde ne canlanıyor?

Gezegenler, yıldız kümeleri, galaksiler vs. Öyle değil mi? Ama arkadaşlar evrenin yalnızca, yalnızca %4.6'sı atomlardan yani bizim gözle görebildiğimiz maddenin temel yapıtaşlarından oluşuyor. Geri kalanıysa karanlık. Daha doğrusu karanlık madde ve karanlık enerji.

Evrendeki karanlık maddenin veya enerjinin ne olduğunu falan konuşmayacağız bu bölümde. Ama dedim ya seslerin evrenine yolculuk yapacağız diye. Seslerin oluşturduğu bu evrenin de bir karanlık maddesi, bir karanlık enerjisi var. O da sessizlik. Atomlardan ve seslerden oluşan ve gün geçtikçe daha da kalabalıklaşan dünyamızda giderek eşine daha az rastladığımız sessizlik.

Transkriptin tamamını oku

Peki bir düşünün bakalım. Sessizlik sizin için ne anlama geliyor? Kimileri onu huzur verici buluyor. Zihnini toparlamak, şimdi de olduğunu, o anı yaşadığını hissetmek için bir fırsat olarak görüyor. Kimileri ise onu rahatsız edici buluyor. Özellikle de günümüzün hızlı dünyasında. Mesela şu anda ne yapıyorsunuz?

Benim sesimi duyduğunuza göre podcast dinlediğiniz su götürmez bir gerçek. Yani bir bakıma sessizliği seslerle dolduruyorsunuz. Yanlış anlamayın, sizi yargılamıyorum. Sessizlikle aranız pekala iyi de olabilir. Ama teknolojinin giderek böyle dört bir tarafımızı sardığı, hayatın her alanına, her anına nüfuz ettiği çağımız, sizce de sessizliği elimizden almadı mı?

Adeta her anında havai fişekler patlayan, dört bir yanı uyaranlarla dolu koca bir sirke çevirmedi mi 21. yüzyılı? Oysa ne demişti eskiler? Söz gümüşse, sükût altındır.

Peki biz ne yapıyoruz? En ufak sessizliği bile anlam ifade etsin ya da etmesin seslerle, konuşmalarla doldurup duruyoruz. Her an yanımızda taşıdığımız o telefonlarımız ve kulaklıklarımız sağ olsun podcast ya da müzik bu sessizlik anlarını hemen dolduruveriyor. O halde gelin unuttuğumuz sessizliği biraz hatırlayalım. 10 saniyelik bir sessizlik paylaşalım birlikte. Hazırsanız.

Neler duydunuz? Neler hissettiniz? Neler düşündünüz bu 10 sessiz saniye boyunca? Bana öyle geliyor ki sessizliği genelde sanki böyle doldurulması gereken bir tuval gibi düşünmeye eğilimliyiz.

Ama aslında o bir tuvalden çok daha fazlası. Sessizlik yalnızca bir tuval değil, seslerin evreninde başlı başına bir renk aynı zamanda. Paletlerindeki bu rengi kullanmayı en iyi bilenlerse müzisyenler. Ama bütün bu müzisyenler içinde sessizliği baş köşeye oturtan biri var.

sessizliğe hak ettiği değeri sonuna kadar veren bir müzisyen. John Cage. Ne olduysa 1952 yılının yazında New York'taki Maverick Konser Salonu'nda oldu. Bu konser salonu ormanın içinde pencereleri ve kapıları dışarıya doğru açılan yarı açık bir konser salonuydu. Ve o gün farklı bestecilerin piyano için yazdıkları eserlerin bir dinletisine ev sahipliği yapıyordu.

Dönemin avantgard yani yenilikçi bestecileri orada kompozisyonlarını sergiliyordu. Piyanonun tuşlarından dökülen notalar doğanın içindeki bu konser salonunda yankılanıyordu. Derken sahneye bir piyanist çıktı ve piyanoya doğru yavaş adımlarla yürüdü. Seyirciyi nazikçe selamladı ve piyanosunun başına oturdu. Herkes pür dikkat onu bekliyordu.

Ne çalacak acaba? Nasıl başlayacak bu yeni eser? Ama sahnede piyanosunun başında oturan bu piyanist onun tuşlarının üzerindeki kapağı kapatıverdi. Ve sessizliğin içinde öylece oturdu. Hiçbir şey yapmadan. Otuz saniye boyunca hiçbir şey çalmadan oturdu. Otuz saniye dolduğunda tuşların üzerindeki kapağı kaldırdığı

ve hemen tekrar kapattı. 2 dakika 33 saniye boyunca yine sessiz sedasız oturmaya devam etti. Süre dolduğunda tekrar kapağı kaldırdı ve tekrar kapattı. 1 dakika 40 saniye daha oturduktan sonra nihayet piyanonun başından kalktı ve sahneden indi. Şimdi böyle bir şeyle karşılaşsaydınız siz ne düşünürdünüz?

Gitti verdiğimiz bilet parası boşu boşuna. Konsere gelen dinleyiciler açıkçası ne olduğunu bile anlayamamıştı. Gerçekten de neydi bu? Herhalde bir şaka filan. Ya biz müzik dinleyelim diye geldik bu konsere. Eee bir piyanist çıkıyor sahneye ve tam 4 dakika 33 saniye boyunca hiçbir şey çalmadan öylece oturuyor. 4 dakika 33 saniye süren koca bir sessizlik dinletiyor bize.

4 dakika 33 saniye. O gün konser salonunda sergilenen ve herkesin aklında bin bir soru işareti bırakan bestenin adı buydu. 4 dakika 33 saniye. Ya Barış abi şimdi bunun neresi beste Allah aşkına? Adam bildiğin hiçbir şey bestelememiş işte. Yan gelip yatmış, bunu da insanlara yeni bestem diye yedirmeye çalışmış. Böyle beste mi olur diye soruyorsanız, yalnız değilsiniz açıkçası ben de ilk başlarda böyle düşünmedim değil.

4.33'ün cüretkar beslecisi John Cage, aslına bakarsanız buna benzer pek çok eleştirinin hedefi haline geldi. 4 dakika 33 saniye o dönemde bazı müzik eleştirmenleri tarafından da bir fiyasko olarak tanımlandı. Bazılarıysa onu müzik kategorisine bile koymadı.

Öyle ki John Cage'in bir arkadaşı ona gönderdiği mektubunda lütfen bak rica ediyorum kariyerini böyle bir nisan şakasına filan çevirmeye çalışma şeklinde yazmıştı. Onun annesi yani Cage'in öz annesi ise sence bu kez fazla ileri gitmedin mi John diye sormuştu ona. John Cage belki de gerçekten de fazla ileriye gitmişti. Ama onun bu 4 dakika 33 saniye süren sessizlikle ne yapmaya çalıştığını, neyi amaçladığını anlamaya girişmeden önce sessizliğin müzikle olan ilişkisini bir düşünüp anlamaya çalışmamız gerekiyor bence. Ve böyle şeylere nereden başlanır? Sözlüklerden değil mi?

Türk Dil Kurumu'nun sözlüğü müzik kelimesini şöyle tanımlıyor. Bir takım duygu ve düşünceleri belli kurallar çerçevesinde uyumlu seslerle anlatma sanatı. Bu şekilde tanımlıyor dediğim gibi. Oxford sözlüğüne bakalım. Orada da benzeyen bir tanım var. Diyor ki orada dinlemesi hoş veya heyecan verici bir şekilde düzenlenmiş sesler. Bakın iki sözlükte de müzikten bir ses olayı şeklinde bahsedilmiş.

Peki ya sessizlik? O nerede? O bu resmin, çerçevenin neresinde? Müzik yalnızca seslerden mi ibarettir? Ya susuşlar, duraksamalar ne olacak? Size bir sır vereyim arkadaşlar. Sessizlik, müziğin en az ses kadar önemli bir parçası.

Hatta yarı yarıya önemli bile diyebiliriz. Yani ayıp olmasın ama bu TDK ve Oxford sözlükleri birazcık yanılıyor, biraz eksik bırakmış yaptıkları tanımları. Bunu nasıl anlatabiliriz? Mesela boşluksuz, süre giden, sessizliğe hiçbir fırsat tanımayan, hiçbir duraksamanın, beklemenin olmadığı bir nota hayal edelim şimdi. Boşluksuz,

tek bir ton. Başlangıçta kulağa güzel geliyor. Sonuçta çalındığı enstrümanın sesi falan gayet hoş. Ama bir süre sonra... ...anlamsızlaşmaya başlıyor sanki. Dinlediğimiz bu ton oluyor monoton. Sürekli, boşluksuz bir şekilde duyduğumuz bu sesin sessizlikten ne farkı var? Veya sessiz bir ortamda duyduğumuz bir uğultudan...

Bir şeyler eksik bunda. Sessizlik eksik, boşluk eksik ve dolayısıyla ritim eksik. Ama işte susuşlar işin içine dahil olduğunda kendimizi ayağımızla, kafamızla ritim tutarken buluveriyoruz. Çünkü sessizlikle ses, tıpkı yingle yang gibiler. Ying ve yang öğretisi bize ne anlatıyordu?

Her şey zıttıyla mevcut diyordu. Tıpkı sese karşı sessizlikte olduğu gibi. Her zıt birbirine bağımlıdır ve birbirine dönüşür diyordu. Tıpkı sesin değerini sessizlik sayesinde anlamamız. Sessizliğin sese, sesin de sessizliğe dönüşmesi gibi.

Zıtlar karşılıklı olarak birbirlerini üretip tüketir veya destekleyip kısıtlar diyordu bize Ying Yang öğretisi. Tıpkı sesin sessizliği kısıtlaması ona bir son vermesi gibi ya da tam tersi. Ama birbirlerini kısıtlayarak sesle sessizlik aynı zamanda birbirini var ediyorlar, inşa ediyorlar. Hani tabir yerindeyse birbirlerinin alanlarını, sınırlarını çiziyorlar.

Çünkü Yin-Yang'e göre her şeyden önemlisi zıtlar aynı bütünün parçasıdırlar. Bu bütüne ister ritim deyin, isterseniz müzik. Çünkü ritim dediğimiz şey tıpkı kalp atışımızdan bildiğimiz gibi ses ve susuşun bir araya gelmesiyle mümkün. Evet böyle tamam ritmi anladık. Perküsyon aletleri yani vurmalı çalgılar yapıları gereği sessizliğe de bir alan açan enstrümanlardır. Adı üstünde zaten vurmalı çalgı. Vuruyorsunuz ses çıkarıyor. Sonra da yaptıkları şey en fazla yankılanmak.

Peki ya uzun süre legato yani boşluksuz birbirine bağlı notaları çalabilen enstrümanlar ve bu enstrümanlar için yazılan besteler ne olacak? Flüt gibi veya keman gibi mesela. Sessizliğin müziğe tek katkısı ritim değil arkadaşlar. Başka bir şey daha var. Örneğin Beethoven şu eserini Susuşlar

olmadan ...besteleseydi... ...aynı etkiyi yakalar mıydı sizce? Zannetmiyorum. Beethoven bu besteyi sesler kadar susuşlar üzerine de inşa etmişti.

Fark ettiniz değil mi? Yayrıların gergin sesini susuşlar nasıl da uzatıyor. Beethoven bize önce bir akor dinletiyor. Öyle bir akor ki bu, bir sonraki akorun adeta habercisi. Bir sonraki ölçüde neyi duyacağımızı az çok tahmin edebiliyoruz. Bir beklenti halindeyiz. İstiyoruz onu ve bekliyoruz.

Ama Beethoven bizi bir anlık sessizlikte bırakıyor. Öyle bir sessizlik ki bu, beklentimizle baş başa bırakıyor. Ve elbette bir önceki duyduğumuz sesle. Sessizlik, az önce duyduğumuz sesin keçeli kalemle altını çiziyor adeta. Bir kontrast yaratıyor. Ve bir an bile olsa onu hazmetmemiz, onu sindirmemiz, onu anlamamız için bir fırsat sunuyor bize.

Sanki bak az önce bir şey oldu ve az sonra yine bir şey olacak. Dinle diyor bize o boşluklarda. Beethoven'ın Kore'ye olan üvertürünü susuşları olmadan hayal edebilmemiz bile imkansız. Çünkü sese karşı sessizlikler tıpkı siyaha karşı beyaz gibi kontrast yaratma gücüne sahip. Ya da Ying Yang gibi.

Peki ya bir besteci kontrastı bir kenara bırakıp sadece siyahı, sesin karanlık enerjisini, yani sessizliği kullanırsa ne olur? Evet, 4 dakika 33 saniyenin bestecisi John Cage'den söz ediyorum yine. Hatırlayın en son dinleyicileri şaşkınlık içinde 4 dakika 33 saniye süren bir sessizliğin içinde bırakmıştık. Ve Cage'in annesi bile ona, ''Bu kez fazla ileri gitmedin mi John?'' diye sormuştu. Hatırladınız değil mi?

Evet, John Cage bu kez gerçekten de biraz fazla ileri gitmişti. Ama John Cage zaten kariyeri boyunca hep böyle daha ileriye gitmeyi hedeflemişti. Peki ama neydi 4 dakika 33 saniye süren bu sessizliğin amacı? Sizce buna müzik denilebilir mi? Her şeyden önce hakkını teslim etmemiz lazım. John Cage gerçekten de böyle nevi şahsına münhasır bir besteci. Dedim ya hep ileriyi hedeflemişti diye. 4 dakika 33 saniyeden önce yaptığı işler de böyle fazlasıyla deneyseldi. Piyanonun tellerine çiviler, çatallar, kaşıklar filan yerleştirirdi mesela.

ve bu şekilde çalınacak besteler yapıyordu. Şu an dinlemekte olduğunuz parça Cage'in tellerine böyle objeler yerleştirilen piyano için bestelemiş olduğu en ünlü eseri. Sonata 5. Piyanoyu aynı zamanda nasıl da bir perkisyon aleti gibi kullandığını duyabiliyorsunuz değil mi? Ama Cage'in tek amacı enstrümanlardan farklı sesler elde etmek falan değil. O daha çok müziğin felsefesine kafayı takmıştı. Şu anda dinlediğiniz parçayı bestelemesinin nedeni de felsefi bir arayış. Tekrar aynı şekilde çalmanın imkansız olduğu bir müzik yaratabilmek. İşte bunu istiyordu Cage.

E bir düşünün. Cage'in kullandığı kaşığın, çatalın veya vidanın tıpkısının aynısını bulabilecek miyiz? Hadi bulduk diyelim, bunları piyano tellerinin birebir aynı noktalarına nasıl yerleştireceğiz? İşte hal böyle olunca sizin performansınız diğer hepsinden farklı olacak. İşte bu yüzden Sonata 5'in her performansı birbirinden farklı tınılara sahip. İnanmıyorsanız YouTube'da farklı canlı performanslarını arayıp dinleyebilirsiniz. Yani deneyimin kendisini hedefleyen türde bir performans bu. O an orada olanların ancak yaşayabildikleri ve bir daha da tam olarak tekrar edilemeyen türde

Ne diyelim, bir tür meditasyon. Cage'in yaptığı müzik bir şans müziği. Eserlerini seslendiren kişiler ne kadar yazılı olan notasyona uyarsa uysun, performansın nasıl olacağının büyük kısmını şans faktörü belirliyor. Nasıl uzay boşluğunda atomların ve onların etrafında dönen elektronların tam olarak nerede olduklarını belirleyemiyorsak, Burada da notaların nerede, nasıl kendisini göstereceğini tam olarak tahmin edemiyoruz. E haliyle de her performans birbirinden farklı, benzersiz, daha önce hiç duyulmamış ve tekrar aynı şekilde çalınamaz hale geliyor.

Sessizlik zaten tam da bu yüzden Cage'in ilgi alanına girmişti. Cage bir gün bir yankısız odayı ziyaret etti. Olabildiğince fazla ses emen, özel duvarlarla kaplı, içinde hiç yankı yapmayacak şekilde tasarlanan bazı odalar vardır. Bunlar dünyanın en sessiz mekanlarıdır. Mutlak sessizliğe en yakın yerler.

İşte John Cage de böyle bir yankısız odayı ziyaret etti günün birinde. Ama içeride bir süre kaldıktan sonra aslında bu odanın da mutlak sessizlik olmadığını fark etti. Hani gözlerimizi bir süre kapattığımızda veya uzun süre zifiri karanlıkta kaldığımızda gözümüzün önünde uçuşan böyle beyaz noktalar görürüz ya, Aslında orada olmayan bir nevi halüsinatif görüntülerdir bunlar. İşte bunları görmemizin sebebi yaşadığımız süre boyunca beynimizin hep böyle dış uyarıcılar algılamaya alışkın olmasıdır. Zefiri karanlık söz konusu olduğunda bile beynimiz yine alışık olduğu bir şeyleri arıyor anlayacağınız.

İşte aynısı mutlak sessizlik içinde geçerli. John Cage, yankısız odada kaldığı süre boyunca beyninin ona oynadığı sessel bazı oyunları, işitsel halüsinasyonları duymaya başladı. Ama yalnızca bu da değil. En ufak hareketinde eklemlerinden çıkan sesleri ve elbette damarlarındaki kanın pompalanışını duyuyordu.

İşte Cage o an anladı ki mutlak sessizlik diye bir şey yok. Varsa da onu deneyimleyebilmek imkansız. Çünkü yaşıyoruz ve yaşamak gürültü çıkarmaktır. Nefes alıyoruz. Zaman zaman

Yutkunuyoruz. Hayatımızın bir ritmi var. Tıpkı hayatın da bir sesinin olduğu gibi. Bakın John Cage, hayatta duyduğumuz sesler hakkında neler düşünüyor?

Sesleri oldukları haliyle seviyorum diyor Cage. Ve seslerin oldukları şeyden daha fazlasını ifade etmesine ihtiyaç duymuyorum diye de ekliyor. Onları yargılamadığını yalnızca dinlediğini söylüyor. Peki ya biz, öyle miyiz? Dinlediğimiz seslerle, duymak zorunda olduğumuz sesler arasında ayrım yapmıyor muyuz? Dinlemekten keyif aldıklarımıza müzik, dinlemediklerimize ise basitçe ses ve hatta rahatsız olduklarımıza da gürültü adını vermiyor muyuz?

Ama işte Cage için gürültü diye bir şey yoktu. Yalnızca ses vardı. O halde sessizlik de dikkat dağıtıcı seslerin, gürültülerin ortadan kaybolması, yok olması falan değildi. Aksine sessizlik bizzat yaşamın kendi sesini duymaktı. Ve sessizlik dikkat dağıtıcı seslerin ortadan kaybolması da değildi.

Aksine yaşamın ta kendisinin sesleriydi. Bakmakla görmek arasında fark vardır derler. Duymakla dinlemek arasında da öyledir değil mi? Dinlemeye başlamadan önce gerçek manada duyamayız. Gerçekten duymak ancak dinlemekle mümkün.

4 dakika 33 saniye ile ilgili en çok yanlış anlaşılan şey işte buydu. John Cage'in gerçekten duymamızı istediği şey etrafımızdaki ses dünyasının güzelliğiydi. Bu sesleri bir sanat eseriymişçesine dinlememizi istiyordu Cage. 4.33'ün New York'taki o premierinde konser salonunun ormanın içinde böyle yarı açık bir şekilde seçilmesi de boşuna değil. İnsanlar deneyimledikleri bu 4 dakika 33 saniyelik süre boyunca ormanın uğultusunu, yaprakların hışırtısını, rüzgarın sesini ve daha pek çok sesi gerçekten dinlemişlerdi ve gerçekten duymuşlardı. Çünkü hayatlarındaki o 4 dakika 33 saniyeyi bir

sanat eseri olarak dinlemeye ayırmışlardı. Tam olarak ne duymuşlardı, kim bilir? Hayatın her anı benzersiz. Her an duyduğumuz sesler de öyle. Ormanın içinde geçen bu 4 dakika 33 saniye de benzersizdi. Bu yüzden ne duyduklarını belki de asla bilemeyeceğiz. Çünkü her an tekrar yaşanamayacak, eşi benzeri olmayan bir performans sanatı. Eğer bakmak yerine görmeyi, duymak yerine dinlemeyi hatırlayabilirsek.

O halde gelin hatırlayalım. 4 dakika 33 saniye adlı bu eserin en azından ilk bölümünü, First Movement adı verilen ilk 30 saniyelik sessizliğini yaşayalım hep birlikte. Ne dersiniz? Hem bence zaten sessizliğin başrolü oynadığı bir eseri deneyimlemek varken biz hakkında şimdiye kadar habire konuşup durduk. Tabir yerindeyse biraz haddinden fazla lak lak ettik galiba. Ne demişti Ludwig Wittgenstein? Üzerine konuşulamayan konusunda susmalı. Sessizlik hakkında konuşmak mümkün belki ama onu gerçekten anlamak, üzerine konuşmakla ne kadar mümkün bu tartışılır.

Bu yüzden biz de 30 saniye boyunca susacağız birazdan. Bu süre boyunca her ne yapıyorsanız bir süre ara verin ve dikkat kesilin. Ne olur podcast'i ileriye filan da sarmayın. Bırakın sessizlik dört bir yanınızdaki hayatın seslerine alan açsın. Siz de hayatın çıkardığı seslere bir kulak verin. Onlara odaklanın. Her anın benzersizliğini dinleyin.

Bunun dışında hiçbir şey düşünmeyin. Sessizliğin içinde yalnızca dinleyin. Çünkü Can Keyce göre sessizlik sesin yokluğu ya da hiçbir şey duymadığımız bir an değil. Aksine sessizlik gerçekten duymak ve gerçekten dinleyebilmek için bir fırsat. O halde hazırsanız susalım.

Aslında bu podcast bölümünü nasıl bitirmem gerektiği konusunda epeyce bir düşündüm. Böyle sizi sessizlikle baş başa bırakabilirdim ve bu deneyimi böyle bir hançer gibi göğsünüzde bırakabilirdim. Ama insanız işte böyle konuşmadan edemiyoruz. Sese de en az sessizlik kadar ihtiyacımız var.

Ama her anımızı sesle doldurduğumuz bu teknoloji çağında, sesin gerçek değerini anlayabilmek için sessizliğe, belki de sesten bile çok ihtiyacımız var. Şimdi, az önceki o 30 saniye boyunca neler duydunuz? Düşünün bir bunu. Ne duymuş olursanız olun şunu bilin. Bu seslerin hiçbiri de hayatın dikkat dağıtıcı, kenarında köşesinde kalmış, öyle gereksiz ayrıntıları falan değildi. Tam tersine, bizzat hayatın akışının, yaşamdaki etkileşimin ta kendisiydi.

Yani hayatın kendisiydi. Duyduklarınız sizin hayatınızdı. Eşsiz ve benzersiz. Ve şunu asla unutmayın. Bu podcasti sizden önce dinlemiş, sizden sonra dinleyecek veya sizinle aynı anda dinleyen binlerce insan var. Ama sizin o 30 saniyeniz

hepsininkinden farklıydı, eşsizdi ve kimse onu tekrar deneyimleyemeyecek. Hiç kimse, hatta siz bile. Altyazı M.K.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)