Podcast

18 - Apollo 8 ve Dünyayı Değiştiren Fotoğraf

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Barış Özcan, yılın son bölümünü canlı yayında miksleyerek kaydetti. Dünyanın en önemli fotoğrafının hikayesi bu. Uzaydan çekilmiş bir dünya fotoğrafı. Bölüm boyunca, önce astronotlarla birlikte Ay'ın yörüngesinde bir yolculuğa çıkıyoruz. Ardından tarihin karanlık sayfalarına bir ziyaret gerçekleştiriyoruz. Çünkü teknoloji ile insanlığın ilişkisini anlamak için, birkaç adım öteye gitmek ve hayatımıza biraz uzaktan bakmamız gerek.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Berkant Gültekin

Ses Tasarım ve Kurgu: Barış Özcan

Müzik Seçimleri: Barış Özcan

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.453 kelime · ~22 dk okuma

Herkese merhaba. Yılın sonu için hazırladığım bilgi ve müzik performansına hazır mıyız? 111 Hertz Podcast'inin bu yılki son bölümünü YouTube ve D-Live platformlarından yaptığım canlı yayında gerçek zamanlı olarak kaydedeceğim. Yayında bir yandan dünyanın en önemli fotoğrafının hikayesini hazırladığım görseller eşliğinde anlatırken, bir yandan da duyacağınız tüm müzikleri, tüm ses alıntılarını, ses efektlerini, ambiyansları eş zamanlı olarak miksleyeceğim. Böylece,

İlk kez işitsel bir podcasti görsel bir ortamda canlı yayında hazırlamış olacağım. Yaklaşık 45 dakika kadar süreceğini tahmin ediyorum bu canlı podcast yayınının. Dediğim gibi bu süre içerisinde bir yandan konuşacağım. Bir yandan da ellerimle hatta ayaklarımı kullanarak 4 ayrı kamera açısını ve 3 ayrı paylaşım ekranını seslere ve müziklere eşlik edecek şekilde canlı canlı yayına vereceğim. Yani bir çeşit bilgi DJ'liği yapmayı deneyeceğim. Hadi bakalım başlasın.

Elbette her bölümü bu şekilde kaydetmiyorum. Normalde YouTube videolarımı kendim hazırlıyorum. A'dan Z'ye, her şeyini. Ama podcast olarak dinlediğiniz tüm 111Hz bölümlerinin arkasında ekip arkadaşlarım da var. Hatta bu yayını hazırlık toplantısında çektiğim şu arkadaşlardan söz ediyorum. Birazdan onlara ayrıca bir teşekkür de edeceğim ama...

Transkriptin tamamını oku

Bu kez biraz daha farklı bir şey yapalım dedik. Yapılmamış olanı yapalım. Malum 2021'in artık sonlarındayız. Hatta neredeyse son saatlerindeyiz. O yüzden Pod B ekibiyle birlikte sizlere bir çeşit yeni yıl hediyesi verelim istedik.

Bu canlı bir podcast performansı olacak dediğim gibi ve umuyorum ki sizlerin de çoğunlukla işitsel bir format olan bu podcast konusuna karşı bir farkındalık kazanmanızı ve ilgi duymanızı sağlayacak. Dediğim gibi çoğunlukla işitsel bir şey o yüzden imkanınız varsa şu anda hemen kulaklıklarınızı takmanızı ya da bu yayını eğer yoldan dinliyorsanız kemerlerinizi bağlamanızı tavsiye ederim. Evet, şu anda hem YouTube'da hem de D-Live'da bu yayını canlı olarak izleyen binlerce kişi var. Sanıyorum birkaç dakikaya bu daha da artacaktır. Siz bu kadar kişinin arasında mısınız? Bu podcast'i canlı yayında mı ilk kez izlediniz? Yoksa daha sonra şu anda yaptığım, şurada yaptığım kaydı dinleyen Spotify'dan, Google Podcast, Apple Müzik, her nereden podcastleri takip ediyorsanız oradan...

Dinleyen kişiler arasında mısınız bilmiyorum ama her halükarda sizlere hoş geldiniz diyorum. Dediğim gibi 2021'in artık sonlarındayız ve yıl sonu ne yapılır? Bence şöyle arkaya doğru bir yaslanılır ve geçmişe genel bir bakış atmak, birkaç adım geriye çekilip olan bitenlere biraz uzaktan bakabilmek için çok güzel bir zaman dilimidir. Şimdi ben de bu podcast özelinde şöyle bir şey yapacağım. Sizlere birkaç hafta öncesine götüreceğim.

Ve bir şey dinleteceğim. Neyse, çok kişi beni görüntülü iletişim dünyasından tanıyor ama ben ondan da önceleri podcast sevdalısı biriydim. Hikayelerimi bu seslerin çok özel dünyasına özel hazırlamayı da çok istiyordum. Yıllarca bu isteğimi erteledikten sonra nihayet bu yıl 111 Hertz projesini hayata geçirdik.

Geçirdik diyorum çoğu konuşuyorum çünkü arkasında gerçekten çok büyük emek var. O yüzden bu ödül sadece bana değil, onu hak eden diğer ekip arkadaşlarıma, Berkant'a, Zuhat'a, Metin'e, Barış'a, Can Dost'a ve elbette yapımcım PodB Media'ya da gidiyor. Diğer kategorilerde kazanan tüm podcast yapımcılarında da Can'ı gönülden tebrik ediyorum. Çünkü işitsel Türkçe içeriklerin böyle zenginleşerek artmasında herkesin önemli bir rolü var.

Ve tabii ki son olarak bizleri dinlemeyi seçen dinleyicilerimize sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Çünkü bazı hikayeler sadece dinleyerek anlaşılabilir diyorum. İşte peşine düştüğümüz o hikayelerde. O hikayelerin titreştiği 111 Hertz'de yeniden görüşmek üzere. Evet, az önce dinlediğiniz bu kısa konuşma aslında Power FM'in podcast ödül töreninde gerçekleştirdiğim teşekkür konuşmasından bir alıntıydı. Ve evet, 111 hertz geçtiğimiz power podcast ödüllerinde Türkiye'nin en iyi, en güçlü podcast ödülüne layık görüldü. Çok teşekkür ediyorum.

Zaten bizim de bu podcasti hazırlarken amacımız seslerin dünyasında birlikte bir yolculuğa çıkmaktı. Bu daveti kabul ederek daha ilk günlerden bizimle birlikte bu yolculuğa çıkmaya başlayan herkese de çok büyük teşekkür ediyorum. Çünkü 111 Hertz'in ilk bölümü yani geleceğin sesini tasarlamak, ödülün dışında bir de Spotify'ın 2021 yılı istatistiklerine göre yılın en çok dinlenen 5 podcast bölümü arasına girdi. İlk bölümümüzü muhteşem başlattık, çok güzel açılış yaptık. Genel olarak bütün bu podcast

Yani 111 Hertz projesi Türkiye'de tüm kategoriler içerisinde en çok dinlenen 10 podcast arasında. Şimdi sizleri çok kısa o ilk bölümün ilk anlarına götüreceğim. Dinle. Yeterince dikkat kesilirsen daha önce hiç fark etmediğin ayrıntıları duyabilirsin.

Çünkü duymak, çoğu zaman görmenin ışıltısı arkasında önemini yeterince hissettirmez. Evet. Tabii ki bu ödüller, tabii ki bu istatistiksel başarılar her insan gibi beni de çok motive ediyor ama benim temel motivasyon kaynağım insanların hayatına gerçekten dokunabildiğimi hissetmek. Evet, aramızda böyle ekranlar var belki ya da aramızda kulaklıklar var belki ama tüm bunlar sesler için bir engel değil. Sesler bu dünyada rahatlıkla yayılabiliyor.

İşte bu özel bölümde gelin biz de perspektifimizi biraz daha genişletelim. Hayalimizde seslerin bile ulaşamadığı, yayılamadığı bir yere gidip olan bitene biraz daha uzaktan bakalım istiyorum. Çünkü bazı şeylerin değerini ancak onunla aramıza biraz mesafe koyup şöyle geriye doğru çıkıp baktığımızda fark edebiliyoruz. İşte bu bölümün konusu tam olarak bununla ilgili olacak.

Bir şeylere uzaktan, daha önce hiç bakılmamış bir perspektiften bakmakla ilgili yani. Dünyayı ve insanlığın dünyaya dair algısını değiştiren bir perspektiften söz edeceğim bu bölümde. Ve elbette bu perspektiften çekilmiş bir fotoğraftan. Bu öyle bir fotoğraf ki, Times dergisi onu dünyanın en etkili yüz fotoğrafı arasında göstermiş.

Üstelik işin garip yanı, bu fotoğraf öyle profesyonel bir fotoğrafçı firanından çekilmemiş. Bu fotoğrafı çeken kişinin asıl mesleği, astronotluk. Bu bölüm sadece bir fotoğrafın hikayesinden de ibaret olmayacak. Fotoğraf bahane, sohbet, podcast şahane olacak dedim ya. Olaylara biraz uzaktan bakacağız bugün. Çünkü bu fotoğrafın önemini anlayabilmek için birkaç adım geriye gitmemiz gerekli. Bu yüzden biz de tarihte birkaç adım geriye, tarihin karanlık sayfalarına bir yolculuk yapacağız.

Çünkü bazı hikayeler geçmişini bilmediğinizde anlamını kavrayamayacağınız türdendir. O türden hikayeleri anlayabilmek için geriye çekilip olaylara biraz yukarıdan, biraz uzaktan bakmak gerekebilir. İşte biz de bunu yapacağız. Hazırsanız başlayalım.

Merhaba, ben Barış Özcan. 111 Hertz'e hoş geldiniz. Hoş geldiniz ve hemen bir soruyla başlamama izin verin. Bunu bir bilgi yarışması sorusu gibi kabul edin. Sorumuz şu. İnsanlık Ay'a ilk kez ne zaman gitmiştir? Böyle

bir soruyu ilk kez duyduğunuzda aklınıza ister istemez hemen Apollo 11 ve tabii ki Neil Armstrong isimleri geliyor öyle değil mi? E ne de olsa Ay'a ilk ayak basan kişi oydu. Hemen onun meşhur sözünü hatırlıyor insan. Benim için küçük ama insanlık için büyük bir adım. Tarihi bir an gerçekten de. Ama söylemem gerek. Apollo 11 insanlığın Ay'a ilk gidişi

Yani evet Armstrong'un adımı ay yüzeyinde atılan ilk adım orası doğru. Ama insanlık Armstrong'un tabiriyle o büyük adımı atmadan önce de pek çok küçük adımı atmıştı. Bu adımlar ay yüzeyinde atılmamıştı belki ama Armstrong'un aydaki ilk adımını atabilmesini mümkün kılmıştı. İşte şimdi o yıllara bir geri dönelim. Yıl

1968. Neil Armstrong'un aydaki o ilk adımın atmasından sadece bir yıl önce, Florida'daki John F. Kennedy uzay üssünde şu sesler yankılanıyordu. İçinde üç astronotu, Frank Borman, James Lovell ve William Anders'ı taşıyan Apollo 8 uzay aracı, yeryüzünden işte bu sesler eşliğinde ayrıldı. Bu, Apollo projesinin uydumuz olan ayın yakınına yaptığı ilk insanlı uçuştu.

Apollo 8'in görevi oldukça açıktı aslında. Hatta onun ne olduğunu bu podcast bölümü için özel olarak tasarladığımız, her bölüm için yaptığımız gibi özel olarak tasarladığımız kapak resminden bile rahatlıkla anlayabilirsiniz. Bu arada yeri gelmişken bütün bölüm görsellerimizi hazırlayan Ales Kutay ve özellikle Enes'e de bir teşekkür gönderelim. Çünkü bu bölümün görselliğini Apollo 8'in armasından esinlenerek hazırladık. Ve bu armaya eğer

Yandan bakarsanız bir YouTuber'un logosunu görmeye başlayabilirsiniz veya sonsuzluk işaretini veya bir zinciri. Evet Apollo 8 ve yana yatırdığınızda sonsuzluk ya da yörünge etrafındaki hareketten söz ediyorum. Peki madem Apollo 8 hazır ayın bu kadar yakınına kadar gitmiş ne diye iniş yapmak yerine geri dönmüş ki? E yüzüp yüzüp kuyruğuna gelmişler işte diye düşünebilirsiniz.

Ama arkadaşlar dedim ya bu Ay'a yapılan ilk insanlı uçuştu. Yani Ay daha yakından hiç gözlemlenmemişti. Ve o yüzden Apollo 8 mürettebatına verilen görev de sadece yakınına kadar gidip yörüngesinden Ay'ın yüzeyini gözlemlemekti. Apollo 8 mürettebatı Ay'ın çevresinde dolaşırken Ay'daki kraterleri inceleyecekti.

İniş yapmaya en uygun alanı aramak üzere oraya gitmişti. Böylelikle bir sonraki görev, yani Apollo 11'de belirlenen bu alana iniş yapabilecekti. Yani ay yüzeyini gözlemlemek Apollo 8'in birinci göreviydi. Hatta uzay aracı bu amaçla yani aydaki en uygun iniş alanını bulmak için çeşitli ölçüm cihazlarıyla ve bir de her 25 saniyede bir otomatik olarak ayın yüzeyini çekecek bir kamerayla donatılmıştı. Yani bir time-lapse kamerasıyla. Ama bu cihazlar dışında NASA mürettebattan William Anderson eline de Hasselblad marka bir fotoğraf makinesi vermişti.

Anders'ın asıl görevi uzay aracının düzgün çalıştığından emin olmakta ama bu asıl görevinden vakit bulabildiği zamanlarda işte bu kamerayı kullanarak ayın yüzeyini de fotoğraflayacaktı. Apollo 8'deki fotoğraf makinelerinin tek işlevi buydu. Ayın yüzeyini, kraterleri ve inilebilecek alanları fotoğraflamak. İşte bu amaçla Dünya'dan ayrıldı Apollo 8.

ve Ay'ın yörüngesine ulaşması tam 3 gün sürdü. Bu, Dünya yörüngesinden yani Dünya'nın alçak yörüngesinden ayrılan ilk insanlı uzay aracıydı ve ayrıca mürettebatın iniş yapmadan yörüngede döndüğü Ay'a yani Dünya'dan başka bir astronomik nesneye, bir gök cismine ulaşan ilk insanlı uzay uçuşuydu. Onun içindeki insanlar, bugüne kadar yaşamış tüm insanlar içerisinde dünyadan en uzak noktaya giden ilk kişilerdi. İşte bu kişilerden biri olan Frank Borman, uzayda 3 gün sürecek olan bu yolculuğu bakın nasıl anlatıyor. Dünya ve güneş arasında olduğunuz zaman, dünyadan dolayı çok farklı.

Dünya ile ay arasında yolculuk yapmak, dünyanın çevresinde dolaşmaktan tamamen farklı bir şey. Dünya ile ay arasındayken bir pencereden mi bakıyorsunuz? Eğer güneş baktığınız bu pencere tarafındaysa onu görebileceğiniz en parlak haliyle adeta kör edici derecede parlak görüyorsunuz. Daha sonra tam aksi yöndeki pencereye gidiyorsunuz. Bu kez de oradan bakıyorsunuz. Ve gördüğünüz şey zifiri karanlık. Simsiyah. Çünkü o pencere uzay aracının gölgesinde kalıyor. Karanlık taraf yüksek bir Arizona çölündeki aysız bir gece gibi. Ve gökyüzü hayal edebileceğinizden çok daha fazla yıldız tarafından muazzam bir şekilde bezenmiş.

Bu yolculuk 3 gün boyunca işte bu görüntüler eşliğinde sürmüştü ve nihayet 3. günün sonunda Apollo 8 ayın yörüngesine ulaşmıştı. İnsanlık tarihte ilk kez dünya dışında bir gök cisminin Buda'nın yakınına yolculuk yapmıştı. Düşünebiliyor musunuz? Atalarımızın binlerce yıl boyunca yeryüzünden baktığı, kimi zaman onu tanrı sandıkları bu gök isminin yanında, şimdi onların torunları vardı, onun yörüngesindeydiler ve yavaş yavaş etrafında dolanıyorlardı. Ama

Apollo 8 mürettebatı bundan daha fazlasını da yapacaktı. Şimdi, Ay'la ilgili bilgilerimizi bir tazeleyelim istiyorum. Biliyorsunuz Ay'ın bizim asla göremediğimiz bir yüzü var. Nasıl yani? Ay kendi eksen etrafında dönmüyor mu? Nasıl asla göremediğimiz bir yüzü olabilir diye soruyorsanız eğer, açıklamaya çalışayım. Evet, Ay kendi eksen etrafında dönüyor.

Ve bu dönüş tam 27 gün sürüyor. Bu da neredeyse bir Ay'a yakın bir süre zaten. Ay diyoruz ya biz de takvimlerde işte. Sorun tam da burada çünkü Ay'ın Dünya etrafındaki turu da 27 gün 8 saat sürüyor. Yani Ay'ın kendi etrafındaki dönüşüyle neredeyse aynı sürede. Çok garip bir rastlantı öyle değil mi? İşte bu yüzden yani Dünya etrafındaki dönüşüyle kendi ekseni etrafındaki dönüşü birbirine denk olduğundan Ay'ın bir yüzü sürekli Dünya'ya dönük.

Ve biz yeryüzünden ona baktığımızda ayın hep aynı yüzünü görüyoruz. Dünyamızın bu doğal uydusunun bize yabancı, hiç görmediğimiz bir de öbür tarafı var. Hani zamanında bazıları, Pink Floyd falan, Dark Side of the Moon, ayın karanlık yüzü de demişti ya. Aslında öyle değil tam olarak. Tabii ki orası da güneş alıyor ama biz onu göremediğimiz için işte karanlık diyoruz.

Astronotlar ayın Dünya'dan görünmeyen yüzüne vardıklarında Houston uzay merkezindeki NASA çalışanları Apollo 8 mürettebatına ay nasıl görünüyor diye çok büyük bir merakla sordular. Şimdi bu soruyu ve astronotların verdikleri cevabı bir dinleyelim. Houston, Old Moon nasıl görünüyor? 60 kilometre, tamam mı? Tamam, Houston. Moon gerçekten harika. Neden?

Evet, duydunuz. Moon is essentially grey dedi. Ay gri görünüyor dedi, renksiz. Griden ibaret bir taş yığını. Orada ne bir renk, ne de bir hayat belirtisi var.

Ama Apollo 8 uzay aracı bu kez de yavaş yavaş ayın güneş görmeyen kısmına yani gölgede kalan yüzüne doğru süzülüyordu o sırada ve mürettebat orada gri dışında başka bir şeyle daha karşılaşacaktı. Siyah. Hem de simsiyah. Bilirsiniz dünyanın atmosferi yoğunluğu sayesinde ışığı kırıyor ve dağıtıyor. Biz de bu sayede geceleri gökyüzünü simsiyah değil de aslında koyu bir lacivert olarak görüyoruz. Ve yine bu sayede hiçbir ışık kaynağı yokken bile az çok hayal meyal etrafımızı görebiliyoruz. Oysa ayın ışığı kırıp dağıtan böyle bir atmosferi yok. Güneşi görmeyen ve gölgede kalan kısımlar işte bu yüzden tamamen karanlık.

Apollo 8 ekibi de ayın gölgesine ulaştığında işte böyle bir karanlıkla karşılaştı. Kömür gibi, zift gibi bir karanlıkla. Bilinmeyen ne? Zaten o yüzden şu anda dinlemeye başladığınız parçanın adı da bu. We don't know. Bilmiyoruz.

Peki başka neyi bilmiyoruz? Peki başka ne karanlık? Teknolojinin bazı yönleri. Mesela insanlığın aya gidebilmesini mümkün kılan teknolojinin tarihindeki bazı sayfalar. Karanlık. Hem de zifiri karanlık.

Evet, insanlığın aya gidebilmesini mümkün kılan teknolojinin tarihi gibi karanlık dedim, farkındayım. Şimdi, bilimsel gelişmelerin tarihi, bakın bilimsel diyorum. Bunların tarihi nasıl olur da karanlık olabilir ki? diye soruyorsanız eğer dinleyin. Çünkü uzay çağını başlatan teknolojinin tarihi muhtemelen sandığınızdan biraz daha farklı.

Bölümün başında insanlığın ilk kez ne zaman Ay'a gittiğini sormuştum. Şimdi benzer birkaç soru daha sormama izin verin. Sizce uzaya gönderilen ilk insan yapımı nesne nedir? Ne zaman ve kim tarafından gönderilmiştir uzaya?

Eğer Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasındaki uzay yarışını başlatan olayı biliyorsanız bununla ilgili de bir tahmininiz vardır. Soğuk savaş döneminin uzay alanında ilk teknolojik gövde gösterisi olan 4 Ekim 1957 tarihinde uzaya fırlatılan Sputnik 1 uydusundan söz ediyorum. Dünyanın ilk yapay uydusundan yani. Uzay yarışını işte bu uydunun yörüngeye oturtulması başlatmıştı ve eğer sizin de tahmininiz bu olduysa maalesef yanlış tahmin.

Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği arasındaki uzay yarışına ve soğuk savaş yıllarına tekrar değineceğiz ama uzaya gönderilen ilk insan yapımı nesne bu döneme ait değil. Ama yine bir savaşın olduğu üstelik oldukça sıcak hatta insanlığın gördüğü en sıcak savaşın olduğu bir döneme ait. Bu öfkeli sesin sahibini tanıdınız öyle değil mi? Bugüne kadar görülmüş en büyük toplu katliamın baş sorumlusundan söz ediyorum. Yaklaşık 12 milyon sivilin ölümüne neden olmuş tarihteki en büyük kitlesel kıyım makinesi olan Nazi Almanyası'nın baş mimarından. Adolf Hitler'den. Yahu Adolf Hitler nereden çıktı? Savaşın ortasında işi gücü bırakıp o dağını uzay keşiflerine mi adamış yani? Hayır. Elbette böyle bir şey olmamış ama işte

Teknolojinin tarihi grift bir labirent gibi arkadaşlar. Nereden, neyin, nasıl çıkacağı hiç ama hiç belli olmuyor. Adolf Hitler'in karanlık bir arzusu vardı. Evet, karanlık bir arzu. Almanya'yı dünyadaki tartışmasız en büyük askeri güç yapacak bir teknolojiyi icat etmek. Bir ölüm makinesi.

Bu öyle bir teknoloji olmalıydı ki en az zayiatla karşı tarafa en büyük hasarı yaşatmalıydı. Adolf Hitler işte bu amaçla daha 2. Dünya Savaşı başlamadan 6 yıl kadar önce gizli bir askeri program başlattı. İsmi agregat olan bir program.

Program boyunca özellikle de İkinci Dünya Savaşı yıllarında toplama kamplarından alınan binlerce insan yeraltı fabrikalarında köleler gibi çalıştırıldı. Deneyler ve denemeler sırasında onlarca patlama gerçekleşti. Bu programda köle gibi çalıştırılan bu işçilerin 12.000 ile 20.000 kadarının hayatını kaybettiği zannediliyor. Hepsi

de çok daha fazla insanın ölümüne yol açacak bir silahı icat edebilmek için. Ne yazık! Ama Adolf Hitler, nihayet o arzuladığı ölümcül silahına kavuşmuştu. Artık Nazi Almanyası, ufacık bir hareketle binlerce insanın hayatına son verebilecek, şehirleri yerle bir edebilecek o silaha sahipti. Peki ama neydi bu silah?

Cevabı hemen vermeden önce başka bir soruyu düşünmenizi istiyorum. Yapay uyduları, keşif araçlarını, uzay sondalarını... Uzay keşiflerinde kullandığımız tüm bu araçları uzaya ne ile gönderiyoruz? Galiba konu bilim ve uzay keşifleri olduğunda çoğumuzun unuttuğu, göz ardı ettiği veya hiç aklımıza bile gelmeyen bir ayrıntı var. Her uyduyu, her keşif aracını ve her uzay kapsülünü dünya atmosferinden çıkarken modül modül birbirinden ayrılarak gökyüzüne yükselen bir teknoloji taşıyor aslında. Evet,

roketlerden söz ediyorum. Yani roket diye bir şey icat edilmemiş olsa, bu teknoloji ilerlememiş olsa, uzaya çıkmak muhtemelen bir hayal olarak kalmaya devam edecekti. İşte Hitler'in karanlık arzusunu tatmin eden, agregat programının icat ettiği ölüm silahı da tam olarak buydu. Bir roket.

Balistik bir füze. En az zayiatla en çok hasarı veren silah işte buydu. Ama öyle sıradan bir roket değildi bu. Ateşlendiği yerden kilometrelerce uzaktaki hedefleri vurabilecek türde bir roketti. Hani size uzaya gönderilen ilk insan yapımı nesne nedir diye sormuştum ya cevap işte tam burada.

Nazi Almanyası'nın V2 Kod adını verdiği bu roket, tarihin ilk uzun menzilli balistik füzesi. Şimdi, noktaları birleştireceğimiz kısa bir geçiş yapalım istiyorum. Bildiğiniz gibi her yıl, Zinciri Kırma Projesi kapsamında bir astronomi takvimi tasarlıyorum. Geçtiğimiz pazar günü de, yani yılın son pazar günü de, bu projenin yedincisini anlatan bir videoyu yayına verdim.

2022 yılı için tasarladığım astronomi takviminin teması uzaydan çekilen dünya fotoğrafları. Ve bu fotoğraflardan ilkini de yani dünyanın uzaydan çekilen ilk fotoğrafını da Ocak 2022 sayfası için seçtim ve takvim tasarımına bu şekilde yerleştirdim. Yani Ocak ayında duvarınızda dünyanın uzaydan çekilmiş ilk fotoğrafını göreceksiniz. Göreceksiniz de acaba bu fotoğraf Nasıl çekilmiş biliyor musunuz? Amerikalıların

ele geçirdiği bir V2 füzesiyle. Evet, V2 füzesi diyorum. Alman yapımı V2 füzesi. Amerikalılar bu füzeyi ele geçirdikten sonra modifiye etmişler ve bilim insanları 24 Ekim 1946'da onu başka bir kıtaya değil de doğrudan uzaya göndermişler.

ve füzenin içine özel korumalı 35 mm'lik bir sinema kamerası da yerleştirmişler. Kamerayı 1,5 saniyede bir fotoğraf çekecek şekilde ayarlamışlar. Ve daha sonra da V2 füzesini fırlatmışlar. İşte sürekli çekim modunda yükselen bu füze, dış uzayın başlangıcı olarak kabul edilen karman çizgisini tarihte ilk kez geçip 105 km yükseklikten bu fotoğrafı kaydetmiş. İnsanlık ilk kez kendisine uzaktan, tepeden bakma fırsatını bu fotoğrafla bu şekilde yakalamış.

Fakat gördüğünüz gibi o kamerayı taşıyan füzenin asıl yapılış amacı uzaya ulaşma arzusu değildi. Daha fazla yıkım ve daha fazla acıyı hedefleyen birinin zifiri karanlık arzusuydu. Ama bu karanlık arzu yalnızca Nazi Almanyası tarafından kullanılmadı. Soğuk savaş dönemini bir hatırlayın. Hem Amerika hem Sovyetler Birliği bu dönemde yüzlerce nükleer füze inşa etti. Hepsi de karmağın çizgisini aşıp kıtalar arası mesafeleri kat edebilecek nükleer başlıklı füzelerdi bunlar. Soğuk savaş döneminde o kadar çok nükleer füze üretildi ki eğer sıcak bir savaş yaşansaydı ve bu füzelerin tamamı kullanılsaydı dünya üzerindeki yaşam bütünüyle ortadan kalkabilirdi.

İşte Ay'a çıkabilmemizi sağlayan teknoloji yani roketler böyle sonuçlar da doğurmuştu. Dedim ya bu teknolojinin keşfedilme amacı tam da bu karanlık sonuçlara ulaşmakta aslında ama savaşların uzaya çıkmamızdaki tek rolü bu değil. Ay'a ulaşma arzusu ve Apollo 8 görevi de bir savaşın sonucu değil mi? Soğuk savaşın ortasında Sovyetler Birliği'nin 1957 yılında Sputnik uydusunu fırlatması bir bakıma yine bir teknolojik ve askeri güç gösterisiydi. Bakın uzaya bir uydu yerleştirdik. Bakın biz bu kapasiteye sahibiz ve bu uydular aracılığıyla eğer istersek istediğimiz zaman dünyanın her yerini gözlemleyebiliriz diyordu bir bakıma Sovyetler Birliği.

Tahmin edeceğiniz gibi bu Amerika Birleşik Devletleri için tam bir kabus senaryosuydu ve karşılığı da verilmeliydi. Nitekim verildi de. Soğuk Savaş'ın iki tarafındaki bu iki süper güç işte böylece bir teknoloji savaşına, bir uzay yarışına başladılar. Uzaya gönderilen ilk hayvandan tutun, uzaya gönderilen ilk insana ve ilk uzay yürüyüşüne kadar her ilk tarafların hem birbirine hem de tüm dünyaya yaptığı bir gövde gösterisiydi aslında.

Bu uzay yarışına nokta koyacak büyük hedef ise dönemin Amerikan başkanı John F. Kennedy tarafından belirlenmişti. Evet, Ay'a gitmeyi Amerika'nın hedefi olarak belirlemişti Kennedy ve Apollo projesi işte tam böyle bir amaçla ortaya çıkmıştı. Çıkmıştı çıkmasına ama şimdi biz nelerden bahsediyorduk, nerelere geldik değil mi? Tekrar bir Apollo'ya dönelim. Lafa tutulduk. Bölümün başında yolculuğuna ortak olduğumuz Apollo 8'i unuttuk sanmayın. Unutmadık. Asıl hikayemiz orada devam edecek. Şimdi hatta gidelim mürettebatın yanına bir dönelim. Hatırlayın biz insanlığı uzay keşiflerine taşıyan teknolojinin karanlık geçmişini konuşurken...

Astronotlarımız da ayın karanlık tarafına, aslında karanlık değil diye sürekli de belirtiyorum, bizim göremediğimiz tarafına henüz geçmişlerdi. Şimdi ise biz tarihin karanlık sayfalarında yolculuğumuzu tamamlarken, onlar da ayın karanlık tarafındaki yolculuklarını tamamlamak üzereler. Bakın neredeler? İşte güneş ufuktan görünmeye başlamak üzere. Uzay hala kapkaranlık ama en azından ayın yüzeyi artık aydınlık. Mürettebat'taki fotoğrafçı William Anders için fotoğraf makinesini tekrardan eline alma vakti.

hiçbir yaşam belirtisi olmayan alabildiğine gri ve alabildiğine ruhsuz ve sıkıcı ay yüzeyini ve kraterleri yeniden fotoğraflama vakti. Anders için siyah-beyaz bir fotoğraf filmi ayın böyle bir yüzeyini fotoğraflamak için gayet yeterli. Ne de olsa ay gri bir kaya kütlesinden ibaret. Renkli filme ne gerek var öyle değil mi? Öyle tabii. Ta ki

William Anders, fotoğraf makinesinin deklenşöründen kafasını kaldırıp Apollo 8'in camından dışarıya bakıncaya dek. Ayın ufuk çizgisinden dünya görünmeye başlamıştı o sırada. Görüyorsunuz hemen bana... Çabuk çabuk bana renkli film rulosunu ver dedi. Arkadaşından bir renkli film istedi. Bu fotoğraf siyah beyaz olmamalıydı sonuçta. Sonsuz karanlığın ortasında bir mucize gibi masmavi parlayan bu gezegen tabii ki renkli filme çekilmeyi hak ediyordu. Ama... Ama... Apollo 8 bir yandan da kendi ekseninde durmadan dönüyordu. Bakın aceleyle birbirlerine hadi çabuk al ver diye panikle şey yapıyorlar.

ve Anders filmi değiştirinceye dek dünya Anders'ın penceresinin görüş alanından ne yazık ki çıkmıştı. Ama mürettebattan Jim Lovell aracın hemen diğer penceresini kontrol etti ve William Anders nihayet işte gördüğünüz duyduğunuz gibi bu bölüme, bu podcast bölümüne de ismini veren o dünyanın en önemli fotoğrafını çekebilme fırsatını yakaladı. Gerçekten de çok güzel bir görüntü. Ama şimdi biraz durup güneşin doğuşunu ve batışını izlemeyi ne kadar sevdiğinizi düşünmenizi istiyorum. Böylesi bir sahneye siz tanık olduğunuzda siz de içinizde birçok farklı duyguları hissetmez misiniz? Koskoca bir sonsuzluk duygusunu. Öyle ya her gün doğumu birbirinden şiirsel görüntülere gebe. Şimdi işte bir de kendinizi Apollo 8 mürettebatının yerine bir koyun bakalım.

Karşınızda sizden yüz binlerce kilometre uzakta ayın ufkundan usul usul doğan bir gezegen var. Bu gün doğumu da değil, ay doğumu da. Bu yer doğumu. Tüm hayatınızı geçirdikten sonra ayrıldığınız o yeryüzünün Ay'ın ufkundan görüldüğü o an. Adeta bir geriye bakış. Daha üç gün önce orada bir yerlerdeydiniz siz de. Bir düşünün. Siz nasıl hissederdiniz böyle bir manzara karşısında?

Size şimdi Apollo 8 mürettebatının neler hissettiğini dinleteceğim. Mürettebattan Frank Borman, bütün görevden aklında kalacak en önemli anın, yeryüzünün doğumunu izlediği işte bu an olduğunu söylüyor ve şunu ekliyor. Bu uçaktan sonra ne hatırlarsınız? Aslında hiç kimsenin dünyanın fotoğrafını çekmek gibi bir planı yoktu, diyor.

NASA tarafından bize verilen görev yalnızca ayın fotoğraflarını çekmekti. Çünkü bilinmez olan şey oydu. Sonuçta hepimiz dünyada yaşıyorduk. Dünya bizim için oldukça sıradan, oldukça bilindik bir şeydi. Ama ayın ufuk çizgisinden dünyanın doğduğunu gördüğümüzde hepimiz büyülendik ve içimizde tarifi imkansız bir duygu hissettik. Simsiyah bir hiçliğin ortasında o kadar ufacıktık ki baş parmağımızla onu örtebiliyorduk.

Bize ait olan her şey, ailemiz, arkadaşlarımız, evimiz ve ülkemiz işte bu baş parmağımızla kapatabildiğimiz ufacık gezegendeydi. Ve simsiyah hiçliğin ortasında o kadar güzel, o kadar canlı, o kadar renkliydi ki görev planımızda olmamasına rağmen birimiz bile bu anın fotoğrafını çekmekte ufacık bir tereddüt bile hissetmedik. Astronot William Anders bu fotoğrafı 1968 yılında çekmişti. Ve aynı yıl 1968'de insan hakları savunucusu Martin Luther King bir suikaste kurban gitmişti o baş parmağının hemen altındaki gezegende. Aynı yıl sayısız acılara neden olan Vietnam Savaşı da tüm şiddetiyle devam ediyordu.

Uzaya çıkıp bu fotoğrafın çekilmesine imkan tanıyan roket teknolojisinin aynı zamanda bir nükleer tehdidi, bir yok oluş riskini de yarattığı Soğuk Savaş Yılları'nın karanlığı kaplıyordu 1968'de yeryüzünü. İşte yer doğumu fotoğrafı, yeryüzündeki bu karanlık dönem devam ederken çekilmişti. Fotoğraftaki simsiyah uzay boşluğunun ortasındaki masmavi rengiyle bir mucize gibi doğmakta olan dünya kendisinden en uzaktaki o üç insana başka bir yüzünü göstermişti. Acılarla, savaşlarla, kanla ve yok olma tehdidiyle karşı karşıya olan ufacık, kırılgan dünyamızın bu fotoğrafı biz insanlara da bazı şeyleri hatırlatmalı. Bizlere yeryüzünde sonsuz acılara neden olan hırsımızın, düşmanlıklarımızın ne kadar karanlık, ne kadar boş olduğunu göstermeli.

Sınırların gözükmediği bir boşlukta hepimizin aynı gezegeni paylaştığını, hepimizin aynı gezegeni paylaşmakta olduğunu göstermeli. Buna benzer duyguları hisseden bir astronomun sözlerini daha önce YouTube kanalımda Soluk Mavi Nokta adındaki bir videoda da bakın nasıl paylaşmışım. Ayda yürüyen ilk kişi Neil Armstrong oradan dünyayı ilk kez gördüğünde işte tam olarak bu etkiye yakalanmış. Birden farkına vardım ki o küçük mavi bezelye tanesi bizim dünyamızdı diyor Armstrong. Sonra bir gözünü kapatıp baş parmağını gördüğü dünyanın üzerine yerleştirmiş. İşte o anda kendini bir dev gibi algılayabilecekken çok çok küçük olduğunu hissetmeye başlamış.

Uzaya çıkan bir başka kişi Sultan Bin Salman El Saud ise yolculuğunu şöyle anlatıyor. İlk gün hepimiz kendi ülkelerimizi işaret ettik. Üçüncü veya dördüncü gün birbirimize kıtaları gösteriyorduk. Beşinci gün geldiğinde sadece tek bir dünya görmeye başladık.

Apollo 8'deki astronotlar da çektikleri fotoğraf karşısında benzer duyguları hissetmişti. Koskoca evren karşısında insanlığın ve dünyamızın ne kadar ufak, ne kadar önemsiz olduğunu anlamışlardı. Buna overview, genel bir bakış etkisi de deniyor. Simsiyah boşluğun ortasında adeta bir elmas gibi, bir mucize gibi parlayan mavi gezegenimizin ne kadar biricik, ne kadar değerli olduğunu söylüyordu bu görüntü bizlere. Çünkü

sahip olduğumuz tek şey oydu. İşte bu yüzden astronot William Anderson dünyadan 380 bin kilometre uzaklıkta çektiği yer doğumu fotoğrafı yeryüzüne döner dönmez bütün gazetelerin ön sayfasında kendine yer buldu. Milyarlarca insana ulaştı ve milyarlarca insan yalnızca astronotların hissedebildikleri bu duyguları hissetmeye başladığı yüreğinde bir fotoğraf sayesinde. Soğuk savaşın ve nükleer tehdidin ortasında bu fotoğraf bir anda çevreci hareketinde sembolü haline geldi. Ona yepyeni bir ivme kazandırdı. Ve bu fotoğrafın çekilmesinden sadece 16 ay sonra 22 Nisan günü takvimlerde Dünya günü olarak kabul edildi.

Ben de tam da bu sebeple Yer Doğumu adlı bu fotoğrafı 2022 Astronomi Takviminin Nisan ayı sayfasına yerleştirdim. Hatırlarsanız Türkiye'de orman yangınlarının sürdüğü sırada alevlerle yaşamak başlıklı bir podcast bölümünü paylaşmıştım sizlerle. Ve konuklarımdan biri Esmior adlı podcastin yaratıcılarından olan Derin Altan'dı. Geçtiğimiz günlerde ben de Esmior podcastine bir iade-i ziyaret gerçekleştirdim. Eğer vaktiniz olursa bu bölümün ardından Esmior'un o bölümünü de dinleyebilirsiniz.

Teknoloji, insan ve ekoloji ilişkisi üzerine konuştuk orada. Ve Derin'in bölümün başında bana sorduğu sorulardan biri şöyleydi. Biz insanlık olarak teknolojiyle ilişkimize baktığımızda böyle çok ilginç bir durumla karşılaşıyoruz. Özellikle son 250 yılda gerçekleşen teknolojik atılımlara bakınca... Bunlar aslında karbon salonlarının artmasına sebep olurken, onlar da küresel iklim değişikliğine sebep oluyor. Ama bunun dışında teknoloji ve insanlık, bunun ilişkisini nasıl değerlendiriyorsun, nasıl görüyorsun? Evet, soru buydu. Bense bu soruya şöyle cevap vermiştim. İşin ilginç yanı şu, ben paradoksalde buluyorum biraz. Biz ürettiği yan etkilerinin bize verdiği zararı da yine teknolojik araçlarla.

fark ettik ve ölçüyoruz, takip ediyoruz, etmeye çalışıyoruz en azından. Dolayısıyla bu çok paradoksal bir durum. O yüzden acı tatlı bir ilişki var diyorum aramızda. Evet, insanlık olarak uzaya çıkabilmemizi sağlayan teknolojinin karanlık tarihini düşündüğümüzde bu paradoksal ilişki sizce de yeniden ortaya çıkmıyor mu? Ne için icat edildi roketler?

Nazi Almanya'sının başındaki elleri milyonlarca insana, insanın kanına bulanmış bir diktatörün sapıklık derecesindeki güç arzusu değil miydi bu teknolojinin nedeni? Peki ya daha sonra? Aynı teknolojiyi kullanarak özellikle de soğuk savaş yıllarında dünyadaki canlı yaşamını tümüyle ortadan kaldıracak kadar çok nükleer başlıklı füze üretilmedi mi? Ama işte paradoks tam da burada. Böylesine korkunç motivasyonlarla üretilen ve korkunç sonuçlara gebe olan bu teknoloji aynı zamanda bize dünyamızın ne kadar değerli olduğunu, evrende ne kadar önemsiz olduğumuzu da hatırlattı.

Bütün bu karanlığın, bütün bu ölüm arzularının içinden koskocaman bir yaşam arzusu çıkıverdi. Yaşamın değerini, biricikliğini anlamanın, yaşamanın ve yaşatmanın arzusu. Apollo 8'in ve oradan çekilen yer doğumu fotoğrafının hikayesinin bize anlattığı şey bu sanırım. Hayat öyle garip, öyle girift labirentlere sahip ki belli bir amaçla yapılan bir eylemin bambaşka, hiç beklenmedik hatta tam aksi yönde sonuçları doğabiliyor.

Teknolojiden nefret etmek de anlamsız, ona aşırı derecede bağlanmakta. Onun bir amaç değil, sadece bir araç olduğunu unutmamak gerek. Onu kullanarak yaşamı ortadan kaldırmak da mümkün, yaşamın değerini anlamakta. İşte bu bakış açılarından birini seçmeden önce en azından hayalimizde dünyaya uzaktan, çok uzaklardan bir kez daha bakmak gerekiyor bence.

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Şarkı söylüyor.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)