
2.124 kelime · ~11 dk okuma
Merhaba, ben Barış Özcan. 111 Hertz'e hoş geldiniz. 18 Şubat 2021'de araba boyutlarında bir keşif aracı Mars atmosferinin tepesinden yavaş yavaş gezegenin yüzeyine indi. Perseverence keşif aracından söz ediyorum. Hatırlarsınız bu tarihi olayı hep birlikte bir YouTube canlı yayınıyla takip etmiştik.
Perseverance'ın inişi yaklaşık 7 dakika sürdü. 7 dakika boyunca salına salına Mars'ın yüzeyine yaklaştı, süpersonik paraşütünü açtı, ısı kalkanından ayrıldı ve havada bir gökyüzü vincini de açtıktan sonra Perseverance sonunda Mars yüzeyine indi. Bugüne dek ben de YouTube kanalımda NASA'nın Mars 2020 adını verdiği bu program hakkında pek çok video yaptım. İniş sırasında kullanılan paraşütteki gizemli mesajları da konuştuk. Mars helikopteri ince niyetinin ilk uçuşunu da. Ha bu arada o hala pırpır uçmaya devam ediyor. Onu da söylemiş olayım bu vesileyle ama şimdiye dek konuşmadığımız bir şey daha var. Mars 2020 projesi aslında yalnızca NASA'nın projesi değil.
Hatta bu projeye katkı sağlayan insanların çoğu aslında NASA çalışanı bile değil. Üstelik sizin benim gibi binlerce sıradan insanlardan söz ediyorum. Peki ama nasıl oldu da bu insanlar böylesine büyük, böylesine önemli, prestijli bir projenin bir parçası haline gelebildi? NASA nasıl hiç bünyesinde çalışmamış insanları böylesine önemli bir görev için çalıştırabildi?
Tüm bunların cevabı iki kelimede gizli. Açık kaynak. Neden bahsettiğimi anlatabilmem için hikayemizi birazcık daha geriden almamız lazım. Her şey 1970'li yıllarda Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nün yapay zeka araştırma laboratuvarında başladı.
Bu laboratuvarda yerel ağa bağlı bir yazıcı vardı. Ve çalışanlar da bir belge yazdırmak istediklerinde yine yerel ağa üzerinden bu belgesini yazıcıya dosyayı gönderiyorlardı. Ve yazdırma işlemi bittiğinde de gidip belgelerini alıyorlardı. Ama bu iş her zaman böyle benim anlattığım kadar kolay olmuyordu. Çünkü o yazıcının kuranik bir problemi vardı. Kağıt sıkışması.
Yazıcıya 10 dakikada bir kağıt sıkışıyor. Ve herkes belgelerini yerel ağ üzerinden gönderdiği için yazıcının başında duran ve sıkışan kağıdı çıkaran biri de elbette yoktu. Yani yalnızca 10 dakika kadar çalışıp duruyor ve biri kağıt sıkışmasını fark edene kadar da hiçbir işlem yapmıyordu. Bazen 15 dakika bazen birkaç saat.
E ofisteki çalışanlar ne zaman belgelerini almak için o yazıcı odasına girseler yarım kalmış bir işlemle karşılaşıyordu ve sorunu çözüp beklemeye devam ediyordu. Çok sinir bozucu bir durum öyle değil mi? İşte bu sorun, ofisteki bilgisayar programcılarından biri olan Richard Stallman'ın da çok sinirini bozuyordu. Bir gün yine belgelerini almak için yazıcı odasına girdiğinde yine aynı manzarayla karşılaştı. Yazıcıya kağıt sıkışmıştı ve Stallman'ın bir saat önce gönderdiği belgelere daha sıra gelmemişti bile.
İşte bu olay, Stalin için bardağı taşıran son damla oldu. Artık bir çözüm bulmalı ve bu probleme bir son vermeliydi. Ama o bir makine mühendisi değil, bir bilgisayar programcısıydı. Yani yazıcıya asla kağıt sıkıştırmayacak şekilde tamir edemezdi. Ama aklına başka bir çözüm gelmişti.
yazıcıyı yöneten bilgisayar yazılımının kaynak kodunda birkaç değişiklik yapmak. Bu kağıt sıkışma sorununu çözmeyecekti belki ama artık ne zaman kağıt sıkışsa yerel ağa bağlı tüm bilgisayarlara kağıt sıkıştığı biri gitsin ve düzeltsin şeklinde bir bildirim ulaşabilecekti. Ve Stallman, yazıcıyı yöneten yazılımın kaynak kodunda yaptığı birkaç basit kod değişikliğiyle bu sorunun üstesinden rahatlıkla gelmişti. Ama her şey dönemin ofis aletleri konusunda öncü firması olan Xerox'un MIT laboratuvarına son model bir yazıcı hediye etmesiyle tekrar değişti. Xerox'un hediye ettiği bu yazıcı firmanın çıkaracağı bir sonraki modelin bir prototipiydi. O yüzden çok hızlıydı ama bir prototip olduğu için bir o kadar da problemliydi. Ve ofistekiler tekrar kağıt sıkışması yüzünden saatlerce bekledikleri o günlere geri döndüler.
Ama endişeye gerek yok. E sorunun çözümü belli. Starman yine yazılımın kaynak kodunda yapacağı ufak bir değişiklikle bu sorunu da ortadan kaldırabilir, öyle değil mi? Maalesef değil. Stallman, yeni yazıcının yazılımının kaynak koduna erişmeye çalıştığında bunun mümkün olmadığını fark etti. Kaynak kodu yani makinenin ne durumda ne yapacağını belirleyen kod satırları yalnızca çalıştırılabilir formattaydı. Öyle görüntülenip düzenlemeye açık bir formatta değil.
Bunun üzerine, Stallman bizzat Xerox'a derdini anlatan ve yazılımın kaynak kodunu kendisine göndermelerini isteyen bir e-posta gönderdi. Ama Xerox firmasından gelen cevap oldukça net bir hayırdı. Xerox'a göre yazılım ve onun kaynak kodu firmanın özel mülküydü ve bu yüzden de bir başkası tarafından kaynak kodunun görülmesi, kopyalanması, çoğaltılması veya değiştirilmesi engellenmişti. Şimdi, kaynak kodu ne demek? Bunun kapalı ya da açık olması ne anlama geliyor diye soruyor olabilirsiniz. Eğer bir yazılımcıysanız bunun ne anlama geldiğini zaten biliyorsunuzdur ya da bilgisayarlarla aranız iyiyse bu ikisi arasındaki farktan da haberdarsınızdır.
Ben şimdi bilmeyenler için bunu başka bir dille anlatmaya çalışayım. Daha önce hiç programlama yapmamış olsanız bile eminim hayatınızda en az bir kez yemek yapmışsınızdır herhalde öyle değil mi? Ve eğer bir aşçı filan değilseniz muhtemelen yemek yaparken internetten ya da bir kitaptan yemek tarifine bakmışsınızdır. Hatta belki bir ihtimal eğer yemek yapma konusunda çok da amatör değilseniz o tarife harfiyen uymayıp diye böyle kendinizden de bir şeyler katmaya çalışmışsınızdır. Yani o tarifi biraz değiştirmişsinizdir. Hani böyle kulak memesi kıvamı falan gibi şeylerle. Diyelim ki bir tatlı tarifinde önerilen şeker miktarını çok bulduğunuz için şekerini azalttınız. Ben genelde öyle yapıyorum. Ya da tatlıya portakal kabuğu rendesinin çok yakışacağını düşündüğünüz için biraz portakal kabuğu rendelemiş olun.
Öyle ya kimse bir tarife harfi harfine uymak zorunda değil, ne olmuş yani kendi zevkinize ve ihtiyacınıza göre tarifi birazcık değiştirmişseniz? Ve yine diyelim ki bir arkadaşınız yaptığınız bu tatlıyı çok sevdi. O kadar sevdi ki sizden tarifini istedi. İnternetten ya da kitaptan öğrendiğiniz tarifin sizin değiştirilmiş versiyonunu bir kağıda yazıp arkadaşınız için bir kopyasını oluşturabilirsiniz herhalde. İşte bir programın kaynak kodunu da tıpkı bir yemeğin tarifi gibi düşünebilirsiniz. İstediğiniz sonucu elde etmek için gerçekleştirmeniz gereken bir dizi adım gibi yani. Önce unu kavurun, sonra sütü ekleyin, sonra biraz şeker gibi gibi. Bir programın kaynak kodu açık olduğunda onu herkes okuyabilir ve değiştirmek istediği kısmı değiştirip kendi tarifini ortaya çıkarabilir ve bunu da istediği gibi kopyalayabilir. Şimdi bir de
Nezih bir restorana gittiğinizi ve çok lezzetli bir yemek yediğinizi hayal edin. O kadar beğendiniz ki bu yemeği, garsonlardan birini çağırıp tarifini istediniz. E peki garson size ne cevap verdi dersiniz? Kusura bakmayın da yani biz bu yemeğin satışından para kazanıyoruz. O yüzden de tarifin başkaları tarafından kullanılmasını istemiyoruz. Yemeğin tarifini paylaşamayız.
E düşününce bu da anlaşılır bir tepki. Sonuçta örneğin Windows işletim sistemi Microsoft'a ait bir ürün ve Microsoft bu ürünün satışından para kazanıyor. E bu yüzden de kaynak kodunu kimseyle paylaşmıyor veya aynı şey Adobe'nin Photoshop ürünü içinde geçerli. Bu günümüzde gayet alışık olduğumuz bir konsept. Bir yazılımın fikir hakları o yazılımı yaratan şirkete aittir. Öyle değil mi? Aslına bakarsanız 1960'lar ve 70'lerin başlarında yani bilgisayar biliminin ve programcılığın henüz yeni yeni ortaya çıkmaya başladığı, emeklemeye başladığı dönemlerde durum pek de öyle değildi. Çünkü programcılık üzerine yapılan araştırmaların, yeniliklerin pek çoğu üniversitelerdeki akademisyenler tarafından gerçekleştiriliyordu.
Bilimsel gelişmenin ilerlemesi adına bu akademisyenler de pek çok programın kaynak kodunu herkese açık bir şekilde paylaşıyordu. İşte az önce hikayesini anlattığım Richard Stallman da MIT'nin yapay zeka araştırma laboratuvarında çalıştığı için vaktinin büyük çoğunu böyle paylaşımcı bir ortamda geçirmişti. Yani Xerox tarafından talebi reddedilene dek kullandığı programların kaynak kodlarına her zaman sorunsuzca erişebilmişti. Şimdi ise Xerox onun bu masum talebini reddetmişti. Siz Stallman'ın yerinde olsanız ne yapardınız böyle bir durumda? Aman boşver canım. Bir yazıcı sonuçta. Hem zaten hediye değil miydi? En kötü ihtimalle yenisini alırız öyle değil mi?
Ama aramızda kalsın Richard Stallman birazcık inatçı birisi. İşte o yüzden aldığı bu olumsuz cevap onu deliye döndürdü. MIT'deki işinden istifa etti, özgür yazılım hareketini başlattı ve böylece kapalı kaynak politikalarının giderek yaygınlaşmaya başladığı teknoloji dünyasına da bir savaş açtı. Evet savaş diyorum ve emin olun abartmıyorum.
İstanbul'un kurduğu Özgür Yazılım Vakfı'nın fikir hakları ile ilgili şirketlere açtığı bu savaşa karşı cepheden de karşılık geliyordu. Payrolları yapmak, ödülleri yazmak, kontrakları yapmak, ürünlerin fiyatlarını düşünmek... Aslında birçok ürün gruplarının ürünlerine ödüllerini ödeyememek için bir not yazdım. Ve bu, o zamanki ünlemelerden bir neden oldu. Bu adamın ödüllerini ödeyememek pahalı için mıydı?
Duyduğunuz bu ses Microsoft'un kurucusu Bill Gates'e ait. Bill Gates bu röportajda 1974 yılında yazdığı bir açık mektuptan söz ediyor. Mektubun adı Hobiciler'e Açık Mektup ve Gates bu mektupta bilgisayarla hobi olarak uğraşıp Microsoft'ta ait yazılımları izinsiz şekilde kopyalayan insanlara sesleniyor. Gates'in mektupta söylediği şey çok basit. Yazılım da tıpkı herhangi bir ürün gibi üretim süreci gerektiren, emek, vakit ve bilgi isteyen bir şey. Ve kimse vaktini bir hiç uğruna harcamak istemez. O yüzden de bir yazılımı kopyalamak hırsızlıktan başka bir şey değildir Gates'e göre. Aslında o bu mektubu internet korsanlarına yönelik olarak yazmıştı ama o yıllarda Gates'in açık kaynak yazılım konusunda da düşünceleri bundan pek de farklı değildi.
Ona göre bir yazılımın kaynak kodunu paylaşmak fazlasıyla anti-Amerikan tarzda bir işti ve bilişim sektörünün altını oyuyordu. Ayrıca telif haklarından kazanç sağlanamayan bir iş modeli Gates'e göre sürdürülebilir olmaktan çok uzaktı ve bir şekilde kaybetmeye mahkumdu. E ne de olsa programcılar sırf keyif olsun diye bir projeyi uzun süre sürdüremezdi herhalde öyle değil mi? değil galiba. Ama biz bu soruya cevap vermeden önce başka birisinden daha bahsetmemiz gerekiyor. 1991 yılında Minix işletim sistemi kullananlar mail grubuna bir e-posta geldi. Evet farkındayım böyle bisiklet sürenler grubu ya da çiçek yetiştiricileri grubu gibi biraz Facebook gruplarını andıran bir adı var bu mail grubunun ama birkaç bölüm önce World Wide Web'in 1991'de genel kullanıma açıldığını söylemiştim.
Ne Facebook vardı o zaman ne de YouTube. Web henüz daha emekleme aşamasında olduğu için de insanlar böyle işte daha çok mail grupları üzerinden birbirleriyle haberleşiyorlardı. Her neyse biz ne diyorduk? 1991 yılında Minix işletim sistemi kullananlar mail grubuna bir e-posta geldi demiştim en son. O e-posta da şunlar yazılıydı.
Merhaba tüm Minix kullanıcıları. Minix'ten yola çıkarak ücretsiz ve kaynak kodu herkese açık bir işletim sistemi yazmaya başladım. Tamamen hobi olsun diye yapıyorum. Öyle profesyonel bir şey yaratmak gibi bir amacım yok. Eğer deneyip olumlu ya da olumsuz yorum yaparsanız çok sevinirim. Hobi olarak uğraştığım için muhtemelen elimdeki donanım dışında hiçbir donanımı desteklemeyecek.
Bu e-postayı gönderen kişi 21 yaşındaki Finlandiyalı bilgisayar programcısı Linus Torvalds'dı. Ve Torvalds bu maili gönderdikten sonra elindeki kaynak kodunu mail grubundaki herkesle paylaştı. İnsanlar Linus'un yazdığı bu yazılımı denediler ve yorum yaptılar. Kaynak koduna erişebildikleri için de kendi istekleri doğrultusunda böyle ufak tefek kod satırları yazarak bunları Linus'a geri gönderdiler.
Zamanla giderek daha fazla sayıda insan boş zamanlarında Linus'un bu hobi projesi için öneriler yapmaya ve vakit buldukça bu proje için kod geliştirmeye başladılar. Muhtemelen onların da öyle büyük, profesyonel bir şey yaratmak gibi bir amaçları yoktu. Sonuçta kimse kimseye para filan vermiyor, maaş ödemiyordu. Yani başlangıçta herkes bir para karşılığı, maddi bir beklenti olmaksızın tamamen zevk için işin böyle bir ucundan bir köşesinden tutuvermişti. Ama artık Linus Torvalds tek başına çıktığı bu projede yalnız değildi. Hatta bırakın yalnız olmayı, işin ucundan tutan insan sayısı her geçen gün daha da artıyordu.
Hani bir laf vardır, dünyadaki herkes 1 lira verse zengin olurdum diye. İşte Linus'un projesi de birazcık böyle işliyordu. Herkes boş vakitlerinden arttırdığı ufak tefek katkılarla imece usulü büyük bir resim çizmeye başlamıştı. Ve nihayet Linus Torvalds'ın bir mail grubunda çok profesyonel bir şey yaratma amacım yok diyerek başlattığı bu hobi projesi onun hayallerini aştı onlar yüzler ve nihayetinde de binlerce yazılımcının gönüllü katılımıyla dünyanın en büyük açık kaynak projesine dönüştü yani Linux'a Bir hobi olarak başlayan bu proje bugün dünyadaki akıllı cihazların %90'ının altyapısını oluşturuyor arkadaşlar. Dile kolay. Android telefonlar, akıllı televizyonlar, akıllı saatler ve hatta webin %95'i Linux altyapısı üzerine kurulu. Yani aslında internette gezinirken de bir bakıma farkında olmadan
Linus Torvalds'ın sırf eğlence olsun diye başlattığı bir projeden yararlanıyoruz. Dedim ya dünyanın en büyük açık kaynak projesi bu diye. Hatta dünyayı da aşarak Mars'a bile ulaştı. Ya Mars tabii. Hatırlamıyor musunuz bölüme Perseverence keşif aracının hikayesiyle başlamıştık.
Bir şey daha eklemek istiyorum. Kamera teknolojisi ve bu data hakkında. Bunu söylemedik ama komşu kamerayı kullanmak dışında, komşu bir komputer kullanıyoruz. Intel'e sahip bir PC. Linux çalışıyor. İlk açıdan, en azından biliyorumdur, Mars'ın yeryüzünde çalışan Linux kutusu. Aslında roverın içerisinde. Bayağı kompakt. Linux operasyonu var. Videoyu FFmpeg'e kullanıyoruz. Başka bir açıdan.
Perseverance ekibinden Justin Mackey'in bu sözleri NASA'nın açık kaynak yazılım dünyasıyla olan ilişkisini açıklıyor. Justin Mackey açık kaynak yazılım dünyasına teşekkür ediyor çünkü NASA'da son dönemde projelerini giderek daha çok açık kaynak sistemleri üzerine kurmaya başladı. Sonuçta kimsenin kimseye bu yazılımın kaynak kodunu değiştiremezsin demediği bir dünyadan söz ediyoruz. NASA'da açık kaynak dünyasında uzun zamandır var olan bazı projeleri ihtiyaçlarına göre değiştirip bir uzay keşif aracının yazılımında bile kullanabiliyor. Ve aslında NASA'yla uzaktan ya da yakından bir ilişkisi olmayan yüzlerce yazılımcı da onun açık kaynak projelerine katkıda bulunarak bir anlamda 100 yılın en önemli uzay görevlerine yön veriyor.
Zaten Açık Kaynak Hareketi'nin bize öğrettiği en önemli derslerden biri bu. Bir şeyi, bir fikri başkalarıyla paylaşmak, onların da diledikleri gibi kullanmalarına ve değiştirmelerine izin vermek çoğu zaman çok daha çeşitli ve zengin sonuçlar doğuruyor. Sizin tahmin bile edemeyeceğiniz sonuçlar. Kim derdi Linus Torvalds'ın hobi olarak başlattığı projenin bugünkü büyüklüğe ulaşacağını? Zaten açık kaynağın ikinci dersi de bu değil mi? Bir işi sürdürürken karşılığında maddi bir beklentimiz olsa para alıyor olsak bile o amatör heyecanı sürdürmeli, keyif almaktan vazgeçmemeliyiz. Çünkü dünyayı değiştiren projeler bir karşılık beklentisiyle değil, keşif duygusuyla yapılanlardır.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.